Author Archives: harunduman

Katkılı Edebiyat Bilimi…

 Katkılı Edebiyat Bilimi

Halûk Harun DUMAN

 

(Sadık Tural, Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara: Ecdad Yayınları, 1993, 248 s.)

 

                                                              

*Hoca bu esnada duvarda asılı duran bir tabloyu gösteriyor (s. 91).

*Edebiyat eseri toplumdaki düzenin korunmasını da, değişmesini de üstlenir (s. 143).

S. TURAL

 

Türk Edebİyatı üzerine yapılan akademik çalışmaların geçmişi fazla eskiye dayanmamaktadır. Önce edebiyat tarihçiliği ile başlayan araştırmalar, özellikle lise ve üniversitelerde ders kitabı veya yardımcı kitap niteliği ile karşımıza çıkar. Sonraki yıllarda üniversitelerde yapılan tezler ve diğer bilimsel araştırmalarla yeni bir boyut kazanır. Bununla beraber edebiyat araştırmacılarının daha ilk yıllardan itibaren sadece edebiyat tarihine yönelmeleri, bu alandaki diğer meselelerin göz ardı edilmesine yol açar.

        Bu açıdan bakılınca, Türkiye'de edebiyat araştırmalarının henüz bilimsel bir temele oturmadığı söylenebilir. Kendine özgü kavramları, kuramları, kuramcıları olması gereken bu alanda, maalesef yeterince çalışma bulunmamaktadır. Bir kısım araştırmacılar veya akademisyenler, kıyısından köşesinden bu işe el atmalarına rağmen, edebiyat bilimi alanı halen boş bir saha olarak karşımızda durmaktadır. Bunun yanısıra, bazı akademisyenlerin, özellikle akademik unvanlı bazı araştırmacıların, sahayla ilgili yaptıkları çalışmaların, birer göz boyamadan ibaret olduğu farkedilmektedir. Çalışmalarını etkileyici ve ilgi çekici başlıklarla sunan bu akademisyenlerin eserleri incelendiğinde içeriklerinin çok zayıf, hatta yetersiz olduğu görülür.

        Bu eleştirel makalenin konusu olan Edebiyat Bilimine Katkılar (1993) adlı eser de böyle bir niteliğe sahiptir. 18 makaleden oluşan eseri, makalelerin diziliş sırasına göre inceleyebiliriz. Yalnız ilk makaleyi incelemeye geçmeden önce, bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Sayın Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, eserinin önsözünü "Sözbaşı" olarak adlandırmaktadır. Bilimsel normlara ve terminolojiye uymayan bu ifade, maalesef Anadolu'daki bazı akademisyenler tarafından da tercih edilmektedir. Oysa, edebiyat bilimi gibi kuramsal bir alanda kaleme alınan her yazıda, kavramların yerli yerinde ve yanlışsız olarak kullanılması gerekir. Burada "barbaşı" der gibi kullanılan "sözbaşı" ifadesi hem akademisyenler arasında tercih edilen bir ifade değildir hem de anlam olarak yanlıştır. Şayet önsözü sözbaşı diye adlandırıyorsak, sonsözü veya sonucu da "Sözsonu“ diye ifade etmemiz gerekir. Bu paralelliğin eserde kurulmadığı ve yazarın bazı makalelerde "sonuç" ifadesini kullandığı görülmektedir. Bu ilk göze çarpan hatalardan biridir. Hiç kimsenin şahsi tercihini veya görüşünü bilimsel olarak kabul ettirme özgürlüğü yoktur ve olmamalıdır.

        Bu ayrıntıya temas ettikten sonra, sırasıyla kitaptaki makalelerin eleştirisine geçebiliriz. Bunu yaparken de okuyuculara kolaylık olması bakımından, her makaleye bir numara vermeyi ve makale başlığını belirtmeyi uygun gördük.

 

1. Edebiyat Bilimi Kavramı ve Türkiye'deki Durumuna Dair Notlar

Sayın yazar bu makalede önce edebiyat kavramının ne olduğuna temas eder. Ardından edebiyat bilimcisinin amaçlarına geçer ve bu alanda yapılması gerekenlere değinir. İlk bakışta içerik olarak zengin sanılan makalenin satır aralarına girildiğinde, yazarın önemli hatalara düştüğü görülmektedir. Bunun temel sebebi, yazarın görüşlerle-olguları birbirinden ayıramayışından kaynaklanır. Politik kimliğini her zaman ön plana çıkaracak ıifadeler kullanan yazarın verdiği hükümler de hatalıdır. Örneğin: "Kelimelerin anlamlı birlikler halinde, başka insanlara duygu, düşünce ve hayal taşımasına iletişim diyoruz" (s. 9) der.

        Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, yazar konuyu tanımlamalarla süslemeye ve zenginleştirmeye çalışmaktadır. Ancak bu tanımlar noksandır. Bilindiği gibi ilk çağlardan beri insanoğlu kelimeler dışında da iletişim vasıtaları geliştirmiştir. Kızılderililerin tamtamları, duman işaretleri ile Afrikalı yerlilerin ıslıklarla ve bir takım vücut işaretleriyle iletişim kurduğu tesbit edilmiştir. Bu bağlamda işitme engellilerin işaretler yolu ile iletişim kurdukları düşünülürse, iletişimi kelime ile sınırlandırmanın yanlışlığı ortaya çıkar.

        Sayın Sadık Tural makalesinin bir başka yerinde "Günlük ihtiyaçlarımızı gidermek için 250-1250 kelime kullanıyoruz" demektedir. Böyle bir araştırma ve istatistiki sonuç var mıdır? Varsa yazar bunu dipnot olarak niye göstermemiştir. Biri çıkıp da hayır 350-500 kelime kullanılıyor derse bunu yalanlayabilecek veriler nelerdir? Bütün bu soruların cevapları maalesef boşlukta kalmaktadır.

        Yazar ilk sayfanın ardından ikinci sayfaya geçerken, kelimelerin mecazi anlamları üzerinde durur. Ani bir geçişle de edebiyat alanına dalar. Kaldı ki "edebiyat kelimesi" (s. 10) derken de hata yapmaktadır. Bilindiği gibi edebiyat, masa, sandalye, araba, terlik vs. gibi somut bir nesneyi karşılamaz. Bu nedenle yazarın edebiyat kavramı ifadesini kullanması gerekirdi.

        Yine bu sayfada verilen: "Renkleri, oranları yeni obje haline getirene ressam denir" (s. 10) hükmü de bırakın akademik bir eseri, sıradan bir okul kitabında bile bulunmaması gereken bir değerlendirmedir. Bu yazarın sıradanlık ile akademisyenlik arasındaki farktan bihaber olduğunu gösterir.

        Makalenin 11. sayfasında "…en seçme kelimeler…" şeklinde bir ifade kullanılmaktadır. Tıpkı seçmece karpuz der gibi, yazar edebi eserin en seçme kelimelerle yazılacağını belirtmektedir. Oysa dili kullanmak, tamamen sanatkârın tasarrufuna bırakılmıştır. Yazarların bunu yaparken kullanacakları kelimeleri "en seçme, en saçma, en güzel, en çirkin…" diye ayırdıklarını düşünmek ve bütün edebi eserlerin seçme kelimelerden oluştuğunu sanmak hatalıdır.

        Bu sayfada dikkati çeken önemli kusurlardan biri de yedi satırlık bir paragraf oluşturup "gerek" ifadesini üç kez ard arda kullanmasıdır. Altındaki paragrafta ise "ve" bağlacı yine üç kez peş peşe kullanılmıştır. Sıradan bir edebiyat öğrencisinin yapabileceği bu hatanın, yazar tarafından yapılması, onun yazılı anlatıma önem vermediğini gösterir. Zaten eserdeki çoğu makalenin konuşma dili ile yazıldığı intibaı ortaya çıkarmaktadır ki ileride bu konuya örnekleriyle temas edilecektir.

