Böyle Bir Kars

BÖYLE BİR KARS (ve BÖYLE BİR YAZAR!)

          Av. Mürsel KÖSE               

(Ludmila DENİSENKO, Böyle Bir Kars, İstanbul: Heyamola Yayınları, 2011, 348 s.)

Bir dostum bu kitabı İstanbul’dan bana emanet olarak getirmiş. İlgimi çekeceğini düşünmüş. Yirmi gün sende kalabilir dedi. itabın kapağına göz attım, yazarı: Ludmila Denisenko adında bir bayan. Heyecanlandım, elektrik mühendisi boyle_bir_karsViladimir Denisenko ile diş doktoru Trofim Denisenko merhumları hatırlayıp duygulandım. İç sayfa konu başlıklarına ve fotoğraflara şöyle bir göz gezdirdim, sevgili dosta teşekkürler yağdırıp eve döndüğümde, bütün çalışmalarıma ara verip birkaç gün içinde baştan sona okuyarak  (emanet olduğu için) bazı notlar aldım.

Bilindiği gibi 42-43 yıl (1877-1920) Rus işgalinde kalmış olan Kars İlimize, bu süre içerisinde Rusların getirip yerleştirmiş olduğu etnik gruplar arasında, kurtuluştan sonra buraları terk etmemiş olan çoğunlukla Malakan (ve Dukhobor) az sayıda Rus ailelerin yaşantıları hakkında, merak konusu bilgiler edineceğimizi düşündüm ve sevindim.

Çünkü Malakanlar yöremizde yaşadıkları sürece, her yönleriyle hiç unutulmaz insani hatıralar bırakmışlardır. Dürüst, çalışkan, yetenekli, ataleti hiç sevmeyen, sanatkâr, ekmeğini taştan çıkaran ve her konuda çevresine örnek olan çok yönlü özellikli bir toplumdular. Etraflarına karşı kötü düşünce ya da hiçbir çirkin hareketleri görülmemiştir. Hele Rus asıllı oldukları ağır basan, yukarıda da adlarını andığım Viladimir ve Trofim Denisenko  kardeşler, hani bir söz vardır ya “adam gibi adam”  diye, işte Kars’ta o iki kardeş bu sıfatın unutulmaz timsali idiler. Kitabın yazarı, bunların, benim tanımadığım bir üçüncü kardeşlerinin kızı olduğu anlaşılıyor. Ne yazık ki, kitapta ben asıl aradığımı bulamadım. Beklentim o idi ki, bu kimseler hakkında, o aileden/toplumdan gelen bir kimse olarak, bize daha geniş bilgiler versin, gerçek anılardan söz etmiş olsun.

Kitapta yazara yön veren bazı etkenlerden kaynaklandığı anlaşılan gerçek dışı, yanlış, hiç olmamış, uydurma, saptırma, yakıştırma ve hayali düzenlemeler mahsulü olaylar arasında, asıl beklentilerimiz silik, görünmez hale gelmiş.  Çok ta yazık olmuş. Okumadan önce gözümüzde büyüttüğümüz kitabın büyük bir kısmının, Orhan Pamuk’un “Kar” romanının  tiksindirici bir başka varyantı olduğu anlaşılmıştır.

Yazar, ele aldığı konularda, yersiz olduğu kadar gereksiz ve bilmediği tarihi olaylara da yer vermiş olup, kendi yaşamını dahi kronolojik olarak belirtmemiş. Anlaşılan o ki, yazarın çocukluğunda Kars’ta bulunmuş.  Ailesiyle birlikte İstanbul’da yaşamış, eğitim görmüş öte yandan güya buranın hasretini çekmiş,  anılarını yazma gibi bir hevese kapılmış. Ama ne var ki, bütün özverili çabasına ve içtenliğine rağmen, etrafı sarılarak, güngörmüş bu serhat şehrin kaderine musallat olan şövenist ruhun kulaktan dolma sarmalından kendisini soyutlayamamış. Yerli-yersiz ele aldığı kimi konularda; bugün bilemediniz 60 yaş üzeri herkes tarafından bilinen bazı gerçekler alt-üst edilip yazılmakla, kitap örselenip lekelenerek bütünüyle değersiz hale getirilmiş. Sırf bu sayın yazara faydalı olur düşüncesi ve beni hoş görüp bağışlayacağı umudu ile mümkün olduğunca teferruattan kaçınarak; kitaptaki göze batan sivri olumsuzluklardan sadece birkaçına, sayfa sayısını göstererek, değinmek istedim.

kars1Hayır o ev Rus evi değildi…

(Sayfa 45)- Sözü edilen nehir kenarındaki ev; Kars’ta üst düzeyde bir taşralı olan Zihni Bey tarafından yaptırılmıştı. Gerçekten minyatür bir villa gibiydi. Herkesin dikkatini çekerdi. 17.3.1944 tarihinde meydana gelen taşkında bu ev sel sularının ortasında kaldı. Bahçesindeki 40-50 kadar mavi boyalı arı kovanlarını da sel götürdü. O tarihlerde bu ev ile Topçuların un fabrikası arasında başka hiçbir bina yoktu. Ardahan, Artvin, Iğdır, Ağrı’dan gelen öğrencilerin pansiyon olarak kaldıkları Çeltikofun Konağı’ nın önü boş bir düzlüktü. Tatil günlerinde orada top oynarlardı. Taşkından bir iki yıl sonra Zihni Bey bu evi satılığa çıkardı. O zaman Yanık Değirmen’in sahipleri: Ulyaşa Samarina, Stepan, Nikola, Vasil ( ana ve oğullar) bu evi aldılar. (En küçük kardeş Vasil çok erken ölmüştü.) Nikola, ortaokulda sınıf arkadaşım, Stepan da ben lisede iken av arkadaşımdı. Kış aylarında gelip beni Sukapı Mahallesindeki evimden alır, kızakla gidip Dikme Köyündeki sıcak sularda yaban ördeği avlardık, dönüşte değirmende ısınıp, ıslak ayaklarımızı kurutur kahvaltı yapardık, sonra Stepan tekrar kızakla beni gece eve getirip dönerdi.  Onlar da 1962 yılında Rusya’ya göçtüklerinde bu evi Ahıska’lı marangoz İbrahim Ustaya satmışlardı. Şunu belirteyim. Onlar göçtükleri sırada ben Ankara’da idim. Kars’ ta olsaydım veya haberim olsaydı, sanırım gitmelerini önleyebilirdim.

Tuncay Işık kulübesinde ölü bulunmadı

(Sayfa 49)- Tuncay Işık (Pekos) tan söz edilmektedir. Onun kişiliği hakkında verdiği bilgiler çoğunlukla doğrudur. Ben kendisi ile 1967 yılında Kars’a kesin dönüş yaptığımda, onun da avcı olması sonucu tanıştık. Yanık Değirmeni biraz geçtikten sonra sağ yamaçta ben şimdi oturmakta olduğum evimizin çeperlerini yaparken sık sık yanıma gelir, bana yardım ederdi. Tek kelime ile, gerçekten yiğit bir genç ve o derece de alçak gönüllü idi.

Kitapta deniliyor ki: “…Herkes Pekos’a ne olduğunu merak eder, anlatılanlara göre değirmenin oradaki kulübesinde ölü bulunmuş.” Hayır: Rahmetli; 20.12.1981 günü, bir arkadaşıyla beraber kendi arabasıyla gittiği avda geçirdiği kazada hayatını kaybetti.

Stavuski’nin yaptığı bina o değil

(Sayfa 80)- Eski belediye binası konusunda da yazarı yanıltmışlar. Erzurum’un Sitavuk köyünden gelip Kars’a yerleşen zengin Ermeni’nin yaptırmış olduğuna işaret edilen belediye binası; halen restore edilmekte olan -bir ara siyaha boyandığı belirtilen- bina değildir. Yazarın dediği bina 1920-2005 yılları arasında da değil, 1934-2005 yılları arasında belediye binası olarak kullanılan ikinci binadır. Birincisini tarif edeyim.

kars2Ermeni Stavuyski’nin yaptığı bina; Halitpaşa Caddesi ile Kâzımpaşa Caddesinin (eski Hayat Eczanesi’nin bulunduğu) köşede kesiştiği, bu her iki caddeye  (L) şeklinde uzanan, zemin katları şu anda faal dükkânlar olup üst katları kısmen metruk, şimdilerde Halitpaşa Caddesindeki bir kısmında yurt binası olarak, kız öğrencilerin barındığı binadır. Cumhuriyet döneminde bu binanın tamamı Kars Belediyesine tahsis edilmiş iken, Belediye İdaresi iş yerlerini muhtelif şahıslara uzun yıllar kiralamak suretiyle tasarruf etmiş sonra da kat mülkiyeti yasasına uymadığı için, “irtifak hakkı” kaydıyla mülkiyetini devretmiştir

Her iki caddeye uzanan ve çok sayıda işyerini ihtiva eden bu binanın, şimdilerde Kız Yurdu olarak hizmet veren kısmı, 1922-1934 tarihleri arasında Kars Belediye Binası olarak kullanılıyordu. O zamanki Belediye Başkanları; Akif ÇİÇEK (1922), Hayrullah YARGIÇ 1922-23),  Hafız Kurban YURTSEVEN (1923-24), İbrahim CİHANGİROĞLU (1924-28), Hüseyin TALINLI(1928-32),  Kenan Bey (Fotoğrafı bizde mevcut, ressam (1932-34). Bu binanın karşı sırasında, o tarihten beri babadan intikal dükkânımız bulunduğu için ben ve benim yaşımda olanlar bilir. Bugünkü kuşağın %95’i hatırlamaz. Atatürk Kars’a geldiği zaman (6 Ekim 1924) rahmetli İbrahim Cihangiroğlu başkandı.

