Eleştiri Türleri

 

 

Tarihsel Eleştiri

“Tarihsel eleştiri”nin başlangıç tarihini tam olarak vermek mümkün görünmese de, 1894 yılında yayına başlayan, günümüzde de yayını devam eden “Fransa’nın Edebiyat Tarihi” isimli edebiyat dergisi kurucularından Gustave Lanson’un tüm eserlerinde ve makalelerinde edebiyat eserlerini retorik yaklaşımla değerlendirmeyi reddeden bakış açısının yayılmaya başladığı 19. yy.ı tarihsel eleştiriye geçiş dönemi olarak adlandırabiliriz. Tarihsel eleştirinin kaynağında tıpkı diğer entelektüel hareketlerin kaynağında da olduğu gibi eskidiği ve yararsızlaştığı düşünülen bir önceki değerlerin reddedilmesi, yerine yenilerinin getirilmesi bulunmaktadır. Bu bağlamda “Tarihsel Eleştiri” özellikle trajedi türünün tanımının yapılıp, kurallarının belirlendiği, Aristo’nun “Poetika” adlı eserinden esinlenerek yapılan retorik yaklaşımla edebî eserlerin eleştirilmesi savını ortadan kaldırma çabasına girmiştir. Buradaki ana neden, artık edebî eserden çok, onu yaratan sanatçının incelenmek istenmesidir. Bu yeni durum, edebî eseri ikinci plana atmak anlamına gelmemektedir, aksine eserin yaratıldığı dönemin özellikleri, onu yaratan yazarın hayatı, içinde yetiştiği toplumun o dönemde ortaya koyduğu ortak değerlerin eserine yansıması gibi özelliklerle edebî eserin “Tarihsel eleştiri” ışığında daha derinlemesine analizi anlamına gelir.

1810’lu yıllarda Sorbonne Üniversitesi’nde yeni bir entelektüel yaklaşım, felsefeci Victor Cousin, tarihçi François Guizot ve edebiyatçı Abel Villemain’in üçlü çalışma grubunun çalışmaları ile ortaya çıktı.  Felsefenin, edebiyatın ve tarihin bir arada değerlendirildiği bu çalışmalar sonucunda, edebiyatın estetik yönünün felsefeyle, gerçeklik yönünün de tarihle değerlendirildiği, “Tarihsel Eleştiri” türünün temelleri atıldı. Bu çalışmaların sonucunda üniversite çevrelerinde önemli değişimler oldu. Edebiyat derslerinin içeriğinde yazarlar incelenirken mutlaka döneme ait toplumsal özelliklerin altının çizildiği tarih seminerleri verilmeye başlandı.

Tarihsel eleştiriye göre eseri daha iyi anlamak için yazıldığı dönemin dünya görüşünü, inançlarını, toplumun yaşam felsefesini bilmek gerekmektedir. Türk Edebiyatında tarihsel eleştirinin öncüleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar önemli bir yere sahiptir.

Sosyolojik Eleştiri

1789 Fransız İhtilali yıllarında Rousseau farklı bakışlar sunan bir edebiyatın gerekli olduğunu savını savunurken, edebiyatta yeni duyguların da var olması gerekliliği üzerinde durmaya başladı. Dönemin önemli yazarları tarafından da öne sürülen bu görüşler “nasıl yazıldığı değil, ne yazıldığı” incelenmeli bakış açısını kuvvetlendirdi. 1800’lü yıllarda Mme de Staël, değişim ve ilerleme kavramlarının edebiyatta incelenmesi gerektiğinin altını çizmeye başladı. Edebiyat tarihçileri 19. yüzyılda ortaya çıkan Sosyolojik Eleştiri türünün, edebiyat dünyasında sonuçsuz tartışmalara bir nokta koymak, edebiyat eserini öznel bakış açısından kurtularak incelemek amacıyla önem kazandığını söylemektedir. “Sosyolojik Eleştiri”nin en önemli isimlerinden biri olan H. Taine her toplumun kendine ait bir edebiyatı olmasının nedenini açıklarken, edebiyat eserlerinin ırk, ortam ve dönem üçgeninde incelenmesi gerektiğinin önemini vurgulamaktadır. Sosyolojik Eleştiri’nin inceleme metodu olarak kullandığı ırk, bir ulusun kendine özgü dünya bakışını, alışkanlıklarını; ortam, coğrafi koşulların insan üzerine olan etkilerini; dönem ise, eserin yazıldığı anı ifade etmektedir.