        Makalenin dört ve beşinci sayfalarında yazarın kullandığı "tatmin tabakaları" ve "edebi şahsiyet" ifadelerinden neyi kastettiği açık değildir. Edebi şahsiyet sanatkâr mıdır, yoksa edebi eser karekteri midir belirsizdir. Yine bu sayfada yer alan dipnot işaretinin bir sonraki sayfaya aktarılması da doğru bir kullanım değildir. Bu yazarın eseri yayına hazırlarken titiz davranmadığını göstermektedir.

        Makalenin asıl ilginç yanı 14. sayfadan sonra başlamaktadır. Sayın S. Tural, bu sayfadan sonra sayısal hükümlerle edebiyat bilimcisine görevler yükler ve onu bir şablona oturtmaya çalışır. Örneğin: "Edebiyat bilimcisinin on amacı vardır" (s. 14) deyip, adeta "10 Emir" havası içinde, birbiriyle ilişkili on hususa dikkat çeker. Sekize kadar doğru sayılabilecek hususlar, dokuzuncu şıkta değişir. Bu şıkta, amaç yerini işleve, edebiyat bilimcisi yerini edebiyat bilimine bırakır. Diğer bir söyleyişle, yazar edebiyat bilimi ile edebiyat bilimcisinin amaçlarını bir birine karıştırır. Edebiyat bilimi olsun olmasın, bilimin amacı ve işlevi farklıdır, bilim adamının daha farklı. Ne yazık ki yazar bu farkı fark edecek dikkatle eserini kaleme almamıştır.

        Bu şıkların sonuncusunda ise yazar ağzından baklayı çıkarmakta ve edebiyat bilimcisinin asıl amacının "edebiyat tarihi yazmak" olduğunu belirtmektedir. Konvansiyonel bir görüşün ifadesi olan bu durum, yazarın edebiyat bilimini, edebiyat tarihçiliğinin bir parçası olarak gördüğünü ispatlamaktadır.

        Sıralama bununla kalmaz, yazar bir diğer sayfada Türk edebiyat bilimcilerinin hatalarına yer verir. Adeta yedi ölümcül günahı sayar gibi, Türk edebiyat bilimcilerini de yedi noktadan suçlar. Bu konuda verdiği örnekler ve ileri sürülen görüşler kargaları bile güldürecek türdendir. Örnek olarak, ozan kelimesi kullanılmalı mıdır? Edebi şahsiyet sayılmanın öçütü (doğrusu ölçütü olmalı) nedir? Devir ve dönem kelimeleri nasıl kullanmalıdır? gibi basit ve sıradan meseleleri büyük hata olarak göstermektedir.

        Sıralama bitti mi? Hayır bitmedi. Edebiyattaki dönemlendirme ve farklılaşma sırayı alır. Yazar bu konuda da beş noktaya temas eder. Ancak bu sıraladığı konuların edebiyatın dönemlendirilmesi ile ne alakası olduğunu belirtmez. Sıralama hastalığına kapılan sayın S. Tural, ardından Türk edebiyatını üç dönem altında tasnif eder. Bilinen islam öncesi ve islami devir Türk edebiyatından sonra, asıl vurgulamak istediği noktaya gelir.

        Bu makalenin (daha doğrusu bütün eserin) asıl bombası 20. sayfada ortaya çıkmaktadır. S. Tural, Çağdaşlaşma veya Batılılaşma Dönemi'ni "Arayışlar Devri Türk Edebiyatı" diye isimlendirmektedir. Önceden kullanılan dönem isimlerinin yanlış olduğunu düşünen yazar, edebiyat tarihçilerini bu dönem için arayışlar ifadesini kullanması konusunda uyarır. Bu önermenin yanlış olduğu açıkca bellidir. Her şeyden önce arayış ifadesi kavram değil kelimedir ve muğlak bir ifadedir. Bir diğer husus, arayış her çağda vardır. Divan şairinin arayış içinde olmadığını, halk aşıklarının arayış içine girmediklerini hiç kimse iddia edemez. Dolayısıyla baştan sona bütün edebiyat tarihimiz, hatta akımlar bağlamında Batı edebiyatları arayışlarla doludur. Yarın da olacaktır. Bu nedenle süreklilik arzeden bir ifadenin, belli bir devre veya döneme hasredilmesi yanlıştır. Zaten, edebiyat araştırmacıları içinde Sadık Kemal Tural ve kendisine bağlı edebî cemaat dışında bu isimlendirmeyi kullanan kimse bulunmamaktadır.

        Sayın Profesör Tural, Çağdaşlaşma Devri Türk Edebiyatı‘nı dönemlere ayırırken de vahim hatalara düşer. O kadar ki burda öne sürdüğü isimlendirmeler bırakın bir akademisyeni, sıradan bir edebiyat araştırmacısının bile kullanamayacağı türdendir. Örneğin, Millî Mücadele'nin ardından gelen dönem için "Rejime Yardımcı Edebiyat Dönemi" ifadesini kullanır. Böylece 1923-1930'lu yıllardaki edebiyatçıları rejim yandaşı sanatçılar olarak gösterir. Yazarlar ve edebiyatçıları rencide edecek bu ifadeyle dönemin edebiyatını güdümlü ve angaje bir edebiyat olarak görür. 1930-1945 yılları arasındaki dönemi ise "Edebiyatta Edebiyatsızlık Dönemi" diye, komik ve içi boş bir ifadeyle niteler. Sanırım bu ifade Garipçilerin, özellikle de Orhan Veli'nin kemiklerini sızlatacaktır. Şayet ünlü şair yaşayıp da şiirinin bir edebiyat profu tarafından böyle algılandığını görseydi şu mısraları söylerdi:

"Hiç bir şeyden çekmedi şu Türk edebiyatı

Edebiyat teorisyenlerinden çektiği kadar…"

Sayın Tural bu ayrıma bir yenisini daha ekler ve 1970 sonrasını "Bunalımlar Dönemi Edebiyatı yahut İdeolojik Edebiyat" şeklinde adlandırır. Bu adlandırma da tamamiyle yanlıştır. Çünkü Tanzimat‘tan beri edebiyatta ideoloji her dönemde ön plana çıkmıştır. Başta Pozitivizm, ardından Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Sosyalizm birer ideoloji olarak edebiyatta karşılık bulmuşlardır. Örneğin, 1920-1940 yılları arasındaki edebiyatta ideolojinin olmadığını kimse iddia edemez. Dolayısıyla, sayın S. Tural‘ın Türk edebiyatını dönemlere ayırmak için kullandığı isimler yerinde değildir ve yanlıştır. Edebiyatı, ideolojik perpektiften değerlendirmeye çalışan fakat edebiyattaki ideolojileri küçümseme gafletine düşen yazarın bu önemli konuda daha derin ve geniş düşünmesi gerekirdi.

        Yazar, makalesini böyle sürdürürken 21. sayfada aniden bir başka konuya geçer. Burada Millî Kütüphane'nin kataloğ çalışmalarına temas eder. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu der gibi yapılan ani geçiş okuyucuda şaşkınlığa neden olur. Yazarın, paragraf geçişlerinde titiz davranmadığına da işaret eder. Yine aynı sayfada çeşitli sınıflandırmalar yaparken kullandığı "ç, ö", gibi harflerin bilimsel anlamda uluslararası kriterlere uymadığı görülür. Bu aşırı derecede alfebe fanatizminin milliyetçilikle yorumlanması yanlıştır. Bilim ulusal değil evrenseldir. Yüksek Kurum "eski başkanı" bile olsa, Türk edebiyatı araştırmalarını evrensel normlardan ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.

        Yazar makalesinin bu kısmında yine bir dizgi hatası yaparak "Türk ve Nazım Şekillerini Esas Alan Antolojiler" diye bir tanımlama kullanır. Burdaki Türk ifadesi sanırız Tür veya Türkü olmalıydı. Yoksa, Türk kavramının bizim bilmediğimiz bir şiir biçimi olduğunu mu ifade ediyor? Bu konunun da yazar tarafından açıklığa kavuşturulması gerekir.