1934 yılında Mehmet Bahadır Bey başkan seçilince, belediyeyi yazarın dediği binaya nakletti. (bu ikinci binadır). 2005 yılına dek kullanılmıştır. (ki, Stavuyski’nin yaptığı bina bu değildir). Rus idaresi zamanının son yirmi yılını yaşayıp görmüş olan rahmetli Kayınpederim Veysel Gürtekin bir konuşmamızda bana bu  (yani şimdi restore edilmekte olan)  binanın, çok zengin Eczacı bir Rum’a ait olduğunu ve Ecza Deposu olarak kullandığını söylemişti.

Kiliseler

(Sayfa 115)-  Sözü edilen ve halen cami olarak kullanılmakta olan “Kümbet Camii”(12 Havariler Kilisesi) hakkında uzun uzun anlatımlar var. Bu kilise hakkında o kadar çok yazı yazılmıştır ki, yazarın kitabında ele almış olduğu birçok konuda “peşin hüküm sahibi” oluşu sonucu bu yazılara kulak asmadığı görülmektedir. Başta ilimizden yetişen ünlü Türk Tarihçisi rahmetli Prof. Dr. M. Fahrettin KIRZIOĞLU’nun (ünlü eseri Kars Tarihi ve diğer birçok eserleri ile makaleleri),  1960’lı yıllarda Kars Halkevi Başkanlığı yapmış olan Dr. Budak DEMİRAL’ın (Kars Eli dergisi 1964 sayı 3), Kars Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cem TÜYSÜZ (Mahalli Serhat Kars gazetesi) ve benzeri…

Nedense bunlar dışındaki bazı kimselerin/yazarların, bu kilisenin 932-937 yıllarında Türkler tarafından inşa edildiği gerçeğini yazmaya dilleri varmamaktadır. Sanki İslamiyet’ten önce yeryüzünde başka dinlere sahip Türk Kavimleri yokmuş gibi. Bilinmesi ve göz önünde tutulması gereken bir gerçek var: Bizler evvela Türk’üz sonra İslam’ız. Evirip çevirmenin ne anlamı var. Bu kilisenin İslamiyet öncesi Hıristiyan Kıpçak Türkleri tarafından, hem de Türklere mahsus çadır tipi mimari üslubu ile yapıldığı bilimsel gerçeğini kim inkâr edebilir? Rusların işgalden sonra Elviye-i Selase’de (üç Sancak: Kars, Ardahan, Batum ) Ermeniler aracılığı ile Türk izlerini silip yok etme girişimlerini de kimse bilmezlikten gelemez. Anılan kiliseye “Surp Arakelots” diye bir isim taktıkları gibi ve Sayın Cem Tüysüz’ün de belirttiği şekilde ilimizde, bazı gayretkeşler tarafından Rus yapısı diye gösterilip yutturulan birçok eserlerin Osmanlı ve Türk eseri olduğu anlaşılıp tescillenmiştir.

Sözü edilen halen Kümbet Camii olarak kullanılmakta olan bu kilise, yazarın üzerine basarak söylediği gibi asla,  “eski bir Ermeni Kilisesi” değildir. Ancak bazı eski fotoğraflarda ötede kilisenin bahçesinde görülen Çan Kulesi işgalden sonra 1890’da Ermeniler tarafından yapılmış olabilir. Yazar bu kuleyi bir kere 1918 yılında, bir kere de 1960 yılında olmak üzere iki kere Türklere yıktırmaktadır. 1960 ta yıkıldığı doğrudur. Çünkü ben 1953’te Kars’tan ayrıldığım zaman kule duruyordu. 1967’de döndüğümde göremedim, yıkılmıştı.

Kitabın 120. sayfasında gaflet mi desem, hayal mi?  Affedilmez bir uydurma: Deniliyor ki, yerli ahali hâlâ burayı kilise olarak ansa da, bir duvarla çevrilen ve MİNARE EKLENEN yapı…”  Yazar çok yayınlanan panoramik fotoğraflarda birlikte görülen Evliya Camii’nin tarihi minaresini hayali olarak söküp götürüp kiliseye monte etmiş olmalı.

Çan Kulesindeki saatlere gelince: Yazarın; V. Akçayöz – Y. Öztürkkan tarafından düzenlenen “Eski Yeni Fotoğraflarla KARS” (ki hayli hatalar var)  albümünü görmüş olduğu, alıntı yaptığı fotoğraflardan da anlaşılıyor. Bu albümün 82. sayfasında, şimdiki Merkez Camii yerindeki eski kilise ve kilisenin Ordu Caddesine bakan cephesinde bir Saat Kulesi görülmektedir. (Bu resim tarafımızdan Foto-Yıldırım Öztürkkan’a verilmiş o da bunu birçok yerlerde yayımlamıştır).  O saat Kulesi 1932 yılında Kars Belediye Başkanı olan, ressam Kenan Bey tarafından oraya yaptırılmıştı. Sonraki yıllarda kule yıkılmaya yüz tuttu ve yıkıldı. Saatleri geçici bir tedbir olarak Kümbet Camii (Havariler Kilisesi) bahçesindeki sözü edilen Çan Kulesine taktılar. O sırada yıkılan saat kulesinin bulunduğu dört yolun çapraz karşı köşesinde yapımı devam etmekte olan Halkevi Binasının üst katında, o saatleri takmak üzere kübik-kulemsi bir çıkıntı yaptılar. DP zamanında halkevleri kapatılınca, binanın üzerindeki saatlerin yeri bundan 4-5 yıl öncesine kadar boş duruyordu. Şimdi görüldüğü gibi saat takılmış vaziyettedir. Ne var ki, binanın etrafı yüksek yapılarla ve ağaçlarla kuşatılmış olduğundan, saatler uzaktan pek görülemediği için, işlevlerini yitirmiş vaziyettedirler.kars7

Yıkılan kiliselere gelince

Yazarın görmüş olduğu Sanat Tarihi eğitimi ve doğal olarak Hıristiyan dinine mensup bir aileden geldiği, aynı zamanda Rus Milliyetçiliğine meyyal düşünceleriyle birlikte, öyle anlaşılıyor ki öteden beri birtakım şövenist ruhlu kimselerin de etkisinde kalarak, Rus İdaresi zamanında yapılmış olup ta yıkılan iki kilise hakkında, çok çirkin, çok yakışıksız, kendisine iletilen bir hayli yalan-dolan, deyim yerinde ise “işporta malı” bilgilerle donatılmış. O da bunların aslını-astarını hiç düşünmeden yazmakla kitabının sayfalarını yer yer kirletmiş ve gerçek bilgi sahibi okuyanların nefretine maruz kalmıştır. Keşke böyle tarihi olduğu kadar da hassas konulara dokunmasaydı, bizlere yarı mensubu olduğu Malakanları ve kendi yakınlarını anlatsaydı. Ne yazık ki, anlaşıldığı kadarıyla bazı kimselerin onu kendi yolundan saptırıp, zaman zaman dışa vurdukları sapkın tutumları doğrultusunda, kullanmışlardır. Nitekim yazarın kendisi de bazı konuların izahında zorluk çektiğini hissettirmektedir.

Burada öncelikle bir tarihi gerçeği kısaca hatırlatmakta yarar var. Ruslar 1877-1878” de “Elvye-i Selâse” yi işgal ettiklerinde, Türk halkının bir kısmı doğrudan, bir kısmı 8 Şubat 1879 tarihli “Muahede-i Kat’iyye” hükümlerince bu yerlerden göçmek zorunda bırakılmışlardı. 43 yıllık işgal süresinde, yurtlarını terk etmeyen Türk aileler ile Rusların getirip buralara yerleştirmiş oldukları azınlıklar, kurtuluşa değin birlikte yaşamışlardır. Şurası da bir gerçektir ki,  Ruslar azınlıklara mülkiyet hakkı tanımış fakat Türk unsura tanımamıştır. Bu durumun kurtuluştan sonra cumhuriyet hükümetleri nezdinde doğurduğu hukuki problemler: 19 Mart 1921 Moskova, 13 Ekim 1921 Kars Anlaşmaları ve 31 Mart 1926 tarihli protokol hükümleri gereğince halledilmiş olup, seçimlik hakkını Rusya veya başka memleketler lehine kullanarak buraları terk eden azınlıklar, mülkiyet haklarını devretmiş alâkalarını kesmişlerdir.