Günümüzde Sosyolojik Eleştiri daha çok edebiyat eserlerini inceleyerek, yazıldığı döneme ait toplumsal özellikleri anlamak için kullanılmaktadır. Bu anlamda edebiyat eserleri tarihçiler için önemli bir başvuru kaynağı oluşturmaktadır. 

Marksist Eleştiri

Marksist Eleştiri, Sosyolojik Eleştiri gibi dış dünyaya ve topluma dönük bir eleştiri türüdür. Fakat sosyolojik eleştiriden ayrılan yönü, sanat eserlerinin oluşumunda etkili olan tüm sosyal ve politik sebepleri de yargılamasıdır. Bu eleştiriye göre, tüm sanat eserleri ekonomik altyapı ve sınıflar arasındaki farklılıklarla ilişiği vardır. Edebiyat eserindeki estetik güzelliği ikinci plana atan, hatta küçümseyen Marksist Eleştiri, bir anlamda sanat eserinin içeriğinin eleştirisidir. Bu kurama göre, edebiyat toplumu etkilediği için, edebiyat eserinin konuları yönetici, ezici bir sınıfın çıkarlarına hizmet etmemeli, okura yararlı bir etki bırakmalıdır. Böylelikle, toplumcu olmayan hiçbir edebiyat eserinin, estetik güzellikler taşısa bile değerli olmayacağı fikri benimsenmiştir. Marksist Eleştiri’nin önemli öncülerinden biri olan Lukacs, yanlış bir dünya görüşüyle yazılmış bir eserin sanatsal değerinin olamayacağından bahsetmektedir. Buna karşın, yine önemli Marksist eleştirmenlerden sayılan Fisher ise, sanatsal anlamda diğer eleştirmenlerden ayrılmaktadır. Fisher’e göre, toplumcu olmayan bir eser de değerli olabilir, çünkü ona göre sanatı bir ideolojiye bağlamak hatalıdır, aksi takdirde fikirler bir dogmaya yerleşmek zorunda kalır.   

Psikanalitik Eleştiri

20. yüzyılda Freud’un çeşitli bilimsel çalışmalarıyla, psikanaliz yöntemi her türlü sanat eserinin yorumlanmasında önemli bir yer edinmiştir. Kişilerin davranış ve tutumlarının sebebini bilinçaltının sırlarıyla açıklamaya çalışan bu yöntem edebiyat eserlerini de bu gözle yorumlamıştır. Psikanalitik eleştiri öncesi ünlü Fransız yazar ve eleştirmen Genette “psycholecture” (eserleri psikolojinin kullandığı yöntemlerle okuma) adlı eserinde psikoloji ilmini eleştirinin hizmetinde kullanmıştır. Ünlü Fransız şair “Mallarmé”’nin eserlerini de yine bu yöntemi kullanarak çözümlemiştir. “psikanalitik Eleştiri” terimi ise 1948 yılında ünlü Fransız yazar ve eleştirmen Mauron tarafından edebiyat dünyasına getirilmiştir. Mauron’un bu yöntemle incelediği eserlerin yazarları arasında Hugo’yu, Racine’i, Molière’i sayabiliriz. Psikanalitik eleştiri sadece edebiyat dünyasında sadece sanatçıların bilinçaltı dünyasını veya psikolojini ortaya koymamaktadır, bazı eleştirmenler bu yöntemi kullanarak eserin içindeki kahramanların da bilinçaltını inceleyerek, davranış ve tutumlarını çözümlemeye çalışmışlardır. Freud kuramında yaratma eylemi ve nevroz arasında bir bağıntı kurduğundan, insanın gerçek hayatta kavuşamadığı isteklerine hayal dünyasında, yani yaratma eylemi sırasında kavuştuğunu söylemektedir. Aynı zamanda, bu eleştiri yöntemini kullanan eleştirmenlere göre, yazarın eseri psikanaliz tedavisindeki bir hastanın sözleri gibi ele alınabilir, fakat daha önceden de belirttiğimiz gibi, psikanalitik eleştiri esere ait özellikleri de ortaya koyabilir. Psikanaliz yönteminin yaratıcısı olan Freud da bu eleştiri yöntemini kullanarak Dostoyevski’nin eserlerini incelemiş, bu yöntemle yapılan eleştirinin de ilk örneklerini kendisi vermiştir.