        Kitabın ilk makalesinin sonlarında yer alan bir değerlendirme, yazarın kasti ve ön yargılı bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir. Örneğin, Atatürk devrinde filolojilerin kurulmuş olmasını araç ve amaç ikilemi üzerinden değerlendirmektedir. Ardından da bu filolojilerin birer araç olduğu sonucunu çıkarmaktadır. Bu alanlarda çalışan insanları küçümseyen ve onları kendi kültürlerine sırt çevirmekle suçlayan S. Tural'ın amacı bellidir. Bu amacını makalenin sonunda yer alan bir polemikle bitirir. Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eserin ilk makalesini böylece inceledikten sonra, ikinci makaleye geçebiliriz.

 

2. Tarihçinin edebiyat dünyasından alması gerekenler veya metoda ait düşünceler

1986 yılında Dr. Emel Esin'e Armağan Kitabı’nda yayımlanan bu makalede yazar, tarih ve edebiyat ilişkileri üzerinde durur. Tarihçilerin edebî eserlerden ve araştırmalardan yeterince yararlanmadığına temas ederek onları eleştirir. Bilindiği gibi sayın Tural bir edebiyat araştırmacısıdır. Bir başka bilim dalının, bu tarih, filoloji, sosyoloji, felsefe vs. olabilir eleştirmeye ve çalışma sahasına müdahale etmeye hakkı yoktur. Bu nedenle, yazarın ele aldığı problemde daha baştan yanılgı içine düştüğü görülmektedir. Tarihçinin hangi alanla ilgileneceği, hangi malzemeyi kullanıp kullanmayacağı, neyi, nasıl, niçin yapacağı kendi bileceği iştir. Bir figüranın kalkıp, yönetmenin işine karışması veya "Niçin ben jönü oynamıyorum?" demesi ne kadar abesse, bir edebiyatçının kalkıp tarihçiyi suçlaması da o kadar abestir. Hatta akademik etiğe de tamamen aykırıdır.

        Bu makalede yazar: "Edebiyat tarihçisi tarihi yeterince biliyor mu?" sorusunu yorumlasaydı o zaman haklı olabilirdi. Ancak, sayın S. Tural’da adeta bir fikr-i sabit (obsession) halini almış olan, farklı disiplinlerin işine karışma düşüncesine bu makalede tarihçiler kurban seçilmiştir.

        Buna rağmen Profesör Tural'ın faydalanılması gereken edebi eserler olarak tarihçilere önerdiği kitaplar da tam anlamıyla edebi eser niteliğinde değildirler. Örneğin, Feride Müfit Tek'in Aydemir, Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam (s. 33) adlı romanları anı kaynaklı eserlerdir. Anılar yalnızca edebî yönü olmayan, tarihle de ilgisi olan anlatılardır. Dolayısıyla anılar, kurgusal olmaktan ziyade, yaşanmış gerçekleri nakleden eserlerdir. Bildiğim kadarıyla Şerif Mardin, İlber Ortaylı, Ali Birinci gibi sosyal bilimcilerin ve tarihçilerin büyük bir kısmı da anılardan yararlanmaktadır. Yine bu bağlamda tarihçilerin dikkatine sunulan menakıbnâme, gazavatnâme, zafernâme, fetihnâme ve şehrengizler de edebî nitelikten ziyade, tarihi nitelikte eserlerdir.

        Yazar bu makalesinde Sabri Ülgener'i kastederek "Ülgenerizm"den bahseder. Türk ve dünya bilim aleminde araştırmaları ile tanınan Sabri Ülgener etrafında oluşmuş herhangi bir "izm" mevcut değildir. Öğrencilerinden oluşmuş bir ekol varsa da bunlar kendilerini Ülgenerist diye adlandırmamaktadırlar. Bu örnek de bize sayın Tural'ın fantazi uydurma kabiliyetinin geniş olduğunu göstermektedir.

        Tarihçilerin, edebî eserler gibi, edebiyat araştırmalarını da kullanmadığına değinen yazar, iki eseri örnek verir. Bunlardan biri Kaya Bilgegil'in Yeni Osmanlılar kitabı, diğeri Birol Emil'in Mizancı Murad adlı çalışmasıdır. Bu yayınların Yakınçağ Türk Tarihi konusunda yapılmış pek çok araştırmada referans olarak kullanıldıklarını sahayla ilgilenenler bilir. Sayın Tural isterse bu eserlerin isimlerini kendisine gönderebilirim. Burdan da farkedileceği gibi asıl problem tarihçilerin edebiyatla ilgilenmemelerinden değil, edebiyatçıların tarihi bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Şayet yazar son yıllarda yapılmış tarih araştırmalarına bir göz atsaydı, bu tezinin ne kadar çürük ve geçersiz olduğunu farkedebilecekti.

        Sayın S. Tural, makalesinde önemli tarihsel hatalar yapmakta ve anakoronizme düşmektedir. Örneğin matbaanın ve gazetenin ülkemize girişini 19. yy. olarak göstermiştir. Oysa bilindiği gibi matbaa Osmanlı ülkesine 1490'lı yıllarda İspanya’dan kaçan Yahudiler tarafından sokulmuştur. Osmanlı Türkleri arasında matbaa faaliyetleri ise 1729 yılında, yani 18. yy.da başlar. S. Tural‘ın matbaa ve gazeteciliği aynı yüzyılda başlatması hatalıdır.

        21-26 Mayıs 1984 tarihlerinde Fırat Üniversitesi'nde yapılan "Tarih Metodolojisi Sempozyumunda" sunulan bu bildirinin tarihçiler tarafından nasıl bir tepkiyle karşılandığını bilmiyorum. Ancak, anladığım kadarıyla makale bilimsel olmaktan ziyade polemiğe yönelik bir çalışmadır. Bu nedenle yazılanların edebiyat bilimine herhangi bir katkısı yoktur.

 

3. Gerçek, hakikat ve edebiyat eserindeki gerçek kavramları üzerine bir deneme

Makalede edebiyat eserinde işlenen gerçeğin boyutlarını gösterebilmek için gerçek-hakikat kavramları incelenmektedir. Uzun ve birhayli karışık tanımlamalardan sonra yazar asıl konuya geçer. Yazara göre gerçek, beş duyu organıyla algılanan durum ve varlıklardır. Hakikat ise yazarın tanımlamasına göre: "İtibari, izafi, nisbi, zahiri, vahi (aldatıcı) olmayan durumlardır (s. 52).

        Böyle bir tanımlamayı ve farklılığı belirtirken yazar çoğu kavramı lügat anlamına göre değil, kişisel bakış açısına ve algı kalıbına göre yorumlamaktadır. En gereksiz yerlerde bile dipnotlarla açıklama yapan sayın Tural, çok önemli kavramları kullanırken bunların hangi kaynaklarda geçtiğini göstermemektedir. Doğal olarak okurun beyni gerçek-hakikat arasında gidip gelen bir sarkaca dönüşmektedir. Ayrıca verilen referanslarda, okur kendini edebî değil de adeta dinsel bir kitabı okur gibi hissetmektedir. Sayın Tural bununla kalmaz ve Kuran’ı Kerimi (mutlak metni) referans olarak kullanmayı makalenin diğer kısımlarında da sürdürür. Bakara, Nur, Al-i imran, Ra'd surelerinden örnekler vererek düşüncelerini açıklar. Verdiği örneklerle hakikati arama işinin önemine değinir.

        Makalenin bir sonraki kısmı ise daha ilginç bir içerikle karşımıza çıkar. "Edebi eser ve Gerçek" arabaşlığı ile sunulan bu kısımda önce, mutad olduğu üzre, edebi eserin bir tanımı yapılır. Hiç bir dipnotun, referansın veya bilimsel kaynağın verilmediği bu tanıma göre edebî eser: "Seviyesi yüksek bir haberleşme vasıtasıdır" (s. 57).

        S. Tural'ın bu değerlendirmesini birkaç açıdan eleştirmek mümkündür. Yazara göre bütün edebî eserler belirli bir seviyeye sahip olmalıdır. Hatta bu seviyenin "yüksek" olması gerekir. Öncelikle burda kastedilen yükseklik nedir? Aristokratlık mıdır? Burjuvalık mıdır? Yoksa entellektüel bir zevkperestlik midir? Bu çıkarıma göre cinsellikten, erotizmden, hicivden, toplumda hoş karşılanmayan durumlardan veya halk tabakasından bahseden eserler edebî eser değildir. Haydi, kütüphanenize koşun ve kitaplarınızın yarısını sokağa atın. Çünkü çok muhterem Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Beyler böyle emrettiler!..