Kars ili hudutları içerisinde Ruslardan kalma iki kilisenin yıkıldığı, bir üçüncüsüne de  çift minare eklenerek camiye çevrildiği doğrudur. Ancak kitapta anlatılan olaylarda kronolojik bir sıra gözetilmediği gibi, anlatılan bir olayın vuku bulduğu tarihler de gösterilmemiştir. Bu da ya gerçekleri araştırmadaki yetersizlikten, ya da bilinçli olarak gerçekleri saptırma niyetiyle hareket etmekten ileri gelmiş olabilir. Ayrıca yıkılan iki kiliseden; önce yıkılmış olanı sonra, daha sonra yıkılmış olanı ondan önce anlatmak gibi bir karmaşa da yaratılmıştır. Biz de kitaptaki anlatım sırasını gözettik.

Ölmüş insanlara saygısızca hakaretler

A- Yazarın “Kara Kilise” diye ad takmış olduğu yani Ortakapı Mahallesi Faikbey Caddesindeki, yıkılıp yerine hamam vs. yapılan, (şu sıra hamamın da yıkılıp, temel kazısı yapılmış vaziyette atalete terk edilmiş olan) kilise için deniliyor ki; “30’lu kars3yıllara kadar açık  kalmış, ailemiz dini ibadet için buralara girip çıkmayı sürdürmüştü…” ve yine; “Kars’taki Ermeniler dağıldıktan sonra kilisenin erkek papazı olmasa da anahtarları çok yaşlı ve sıska bir kadın papazda kalmış,”  Ayrıca kadının Ermeni olduğuna işaret ediliyor. (Belirtmeliyim ki, “kadından papaz”ı ilk defa duymaktayız).

Ben o kadını çok zaman görmüşüm bilmekteyim. O kilisenin arka tarafında benim amcamın evi vardı. (Sonraları Şişko Ali Ekber’e sattı). Ben amcamın evine 30’lu yılların son çeyreğinde sık sık giderdim. Haftanın bazı günlerinde o kadın kiliseye gelir zangoçluk yapardı (çan çalardı). Ona niçin  “Ana baba mikrop” dediklerini anlatayım.

Yaşlı, çirkin, hafif kamburumsu, yakası kürklü bir manto giyerdi. Ermeni mi, Rus mu olduğunu bilemem. Kendisi kitapta adı geçen Ulyaşa Samarina’lara ait “Yanık Değirmen” de kalırdı. Kiliseye gidip-geldikçe bizim Sukapı Mahallesindeki Millet Bahçesinden geçerdi. O sırada bahçede oynayan çocuklar ona takılırlardı. O da yaramaz çocuklara dönüp, kırık Türkçesiyle; (yani size iyi terbiye vermemişler anlamında) “Sizin ana baba mikrop”  diye çıkışırdı. Mahallenin afacan çocukları bu sözü onun ağzından alıp, gördükleri yerde ona çevirdiler. Kadıncağıza o lakapla takılırlardı. Kimsesizdi. Sonra İstanbul’a mı gitti, burada mı öldü, onu bilemiyorum.

Bu kilisenin yıkımı konusuna gelince

Belirteyim, kurtuluştan sonra bu gibi taşınmazların mülkiyeti zamanla belediye idaresine geçmiştir. İdarenin binayı zaman zaman zorunlu olarak çeşitli maksatlarda kullanmış olduğu doğrudur. Ancak anlatımda affedilmez gaflar mevcuttur.

Bizim ortaokulda olduğumuz 1940-43 yıllarında kiliseye çok büyük çapta bir elektrik üreteci konulmuştu. Şehrin kifayetsiz elektriği oradan sağlanırdı. Üretecin gürültüsü şehrin bütün mahallelerinden duyulurdu. Milli bayramlarımızın gece şenliklerinde bizler gider o gürültülü üretece bakardık. Hatta kilisenin bahçesinde bir havuz vardı. Havuzun içerisine, üreteci “devri-daim” ile soğutmada kullanılan ve ısınan sıcak su birikirdi. Mahalle sakinleri o sıcak suyu, ihtiyaçlarını gidermek için kovalarla taşırlardı. Bunu anlatmaktan maksadım: İsmihan Güzeldere benim ortaokulda sınıf arkadaşımdır. Aynı sırada otururduk. Kendisi hâlâ sağdır. Onun kiliseyi sinema olarak işletmesi çok sonraki tarihlerdedir. Bu bir yana.

Kitabın 126. sayfasında deniliyor ki (aynen yazıyorum): 70’lerde Kars Belediyesi bu Ermeni kilisesinin sökülmesi işinde Posoflu Şişko Seyfat olarak bilinen bir yıkıcıyı görevlendirmiş. Günlerce dinamit patlatmış olsa da temellerini bütünüyle yok edememişler. Yıkım o denli zor olmuş ki, o sıralar kilisenin lânetli olduğuna inanılmış. Art arda dizilen olaylar da bu kanıyı pekiştirmişti. Yıkım görevinin verildiği gariban Posoflu, o yıkım sırasında başına taşların düşmesiyle ölmüş(!). Ardından Belediye Başkanı Arif Taşçı’nın gazozculuk yapan oğlunun çocukları amansız hastalıklara yakalanmış, aile bütün mal varlığını satarak çocuklarını tedavi ettirmek için Kars’tan ayrılmış.(!)” Bayan yazar olayı “miş’li geçmişle” anlatıyor. Belli olduğu kadarıyla onu dolduruşa getirip bu düzmece, hayasız ve ahlaksızca zırvalara inandıranlar olmuş. O da, Hani bir söz vardır “mal bulmuş mağribi gibi” bir şımarıklıkla enini sonunu düşünmeden, büyük bir gafletle bunları yazmış. Oysa ki:

1) Kendisine empoze edenlerin ağzıyla  “Şişko Seyfat” diye kaleme alınmış olan Posoflu taş ustası Seyfettin Günday’ın ölümünü bugün yaşayan binlerce kişi bilir. 1979 senesi, bütün Türkiye’deki sağ-sol çatışmaları sırasında, Kars’ta Seyfettin Günday’ı solcular vurdular. Hatta hastaneye yetiştirilmiş fakat o anda elektriklerin sönmesi sonucu, ameliyat masasında kalmıştı. (O olaylarda başka vurulanlar da olmuştu). Bu kayıtları bulabilmek çok mu zor ki, yazar bu zırvalara inanmış? Şaşmamak elde değil. Dahası:

2)  Merhum Seyfettin Günday’ın mesleği icabı kiliseyi söktüğü bellidir. Öldüğü tarihde belli. (1979). Ama 70’li yıllarda Arif Taşçı belediye başkanı değildir.  Bugün Kars’ta o kilisenin; neden, niçin, ne zaman, hangi maksatla kim tarafından söktürüldüğünü ağızdan ağza herkes bir çeşit anlatır. Ama hiç kimse bu konuda ne merhum Seyfettin Günday ve ne de Arif Taşçı’ya böylesine çamur atmaz. Çünkü doğruyu herkes biliyor. Yazarın bu ölmüş gitmiş insanlardan ne istediğine anlam vermek güç. Bu iddiasının altından çıkabilecek mi? Bilemem.

3)   Deniliyor ki; “…Taşçı’nın gazozculuk yapan oğlunun çocukları amansız hastalıklara yakalanmış aile bütün mal varlığını satarak çocuklarını tedavi ettirmek için Kars’tan ayrılmış.” Yazara dikte ettirilen bu hayasızca martavala gelince:

Arif Taşçı, 27 Mayıs emeklisi bir Yarbaydır. Kars’ın yerli halkındandır. Askerlik hayatı Anadolu’nun çeşitli illerinde geçmiştir. Emekli olunca memleketine gelmiş, siyasete girmiştir. Bayan Ludmila Denisenko, zahmet edip “Cumhuriyetin 75. Yılında Kars Yıllığı” na bir göz atsa; görecektir ki Arif Taşçı’ın ilk başkanlık süresi 1963-1970 yıllarıdır.

Torunlarına gelince: Torunlarından birisi; 20/02/1971 tarihinde,  yaşını doldurmadan  dikkatsizlik nedeniyle eline geçen ilaçları yutmuş olması sonucu, götürüldüğü hastanede kurtarılamayıp ölmüştür. Bu tarihte kilisenin yıkımı söz konusu değil. İkinci torun 21/05/1972 tarihinde, henüz 14 günlük bir bebek iken eceliyle ölmüştür. Görüldüğü gibi çocuklar, kilisenin yıkımından 7-8 yıl önce ölmüşlerdir. Yıkım yine yoktur.

