Ömer Seyfettin

"Ömer Seyfettin"

“Ömer Seyfettin’de Kimlik Bilinci

(Halûk Harun Duman)

Yakın dönem Türk edebiyatında hikâyeleri kadar dil ve tarihle ilgili görüşleriyle tanınan Ömer Seyfettin (1884-1920) kimlik bilincine getirdiği açılımlarla dikkati çeken aydınlardan biridir.* Onun bu konudaki fikirleri, bireysel olmaktan çıkıp bütün millete mal olmuştur. Yazarın bu yönünü incelemeye geçmeden önce, günümüzün önemli bilgi kaynakları arasında sayılan internette Ömer Seyfettin’le ilgili neler yazılı diye merak edip baktım. Özellikle “ekşisözlük.com” diye bilinen sitede, yazarımız hakkında, olumsuz birtakım yazılar gördüm. Bu yazılarda, Ömer Seyfettin’in aşırı milliyetçi olduğu, hikâyelerinde bu özelliği çok kaba ve hesapsız bir şekilde işlediği vurgulanıyordu. Bunlardan birkaçını, imlâ özelliklerine dokunmadan, sizinle paylaşmak istiyorum:

 

Yakın dönem Türk edebiyatında hikâyeleri kadar dil ve tarihle ilgili görüşleriyle tanınan Ömer Seyfettin (1884-1920) kimlik bilincine getirdiği açılımlarla dikkati çeken aydınlardan biridir.* Onun bu konudaki fikirleri, bireysel olmaktan çıkıp bütün millete mal olmuştur. Yazarın bu yönünü incelemeye geçmeden önce, günümüzün önemli bilgi kaynakları arasında sayılan internette Ömer Seyfettin’le ilgili neler yazılı diye merak edip baktım. Özellikle “ekşisözlük.com” diye bilinen sitede, yazarımız hakkında, olumsuz birtakım yazılar gördüm. Bu yazılarda, Ömer Seyfettin’in aşırı milliyetçi olduğu, hikâyelerinde bu özelliği çok kaba ve hesapsız bir şekilde işlediği vurgulanıyordu. Bunlardan birkaçını, imlâ özelliklerine dokunmadan, sizinle paylaşmak istiyorum:

· Okumayı ögrenen Türk çocuklarına marifetmiş gibi ille de okutulan, iç kıyarak çocuk haleti ruhiyesini perişan eden, depresif bir nesil oluşumuna katkıda bulunan, kıssadan hisseci ve feci edebiyat örtmeni, hikâye yazarı.

· Bu amcamızın kitaplarını okutan ilkokul hocaları ve ebeveynlerin de kesin hasta ruhlu olduguna inanıyorum.

· Stephen King'in yerli versiyonu, biraz daha erken yaşamışı.Kafa kesmeler, insan yakmalar, kudurmalar… Aman Allah…

İdeolojik açıdan yapılan bu değerlendirmelerin, çamur at izi kalsın mantığı ile yapıldığı açıktır. Ömer Seyfettin gibi değer ifade eden bir yazarın, bu şekilde eleştirilmesi hiç de boşuna değildir. Çünkü o yazıları ve düşünceleri ile kısa süren ömrünün her anında milletine hizmet eden biridir. Türklüğe, halka hizmet edenleri hazmedemeyenlerin, milliyet zaafına tutulmuş, etnik özürlüler olduğu aşikârdır.

Şayet, bu eleştirileri yapanlar, Ömer Seyfettin’in yaşadığı yılları, şartları ve ortamı bilselerdi, yargılarında daha insaflı davranırlardı. Ömer Seyfettin en zor şartlar altında bile: 138 Hikâye, 21 Küçük hikâye, 7 Piyes, 7 Roman, 1 Mustakil masal, 71 Şiir, 81 Makale ve 30’a yakın tercüme yapmıştır (Tural 1984: 39). Böyle bir yazarın eleştirilmesi değil, takdir edilmesi gerekir. Bu nedenle yazar hakkında yapılan eleştirileri bir hezeyan ürünü olarak görüp, Ömer Seyfettin’de kimlik bilincini ana hatlarıyla değerlendirmek yararlı olacaktır. Burada kimlik bilincine temel oluşturan tarih, dil ve kültür yönlerini incelemek istiyorum.