        Her edebî eser insanlara bir haber verir mi? Bu haber vasıtası olma edebî eserin değerini artırır mı, düşürür mü? Edebî eser illâ hakikati mi aramalıdır?.. Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak, kişisel görüşlerini (opinion) bilimsel olgu (fact) diye göstermeye alışmış birinin vereceği cevabın tatmin edici olacağını söylemek zor olsa gerek.

        Edebiyat bilimine nasıl bir katkı yapılmak istendiği 58 ve 59 salfalardaki alıntılarla daha da netlik kazanır. Bu sayfalarda yazar Necip Fazıl'ın Poetikası'nın bir kısmını aynen vererek, şiirin mutlak hakikati arama işi olduğunu belirtir. Çoğu şaire ve edebiyat bilimcisine göre, N. Fazıl'ın şiir ve şair konusunda verdiği hükümler ön yargılıdır ve onun görüşlerini yansıtır. Çünkü eleştirmeye müsait fikirler içermektedir. Bu nedenle bilimsel olduğu iddia edilen bir eserde veya makalede referans olarak kullanılması mümkün değildir.

        Bütün eser boyunca yazarın en sık yaptığı işlerden biri, kendi eserlerini ve yazılarını dipnot olarak kullanmasıdır. Adeta, Akademik Kompleks Sendromu‘na kapılmış bir hasta gibi, hemen her makalede Zamanın Elinden Tutmak (İstanbul: Ötüken Yayınları, 1982-Yeni baskı Ankara: Yüce Erek Yayınları 2006) adlı eserine göndermeler yapar. Bu eserini her derde deva olan aspirin gibi okurlara hatırlatır. Bu sayın Tural'ın kendinden başka otorite tanımadığına işaret etmektedir. Kendini ön plana çıkarma, ileri sürme ve yüksek görmenin psikolojik bir rahatsızlıktan kaynaklanma ihtimali yüksektir.

        Makalede göze çarpan hatalardan biri de özel isimlerin yazılışındaki tutarsızlıktır. Yazar Georg Lukács'ın adını bir yerde György Lucak, aynı sayfada Gyırgy Lukacs gibi üç ayrı şekilde yazmıştır. Bunun gibi verilen 17. dipnot da bilimsel kriterlere uymamaktadır. Bu dipnotta çevirmen Cevat ÇAPAN, Lukacs'ın eserini değil, kendisini Türkçe‘ye tercüme etmiş şekilde gösterilir (s. 65).

        Sayın Tural, yine bir hüner göstererek makalesinin son bölümünü polemiğe ayırır. Burada, Marksizmi basit ve kulaktan dolma bilgilerle değerlendirir. Akademik açıdan beğenilsin beğenilmesin bir Marksist Eleştiri Kuramı vardır. Eskiden beri kullanılan bu yöntemin, ileride de kullanılacağını söylemek kehanet sayılmaz. Ancak bu yöntemin yazar tarafından kötü gösterilmesi akademik tavra uygun değildir. Kişilerin, bilimsel konulara ideolojik perspektiften yaklaşması onlardaki yetersizliğe işaret eder.

        Üçüncü makalenin sonuç bölümünün başlığı ise "Sonuç gibi" şeklindedir. Bilimsel hiçbir yazıda böyle bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Sonuç ya vardır veya yoktur. Kaldı ki sonuçsuzluk varsa bu bile sonuçla ifadelendirilmelidir. Burada kullanılan "gibi" edatı, yazarın söylediklerinden ve yaptığı çıkarımlardan emin olmadığını gösterir. Zaten bu satırlar okunduğunda S. Tural'ın tereddütler içinde olduğu göze çarpar. Bilimde ise tereddütlere yer yoktur.

 

4. Tarihi gerçeğin edebileşmesine dair notlar

Yazar bu makalesinde "Edebiyat eserinde nasıl bir gerçek vardır?" sorusuna cevaplar bulmaya çalışır. Ona göre bütün tahkiyeli (öyküleyici) eserler "gerçekler dünyasında olmuş, olmakta olan ve olabilecekler yoluyla başkalarına bir şeyleri anlatma ihtiyacından doğar" (s. 70). Prof. Tural'ın bu tanımına göre öyküleyici her eserin (roman, hikaye vs.) gerçekler dünyasıyla ilgisi olması gerekir. Oysa edebî eserin dünyası ile gerçek (reel) dünya birbirinden farklıdır. Gerçek dünyada bir elmanın şeklini, kokusunu, tadını fark edebiliriz, ama edebî eserde anlatılan elmanın yalnızca hayalini okuruz. Güncel bir ifadeyle edebî eser kendi içinde bir sanal dünyayla sınırlıyken, gerçekler dünyasında böyle bir sınırlı oluş söz konusu değildir. Kaldı ki bir yazardan, bir sanatkârdan eserinde illâ da gerçek dünyayı yansıtması beklenemez. Bu yüzden sayın Tural'ın konuyla ilgili yorumunu Umberto Eco’nun tanımıyla “Aşırı Yorum“ sınıfına sokabiliriz.

        Yazar makalesinin ilerleyen safyalarında, baştaki sorusunu unutur ve destanlara yönelir. Türk destanları konusunda, bilinenlerin ötesine geçmeyen birtakım değerlendirmeler yapar. Bunları çeşitli alıntı ve kişisel deneyimlerle süsler. Ancak işin ilginç yanı, anılarına veya deneyimlerine yer verirken dipnot numarası kullanmasıdır. Oysa, bilimsel araştırmalarda bu tür kullanımın farkını göstermek için (*) işareti tercih edilir. Diğer bir deyişle referans göstermek farklı, anı anlatmak veya açıklama yapmak daha farklıdır. Yine adet olduğu üzre, aspirin niteliğindeki eserine yer verir. Önce kullandığı bibliyografik künyelerde yayınevini verdiği halde bu eserde vermemesi ise bir tutarsızlığa işaret eder.

        Prof. Tural, Oğuz Kağan Destanı'ndan bahsederken "eserin en iyi, en sağlam neşri" ifadesini kullanır (s. 73). Bilimsel olduğu iddia edilen bir çalışmada bu tür sıfatların kullanılması doğru değildir. Onların yerine, eserin "bilimsel neşri veya akademik neşri" denilmelidir. Yazar yine, bu sayfada Şecere-i Terakime adlı eseri yazarken, eserin yarısını siyah, yarısını beyaz dizmiştir. Bunu hangi nedenle yapmıştır belli değildir. Çünkü eserin ismi her iki kelimeden oluşmaktadır.

        Makalenin son kısmında, Batılı yazarlardan örnekler verir ve onların halk arasındaki öyküleyici eserleri işlediklerini belirtir. Bu yazarlar arasında Cervantes, Boccacio,Schiller, Shakespeare gibi dünyaca ünlü isimleri görmek mümkündür. Türk edebiyatında ise buna Mustafa Necati Sepetçioğlu ve Bekir Büyükarkın‘ı örnek gösterir. Bırakın akademisyenliği, bir edebiyat okuru olarak, siz bu yazarlar arasında bir paralellik görebiliyor musunuz? Bu isimleri aynı düzlem içinde veren insanın edebiyattan ne anladığı konusunda bizi ikna eden olursa, kendisine minnettar kalacağız.

 

5. Nesillerin çıkmazı veya dinlenilmeye lâyık sesler

Eserdeki bu makalede yazar gençlerle yaptığı bir söyleşiye yer verir. "Ben size yakınım!" tiradıyla başlayan ve "Dalkavukluk olsun diye söylemiyorum…" şeklinde devam eden makalenin, Edebiyat Bilimi ile uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Yazar kendi düşüncelerini, dünya görüşünü ve gelecekle ilgili öngörülerini gençlere aktarmaya çalışır. İlginç, ilginç olduğu kadar da yüzde yüz ideoloji kokan görüşlerinden birkaçını kısa yorumlarla şöyle gösterebiliriz:

*İnsan, mesuliyeti ve çilesi yedi yaşında başlayan varlık (s.79) [7 sayısı sayın yazarda bir takıntı gibi hemen her fırsatta su yüzüne çıkar].