Öte yandan bu her iki çocuk da Kars’ta gömülüdür. Bunların tedavi ettirilmesi için, Arif Taşçı’nın (Öğretmen Evlerindeki bir tek evden ibaret) mal varlığını satıp bir yere gittiği (Dilimin ucuna geleni kelimeyi sarf edemiyorum) çok haince bir yalandır. Çünkü o zaman hiçbir yere gitmemiştir. Çok önceden başkanlıktan ayrılmış, belli bir tarih olan; Ekim 1971’de yapılan Senato seçiminde aday olmuş, seçilememiş ama yine bir tarafa gitmemiştir. Şu kadar ki: 12 Eylül 1980 harekâtından sonra 17/10/1980 tarihinde Garnizon Komutanlığınca yeniden Kars Belediye Başkanlığına atanmıştır. 30/11/1981 tarihine kadar görevde kalmış, büyük hizmetler yapmıştır. Bu tarihte başkanlıktan istifa etmiş, 02/01/1982 tarihinde Kars’tan ailece ayrılarak İstanbul’a göçmüştür. Yani torunlarının Kars’ta ölümünden on yılı aşkın bir zaman sonra İstanbul’a göçmüştür. Yazar bu konularda haddini çok aşmıştır.

Bu arada bir hususa daha işaret etmek isterim. Kitabın 127. sayfasında deniliyor ki: “(…) Doktor Budak eşinin ikaz etmesiyle o zamanki belediye başkanı Arif Taşçı’dan rica etmiş de, o kapılar (kilise kapıları) gerekli itina ile sökülüp Kars Müzesine konmuş.” Her halde “canım kimse bilmez” düşüncesiyle böyle bir anlatıma tevessül edilmiş. Asla doğru değil. Çünkü tarih belirtilmiyor. Bize göre, bilinçli olarak kin besledikleri kişileri itham etmek için ciddiyet savsaklanıyor. Tekrar hatırlatayım: Arif Taşçı 70’li yıllarda belediye başkanı değildir. Sayın Dr. Budak Demiral anılarında der ki; “2 Temmuz 1972 gecesi kalp İnfarktüsü geçirdim. Dostum Belediye Başkanı Arif Taşçı duymuştu ziyaretime geldi.” Hürmeten (eski belediye başkanı) demekten çekinmiş olduğu besbelli. Zaten Eylül 1973’te de Budak Bey İsviçre’ye göçmüştür. (Televizyon oturumlarında geçmişte bakanlık yapmışlara; “Sayın Bakanım” diye hitap etmezler mi? Budak Bey’in de o töreye uyduğu besbelli.)

O Arif Taşçı’dır ki, Rusların 42 yılda, Türkiye Cumhuriyeti döneminin 43 yılda kurutamadığı meşhur “Göl Yeri” ni o zamanki kıt bütçe imkânlarıyla, kurutmuş, şehri sel baskınlarından kurtardığı gibi, orasını bugünkü modern yerleşim alanı haline getirmiştir.

B-  Tarihsel olarak daha önce ele alması gereken ve bugünkü Merkez camii yerindeki  Ayios Yorgis (Aziz Jorj)  Rum Kilisesinin 1957 yılında yıktırıldığı belirtiliyor. Ama her nedense onu yıktıran ve yıkanın kim olduğundan (Her halde zülfü yâre dokunur diye) söz etmiyor. Yine de, acaba onların başına nasıl belalar gelmiş? Merak konusu oluyor. Kim bilir belki de bu Rum Kilisesi, önce anlatılan Ermeni Kilisesi kadar “lânetlik” değilmiş.

Kitabın 129. sayfasında şöyle bir belirleme var: “(…)üzerinde saati olan kubbeli bir çan kulesi bütün eski fotoğraflarda kilise binasına bitişik olarak görülür.” Saat Kulesinin aynı zamanda Çan Kulesi olduğunu söylüyor (onun için siyah yazdık). Ne kadar yanlış. Saat Kulesi’nin kilise ile hiçbir manevi ya da mimari bağlantısı yoktur. Onun ne zaman yapılıp, ne zaman yıkıldığını da yukarıda anlattık.  Kilisenin 1932’den önce çekilmiş resimlerinde saat kulesi gözükmez. Kilisenin kendi çan kulesi, kendi kubbesinin üzerinde idi. Hatta yapım sırasında o kuleye çok ağır olan çan’ın çıkarılabilip asılmasında Rumların sıkıntı çekip, bir Türk pehlivanından yardım istediklerini büyüklerimiz bize anlatırlardı.

Bu kilisenin yıkılmasının sebepleri konusunda da halk arasında dolaşan rivayetler halen var. Yıkım tarihi de belli. Yıkıldıktan ve yerine cami yapılmasına karar verildikten sonra, caminin proje ve inşasında ilimizin seçkin tüccarlarından olup hayırseverlikleriyle de bilinen “Temizeller”in nezaretinde bugün görülen çift minareli cami yaptırılmıştır. Böylece bir yandan da arsası spekülatörlerin tasallutundan kurtarılmıştır.

Bu konuda şunu belirtmek isteriz

Bayan yazarın almış olduğu eğitimin dürtüsü ile tarihi binaların korunmasına karşı ilgi ve davranışlarına aynen katılırız. Fakat bu konudaki şövenist tutumlarını tasvip edemeyiz. Hatırlatmak isteriz: Ruslar Kars’ı işgal ettikleri zaman birçok Türk köylerinin Türkçe adlarını değiştirip, Rusça adlar verdikleri gibi, tek tük yeni kurulan köylere de Rusça adlar vermişlerdir. Kurtuluştan sonra bunlar tekrar Türkçe adlarına kavuşturulmuştur. Bunlar her milletin olağan davranışlarıdır. Ruslar ve Ermeniler işgalden sonra tarihi Türk yapılarını yıktıkları ve kitabelerini kazıdıkları da bilinmektedir. Ama bugün Kars ilindeki Rus-Ermeni yapılarının hemen hepsi sit kapsamına alınıp korunduğu gibi, dahili tamiratları için sahipleri devletten büyük çapta para yardımı görmektedirler. Ne var ki; gidip-gezip görenlerin beyanlarına göre: Bugün Ermenistan’daki eski Türk yerleşkelerinin hiç birisinde, taş taş üstünde bir tek Türk yapısı bırakılmayıp, bilinçli olarak hepsi yıkılmıştır. Tıpkı Mekke ve Medine’deki Osmanlı yapılarını, Arapların peyder pey yok ettikleri gibi.

       Evet, Kars’ta Rus İdaresi zamanından kalma iki kilise yıkılmıştır. Birileri kalkıp bu olayı eski eserlerin korunması yönünden olduğu kadar kültürel ve sanatsal yönden de kendi kültürel birikimi nispetinde değerlendirip düşüncelerini açıklayabilir hem kınayabilirde. Ama bu hususta görüyoruz ki, çok tiksindirici ve uydurma senaryolarla oldukça sinsi bir şövenist/kindar kokular saçarak, birilerine hakaret ve çamur atma gibi boşalımlar var.

Bu tutum ve davranış eğer bilinçli bir işbirliği değilse ve ortada bir yanlışlık varsa, anlatılan olayın aslî faillerini şu veya bu düşünce ile toplumun gözünden kaçırmak için etrafta peyda olan yılışık kimselere yandaşlık ve yalakalık yapmış olmak kars4gibi bir duruma düşmemek; bu memlekete iyi veya kötü elinden geldiği ölçüde hizmet etmiş ve üstelik yıllar öncesi yaşamını yitirmiş olan insanlara hiç sıkılmadan çamur atan menfi fikir sahibi kimselere kâtibelik yapmak gibi bir duruma da düşmemek gerekir. Başka bir anlatımla; bu memleketin özbeöz evlatlarına karşı bazı kimselerin gırtlaklarından döktükleri kin ve kazurattan ibaret kusmuklarına itibar edip, bu olan biteni de yazıya döküp yaymak çirkin olduğu kadar da korkunç ve de sakıncalı bir cüretkârlıktır.  Bilinmelidir ki böylesine ihtiyatsızca davranışlar sonucu; insan böylesine hokkabazlıklarla mâlul anlatımların, yarın resmî kayıtlar ve hayattaki canlı tanıklarının hezimetine maruz kalabilir.

Atatürk’ün Kars’a Gelişi:

(Sayfa 149) -  Ulu önder Atatürk’ün Kars’a gelişinden söz ediliyor. Bunda da akla hayale gelmeyen gerçek dışı kars_m_kemalsenaryolar uyduruluyor.

Çağımız dünyasının tanıdığı Yüce Atatürk hakkında kütüphanelerden dolup taşan sayısız bilgi, belge ve kaynaklar var iken, O’nun birtakım safsatalarla anlatılmış olması üzücü olduğu kadar, bayan yazarın yeteneksizliğini,  acizliğini ve de hissiyatını ortaya koymaktadır.

