Mehmet KAYA’ya cevap…

Aceleye Gelmiş "Bir Kitap Eleştirisi"

(Dr. Mehmet SARI)

Birçoklarının oyun oynamak, borsa işlemlerini takip etmek, çeşitli sitelerde dolaşmak ve bilimsel çalışmalarında faydalanmak için kullandıkları internetten– belki de idari ve kültürel görevleri yerine getirmek, araştırma yapmak ve makale-kitap yazmaktan zaman bulamadığım için- yeterince faydalanamam. Bir dostum, 1998 yılında yayımlanan bir kitabımla ilgili olarak internette “Aceleye Gelmiş Bir Kitap” başlıklı bir yazının yer aldığını haber verdi. Eleştiri, söz konusu kitabın yayımlanışından tam on üç yıl sonra 09.05.2011 tarihinde yapılmış. Kıskançlıkla, kızgınlıkla, celallice, acelece yazılmış ve zamanı geçmiş “Aceleye Gelmiş Bir Kitap” eleştirisini okudum ve aşağıdaki cevabı yazmayı zaruri gördüm.

Bu kitap, Ankara Üniversitesi gibi bir üniversiteden, taşra diye kimsenin gitmediği bir üniversitenin Fen Edebiyat Fakültesinde ilk öğretim üyesi olarak göreve başlandığı, yürütülen birçok idari görevin yanı sıra Nevruz, Çanakkale Şehitleri Günü, İstiklal Marşının Kabulü, Mehmet Akif’i Anma Günü, Yunus Emre’yi Anma Günü, Kütüphanecilik Haftası vb. gün ve haftalarda tarafımızca konuşmaların yapıldığı, öğrencilerin Çanakkale Şehitler Haftasında Çanakkale’ye, Kütüphanecilik Haftasında Anıtkabir’e, Zafer Haftasında Kocatepe’ye ve Şehitliklere götürüldüğü, öğrencilerle birlikte Orman Haftasında ağaç dikilerek fakülte ormanının kurulduğu, Bahar Şenliklerindeki spor etkinliklerine katılan sınıfın bütün maçlarında yanlarında yer alınarak futbolda birincilik kupasının bölüme kazandırıldığı, üniversitenin ana kampüsüne taşınıncaya kadar, bölümün her yıl bir yer değiştirdiği yıllarda öğrencilerle birlikte masaların ve sıraların taşındığı, tek bir kitap bulamayan öğrencilere kütüphane kazandırmak için şahsi girişimlerimizle başlattığımız kampanya ile 3000 kitap elde edilerek fakülte kütüphanesinin kurulduğu bir zamanda yazıldı. Bu kitap, üniversite kurulan bir şehirde üniversiteyle halkı kaynaştırmak için yerel televizyonlarda programlar yapıldığı, yerel gazetelerde yazılar yazıldığı ve üniversitenin kurulmasına karşı çıkanlarla mücadele edildiği, öğretim elemanı bulunamadığından- öğrenci hocasız kalmasın diye- yıllarca ücret alınmadan fazladan onlarca derse girildiği bir zamanda yazıldı. Bu kitap, üniversite kurulan bir şehrin kültürüne, diline ve edebiyatına sahip çıkmak için bu şehirle ilgili bilimsel araştırmalara öncelik verilerek makale ve kitapların yazıldığı ve tezlerin yaptırıldığı bir zamanda yazıldı. Bu kitap, sadece bir saat fazla olan dersine itiraz edip “Ben devletten zengin miyim?” diyerek derse girmeyen, “Ben parasız iş yapmam ve bu şehre tek bir ağaç dikmem” diyerek üniversitede yürütülen bilimsel ve kültürel çalışmalara katılmayan, öğretim elemanı olarak devletten maaş almasına rağmen zamanının büyük bir kısmını Ankara’da özel dershanelerde ders vererek para kazanmakla geçiren ve Ankara’ya giderken izin almak bir yana bir dilekçe yazıp bölümüne bırakmaya bile üşenen, bilimsel çalışmalarda faydalanmak için devletçe verilen bilgisayarı oyun oynamak, borsa takip etmek, çeşitli sitelerde dolaşmak için kullanan, yeni kurulduğu için kütüphanesi bulunmayan bir fakülteye kütüphane kurmak için şahsi girişimlerimizle başlatılan kitap kampanyasına gelen kitapların bazılarını “Bu kitap bende yok, bunu ben alayım” diyen zihniyetle mücadele edilen bir dönemde yazıldı. Ve bu kitap, şimdilik burada anlatmayı gereksiz gördüğüm nice haksızlıkların yapıldığı, elden geldiğince bunlarla mücadele edildiği, olup bitenlere göz yummadığımız ve boyun eğmediğimiz için “Doçent olmak istemiyorsun galiba?” diyerek aba altından sopa gösterildiği bir dönemde yazıldı.