Psikanalitik eleştiri yöntemini kullanan bir değer yazar ve eleştirmen ise “Shakespeare” ve eseri “Hamlet”in ortaya koyduğu tüm bilinçaltı sırları çözümlemeye ve yorumlamaya çalışan Ernest Jones’dur. Eserin doğuşunu açıklayan, eserin değeri ile ilgilenmeyen bu betimleyici eleştiri türünün günümüzde de örneklerini görmeye devam etmekteyiz.  

Yapısalcı Eleştiri

1960’lı yıllarda Fransa’da Roman Jacobson’un ortaya attığı fikirler yapısalcılık akımının temellerini oluşturmaktadır. Yapısalcı anlayışa göre edebiyat da aynı dil gibi bir iletişim aracıdır. Bu bağlamda edebiyatın da kendine göre bir sistemi, öğeleri ve öğeleri arasında bağıntıları ve tüm bunları düzenleyen de birtakım kuralları vardır. Edebiyatta “yapıt” kavramı, ünlü dilbilimci Saussure’ün kuramında belirttiği “söz” ile aynı anlamdadır. Dili kendi kendine işleyen bir sistem olarak gören Saussure’den etkilenerek şekillenen “Yapısalcı Eleştiri” Todorov, Barthes, Greimas tarafından eleştiri yöntemi olarak kullanılmıştır. Yapısalcı eleştiri eseri incelenirken, metin ve yazar arasında veya metin ve tarih arasında bir bağıntı kurulmaz. Eser mutlaka eşzamanlılık kavramını ele alarak incelenir. Todorov, incelemelerinde öykülerin yüzeyde görünmeyen ama derinde yatan yapısını şemalarla incelerken, Greimas anlatının temel ilkelerini araştırıp, yönteme daha bilimsel bir şekil vermeye çalışmıştır. Greimas’a göre eserlerin içindeki kişiler, psikolojileri ve karakterleri ile değil, yaptıkları eylem içinde önemlidir.

Yapısal Eleştiri kuramı içinde Marcel Proust’un “Yitik zaman” adlı eserini bu yöntemle inceleyen Genette, ise daha çok söylem kavramıyla ilgilenmiş, öykü ve söylem arasındaki bağıntıları çözümlemeye çalışmıştır. Edebiyat eserlerinin tümünün uyduğu sistemi eşzamanlılık içinde araştıran “Yapısalcı eleştiri” dilbilim modelini edebiyata uygulaya yönelik bir eleştiri türüdür.    

Yapısökümcü Eleştiri

Dilbilim çalışmalarından etkilenen Yapısalcı Eleştiri özellikle Jacques Derrida, Jacques Lacan, Foucault ve Barthes tarafından hayli değişikliğe uğratılarak yapısalcılık ötesi düşünce kavramını ortaya çıkarmışlardır. Özellikle Derrida’nın görüşleri “Yapısökücülük” diye adlandırılan bir felsefeyi aynı zamanda bir eleştiri türünü ortaya koymuştur. Sözmerkezcilik, sesmerkezcilik ve différance (ayrı olmak/ertelenmek) kavramlarının üzerine kurulmuş olan yapısökücülük felsefesine göre yazı konuşandan kopmuş olduğu için gerçek bilinci yansıtmaz, çünkü yazıya geçen düşünce sahibinin denetiminden çıkmıştır. Yapısökümcü Eleştiri’ye göre bir metnin anlamı çelişkilidir, oynaktır ve belirsizlikler taşır. Bu yüzden dilbilim üzerine kurulu bir edebiyat bilimi kurulamaz. Yapısökümcü eleştirmenler bu yüzden metnin tutarlılığı veya bütünlüğü sorunlarıyla ilgilenmezler. Onların dikkatlerini yoğunlaştırdıkları nokta, metinde bulunan çelişkiler ve tutarsızlıklardır. Metinlerin çok-anlamlılığını kanıtlamak isteyen bu eleştiri türü, metnin söylemek istediğini söyleyemeyeceğini, hatta tam tersini söyleyebileceğini iddia eder.  

“Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”, İletişim Yay., Berna MORAN / “Méthodes Critiques pour l’analyse littéraire” eserlerinden özetlenerek alınmıştır.

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Leave a Reply