Deniliyor ki: “Kars’ın yaşamış olduğu büyük depremden birkaç gün sonra 6 Ekim 1924’te Mustafa Kemal Paşa beraberinde Latife Hanım (özellikle siyah yazdım) Ali Sait Paşa ve kalabalık bir devlet erkânı ile birlikte Kars’a geldiğinde “Hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa” türküleriyle bu tiren garında karşılanmış, önünde fotoğraf çektirmişti.”  (148 ve 149. sayfaların başındaki fotoğraflar).

Ulu önder Atatürk’ün Kars’a gelişi olayı yüzlerce defa yazılmıştır. Yazarın bundan bihaber olduğu anlaşılmaktadır. Bu kadar çelişki bu kadar aymazlık… İnsan ne diyeceğini nereden başlayacağını bilemiyor.

 “Atatürk Kars garında” alt yazılı fotoğrafa bakıldığında:

a- Sağda, askerlerin arkasında görülen binanın 148. sayfadaki binanın bir köşesi ile aynı olup-olmadığı tartışılır. Pencere sayıları,  kemer değişiklikleri, çatıdaki kot farkı vs.  

b- O fotoğraf hiçbir zaman, o tarihte Atatürk’ün Kars garında çekilmiş bir fotoğrafı zaten olamaz. Diyelim ki, orta kısımda görülen (asker kaputlu) Atatürk’tür. Sene kaç? 1924. Bu tarihte Cumhurbaşkanı Atatürk Kars’a askerî üniforma ile mi gelmiş Hanımefendi?

c- Kaldı ki, o fotoğrafta Latife Hanım niçin yok? Atatürk, fotoğraf çekilirken Latife Hanımı arka planda bırakır mıydı? Yahut onu vagonda unutmuş olabilir mi?

d-  Hasılı Atatürk’ün gelişinde Kars garında çekilmiş elimizde 8-10 poz fotoğraf vardır. Hepsinde Latife Hanım da yanındadır. O fotoğrafın Atatürk’ün Kars’a gelişiyle uzak-yakın hiçbir ilgi ve ilintisi yoktur.

Sözünü ettiği o büyük deprem de aslında Erzurum merkezlidir.

Atatürk’ten söz ederken yapılan böylesi dikkatsizlikler ve hafiflikler affedilir cinsten değildir. Bu durum yazarın Atatürk hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığını yahut diğer konularda olduğu gibi öyle yönlendirildiğini apaçık ortaya koymaktadır. Yanlışlar bu kadarla da bitmemektedir. Şöyle ki:

“Yüce Atatürk o zamanlar yapmakta olduğu bir yurt gezisi sırasında vapurla Trabzon’a giderken,  13 Eylül 1924’te Erzurum civarında büyük bir deprem olur. 15 Eylül’de bu haberi Trabzon’da alır. Oradan Erzurum’a ve Erzurum’dan da trenle Kars’a hareketle 6 Ekim 1924’te Kars’a gelmiştir.”

149-150. sayfalarda deniliyor ki:  Tam bu noktada Atatürk’ün Kars’a geliş sayısına ilişkin bir tartışmayı paylaşmak isterim.   Resmi olarak bilinen, Atatürk’ün 1924 depreminden sonra Kars’a geldiğidir. Bu gelişinde Malakan köylerini gezdiği ve kendisine “Hoş geldiniz boğazımızdan geçen lokma, ağzımızın tadı” anlamında nakışlı bir örtü üzerinde kara ekmek ve tuz sunulduğu anlatılır. Hatta Av. Mürsel Köse karşılayıcı Malakanların isimlerini de tek tek verir.”  Püsküllü yalan: Aklınca, kurnazlık yapayım derken saçmalamış.

Hayır, Mürsel Köse’nin anlatımı belgeseldir. Asla öyle değildir.

İnsan şeklen kitap olarak gördüğü bu nesneyi okudukça ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyor. Tarih, roman, hikâye, folklor, masal, efsane ve benzeri edebi çeşitlerin hiçbirine uymuyor. Mizah hiç değil. Bir kurgu deseniz senaryosu yazılamaz. Adını “Böyle Bir Kars” koymuş. Güya anılarını yazmış. Fakat neler katmamış ki. Kendisinden bekleneni verememiş. Bence kitabın ismine eklemeliydi;  “Böyle Bir Kars”ve Böyle Bir Yazar!  daha çekici olurdu.

a- Atatürk Kars’a bir kere gelmiştir. Geldiği tarih 6 Ekim 1924’ tür. Bu gerçeği tartışmak ne demek?  Hangi ciddi davranışınla, neyi tartışacaksın?

b- Atatürk’ün Kars’a geldiğinde Malakan köylerini gezdiği iddiası hep hepine uydurma, maksatlı ve yalandır. Çünkü geldiği günün gecesinde, Türk Ocağı’nda şerefine düzenlenen baloda, Musul meselesi dolayısı ile İsmet Paşa’dan gelen bir şifreli telgrafı alır almaz, aynı gece yine tirenle geri dönüp gitmiş, yani Kars’ta bir gece bile kalmamıştır.

c-  Avukat Mürsel Köse  “İşgalden Kurtuluşa” adlı kitabının 27. sahifesinde, yazmıştır ki; (Bir kısmını biraz daha geniş olarak aynı punto ve tertiple buraya alıyorum):

Hafız Kurban Yurtseven amcanın hatıraları arasında, Malakan Aleksi Karalof’la ilgili, çok önemli bir bölüm vardır.

Ulu Önder Atatürk’ün 6 Ekim 1924’te (trenle) Kars’a gelişinin görgü tanığı olarak anılarında kaleme alıp yer vermiş bulunduğu yazının bir bölümü şöyledir: ‘İstasyonda istikbal (karşılama) heyeti de yerlerini aldılar. Bayraklarla bezenmiş olan hususi vagondan Aziz Misafirimiz inmeğe başladılar. Bir alkış tufanı âfakı (ufukları) çınlatıyordu. Yaşa var ol Şanlı Gazimiz…diye, bir ağızdan herkes en yüksek sesiyle haykırıyordu.’

İstasyon bahçesine yaklaştığı anda; Malakanların süslü bir masa üzerindeki ekmek ve tuzu görerek durdular. Bu sırada ileri atılıp elini öpen Malakan, (Atatürk’e hitaben):  “Büyük Gazi Hazretleri, bendeniz Malakan Milleti Başkanı Aleksi Karalof’um; Malakanlar size bu tuz ve ekmeği ikram ettiler.” (deyince Gazi Hazretleri) kabul buyurarak, bir lokma ekmeği, tuza batırarak aldılar.”

Sözü edilen kitaptan kısa bir aktarma yapmış olduğumuz bu Tuz-ekmek konusunu, bayan yazarımız, çılgınca bir tahrifatla endek-döndek edip yazının mahiyetini değiştirerek uyduruk bir şekilde belirtmiştir. Mürsel Köse kitabının 25, 26, 27. sayfalarında, büyük bir Türk dostu olan Malakan Aleksi Karalof hakkında bilgi vermiştir. Onun Atatürk ile aralarında geçen tuz-ekmek konusunu da Mürsel Köse; Kars’ın yerlilerinden olup, Rus İdaresi zamanını da yaşamış çok saygın ve aydın, şair, edip, hatip ve mücahit bir din adamı olan Hafız Kurban Yurtseven; vefatından önce Av.Mürsel Köse’ye vermiş olduğu anılarını ihtiva eden (eski yazılı) sekiz adet defterin bir tanesinden aktarmıştır. Hafız Kurban Yurtseven Atatürk’ü karşılama heyeti içerisindedir. Yani bu konuda verilen bilgi, kök kaynaktandır. Oysaki bu konuyu, dip notta adını andığı o kitaptan intihal (çalıntı) şeklinde değil, alıntı şeklinde aktarsaydı daha etik davranmış olurdu. Hele bir de ekmeğe “kara” sözcüğünü eklemesi var. “Abesle iştigal”in püsküllüsü yahut; kaldıramayacağı taşa yekinme cüretkârlığı.

Bitmiyor: Atatürk’ün Kars’a geldiğini güya yazara annesi (1926), Marfuşa Teyzesi (1922) ve bir de Cevdet Altun diye birinin annesi (1924) anlatmışlar. Atatürk geldiğinde Marfuşa iki yaşında, ötekiler, onun gelip gitmesinden sonra doğmuşlar. Marfuşa Teyzesi kendi yalanını kanıtlamak için, Atatürk’ün 1924’te değil 1934’te Kars’a geldiği iddiasına yer verip, hele tuz-ekmek olayını da Zöhrap köyüne taşımak… Bütün bunların ahlakla ve ciddiyetle bağdaşır bir yönü olmayıp martavaldan öteye gitmiyor. Ortada bir hokkabazlık var ama kimde?…

Öte yandan atalarımızdan intikal “tuz-ekmek ikramı” asla ve asla yazarın uydurduğu anlamı taşımaz. Biz Türklerde “tuz-ekmek hakkı” diye bir anlayış mevcuttur. Bunun anlamı şudur: Türk, ekmeğini yediği insana kötülük etmez. Tuz-ekmek hakkı, şükran ve minnettarlık hakkıdır. Yemin ve namus sözü hükmündedir. Dürüstlük, şükran ve samimiyet bağıdır.