Evet bu kitap, üzerimizde birçok idari görevin bulunduğu, ücret almaksızın onlarca fazladan derse girildiği, yeni kurulmuş bir üniversiteyi halka benimsetmek maksadıyla bir öğretim üyesi olarak onlarca konferans, panel, sempozyum, seminer ve sohbetlerle halka ulaşıldığı, yerel televizyonlarda ve gazetelerde– tek bir kuruş almaksızın- eğitim, gençlik, dil ve kültür programların gerçekleştirildiği bir dönemde, taşradaki bir üniversitede kitap bulamayan öğrencilere yardımcı olmak maksadıyla ve ilk baskısı 1997 yılında üniversite vakfına- telif ücreti almaksızın- verilerek “aceleye gelerek!” yazıldı… Bu bir aşk işidir. Yaşamayanlar, hissetmeyenler, vicdanının sesini cüzdanının sesine mahkum edenler bunu anlayamazlar…

Yukarıda söylediklerim meselenin hissi ve ahlaki boyutudur. Tabii ki bu söylediklerim, münekkidin üzerinde durduğu hataların(!) yapılmış olmasını haklı göstermez. Onlara da cevap vermek gerekir. Bir kitabın basımından tam 13 yıl sonra yapılan bu eleştirinin iki boyutu vardır. Birincisi bu yazıdaki ismin gerçek oluşu ve yazının iyi niyetle yazılmış olabileceğidir. İkincisi ise ismin takma oluşu ve yazıda bir art niyet bulunuşudur.

Birinci Boyut: Eğer isim gerçek ise münekkit kitabı yeni görmüş olabilir ve söz konusu kitabın sonraki baskılarından haberi olmayabilir. Bu durumda Sayın Mehmet KAYA ile tanışmak ve 2011 yılında basılan kitabımızdan imzalayıp kendilerine sunmak isterim.

Aceleye Gelmiş “Bir Kitap Eleştirisi”ndeki bazı hususlara kısaca değinmek gerekirse;
Münekkit “Son zamanlarda bu konuda yayımlanan kitaplardan biri de…” diyor. Halbuki tenkit ettiği kitap 1998 yılında yayımlanmıştır. Üç değil, beş değil, aradan tam on üç yıl geçmiş… Neresi “son zamanlarda”? Niyet ne acaba?

Münekkit “On dokuz tane bölüm başlığından bazıları tuhaf gelmektedir.” diyor. Halbuki kitap on dört (tane!) bölümden ibarettir.

Münekkit “Hatalı Metin Örnekleri ifadesi neyi anlatmaya çalışmaktadır?” diye soruyor. Neyi anlatmaya çalıştığı gayet açıktır. Hatalarla dolu metinler öğrenciye verilecek ve öğrenciden hataların görülerek düzeltilmesi istenecektir.

Münekkit “Türk Edebiyatından Örnek Metinler başlığı altında verilen metinlerin oldukça fazla olduğunu düşünmekteyiz. 239 sayfalık bu kitabın 165-239 sayfaları arasını teşkil eden ve bizde şişirme izlenimi oluşturan bu bölüm, ortalama olarak kitabın dörtte birini kapsamaktadır.” diyor.