*Fert ve cemiyet planında dini ve bedii kabulleri buhranlaşan ve buhranlaştırılan insan… A……………………insan……………… Vee bu insanların içinde gençler (s. 80). [Yorumsuz].

*(Gençler) sizlerden bir kısmınız -Allah'a şükür çok küçük bir kısmınız- hakkı olmadığı halde hak davasına çıkmış slogan veya işporta malı cümleler -cümle demek caizse- ile gürültü edenlersiniz (s. 81) [İşporta cümleleri yalnızca proflar kullanacak diye bir yasak mı var?].

*Sanat mahiyeti icabı anarşi değil düzen ve kompozisyon fikrine dayanır (s. 83) [Sanatçı illâ düzeninin kölesi mi olmalıdır? Yaratılıcığın özünde kaos ve düzen (order) bulunmamalı mıdır?].

*Toplumun en mühim kesimi gençlik değildir. [Yorumsuz ve sorusuz].

*Zamana hapsolmadan, bir zaman aralığının duygu, düşünce ve hayal dünyasının mahkumu olmadan söyleyebildiğiniz şeyler kimsenin gözünden kaçmaz… (s. 83) [Yorumsuz ve sorusuz].

*Önce sizden önceki nesillerin yazdıklarını dikkatle okuyun, bir defa daha okuyun, o sırada yaşınız da başınız da müsait olacaktır (s. 84). [Gençler, yazmayın, çizmeyin, konuşmayın, düşünmeyin yalnızca bizi (beni-Sadık Kemal‘i) okuyun böylece Nirvana'ya ulaşın].

*Halik size kaderinizi zorlamadan çile çekmenizi söylüyor (s. 85) [Gençler, kaderinize boyun eğin, mücadeleci olmayın, ricacı olun ve uysal birer koyun gibi davranın].

1983 yılında Töre dergisinde yayımlanan bu makaleden gençler acaba gereken mesajları aldılar mı? Ben, bu makalenin yazıldığı yılların bir genci, şimdilerin ise orta yaşlısı olarak bu söylenenlerin birer aforizma kırıntıları olduğunu belirtebilirim. Hayatı, hele ki akıp giden zamanı durduramazsınız. Ünlü bir Çin atasözü şöyle der: "Bir ırmağın kenarında, yeterinden fazla durma cesaretini gösterirseniz, düşmanlarınızın cesedinin, ırmak üzerinden akarak geçtiğini göreceksiniz." Sanırım, aforizma ve analojilerden hoşlanan makale yazarı sayın S. Tural bu sözden neyi kastettiğimi anlayacaktır.

 

6. Sanat ve genç insan ilişkileri üzerine sohbet

Makale, 9 Nisan 1991 tarihinde yapılmış bir söyleşinin metnidir. Makalenin asıl tezi sanatın insana has bir ibda (yaratma) olduğunun vurgulanmasıdır. Bu nedenle, gençler sanatla uğraşmalı, fakat büyük sanatkâr olduklarını hiçbir zaman iddia etmemelidirler.

        Yazar, burada da beş duyu üzerinde durur ve sanatın taklit mi yoksa soyutlama mı olduğunu incelemeye çalışır. Çok sayıda hata ve eleştirilebilecek görüşle dolu yazıda sayın Tural'ın gençlere karşı tedirgin ve güvenilmez tavrı dikkat çekicidir. Gençlere yaptığı hitapta, sık sık "Sabredin, sabredin…" diye öğütler veren yazar, adeta kendi yaşlılığından nefret eder bir tutum içindedir.

        Yazarın makale boyunca bazı batı kökenli kelimeleri yanlış yazdığı görülür. Örneğin nasıl ki obje yerine oje denilmiyorsa, subje yerine de suje denilemez. Ancak ne hikmetse yazar bilinçli olarak bu yanlışa yer verir.

Kelime hataları gibi, makalede sık sık cümle yanlışları ile karşılaşmaktayız:

*Biz, bu ilişkiler sırasında sujeyiz, karşımızdakine de obje denir (s. 87).

*Nefis bir mensure… Barış Manço'ya ait değilmiş, söylüyor. (s. 88)

*Her mahluk bir hulk üzre, ama biz ibda edebiliriz (s. 89)

Bu maddi hatalar dışında, makaledeki düşünsel hatalar da yoğundur. Örneğin, Tural makalesinin bir yerinde objeleri anlatma konusunda toplumların ikiye ayrıldığını, bir başka yerde ise dünyadaki insanların ikiye ayrıldığını belirtir (ss. 88-89). Bir diğer paragrafta: "Bana göre sanat taklid değildir… Kaldı ki dünyada hiçbir yüz bir başkasına benzemez" (s. 90).

        Çocukların yaptıkları çizimleri ve resimleri soyutlama olarak gören yazar, bu uğraşıda bir zevk olmadığını iddia etmektedir. Bu çıkarım da pedagojik ve psikolojik olarak yanlıştır. Kaldı ki hiçbir çocuğa zevk almadığı bir işi zorla yaptıramazsınız. Resim yapmak veya çizgi çizmekten en fazla zevk alanlar çocuklardır.

        Makalenin bir başka yerinde, zevksiz bir analoji yapılır. Edebiyatçılar malzemesi dil olan bir sahanın rodeocu kralları olarak değerlendirilir. Oysa edebiyat yalnızca dile ve dili iyi kullanmaya dayanmaz, duygu, düşünce, hayal unsurlarının önemi inkâr edilemez. Yine söz konusu makalenin başka bir yerinde "(Hoca bu esnada duvarda asılı duran bir tabloyu gösteriyor)" cümlesi kullanılmıştır. Bu ifadenin, S. Tural'a değil de onun konuşmalarını deşifre edip metin haline dönüştürenlere ait olduğunu anlıyoruz. Bu da yazarın eserini oluştururken, kendisinin kaleme almadığını, konuşmalarını deşifre ettirerek kitap haline getirdiğini göstermektedir. Zaten yapılan cümle yanlışları, çelişkili fikirler, paragraflar arasındaki uyumsuzluk ve yanlış yazılışlar da buna işaret etmektedir. Oysa, titiz bir çalışmada eserin baştan sona kadar yazar tarafından bizzat kontrol edilmesi gerekirdi. Bu açıdan Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eser, ucube bir yaratığı andırmaktadır.

 

7. Yahya Kemal'in arayışlarının yol açtığı bir edebi topluluk: Nâyiler

Yazar, edebiyat tarihini ilgilendiren bu makalesinde, bilinen kaynaklardan yola çıkarak Nayilerin faaliyetlerine yer verir. Özellikle, Yahya Kemal'in toplulukla olan ilgisi üzerinde durulur. Makalenin baş kısmında Tural, ısrarla "Arayışlar Devri Türk Edebiyatı" ifadesini kullanmaktadır. Daha önce eleştirdiğimiz bu durumu bir yana bırakırsak, makale Nayiler hakkında derli toplu bilgiler içermesi bakımından yararlıdır. Ancak, fahiş cümle bozuklukları ve dizgi hataları daha ilk bakışta göze çarpmaktadır. Örneğin: naşriyat (s. 101); Tairihe (s. 102); Türçe (s. 113) şeklinde hatalı yazılışlar vardır. 109. sayfada ise yapılan alıntıların bir kısmının metne dahil edilmediğini göstermek için (.) işareti yanlış olarak kullanılmıştır. Bunun (…) şeklinde olması gerekirdi.

        Yazar, bu makalesinde de bibliyografik künye verirken sistemli davranmaz. Bir yerde yayınevini gösterirken, bir başka yerde bunu göstermez. Bu da yazarın künyeleme konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığına işaret eder. Daha lisans veya yüksek lisans döneminde öğrenilmesi gereken bu yöntem bilgisinin, üstad sayılan bir prof tarafından bilinmemesi şaşırtıcıdır.