Dediler bu fendi sordumsa kime

Tuz ekmek bilmeze müşkülün deme

Kül kömür ye, namert lokmasın yeme

Gün olur başına kalkar demişler. (Levni).       

*** 

Şükür bu deme geldik

Dostları bunda bulduk

Tuz ekmek bile yedük

Işk demin oynar iken. (Yunus Emre).

Gerçek bir Türk dostu Aleksi Karalof, yaşlı gün görmüş aydın bir Malakandı. Belirttiğim dizelerdeki anlamının bilinciyle kars5Atatürk’e tuz ekmek ikram etmiştir.

Bayan Ludmila; sen kendi aklınca ve bu beceriksizce girişiminle hem kendi soyundan olup büyük bir Türk dostu olduğunu kanıtlayan merhum Aleksi Karalofu, devreden çıkarıp onun o tarihi girişimine ait sözlerini de değiştirip karalamaya çabalıyorsun,  hem de tuz-ekmeğini yiyerek büyüdüğün bu millete en büyük nankörlüğü yapıyorsun. Böylece sinsi zihniyetini ortaya koyuyorsun.                                                    

***                                                                        

Bayan yazar, kendisi hakkında yeterli bilgi vermekten çekinmiş. 163. sayfada babasının 1945 senesi İstanbul’a göçtüğünden söz ediyor. Nerede doğmuş, nerede büyümüş, nerede ne kadar yaşamış belli değil. 317. sayfada “Sarı Karpuz” başlıklı yazı metninden anlaşıldığına göre, 1962 yılında 10 yaşında ve Kars’ta imiş. (2010 yılına kadar bir daha Kars’a uğramadığı anlaşılıyor). Başka sayfalarda konudan konuya geçerken belirttiği gibi Kars’ın Ortakapı Mahallesindeki Azerilerle arkadaşlık yapmış ve bir Azeriyle de evlenmiş (daha sonra boşanmış) olduğu, 58 yaşında Kars’a geldiği, bugün 60-61 yaşında olduğu anlaşılıyor. Fakat 04.04.2001 tarihli Hürriyet Gazetesi, Yaşar ANTER / Bodrum. “CHP’nin Rus neferi yönetimde” başlıklı tanıtım yazısında; yazarın kimliği ve kişiliği hakkında bilgiler veriyor. Orada; “Hırıstiyanım ama Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyım.” diyen Ludmila Denisenko, her zaman Türk olmaktan gurur duyduğunu belirtti.” Yani vatandaş Türk.

Şimdi kitabının 150. sayfasına bir göz atalım: “ Marfuşa Teyze 12 yaşlarında olduğunu ifade ettiğine göre Atatürk’ün Kars’a ikinci gelişinin tarihi 1934 olmalı. Zaten internete konulan Kars’taki fotoğrafının arkasına düşülmüş tarih de 1934. Marfuşa Teyze, Zöhrap köyünde ekmek-tuz sunulan karşılamayı net bir biçimde anımsıyor, anlatırmış hâlâ. O sırada sekiz yaşında olan ve sınıfça Atatürk’ü karşılamaya götürüldüğünde onu çok yakından görme olanağı bulmuş olan annem ise Atatürk’ü anlatırken ‘gözleri aynı babamın gözleri gibi maviydi derdi’.” Şu palavraya bakar mısınız?

İçimden aman Allah’ım! diye haykırmak geliyor. Yoksa o anki heyecandan mı ne ki, ben, 1953-1967 (25”ten 40 yaşa kadar) on beş yıl Ankara’da yaşadığım süre içerisinde, o  Milli Kahraman’ın elini  5-6 kez öpme şerefine nail oldum da, onun gözlerinin masmavi olduğunu fark edememişim. Yok, hayır kimse şaşırmasın, ben İsmet Paşa’yı kastediyorum.

Yazarın kendisinin de pek inanamadığını beyan ettiği Atatürk’ün Kars’a ikinci gelişi diye bir olay yok. 1935’te gelen, Başbakan İsmet İnönü’dür. Malakan köylerini ziyaret eden de odur. Yazar bunu biliyor 201. ve 204. sayfalarda da sözünü ediyor. Zöhrap, Atçılar, Akçalar vb. köylere devlet harasından cins atlar gönderen de odur. Zöhrap’ta kendisine tuz-ekmek ikram edildiği de tam bir martavaldır,  yakıştırmadır, püsküllü yalandır. Diyelim ki; teyzesi ve annesi yaşlılıklarından ötürü bellek kadrine uğramış olabilir o normal karşılanır. İnsana demezler mi; hiçbir karşılaştırma ve düzeltme yapmadan, sizin bu gerçek dışı yanlışlıkları olduğu gibi kitabınıza geçirmekteki amacınız nedir? Peki bu yaptığınıza ne demeli? Çünkü o iki yüce insanın 10 yıl ara ile Kars’a yaptıkları tarihi ziyaretler, kusura bakmayınız, böylesine martaval, madrabazlık ve rivayetlerle anlatılacak olaylar değil ki. Neden o iki olayı böylesine birbirine karıştırıp, deforme ederek, laçkalaştırıp muallakta bırakıyorsunuz? Üstelik genç dimağlarda tereddütler yaratıyorsunuz? Ayrıca şöyle de sormak isterim; siz kimlere ne gibi hizmet etmekle kendinizi mükellef sayıyor ya da yöre halkına hangi gözle bakıyorsunuz?

Şu da var,  deniliyor ki: “Zaten internete konulan Kars’taki fotoğrafın arkasına düşülmüş tarih de 1934.” Bu fotoğrafı kitabınıza Marfuşa teyzeniz koymuş olamaz. Siz koydunuz. O zaman hiç düşünmediniz mi, 1934’de Atatürk öyle bir kıyafetle dolaşır mıydı? Yukarıda değinmiştik. 1924’ de bile Atatürk Kars’a o kıyafetle gelmiş değil.

(Sayfa 190)-   Belirttiği gibi Kars’ta Malakanların idarî makamlarca kötü muamelelere maruz bırakıldıkları şeklindeki ifadeler bize pek inandırıcı gelmemektedir. Bizler cumhuriyet döneminde Malakanları hep sevmişiz, dürüstlüklerine inanmış, yaşayış ve sanatkârlıklarına özenmişizdir. Onlar da buraları benimsedikleri içindir ki, kurtuluştan sonra diğerleri gibi buraları terk etmemişlerdir. Atatürk’e ve Cumhuriyet Türkiyesi’ne bağlılıklarını, O’nun 1924’te Kars’a gelişinde, Aleksi Karalof’un  tuz-ekmek ikramı ile pekiştirmişlerdir.

Ancak daha sonra 1962’lerde Malakanların evlerini, arazilerini, işlerini bırakıp buralardan Rusya veya başka ülkelere göç etmelerinin nedenleri arasında devlet baskısı yoktur. Rivayetler muhteliftir. Bir o tarihlerde Kars’ta görev yapmakta olan Rus Ticaret Mümessilinin telkinleri, bir de dinsel inançları gereği, kendi aralarında 7-8. göbeğe kadar akraba evlilikleri yapamadıkları için oluşan ailevi/sosyal yaşam sıkıntıları nedeniyle göçtükleri şeklindeki yaygın söylentiler, bugün de devam etmekte ve bilinmektedir. Abartılı münferit ve istisnai tek-tük çirkin örnekleri ileri sürmekle bu gerçek durum gölgelenemez.

1920’de kurtuluştan sonra Rusya veya başka ülkelere göçme hususunda serbest seçimlik hakkını kullanmayıp buralarda kalmış olan Malakanlar; Türk vatandaşlığına geçirilmiş ve kendilerine karşı idarî makamlarca hiçbir ayırım yapılmaksızın, her türlü sosyal haklar tanınmış, mülkiyet haklarına bir halel gelmemiştir.

Askerlik meselesine gelince: Türk vatandaşı olan Malakanları, dinî inançlarından ötürü askerlikten muaf tutmak elbette ki olamazdı. Ancak bilinen o dur ki, askerlikte onlar “geri hizmet eğitimi” ne tabi tutulmuş, ellerine silah verilmemiştir. Bu konuda da hissisiniz.