Münekkidin cümlelerindeki hatalara değinmeden cevap verelim. Münekkidin “şişirme” olarak gördüğü metinler, Türk Edebiyatının seçkin edip ve şairlerinden seçilmiş metinler olup gençlerimize insan, hayvan, tabiat ve vatan sevgisi kazandırmak, onlarda çalışma aşkı ve zevki oluşturmak ve onları karamsarlıktan uzaklaştırmak için verilmiş metinlerdir.

Aynı yıllarda, aynı hassasiyetle yazılmış çok değerli başka benzer kitaplar da vardır. Münekkidin de tanıyacağını tahmin ettiğim çok değerli bilim adamı ve eğitimci dostlarım Sayın Ertuğrul Yamani ile Sayın Mehmet Köstekçi’nin yazmış oldukları, bizim kitabımızla aynı tarihte basılan 296 sayfalık kitaplarında da 81 sayfa benzer metinlere ayrılmıştır. (Bk. Üniversiteler İçin Türk Dili ve Kompozisyon, Yrd. Doç. Dr. Ertuğrul Yaman-Okt. Mehemt Köstekçi, Gazi Kitabevi, Ankara, 1998). Ayrıca metinler, dil bilgisinin ve kelime varlığımızın hayat bulduğu, uygulandığı, hayata geçirildiği belgelerdir. Münekkidin bu metinleri “şişirme” görmesi bizi üzmüştür doğrusu.

Tenkitde “Kitabın dilinin son derece bozuk olduğunu düşünmekteyiz. Cümlelerde sıkça anlatım bozuklukları yapılmış, noktalama işaretlerine uyulmamış. Buna verilebilecek en çarpıcı örnek, kitabın önsöz kısmıdır. İlk cümleden itibaren asla kabul edilemez hatalar bizi karşılamaktadır: “Dil, insanoğlunun yer yüzüne çıktığı günden beri vazgeçilmez en önemli unsur olmuştur.“ “yeryüzü” ifadesi bitişik yazılır.” denilmektedir.

Yol göstermeye çalışan münekkidin kendisi kılavuza muhtaç… Şöyle ki, bir kitabın dili ya bozuktur ya da değil. Bu, düşünülecek bir durum değildir. TDK Yazım Kılavuzuna bakılırsa “ön söz”ün yazımı eleştiri yapanın kullandığı gibi bitişik değil “ön söz” şeklinde, ayrı yazılır. Eleştirilen kitabımızın hazırlandığı dönemlerdeki bazı imlâ kılavuzlarında ve sözlüklerde, bugün “yeryüzü” şeklinde bitişik yazılan kelime “yer yüzü” şeklinde- bizim yazdığımız gibi- ayrı yazılıdır. (Bk. TDK Türkçe Sözlük, C. 2, Ankara, 1988, s. 1624; TDK İmlâ Kılavuzu, Ankara, 1993, s. 336). Aceleye gelerek yapılan eleştiride münekkit, bu inceliği bile fark edememiştir.

Münekkit “Kitabın birinci bölümü olan Dil-Kültür Münasebeti özgün bir metinden ibaret. Üzerinde kafa yoruldugu (yorulduğu) besbelli olan bu kısmın hakkını teslim etmek gerekmektedir.” demektedir ki, gerçekten eserimiz “mütesellim” bir tavırla “teslîm”(!) edilmiştir.

Münekkit “Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Azerice denilmiş. Bunlar müstakil birer dil adı olmadığına, Türkçe’nin birer şive adı olduğuna göre niye Kırgız Türkçesi, Kazak Türkçesi ifadeleri tercih edilmemiş, buna bir anlam veremedik. Acaba bu tercih bilinçli mi yapılmıştır, yoksa yazı ekibinin dalgınlığına mı vermek gerekir. Bu konu daha çok su kaldıracağından, şimdilik geçiyoruz.” demektedir.