I. Tarih bilinci

Ömer Seyfettin, çöken, can çekişen bir devlet içinde, az sayıda millî kimlik bilincine sahip insandan biriydi. Bunu, eserlerinde açık bir şekilde görmekteyiz. Onun eserlerinde tarihin, özellikle de Türk tarihinin övünülecek yanlarını öne çıkarması bu açıdan mühimdir.

Tarih niçin önemlidir diye soracak olursak; tarih, bir ulusun var olma ve hayatta kalmasını sağlayan öncelikli unsurlar arasında yer alır. Bilindiği gibi, eskiden beri millet olmanın niteliği sayılırken dil, tarih, ülkü birliği öne çıkarılır. Bir benzetme yaparsak tarihin değerini daha iyi anlarız. Biz ağaçlara baktığımızda ağacın gövdesini, dalını, yapraklarını görürüz. Oysa ağacı asıl ayakta tutan kökleri, yani tarihidir. Bunun gibi milletleri ayakta tutan da tarihleridir. Biz istesek de, istemesek de tarih bizi kendine çeker ve kimliğimizin hangi köklerde yattığını gösterir.

Osmanlılarda, tarih diyince uzun yıllar iki dönem akla gelirdi. Bunlardan biri Hz. Muhammed ile başlatılan İslam tarihi, diğeri ise Ertuğrul Gazi ile başlatılan Osmanlı tarihiydi. Türklerin Orta Asya’ya dayanan bir tarihleri olduğu, tarihleri boyunca çok sayıda devlet kurdukları, önemli hizmetlerde bulundukları ancak Tanzimat yıllarında vurgulanmaya başlandı.

Ünlü şair Yahya Kemal, 1910’lu yıllarda Paris’te okurken, hocası Albert Sorel dünyada iki şeyin henüz keşfedilmediğini söyler. Biri kutuplar, ki kutuplar sonraki yıllarda keşfedildi, diğeri ise Türk tarihi… Gerçekten de, Türklerin tarihi uzun yıllar bilinmezliğini korudu. Günümüzde bile, bu köklü tarihin keşfedilmeyi bekleyen tarafları vardır.

Tanzimatla birlikte başlayan bu zihniyet değişimi, sonraki yıllarda aydınların Türk tarihini farklı olarak algılamasına sebep oldu. Her şeyden önce milliyet, dil, kültür gibi kavramlar yeni içerikler kazandı.

Tarihin önemini aktüel bir örnekle anlatmak istiyorum. Tanınmış yazarlarımızdan biri, gelişmemiş ülkelerin sorunları ile ilgili Avrupa’da yapılan bir toplantıya katılır. Orada, konuşma arasında Senegalli bir aydınla tanışır. Senegalli aydın yazarımıza Türklerin çok şanslı bir millet olduğunu, söyler ve şöyle der:

“Sizin bir Tarihiniz var. Bir ulusun tarihi olmak ne demektir, bilir misiniz? Ona dayanarak ilerilere, geleceğe uzanmak kolay. Tarih bir ulus için o denli gereklidir. Ama bizim dönüp kuvvet alacağımız bir tarihimiz yok. Varsa da çok yeni… (Pakdil 1997).

Senegalli aydının yakınması çok düşündürücü ve anlamlıdır. Bir topluluğun millet şuuruna varmasında, tarih bilinci önemli rol oynar. Bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk de bir konuşmasında, Türk gençlerine hitap ederken: “Tarihteki zenginliklerimizin farkına varıp geleceğe daha güvenli bakın!” der. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu’nun kurulması da bu açıdan önemlidir.