 

8. Nekre ve Nükte kavramlarının kültür içindeki yeri ve fonksiyonları

Yazar bu konuda yazdığı makalesine önce tanımlamalarla başlar. Tanımlamanın ardından içerik olarak nükte ve nekre taşıyan tahkiyeli edebî ürünlere yönelip bunlara latife denilmesini önerir. Makalenin daha başında yapılan bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, söz konusu yazının da edebiyat kuramları ile doğrudan ilintili bir yanı bulunmamaktadır. Olsa olsa mizah edebiyatını ilgilendiren ve hiç bir referansa dayanmayan kişisel görüşlerden ibaret bir metin olarak kabul edilebilir. Bu nedenle yazının eleştirilmeye değer bir tarafı bulunmamaktadır.

 

9. Benlik kavramı ve Yunus Emre'nin şiirinde benlik

Sayın Tural, ilginç cümlelerle makalesine başlar. Örneğin, Yunus'un hristiyan olduğunu iddia edenler varmış gibi şu hükmü verir: "Yunus Emre müslümandır?" (s. 123). Bu cümlenin hemen altında: "Kelime-i şehâdet [doğrusu şahadet olmalı] ile beraber, islâmın diğer dört, imanın altı şartına inanan ve bunları yaşayan insana müslüman denir" (s. 123) ifadesi yer almaktadır. Diğer bir söyleyişle, insanlar bu şartlara inanıp yaşantılarında yer vermiyorlarsa onlar müslüman değildir. Örneğin, ekonomik yetersizliği yüzünden bir insan hacca gidememişse, düzenli namaz kılamamışsa veya oruç tutamamışsa müslüman değildir.

        Bunlar yetmezmiş gibi, Sadık Kemal Tural cevherlere devam eder: "Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için iki yol var: Sofilik ve zahidlik…" Bir ilahiyat hocası bunları söylese belki normal karşılanabilir. Ancak bir edebiyat bilimcinin (?) bu tarz bir hükme varması oldukça yadırgatıcıdır. Sofi veya zahid olmayanlar Allah rızasını kazanamazlar mı? Allah rızasını kazanmak için illâ da bu iki sınıftan olmak mı gerekir? Kaldı ki, sofilik ve zahidlik birer yol değil, insan tipidir. Bu insanları birer model olarak gösterebilmek için ancak ve ancak Atatürk Yüksek Kurumu Eski Başkanı olmak gerekir!

        Yazar, bu makalesinde daha da ileri giderek "tarikat" a girmenin önemine değinir (s. 130). Bu davranış için Yunus'un bazı mısralarını delil olarak gösterir. Oysa Yunus'un o şiirlerinde söylediği hak yolun (tarikat) diye çevrilmesi yanlıştır. Hak yol, sirat-i müstakimdir ve bu da illâ tarikat anlamına gelmez. Ancak, sayın yüksek kurum eski başkanı bunu böyle gösterip satır aralarında sık sık Necip Fazıl’a ve İbda kelimesine göndermeler yaparak asıl meramının, hangi tarikat olduğunu hissettirir.

        Makalede bunların dışında birtakım tutarsızlıklar da göze çarpmaktadır. Bir yerde Yunus'tan Türk Sofisi diye bahsederken, bir başka yerde Türkmen filozofu diye söz etmektedir. Şimdi sayın Tural'a soruyorum her sofi bir filozof mudur? Türk ve Türkmen arasında hiçbir fark yok mudur? Yunus sofi midir, filozof mudur? Yoksa her ikisi veya hiç birisi midir?

        Değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi, makalenin edebiyat bilimi ile uzak yakın bir alakası yoktur. SKT, kafasında oluşturduğu çeşitli ön yargıları kamu oyuna iletmek için Yunus'un şiirlerini istismar eder. Yunus’u anlamak ve anlatmaktan ziyade, kendi görüşlerini ve yorumlarını sunmaya çalışır. Bu görüşlerin ne kadar sığ ve tutucu, yorumların ise aşırı olduğunu anlamak için edebiyatçı olmak gerekmez.

 

10. Türkiye'de şehirleşmenin doğurduğu meseleler

Yazar bu makalesinde Türkiye'de yaşanan göçler ve şehirleşmenin doğurduğu sorunlarla ilgilenir. Makalenin baş kısmının edebiyatla bir ilgisi yoktur. Yazının sonlarına doğru bu göçlerin edebiyata nasıl yansıdığını birkaç örnekle işler. Aslında güzel işlenebilseydi konu oldukça ilginç ve işlevsel olabilirdi. Ancak sayın Tural diğer makalelerde olduğu gibi konuyu bir sürü laf kalabalağı içine sürükler ve gerekli vurgulamaları yapamaz.

        Bir edebiyat bilimcisi olarak, makalede bu alanı ilgilendiren konulara göz atınca yine fahiş hatalarla karşılaşmaktayız. Örneğin edebiyat eserinin ne olması gerektiğine değinen yazar şöyle demektedir: "Edebiyat eseri toplumdaki düzenin korunmasını da değişmesini de üstlenir" (s. 143). Bu yargı tamamen yanlıştır ve totoliter bir görüşü yansıtmaktadır. Edebiyat eserinden ve yazarlardan topluma ders verme veya onu değiştirme gibi bir görev beklemek ancak kapalı rejimlerde söz konusudur. Bu yüzden yazarın edebiyat eserine ve dolayısıyla edebiyatçılara yüklemeye çalıştığı fonksiyon, aşağılayıcı ve eleştirilebilir bir içeriğe sahiptir. Hiçbir sanatkârın kabul etmeyeceği bu görevin vurgulanmasının başka bir niyete hizmet etmek olduğu açıktır.

        Sayın prof. akademisyenliği ve bilim adamlığını bir kenara iterek direktifler sıralamayı sürdürür: "Romanımız, hikâyemiz, senaryomuz, şiirimiz ve gazete haberimiz bu kültür çatışmalarının tahrik ve mübalağa etmeden takdim etmelidir…" (s. 144). Bu satırları okuduktan sonra insanın içinden "Emriniz olur monşer!" diyesi gelmektedir. Tıpkı bir sömürge valisi gibi yazarlara, sanatkârlara ve gazetecilere direktifler vermek, onları manüple etmektir. Zaten tarih boyunca manüple edilmiş aydınlardan bizar olan Türk insanına, neyin layık görüldüğünü iyi fark etmek gerekir.

        Muhtemelen sayın Tural kendini Nazi Almanyası’nda veya Stalin Rusyası’ndaki bir akedemisyenle karıştırmaktadır. Bu amaçla, edebiyatçıları özgürlükler konusunda değil de yasaklar konusunda ürün vermeye teşvik etmektedir. Oysa, iyi bir yazarın, sanatçının ve meslek erbabının temel endişesi özgürlükleri alabildiğine kullanmak ve insanlığa kendi çapında ürünler sunmaktır. Bu ürünlerin tahrik edici olması veya olmaması, mübalağa içerip içermemesi farklı bir konudur.

 

11. Okuyucu zümreleri açısından Safahat'ın gördüğü ilgi

Sekiz sayfadan ibaret olan makalenin ilk dört sayfası edebiyat sosyolojisine ve demagojiye, son dört sayfası ise Mehmet Akif'in Safahat'ına ayrılmıştır. Diğer bir söyleyişle asıl meram arada kaynayıp gitmiştir.

        Escarpit'in, artık bu sahanın en eski ve demode olan eserini, kaynak gösteren S. Tural, "edebiyat sosyoloğu" diye hüda-yı nabit bir tip yaratır. Hiçbir sosyoloji veya edebiyat eserinde yer almayan bu tipin yapacağı işleri sıralamaya başlar. Yazardan beni aydınlatması için rica ediyorum. Edebiyat sosyoloğu diye bir sınıf, zümre, grup var mıdır? Türk veya dünya üniversitelerinde böyle nitelenen bir akademisyen bulunmakta mıdır? Kimler kendini edebiyat sosyoloğu olarak nitelendirmektedirler? Türkiye'den veya Batı‘dan bu ünvana sahip üç örnek verebilir mi? Bu sorulara sayın yazar cevap verirse gerçekten bahtiyar olurum.