“Türkçenin” yazımını, “Türkçe’nin” şeklinde yanlış yazan münekkidin bu değerlendirmesine verilecek en güzel cevap yine TDK Türkçe Sözlük’tür. Sözlükte, “Kırgızca: Kırgız Türkçesi” (s. 1158); Kazakça: Kazak Türkçesi” (1121); “Özbekçe: Özbek Türkçesi” (s. 1554); “Azerice: Azerbaycan Türkçesi” (s. 167) diye yazmaktadır (Bk. TDK Türkçe Sözlük, 10. Baskı, Ankara, 2005). Ayrıca tercihin bilinçli yapılmadığını- Mehmet SARI’yı tanıdığını sandığım- münekkit de tahmin edebilir. 2009 yılında yayımlanan “Kazım Meçi’nin Karaçay Türkçesi Mevlidi” adlı kitabımızdaki “Karaçay Türkçesi” kullanımı bunun en güzel ispatıdır. “Buna bir anlam veremedik” diyen münekkide dostça vereceğimiz önerimiz, anlam verebilmek için araştırma yapmak ve okumak gerektiğidir. Münekkit “Bu konu daha çok su kaldıracağından!” diyor. Su kaldırır mı kaldırmaz mı bilmem ama, bu güzel sözümüzün bu şekilde kullanılması çok su götürürceğe benzer.

Münekkit sonuç olarak “Yapmaya çalıştığımız eleştirilerle, kitabın daha seviyeli ve Türkçeye yakışır hâle getirilmesine katkıda bulunabilirsek mutlu olacağız” diyor. 13 yıl önce yayımlanmış” 239 sayfalık bir kitap için münekkidin uyarılarına- çoğu yanlış da olsa- teşekkür ederim. Eğer münekkit bana adresini bildirirse 424 sayfalık 2011 yılında yeni baskısı yapılan kitabımı kendilerine göndermek ve mutlu olduklarını(!) görmek isterim.

İkinci Boyut: Eğer isim takma ise, yazının yazılışında bir art niyet var ise ve “maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” ise, bu dünyada olmasa da ruz-ı cezada hesaplaşırız. Huzuruna kul hakkıyla gelinmemesini buyuran Rabb’imizin hesap günü, bu kişiden alınıp bana verilecek sevap bulunmaz ise, benden alınıp ona verilecek hatalar olacaktır elbette.
İlk baskısı 1997 yılında üniversitemiz tarafından yapılan bu kitap, hacimce küçüklüğüne ve hatalarına(!) rağmen bir başlangıç, bir ekol olmuş ve bazı meslektaşlarımızın önünü açmıştır. Kitap, 1999-2001 yıllarında Celal Demir, Mehmet Sarı, Abdullah Şengül imzalarıyla “Fakülteler ve Yüksek Okullar İçin Türk Dili Kompozisyon Bilgileri”; 2003-2004 yıllarında Gürer Gülsevin, Erdoğan Boz, İrfan Aypay, Mehmet Sarı imzalarıyla “Türk Dili ve Kompozisyon”; 2005-2008 yıllarında Gürer Gülsevin, Erdoğan Boz, İrfan Aypay, Mehmet Sarı imzalarıyla “Türk Dili I-II”; 2009 yılında Gürer Gülsevin, Erdoğan Boz, İrfan Aypay, Mehmet Sarı imzalarıyla “Üniversiteler İçin Türk Dili Ders Kitabı” adıyla yine üniversitemiz tarafından bastırıldı. Değerli bilim adamları Prof. Dr. Gürer Gülsevin ile Prof. Dr. Erdoğan Boz bana “Hocam biz bu üniversiteden ayrıldık, başka üniversitelere geçtik. Kitapta bizim ismimizin olması şık kaçmaz” dediler. Bunun üzerine söz konusu kitap 2010 yılında “Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili Ders Kitabı” adıyla tarafımızca yeniden hazırlandı ve baskısı yine üniversitemiz tarafından yapıldı. Birlikte yazılan bu kitapları adı geçen meslektaşlarım Doçentlik ve Profesörlük atamalarında, haklı olarak kullandılar. Hatta ortak yazılan kitap tek yazarlıymış gibi gösterildi: Demir, Celal: Fakülte ve Yüksek Okullar İçin Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri, Afyon Kocatepe Üni. Yay., Afyon, 2001 (Türk Dil Bilgisi I Ses Bilgisi, Yrd. Doç. Dr. Erol BARIN Yrd. Doç. Dr. Celal DEMİR, Öncü Kitap, Ankara, 2006, s. 252).