İşte, Ömer Seyfettin, yıkılan, ümitsizliğe düşen ve çöküş psikozu yaşanan bir dönemde, toplumda kimlik bilincini yaratmak ve halka moral vermek için tarihe sığınır. Onun hikâyelerinde, tarihte yaşanmış kahramanlıklar ve zaferlerin yanı sıra ideal insan örnekleri de yer alır. Muhsin Çelebi, Kuru Kadı gibi hikâye kahramanları, aynı zamanda gençlere sunulan birer model insan, model tip olarak karşımıza çıkar.

Ömer Seyfettin’deki millî tarih bilincinin gelişmesinde, tanık olduğu savaşların, uğranılan yenilgilerin ve kaybedilen vatan topraklarının etkisi büyüktür. Ömer Seyfettin 36 yıllık ömründe tam 5 savaş görmüş, bunlardan birinde önemli görevler yapmış, hatta esir düşmüştür. Bunlar:

1897-Türk-Yunan Harbi,

1911-Trablusgarp Savaşı,

1912-Balkan Savaşı,

1914-I. Dünya Savaşı,

1919-Kurtuluş Savaşı’dır.

Bunlardan özellikle Balkan Savaşı, yalnız Ömer Seyfettin’in değil, çok sayıda Türk aydınının gerçeği görmesini sağlamıştır. Osmanlı birliğinin devam edeceğine inanan aydınlar bile, bu savaştaki vahşet ve kayıplar nedeniyle, bir anda bu düşüncenin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kavramışlardır (Duman 2005).

Türkleri, Avrupa’dan, Balkanlardan, hatta Anadolu içlerinden sürmek isteyen emperyalist zihniyet, “böl-parçala-yönet” formülü ile, 7.5 ay gibi kısa bir sürede, Balkanların dışına atmışlardır. Bu savaşa katılan Ömer Seyfettin, Bulgar, Yunan, Karadağ, Rus, Sırp, hatta Ermenilerin savunmasız insanlara karşı ne kadar zalimane davrandığını gözleri ile görmüştür. Bomba, Beyaz Lale adlı eserlerinde, bu savaşın acı izleri vardır.

Ömer Seyfettin ve nesli, coğrafi sınırları 22 milyon km2’yi bulan ve bugünkü Avrupa’nın iki katı büyüklüğünde olan Osmanlı Devleti’nin nasıl eriyip yok olduğuna tanık oldular. Önce Afrika’daki topraklar, ardından Balkanlar, ardından Arap yarımadası elden çıktı. Daha önce Türk bayrağı dalgalanan Selanik, Üsküp, Bağdat, Basra kutsal toprakların kaybının acı ve hüznünü birlikte yaşadılar.

1800’lü yıllar Osmanlı Devleti’nin ortaçağ zihniyetiyle yönetildiği yıllardır. Yeteneksiz ve bilgisiz insanlar önemli konumları işgal etmişlerdir. Örneğin, 1828 yılında Osmanlı-Rus Savaşı gerçekleşir. Ardından anlaşma yapılacaktır, ancak Osmanlı delegesi arasında harita bilgisi olan insan yoktur. Sınırların nerde başlayıp biteceği, nasıl çizileceğini Türk heyetinden kimse bilmemektedir.

Yine 1830’lu yıllarda Türk deniz kuvvetlerinin başında kaptan-ı derya olarak Pabuççu Ahmet Paşa isimli bir zat bulunmaktadır. Aslında denizle, denizcilikle ilgisi olmayan, küçüklüğünden beri pabuç, yani ayakkabı işiyle uğraşan bir adamdır. Bu yıllarda İstanbul’da bulunan Adolphus Slade adlı bir İngiliz amirali, Kaptan Paşa isimli anılarında onun donanmayı idare etmedeki acemiliğini ve bilgisizliğini şaşkınlıkla anlatır (Slade 1973). Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Osmanlı Devleti’ni parçalamayı hedefleyenler, kendilerine iç destek bulmakta hiçbir zaman zorlanmazlar. 1839 yılında İngiliz misyoner diplomatı Lord Stanford Canning, Mustafa Reşit Paşa’ya: “Osmanlı Devleti Avrupalılaşırsa, İngiltere ile olan problemleri daha kolay çözülür!” şeklinde teminat verir. Birlikte yazdıkları fermanın ilanından sonra kurulan misyoner okulları, Osmanlı’nın parçalanmasında önemli görevler üstlenir. 1870-1890 yılları arasında bu okulların sayısı 705’e yükselir.