Yine çok iyi bilinen fakat pek açığa vurulmayıp kulaktan kulağa söylenen bir gerçek vardır. 1962’lerde Malakanların buraları terk etmeleri söylentisi yayılınca, onların mal varlıklarına göz koyan kimi gözü açıklar, türlü baskılarla onları yıldırıp göçe zorladıkları, bu iş gerçekleşince de, tehditli, tabancalı pazarlıklarla da gayrimenkullerini %10 gibi az bir kapora ile ellerinden aldıkları, kalan %90 borçlarını da bir daha ödemedikleri kulaktan kulağa fısıldanmaktadır. 2010’da Kars’a geldiğinizde; acaba bu gerçek mi araştırılıyor diye, hiç şüphesiz yaygın deyimi ile “dokuz doğuranlar” olmuştur.

(Sayfa 198)- Ne adını ve ne de yerini doğru bildiremediği “Aygır Gölü”nden, kulaktan dolma aslı astarı olmayan bilgiler vermiştir. Bu göl adını “Sudan çıkan aygır efsanesi” nden almış olup, özellikle de bütün folklorik literatürde defalarca yazılmıştır. Civarda bir küçük çocuğa sormuş olsanız, o efsaneyi dinlemiş olur, uydurma zahmetinden de kurtulurdunuz.

(Sayfa 227)- Ünlü Rus yazarı Puşkin’in 1829 yılındaki Osmanlı-Rus savaşını anlatan “Erzurum Yolculuğu” eserinden söz ederken (Eski eşi, A.Behramoğlu tercümesine atıf yaparak) diyor ki: “…Puşkin bile Kars’ta hamama gitmeyi ihmal etmemiş ama hiç memnun kalmamış… Puşkin Tiflis’teki hamamlarla karşılaştırarak Kars hamamlarının havlularının pisliği ve kötü hizmet nedeniyle adamakıllı canını sıktığını yazmış.” Ve devamla: “…ancak buna rağmen (Puşkin’in) 1829’ da yıkanmış olduğu bölüm Ruslar zamanında “Şeref yeri” olarak görülmüş hamam içinde neredeyse bir Puşkin köşesi yaratılmış..”

kars6Puşkin’in aynı eserinin daha önce yapılmış Z. BAŞTİMAR tercümesine baktığımız zaman, Puşkin’in kendi ağzından Kars’a ilk varışı şöyle ifade ediliyor: “Kars’a vardık. (…) Kılavuza beni doğruca hamama götürmesini söyledim, iğri ve dik yollardan gidiyorduk; kötü kaldırımlarda atlarımız kayıyordu. Görünüşü oldukça fena bir binanın önünde durduk. Burası hamamdı. (s.50)” Görüldüğü gibi burada havluların kirliliğinden ya da kötü hizmetten vs. söz edilmiyor. Kars’ta yıkandığı hamam hakkında başka bir bilgi de vermiyor. (Yenigün yayınları 5.)

Bu tercümenin sayfa 77’de :“Savaş bitmiş görünüyordu. Dönmeye hazırlanıyordum. 14 Temmuzda halk hamamına gittim, hayatımdan memnun değildim. Havlunun pisliğine, hamam hademelerinin kötü oluşuna falan lânet okudum. Erzurum’un hamamını Tiflis’inkiyle kıyaslamak ne mümkün! denilmektedir.

Bu iki tercümeden Z. Baştimar’ınki daha inandırıcı ve art niyetten uzaktır. Puşkin Erzurum hamamlarını Tiflis’inkiyle kıyaslamış. Bayan yazar bu olayı Kars’a doğru çekivermiş. Bu da olayları deforme etme becerisinin ve hissiyatının bir başka ürünü olmalı.

Kars’taki hamamlar

(Sayfa 229-230)- Bu konudaki yanılmaları birbirlerinden aktararak bir çok kimseler yapmaktadırlar. Nasıl tarif etmeli ki, doğrusu bilinsin: İrdelediğimiz kitapta da bu hata var.

İlbeyioğlu Hamamı:  Tarihî Taşköprü’nün ortasında durup yüzümüzü kuzeye döndüğümüzde; sağ taraftaki hamamdır.  Buna halk çoğunlukla Balkonlu Hamam der. Rahmetli Şahmurat Uludağ’ın işlettiği zaman Muradiye Hamamı diye isimlendirmişti.

Cuma Hamamı: Aynı duruşa göre köprünün sol tarafında kalan hamamın adıdır.  Halkın kimilerinin Asrî Hamam veya Belediye Hamamı dediği hamam da bu hamamdır.               Uzun müddet muattal kalmıştı 1940’ lı yıllarda belediye idaresi burayı restore etti, yıllarca Asrî Hamam adıyla işletip kiraya verdi. Bildiğim kadarı ile bu hamam gereği gibi ısıtılamıyordu. Bu yüzden işletemediler, tekrar kaderine terk edildi.

Mazlumağa Hamamı: Atatürk Caddesinden gelip beton köprüden Sukapı Mahallesine geçtikten sonra, solda ki en eski hamam.  Bir zamanlar mülkiyeti ilimiz saygın  tacirlerinden Topçulara  geçtiği ve onlar tarafından işletildiği için, halk bu sefer, Topçu/Topçuların Hamamı  diye isimlendirdi. En beğenilen hamam bu hamamdı.

(Ek bilgi): Mazlumağa Kars’ta Osmanlı döneminin yerli halkından olup çok zengin ve saygın bir zatmış. Şimdi atıl vaziyette olan Kars Süt Fabrikası önündeki Rahmetli İbrahim Kaya’ya ait çayır/bostan yeri ile Bayındırlık binalarının yeri ve bu yerden 90 derecelik bir açı yaparak, hafriyat dolguları yapılmadan önce, düşük kot seviyesiyle Dereci Petrole kadar, yol ile Kars-Çayı arasında uzanan yerler de hep, bizim büyüklerimiz tarafından “Mazlumağa Bostanları”  diye anılırdı.

(Sayfa 277)- Moskoflar başlıklı yazıya geldim.  Bundan sonrasını okudum okumaya da, irdelemeye zamanım yok. Usandım. Zaten buraya kadar olan kısmı da görüleceği üzere atlayarak irdeledim. Çünkü kitapta selâmet bir metin yok. Baştan sona gerçek dışı. Dişe dokunur bir şey bulmak/görmek mümkün değil.

Aslında söylenecek çok şey var. Kalsın. Ancak bakınız Hanımefendi; Ruslar bu memlekete 1600’lü yıllardan başlamak üzere defalarca saldırmış, niyetlerinde başarılı olamamışlardır. En son 1293 dedikleri (1877-78) savaşta buraları işgal edebilmiş ve 43 yıl tutunabilmişlerdir. Bu süre içerisinde politik düşüncelerle,  kendi ülkelerinden değişik etnik azınlıkları getirip, sistematik bir şekilde buralara yerleştirmişlerdir. Getirdikleri bu etnik gruplar içerisinde de, “Büyük Ermenistan” vaadiyle çoğunluk teşkil eden Ermenilere daha geniş haklar tanıyıp, onları Türkler aleyhine kullanmışlardır. Daha azınlık teşkil eden diğer gruplar -deyim yerinde ise- politik garnitürler olup Malakanlar da bunlardan sayılır.

93 savaşı esnasında, yenilgi sonrası ordumuzun çekilişi sırasında, ve yine Rusların buralardaki -sizin hep anmaktan çekindiğiniz- yerli ahalinin nüfus yoğunluğunu azaltmaya yönelik baskı unsuru 8 Şubat 1879 tarihli “Muahede-i Kat’iyye” uyarınca; Anadolu’ya göçler olmuştur. Bütün bunlara rağmen göçmeyip kalan Türk unsur,  hiçbir zaman azınlığa düşmüş değildir.

Bakınız Rus Oblast yönetimi, buralarda Ermenilere mülkiyet hakkı tanımış, Türklere tanımamıştır. Zengin Ermenileri ve az sayıda Rusları şehrin merkezine yerleştirmiş, bir kısım Ermeniler ile Malakanlara köyleri göstermişlerdir.

1920 yılında kurtuluştan itibaren yukarıda belirttiğimiz çeşitli anlaşmalar uyarınca Rusya’dan getirilmiş olan azınlıklardan; Bolşevikliği benimseyenler Rusya’ya, benimsemeyenler başka ülkelere gitmek suretiyle, çoğunlukla buraları terk etmiş,  mülkiyet haklarını da anlaşmalar doğrultusunda halletmişlerdir.  Gidenlerden hiç kimsenin buralarda herhangi bir mülkiyet hakkı kalmamıştır.

Şehir veya köylerde yerleşmiş olup ta (Malakan ya da Rus) buraları terk etmeyenlerin mülkiyet haklarına Türk hükümetleri asla dokunmadığı gibi onları Türk uyruğuna geçirmiştir. Sizin de kitabınızda sözünü ettiğiniz köylerimizdeki Malakanlar ki, 1962 yıllarına kadar biz Türklerle iç-içe yaşamışızdır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri onları bağrına basmış, kendilerine hiçbir ayırım yapmadan her türlü sosyal hakkı tanımış, ihtiyaç sahiplerini 4753 sayılı “Toprak Tevzi Yasası”  uyarınca toprak dağıtımından da yararlandırmıştır. Onlar da sadakatle çalışıp yaşamışlardır. Belirtmeliyim:  Denisenko aileleri, bu her iki dönüşe de katılmamışlardır. Bir konuşmamız sırasında merhum Viladimir Denisenko bana:“Çok çalıştım onların gitmelerini önleyemedim” demişti.