        Sayın yazar makalesinin bir başka yerinde verdiği şu yargı da oldukça ilginçtir. Cümle aynen şöyledir: "Bir edebî eseri sadece (edebiyat bilimciler) araştırıcılar bilgi edinmek üzere tahlil ederler" (s. 147). Edebiyat eserini kimin inceleyip inceleyemeyeceğine karar vermek hiç kimsenin tekelinde değildir. Velev ki bu bir akademisyen, bir profesör, bir kurum veya kurul başkanı olsun. Kitabın daha önceki bölümlerinde tarihçileri, sosyologları edebiyat eserlerini incelemeye davet eden yazarın bu hükmü anlaşılamaz bir çelişkidir. Örneğin, bir dilbilimci eseri dil yönünden inceleyemez mi? Bir felsefeci, bir hukukcu veya bir din bilimci edebiyat eserlerini inceleyemez mi? Edebiyat eserini incelemek işi yanlızca edebiyat bilimcilerine mi hastır? Bu mantığa göre hiç kimsenin tarih kitabı okuması veya tarihe dair iki satır yazı yazması mümkün değildir. Çünkü tarih tarihçilerin işidir ve başka kimseyi ilgilendirmez…

        Yazar, makalenin başlığındaki konuya nihayet ilerleyen sayfalarda yer verir. Burada Safahat'ın okunması ve Akif'in toplum içindeki önemi üzerinde durur. Gerçekten Mehmet Akif diğer şairleri, sanatkârları kıskandıracak ölçüde toplumun geniş bir kesimi tarafından tanınan ve bilinen bir Türk aydınıdır. Türk milletinin öz değerlerini güzel bir şekilde eserlerinde işlemesi, onun bu denli sevilmesine sebep olmuştur. Sayın Tural, Safahat'ın okunması konusuyla ilgili bilgiler verirken, raporlara, istatistiklere veya araştırmalara yer vermez, birtakım yuvarlak ifadeler kullanır.

*Safahat‘ı okuyan sade vatandaş kesimidir.

*Her vaiz camide Akif'in en az iki mısraını okur.

*Yapılan anketlerde M. Akif'in çok tanındığı anlaşılır (ss. 52-53).

Şimdi sayın S. Tural‘a soruyoruz: Sade vatandaşla kastettiği kesim kimdir? Vatandaş kahve midir ki sadesi, sütlüsü veya şekerlisi, şekersizi olsun? Varoşlarda oturan orta ve alt gelir düzeyine sahip insanlar mı sade vatandaştır? Gelir düzeyi yüksek aydın kesim Safahat'ı okumuyor mu? Yapılan anketler diyorsunuz bunlar hangi anketlerdir? Kim, nerde, ne zaman yapmıştır? Güvenilirlik ölçüleri nelerdir? Bu çıkarımlarınız hangi istatistiki bilgiye dayanmaktadır? Böyle istatistikler yapılmışsa bunları neden dipnot olarak göstermediniz? En kıytırık konuları dipnotla verirken, bu önemli hükümleri neden dipnotlarla desteklemediniz? Bütün bunlar Arafta asılı kalan sorulardır…

        Yine bu makalede verilen dipnotlar da hatalıdır ve bilimsel kriterlere uymamaktadır. Örneğin ilk dipnotta eserin künyesi şöyle gösterilir: "Robert Escarpit (Çev: Ali Türkay Yazıcı), Edebiyat Sosyolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1968." Bu künyeye göre sayın A. Türkay Yazıcı, Robert Escarpit'i Türkçe‘ye çevirmiştir. Oysa çevrilen Edebiyat Sosyolojisi adlı eserdir. Bu eser de siyah değil italik dizilmeliydi. 3. Dipnottaki künyede: "M. Kaya Bilgegil, "Edebiyat" maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt II, s. 428-436." şeklindedir. Burada da maddesi ifadesi yazılmamalıydı. Ayrıca, ansiklopedinin ismi italik dizilmeli, yayın yeri (İstanbul) ve tarihi belirtilmeli, s. yerine ss. kullanılmalıydı.

 

12. Edebiyat Bilimi'nin bir dalı: Edebiyat Sosyolojisi

Yukardaki makalenin teorik zemini gibi bu yazı da Edebiyat Sosyolojisi üzerine kurulmuştur. İlk bakışta güzel görünen konu, maalesef yine yetersiz ve eskimiş bilgilerden oluşmuştur. Makalenin başlarında S. Tural, edebiyat sosyolojisini tespite çalışır. Bu sahanın sosyologlar tarafından mı, yoksa edebiyatçılar tarafından mı araştırılması gerektiğine değinir. Ele aldığı sorulardan birkaçı şöyledir: Sosyoloji nedir? Edebiyat nedir? Edebiyat sosyolojisinden ne anlıyoruz? Edebiyat sosyolojisi lüzumlu mu, lüzumsuz mu? Makalenin ilerleyen sayfalarında bu sorulara cevaplar aranmaktadır.

        Yazar makaleyi kaleme alırken büyük bir endişe içinde olduğunu belirtir. Bu da, sosyologların edebiyat sosyolojisiyle daha yoğun ilgilendikleri ve bu sahanın edebiyatçıların elinden alınacağı endişesidir (?). Bu endişe ve korku ile yola çıkan S. Tural, zaman zaman sosyologları edebiyatı bilmemekle suçlar, hatta küçük görür. Makalenin bir başka yerinde, edebiyat sosyolojisini edebiyatçılar ve sosyologlar arasında paylaşılamayan bir pastaya benzetir (s. 168). Bu tarz ön yargılı bakış açısından yola çıkarak, sosyologların edebiyat sosyolojisi yapamayacağını iddia eder.

        İşin ilginç yanı yazarın bu görüşüne rağmen gösterdiği örneklerin ve açıklamaların tamamı sosyologlara aittir. Şayet yazar, Nurettin Şazi Kösemihal ve öğrencilerinin yaptığı çalışmaları yetersiz görüyorsa, onları örnek olarak vermemeliydi.

        Yazar makalesinde bir takım olmayan kavramlar ihdas eder. Örneğin "edebiyat sosyoloğu". Bu kavramın geçmişte ve günümüzde kim veya kimler tarafından kullanıldığı bilinmemektedir. Türkiye'de veya dünyada kendini "Ben edebiyat sosyoloğuyum" diye niteleyen kimse var mıdır? Varsa bunların ismi veya isimleri verebilir mi diye sayın S. Tural'a tekrar sormak isterim.

        Makalede ilginç yazılış hataları yine bir birini takip eder. 157. sayfada dört kez kullanılan Goerge (George) Gurwich'in ismi, aynı sayfa içinde üç farklı şekilde yazılmıştır. Bunları şöyle gösterebiliriz:

           1. Goerge Gurwich; 2. Gurwich; 3. Gurwiç.

Şimdi sayın Prof.'a soralım. Biri kalkıp da bilimsel olduğunu iddia eden bir eserin aynı sayfasında yazarın ismini üç farklı şekilde şöyle kullansaydı ne olurdu?

           1. Sadıki Kamal Tural; 2. Kumal Torul; 3. Kımal Türal

Acaba sayın yazar buna kızmaz mıydı? Bilimsel araştırma bu kadar basit ve kolay mı yapılmalıdır?

        Yazar sosyolojiye ve sosyologlara karşı da agresif ve militarist bir yaklaşım içindedir. Örneğin "Sosyoloji, bugün bizim hesaplaşmaya çalışacağım sosyoloji" (s. 158) ifadesi hem anlam olarak saldırgan, hem gramer olarak yanlıştır. Doğrusu "Sosyoloji, bugün bizim hesaplaşmaya çalışacağımız sosyoloji" olmalıydı. Bu noktada yel değirmenleriyle savaşan Donkişot gibi sayın S. Tural‘ı da atı üstünde sosoyoloji bilimiyle savaştığını hayal edebilirsiniz.