Rumeli Hisarı sırtlarında kurulan ve bugün de faaliyetini devam ettiren ünlü misyoner okulu Robert Kolej’in kurucusu Hamlin’in: “Fatih’in İstanbul’u aldığı surlardan, bu milletin kültürünü fethedeceğiz!” demesi, bölme, parçalama işinin ne kadar planlı ve stratejik yapıldığını açıkça göstermektedir (Baştürk 2005: 164).

Devlet askeri niteliğe sahip olmasına rağmen, çöküş sürecinde önemli bir başarı elde edilemez. Asker arasında başlayan alaylı-mektepli ikiliği, politik çekişmeler en zor dönemde orduyu kanser gibi sarıp sarmalar. Osmanlı orduları 1908’den sonra Alman komutanların yönetimi altında hareket ederler. Başta padişahlar olmak üzere, bütün devlet kademesinde görülen Alman, İngiliz, Fransız hayranlığı, siyasi geleneği alt üst eder. Sırf İngiliz kraliçesi ile fotoğraf çektirdiği için sadrazamlığa getirilenler olur.

Böyle bir ortamda yaşayan ve kendisini sorumlu bir aydın olarak hisseden Ömer Seyfettin’in tarihe yönelmesi, bu nedenle boşuna değildir. Tarihi, bir motivasyon unsuru, bir dayanak, bir enerji birikimi olarak kullanan yazar, eğitim ve aydınlanma yönünde önemli mesajlar verir. Bütün bu mesajların ortak noktası, millî bilinci, bir diğer söyleyişle Türk kimliğini pekiştirmek ve güçlendirmek amacına yöneliktir.

II. Türk dilinin kullanımı

Ömer Seyfettin’de dikkat çeken ve millî bilincin gelişmesini sağlayan diğer bir unsur da dil, yani Türkçeyi kullanma konusudur. Bilindiği gibi, 1911 yılında arkadaşları Ziya Gökalp ve Ali Caniple birlikte Genç Kalemler dergisi etrafında toplanıp, Türk dilinin gelişmesi için çalışmıştır. Türk dilinin, Arapça ve Farsçanın güdümünde kalmasını hazmedemeyen gençler millî kimliğin güçlenmesinde dil birliğinin mühim rol oynadığını fark ettiler. Aslında dilin sadeleşmesi konusunda Tanzimat aydınlarından birkaçı benzer görüşler belirttilerse de bunu hayata geçiremediler. Ömer Seyfettin ve arkadaşları bunu başarıp, millî edebiyatın doğmasına ve gelişmesine mühim katkı sağlarlar.

Ömer Seyfettin’in hikâyelerine ve diğer yazılarına bakınca, kolay anlaşılır bir dil kullandığı görülür. O yıllarda, medreseden yetişmiş aydınların diliyle bunu karşılaştırdığınızda, aradaki fark rahatlıkla anlaşılabilir. Yazara göre, halkın okuma-yazma bilmemesi onların cahil olduklarını göstermez. Asıl cehalet, konuşma dilinden ayrı, suni bir yazı dili ile ürünler veren aydınlarda aranmalıdır. Gerçekten de, bu yıllarda çıkan gazete, dergi ve kitapları Arapça-Farsça bilmeyen birinin anlaması mümkün değildir. Bu nedenle, halkla aydın arasında büyük bir kopukluk, kültürel bir uçurum vardır.

Şüphesiz ki Ömer Seyfettin, halka yöneliş sürecinde önemli aktörlerden biridir. Bu yönelişi üç gruba ayırmak mümkündür.