Sözün kısası;
Bundan 13-14 yıl önce basılan, birçok üniversitede okutulduğu halde tek bir hocadan ve öğrenciden şikayet almayan, bugün piyasada mevcudu bile bulunmayan, basımından üç değil, beş değil tam on üç yıl geçen bir kitabın gündeme getirilerek eleştirilmesi manidardır.
İki yazarlı bu kitapla hiçbir bağlantısı olmayan, kitabın yayımlanmasından yıllar sonra yayımlanan başka kitaplarımızda yer alan bir fotoğrafımızın eleştiri yazısının arasında verilmesi düşündürücüdür. Maksadın üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu aşikârdır.
Eleştirinin, Üniversitemiz Türk Dili Bölüm Başkanlığınca oluşturulan komisyonca 2011-2012 eğitim-öğretim döneminde üniversitemizde okutulacak “Türk Dili Ders Kitabı”nın seçilmeye çalışıldığı bir zamanda yapılıp internete konulması manidardır… Hukuki hakkımı şimdilik saklı tutup kul hakkımı ruz-ı cezaya bırakıyorum.

Sonuç: Yazdığım makaleleri ve kitapları– büyük küçük ayrımı yapmaksızın- birilerine göstererek fikrini almak, göremediklerimi onların gözüyle görüp düzeltmek ve böylece görüş ve fikirlerinden faydalanarak yazımı daha etkili ve faydalı kılmak şiarımdır. Bu anlayışımızın sonucudur ki, eleştirilen kitabımızın “Ön Söz”ünde de “Hatasız kul ve eser olamayacağı için, olabilecek hatalarımızı gösterecek iyi niyet sahibi kelam ve kalem erbabına teşekkür ederiz” demiş ve de teşekkür etmişizdir. Yaratan bize, sahip olduğumuz ilmi, sağlığı ve zamanı eser ortaya koyalım diye verdi. Devlet bize, araştırma yapalım ve eser ortaya koyalım diye maaş ödüyor. İnsanlık bizden, kalıcı eserler bırakmayı bekliyor. Hata olacak diye kitap yazmaktan, ilim yapmaktan geri durulmaz. Kaza yapma ihtimali var diye trafiğe çıkmamak olmaz. Bu ihtimali düşünerek trafiğe çıkmayanlar, ömrü boyunca bir adım ilerleyemeyen ve yerinde sayan zavallılardır. Çürük meyvesi olacak diye meyve ağacı yetiştirmemek olmaz. Meyveli ağaçta çürük meyveler da olacaktır. Hatta bu çürük meyveler, sağlam meyvelerin sigortasıdır…

Meyveli ağaç taşlanır. Kiminin başına sağlam, kiminin başına çürük meyve düşer. Aceleye Gelmiş “Bir Kitap” eleştirisini yapan talihsiz kardeşimizin bahtına çürük meyveler düşmüş. Temennimiz bu şahsın sağlam meyvelerden de nasiplenmesi ve onlarla şereflenmesidir.
Hatamız olacak diye yazmasaydık 100’ün üzerinde makalemiz, 20’nin üzerinde kitabımız bu milletin ilmine, kültürüne ve edebiyatına hizmet olarak sunulamamış olacaktı… Türk Dili kitabımın son baskısının “Ön Söz”ünde de söylediğim gibi “Eserlerimi hazırlamam için gereken sağlığı, zamanı ve ilmi bu aciz kuluna bahşeden Rabb’ime sonsuz hamd ü senalar olsun”.

Comments Off

Filed under Araştırma

Comments are closed.