Bizler yerli Türk halkı olarak bu dürüst, temiz, sanatkâr, çalışkan Malakanları hep takdir etmiş ve sevmişizdir. Bunca yıldan sonra (1962’de) atalarının gelmiş olduğu veya daha başka ülkelere dönüp gitmelerine de çok üzülmüş ve halen de üzülmekteyiz. Yalnız ne var ki her toplum içinde görülebilen olağan seyrek istisnalar hariç; onlarla bizim aramızdaki din ve kendi aralarındaki mezhep farklılıkları sonucu evlilik bağları kurulamamış, bu nedenle onlar sosyal hayatlarında içe dönük kapalı, kendileri yönünden üzücü ve elbette ki çok yönlü olarak düşündürücü bir aile hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu onlar için gerçekten zor bir durumdu. Ama normal yaşamda onlarla çok samimi dostluk ve arkadaşlıklarımız olmuştur.

Dahası; şu da bir gerçektir ki, insan yaşamının belli aşamalarında tatlı-sevinçli günler arasına, zaman zaman dönüşü olmayan acı olayların girmesi de mukadderdir. İşte insanlar böyle zamanlarda birbirlerine daha çok muhtaç duruma gelirler. Ne yazık ki, bağrımıza bastığımız Malakanlar böyle anlarda yapa yalnız kalıyor, onlarla yerel halk arasında oluşmuş o karşılıklı sevgi, saygı ve samimiyetin sıcaklığı; onların en acılı günlerinde iki toplum arasında, cehaletin de dürtükleyip fanatizme dönüştürdüğü dinsel ve mezhepsel duyguların püskürttüğü buz gibi soğuklukla buharlaşıp, evet o insanları en acılı günlerinde, ailevi yalnızlık ve hayli müşkülatlara itekliyor, muhtaç oldukları etrafın tesellisinden yoksun bırakarak, o an içine düştükleri hüznü ikiye üçe katlıyordu. Onların bunca yıl sonra bizleri terk etmelerine sebep olan ve gözden ırak tutulmaması gereken etkenlerden biri de budur.

Onlar bu durumlara 1962 yılına kadar tahammül edebilmişlerdi. Yine direnip tek tük kalmış olan aileler de çok daha sonraki yıllarda, nihayet dar günlerde kendilerine uzatılacak ellerin bulunacağı umuduyla daha kültürlü daha bilinçli daha kalabalık şehirlerimize çekilmeği yeğlemişlerdir. Denisenko aileleri gibi.

Açıklıkla belirtmek isterim: Kitabı elimize aldığımız zaman duygulandık. O insanlar yani Malakanlar hakkında bilmediğimiz özellikleri öğreneceğimizi sandık. Ne yazık ki, okudukça hayal kırıklığına uğradık. Yarı-buçuk da bırakmadık. Ama giderek asıl beklentimiz hususunda kocaman bir HİÇ ile karşı karşıya kaldık. Evet, kocaman bir HİÇ.

Tarih boyunca etnik sirkülasyonlara (gel-git) maruz kalmış bu serhat ilimizin kader sarmalında öteden beri ekalliyetler ruhunun devamlı sıcak tuttuğu şövenist hareketlerin, bu sefer bir Rus hissiyatıyla yoğrularak sunulduğuna, kendisine dikte ettirilerek bölgenin yerli halkına sinsice çamur atıldığına tanık olduk. Bunu Ludmila Denisenko’ya asla yakıştıramadık. Ben kendi nefsime şu hususları kalın harflerle belirtmek isterim:

Bayan Ludmila her şeyden önce bu kitabıyla bütün Kars halkının kendilerini  yakından tanıdığı merhum amcaları Viladimir Denisenko ve Trofim Denisenko’ nun ruhlarını da incitmiş,  onları bizlerden daha çok rencide etmiş durumdadır. Eğer onlar hayatta olsalardı kendisine ne derlerdi bilemem. Ama içeriği itibariyle böyle bir kitap yayınlamasına asla izin vermezlerdi diyebilirim. Çünkü bu her iki insanın kişiliğinde; Malakan/Dukhoburları da hatırlatır şekilde, insanî ve içinde yaşadıkları topluma her bakımdan örnek olan yaşam ve üstün karakterlerine Kars’ta herkesin hayran olduğu, aynı zamanda kendilerini hiçbir zaman unutamadıkları o insanları, bugünkü kuşağa, hissiyatının engeline takılıp, anlatabilme becerisini gösterememiştir. Her haliyle “Şeytan’a uyup,” hiç bilmediği konularda daldan dala atlayarak, kendisini dolduruşa getirip yaman kullanmışlar. Yazık. Birilerinin öteden beri bilinen çirkin, asılsız ve yakışıksız emellerine yandaş olunmuş. Yazık ki yazık. Kendi amcalarını bile yeterince tanımadığı apaçık meydandadır. Bakınız bir amcasını kitabında hep “Vovo”,”Vovo” diye anıyor. Hatırlatayım, o buna çok kızardı, “Benim adım Viladimir’dir” derdi. Hele onları bırakıp, çocukluk arkadaşları diye tanıttığı birkaç kişi var ki, onları  Kars’ta herkes biliyor ve tanıyor. Zahmetine hiç gerek yoktu. Bize kendi camiası hakkında kendisinden beklediğimiz bilgileri verebilmeliydi.

Kars gibi bir ilimizde, özellikle Atatürk’ten sonra, çok partili hayata girdiğimiz tarihten itibaren, dönüşü olmayan marazi bir yoğunlukla dışa vurulan etnik, dinsel, mezhepsel ideolojik çıkışlarla kokuşturulan siyasal kümeleşmelerin, o yüce insanların hangi koşullar içinde kurup yeşerttikleri Laik Cumhuriyetimizi ne hale getirdiğini, hep birlikte görmekteyiz. Bu konuda size düşecek iş yoktur. Kusura bakmayınız sizi gaza getirip yaman kullanmışlar.

Hiç olmasa, bilgi ve iradeniz harici, sinsice önünüze sürüldüğü belli olan bazı olayların doğru olup olmadığı hakkında hassasiyet istenciyle hareket edebilmeyi prensip edinip, şüphelendiğiniz konularda müspet-menfi kanaatinizi belirtmekten çekinmeseydiniz. İşte o zaman az veya çok, daha  gerçekçi davranmış olurdunuz.

Sonuç

Eğer bütünü ile ele alacak olsak, bu kitabın en az yarısı kadar bir kitap yazmak gerekir. Buna gerek yok. Okuyan bilen anlar. Ancak bir iki sivri noktaya daha kısa kısa değinmek isterim.

A)  Siz bizlere Merhum Aleksi Karalof hakkında daha geniş bilgi vermeliydiniz.  Sizden beklenen o idi. Onun samimi bir Türk dostu olduğundan mı yoksa onun yanında ismi geçen yerli kökenli büyük insanların adını anmak zorunda kalacağından mı çekindiniz?

B) Yalnız Malakanların 150-200 kişilik mezarları yok edilmiş değildir. Bizlerin, şimdiki Ticaret Lisenin bulunduğu yerdeki büyük mezarlık, Fevzi Çakmak Mah. Tezharap semtindeki üç büyük mezarlık, Dereci petrolün karşısındaki, “Akmezarlık” ve daha nice binlerce insanın yattığı Türk mezarlıkları da bugün yok olmuştur.

C)  Samarina’lara ait “Yanık Değirmen” i, 1959 yılında; trafiğe engel oluyor bahanesi ile, Karayolları Erzurum 12. Bölge Müdürlüğü vasıtası ve siyasi vaadlerle kimler ortadan kaldırmak için uğraşıyordu, tam yıkılacağı anda nasıl durduruldu, onu anlayıp anlatmaya çalışsaydınız, dostunu-düşmanınızı daha iyi tanırdınız.

Ç)  Bazı konulara gaza gelip, teğet değinip geçiyorsun, Ör: İkinci Dünya Savaşı sırasında Kars’tan sürgünler olmuş. Evet olmuştu. Birkaç aile Anadolu içerilerinde zorunlu ikamete tabi tutulmuş, bir süre sonra hepsi de kendi köylerine evlerine dönmüşlerdir. Sibirya’ya sürülüp oralarda telef olmamışlar. O dönemde Kars’ta Rus ajanlarının nasıl kaynaşıp at oynattıklarını bilir misiniz? Ya Stalin’in, Ahıska Türklerinin başına getirdiği katliam şeklindeki sürgün olayı? Bu tarihi olaylar sizi de bizi de aşar.

Comments Off

Filed under Araştırma

Comments are closed.