1.         Halkın diline yöneliş:Sıradan insanların anlayabileceği tarzda yazmak, bu yazışta İstanbul Türkçesi’ni esas almak.

Bu düşünceyi Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiştir:

Güzel dil Türkçe bize

Başka dil gece bize

İstanbul konuşması

En saf, en ince bize…

2.         Halk edebiyatına yöneliş:Destanlar, Masallar, Atasözleri, Fıkralar, Meddah Hikâyeleri hatta halk arasında yaygın olan örf ve adetlerin öğrenilmesi.

3.         Halkın duygu-düşünüş tarzına ve zevkine yönelmek:Körü körüne Doğu ve Batı edebiyatını (kültürünü) taklit etmek değil, halkın zevkine ve zihniyetine göre davranmak (Filizok 1984: 114).

Yazarımız bu tavrıyla Arapça-Farsçayı yoğun olarak kullanan eski zihniyete karşıdır. O, hikâyelerinde ve yazılarında kısa-açık-akıcı ve anlaşılır bir dil kullanarak, geniş bir okur kitlesine hitap eder. Bugün bile, onun hikâyeleri basit bir sözlük yardımı ile okunup anlaşılacak niteliktedir.

Bu nedenle Ömer Seyfettin’deki dil sevgisinin, kimlik bilinci oluşturmada etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkın konuştuğu Türkçeyle yazma sevgisi bütün millî edebiyatçılarımızda vardır. Bu yazarlar adeta dili üzerine biriken kirden, isten ve pastan temizlemiş; sadeleşme yönünde önemli adımlar atmışlardır. Onlardaki dil sevgisi yalnızca teoride, yani düşüncede kalmaz, eserlerde kullanılarak pratiğe, yani hayata da geçirilir.

III. Kültürel zenginlik

Kimlik bilinci açısından Ömer Seyfettin’e baktığımızda, dikkatimizi çeken bir konu ondaki kültürel zenginliktir. Bilindiği gibi, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınları, Batı kültürüne daha sıcak bakmaya başlar. Batı dünyası XVII ve XIX. yüzyılda zevkin, aklın, keşifler ve buluşların çağını yaşarken, Doğu dünyası cehaletin ve karanlığın çağını yaşar. Ziya Paşa, bu farkı 1870 yılında veciz bir şekilde şöyle belirtir:

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.

XIX. yüzyılda üç millet gençlerini eğitim amacıyla Batıya gönderirler. Bunlar Ruslar, Japonlar ve Türklerdir. Rus gençleri Batı’nın ideolojisinden, yani Marksizm’den etkilenir. Japonlar Batı’nın teknolojik gelişmesini örnek alırlar. Türkler ise yaşama sanatına, yani yeme, içme, dans etme ve eğlence kültürüne yönelirler. Bu yüzden Batı’yı hakkı ile anlayan ve onun sistemini kavrayabilen aydınımızın sayısı çok azdır. Giden gençlerin çoğu taklitçi bir zihniyet içinde, kendi fikirlerine güvenmeyen insanlar olarak geri dönerler. Bu tür gençlerin eleştirisi romanlara konu olur. A. Mithat, Recaizâde M. Ekrem’den başlayarak romancılar alafranga tipleri eserlerinde  eleştirel bir gözle işlemişlerdir.

Hatta Servet-i Fünûn dönemi aydınları, taklit işini daha da ileri götürerek, yazdıkları eserlerin isimlerini bile Batılı yazarlardan alırlar. Ömer Seyfettin, Fikret’in şiir kitabı Rubab-ı Şikeste ismini Emil Bergerat (Lyre Brisee); Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanının ismini Rene Maizeroy’dan (Les Amour defendues) aldığını belirtir. Bu tür sanatçıları sosyal konulardan uzaklaşıp “Sanat için sanat” yaptıklarını iddia eder ve toplumun uzağında kalan insanlar olarak görür.

Batı ve Doğu kültürleri arasında akılcı mukayeseler yapan Ömer Seyfettin, Batı kültürüne, edebiyatına karşı değildir. Hatta, Homer’den başlayarak Antoine Albalat, François Coppee, Edmondo Amicis, Guy de Maupassant gibi yazarlardan çok sayıda tercüme de yapmıştır (Kerman 1984: 99-112).Bu tercümelerin hem dilimizi, hem de kütüphanemizi geliştireceğini düşünür. Ancak onun asıl itiraz ettiği nokta, Servet-i Fünûn zihniyetine sahip yazarlardır. Bu edebiyatçıların Türk zevkini hiçe sayarak, Fransız zevkini öne çıkarmalarını kültürel yozlaşma olarak görür. Doğal olarak, aydınlar arasındaki bu yabancılaşma, kültürel kimliği olumsuz etkileyip yerellikten uzak, kozmopolit bir kültürel yapının doğmasına yol açmıştır.

Sonuç

Bu kısa değerlendirme bize göstermektedir ki, Ömer Seyfettin sıradan bir hikâye yazarı değildir. O hikâyeleri, romanları ve diğer yazıları ile cemiyete ışık tutan ve ona yön çizmeye çalışan bir toplum mühendisidir. Onun ele aldığı konuları işleme tarzı, kullandığı dil, üslup ve bunları sunmaktaki tercihi, bilinçli bir aydının yapabileceği iştir.

Bir diğer vurgulanması gereken nokta Ömer Seyfettin’deki “problem şuuru”dur. O, halkın ve milletin gerçek ihtiyaçlarının ve sorunlarının ne olduğunu, bunları çözmede neler yapılabileceği üzerinde kafa yormayı kutsal bir vazife olarak görür. Bunu yaparken, yalnızca soyut bir söylemle hareket etmez; somut, elle tutulan çözümler önerir.

Ömer Seyfettin neslinin yakındığı ve mücadele etmeye çalıştığı en önemli sorun cehalettir. Bu şuurlu aydınlar, üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti’nin çöküşündeki gerçek sebebin cehalette toplanıp, düğümlendiğini görürler. Cehaletle mücadelede eğitime önem vermenin, halkın diline ve kültürüne yönelmenin şart olduğunu vurgularlar.

Kimlik kadar kişiliğe de önem veren Ömer Seyfettin’in başarısının ardında yatan hususları beş başlık halinde göstermek mümkündür. Bunlar, özellikler sorumlu Türk gençleri için bir mesaj ve takip edecekleri yöntem olacaktır:

1.      Hedef belirleyip, o hedefe odaklanma

2.      Fikr-i takip ve yeniyi arama

3.      Zamanlama

4.      Geleceğe bakma ve kendine güven

5.      Karşıt görüşlerle mücadele etme ve mukayeseli düşünme.

Kaynaklar

“Ömer Setfettin” (2001). Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi,c. II, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Argunşah, Hülya,(2001). Ömer Seyfettin Bütün Eserleri-MakalelerI-II, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Argunşah, Hülya,(2000). Ömer Seyfettin Bütün Eserleri-Şiirler, Mensur Şiirler, Fıkralar, Hatıralar, Mektuplar, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Baştürk, Rabi,(2005).Psikolojik Harp ve Kültür Savaşları, İstanbul: IQ Kültür-Sanat Yayıncılık.

Filizok, Rıza,(1984).“Ömer Seyfettin’in Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesirleri, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

Kerman, Zeynep,(1984).“Ömer Seyfettin ve Batı Edebiyatı”, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

Pakdil, Nuri, (1997).Batı Notları, Ankara: Edebiyat Dergisi Yayınları.

Slade, Adolphus, (1973).Kaptan Paşa, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Tural, Sadık, (1984).“Ömer Seyfettin’in Hayatı ve Eserleri”, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.


*4 Mart 2006 tarihinde Gönen’de düzenlenen Ömer Seyfettin Sempozyumu’nda sunulan bildiri metnidir.

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma

Comments are closed.