        Hemen arkasından gelen 160. sayfada edebiyatın tanımı yapılırken cümlenin yarısı buharlaşmıştır. Bu nedenle yazarın ne söylediği belli değildir. Aynı sayfada yine yazarın bir kararsızlık içinde olduğunu görüyoruz: "Edebi eserin dünyasındaki duygu, hayal, fikir ve durumlar hayatın gerçeğiyle alakalı olabilir, olur" (s. 160) denilmektedir. Olurla, olabilir arasında açık bir anlam farkı vardır. Biri kesinliği ifade eder, diğeri ise olasılık anlamı içerir. Yazarın gerçekte neyi kastettiği bu son kararsızlığı yüzünden anlaşılmamaktadır.

        Kitabın 161. sayfasında şöyle bir hüküm yer alır: "Edebiyat biliminin işi zor" Burada kastedilen bilim adamı olmalıydı. Bilim soyut bir kavramdır. İş yapamaz. Oysa işi yapan, yani fail konumda olan bilim adamı veya o işi meslek olarak yapandır. Dolayısıyla "Edebiyat bilimcisinin işi zor" denilmeydi. Bu yanlışlıktan yola çıkarak sayın Tural'a hangi bilim adamının işinin zor veya hangisinin kolay olduğunu sormak isteriz. Şayet sayın Prof. gibi bilim yapılacaksa o zaman hiçbir zorluğu yok, salla gitsin…

        Aynı sayfada: "Biz edebiyat bilimcisi…" diye bir ifade kullanılmıştır. Bunun doğrusu da "Biz, edebiyat bilimcileri…" olmalıdır. Hemen bunu takip eden paragrafta ise yazar sık sık "oturtma" ifadesini kullanmaktadır. "Edebi eseri tarihteki yerine oturtma-Edebi eseri yerine oturtma-Toplumu yerine oturtma" vs. Burada kulanılan oturtma tabiri oldukça avami ve akademik söyleme aykırıdır. Yazarın bunun yerine "belirleme", “tesbit etme" gibi ifadeleri tercih etmesi gerekirdi. Yoksa sık sık kullanılan oturtma sözcüğü, patates oturtması, patlıcan oturtması, birini vurup oturtmayı çağrıştırmaktadır.

        Sayın S. Tural‘ın kullandığı kavramlar ve verdiği hükümler kapalıdır. Örneğin "Biz [edebiyat bilimciler] esere gerektiği kadar bakarız" (s. 161). Buradaki gerektiği kadar ifadesiyle ne kastediliyor belli değildir. Yalnızca çözümleme mi, yorumlama mı, yoksa metin tamiri mi bellli değildir. Hemen arkasından gelen şu cümleye sanırım bütün okurlar itiraz edeceklerdir: "Edebiyat eseri bilim gibi maddi ve manevi hayatı tesbit, yorum ve değerlendirme yapıyor…" (s. 162). Edebiyatın e‘sinden, bilimin de b‘sinden anlamayan biri için bu cümle anlamlı gelebilir. Ancak bunlardan anlayanın hayretten ağzı açık kalır. Bir romanın veya öykünün, bilimsel normlara göre yazıldığı veya aynı sistemle oluşturulduğunu düşünmek, ancak sayın Prof. ve onun tilmizlerinin yapacağı bir iş olsa gerek.

        Yine 163. sayfada bir dizgi hatası göze çarpar ve benzer hatalar tekrar tekrar kullanılır: ".. gerçeğimsi ferdî, mahallî, millî benlik, gerçeğimsi bir ferdî, mahallî ve millî kimlik halinde karşımıza çıkarlar." Hemen arka sayfada yer alan "maklame zabıtları; bu tür anlaşıların" vs. gibi ifadeler de yanlış yazılmıştır. Bütün bu maddi hatalar, eserin maalesef titiz bir şekilde yayına hazırlanmadığını göstermektedir.

        Eserin ilerleyen sayfalarında öne sürülen bir görüş, bir önceki makaleyle çelişmektedir. Yazar şu artistik ifadeyi hiç eleştirmeden gönül rahatlığı ile kullanır: "Toplumun bütün kesimlerine hitap eden sanat eseri de daha gelmemiştir, yazılmamıştır ve yazılmayacaktır…" (s.165). Bravo sayın Tural, belagatinize hayran kalmamak elde değil. Cümle iyi de, içerik sizce yanlış değil mi? Çünkü eserinizin önceki sayfalarında Mehmet Akif için şunları siz söylemiyor muydunuz?:

*Safahat'ı satın alıp okuyan, basılmasına sebep olan sade vatandaş kesimidir. Her vâiz, her hatip son elli yıldır câmilerimizde Âkif’in Safahat’ından en az iki mısra okumaktadır. Âkif camie giren, camie gelenin evine yerleşen şâirdir (s. 152) [Hoca hoca, Türkçede diftong yoktur. Camie denilmez camiye denilir camiye…].

*1986 Türkiyesinde okur-yazar olsun olmasın, Mehmet Âkif'i tanımayan kimse kalmamaktadır.

*Mehmet Âkif'in okuyucusu her kesimden insandır (s. 153).

Bu hükümlerle son hüküm arasındaki çelişkiyi acaba neye borçluyuz? Acaba geçen beş yıl mı sizin görüşlerinizi değiştirdi? Şayet bu son düşüncenize sadıksanız Âkif'i herkesin anlamadığını mı söylüyorsunuz? Siz bir müneccim veya falcı mısınız ki gelecekten haber veriyorsunuz? Bu soruları cevaplandırırsanız okurlarınız bahtiyar olacaktır…

        Sayın yazar makalesinde Nurettin Şazi Kösemihal'in çalışmalarından bahsetmektedir. Bununla da yetinmeyip Kösemihal'in yaptırdığı beş lisans tezinin adını sıralamaktadır. Ayrıca Kemal Karpat, Alpay Kabacalı, İsmail Parlatır, İnci Enginün, Zeynep Kerman, Cavit Kavcar'ın çeşitli çalışmalarına işaret eder. İşin ilginç yanı bu zikredilen çalışmaların hiçbirinin künyesi dipnotta verilmez. Peki dipnotta ne verilir? Tahmin edeceğiniz gibi aspirin olarak nitelediğimiz Zamanın Elinden Tutmak adlı eser 171. sayfanın şerefli bir dipnotu olarak yerini alır. Bravo sayın Tural, binlerce, yüzbinlerce alkışlar sana….

        171. sayfada sayın Tural, değil milenyumun, adeta milenyumların akademik gafını yapmaktadır. Aynen kullanılan şu cümle, sayın bilim adamının akademik mutfağını ve alt yapısını gösterecek niteliktedir: "Biz teorimizi, sistemimizi bunun üzerine kurmaya çalıştık" (s. 171). Henüz akademik hayata yeni atılan bir insanın bile teori ile sistem arasındaki farkı bilmesi gerekir. Edebiyat sosyolojisi konusunda sayın Tural, ya teori geliştirmeliydi veya sistem kurmalıydı. Bunların ikisini de aynı düzlem içinde kullanması, onun ne teoriyi, ne de sistemi bilmediğini gösterir. Bu bilgisizlikle kuramsal bir eser yazmanın büyük bir cesaret olduğunu belirtmek isteriz. Herkesin yapamayacağı bir işi gerçekleştirdiği için ayrıca kendisini tebrik etmeliyiz.

        Söz konusu makalede bunların dışında yine ilginç bir ifade kullanılmaktadır: "ibtidaîmükekamil" (s. 173) sözcüğünün anlamını bilmiyoruz. Baktığımız sözlük ve ansiklopedilerde de rastlayamadık. Sayın yazarın bu sözcükle ne kastettiğini gerçekten merak etmekteyiz. Acaba kanguru türü bir hayvandan mı, yoksa hem gelişmiş, hem gelişmemiş kafalardan mı bahsediyor. Açıklanırsa seviniriz.

        Makalenin sonuç kısmı yine bir yorgan kavgasına dönüşmüş durumda. Sayın Tural edebiyat sosyolojisini, edebiyatçıların yapabileceğini iddia etmektedir. Bunu söylerken de ulufe dağıtır gibi sosyologlara parsadan pay dağıtmaktadır. Doğrusunu isterseniz makalenin bu haliyle edebiyat sosyolojisine ve edebiyat bilimine katkısının çok büyük olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü yazar, konuyla ilgili en kötü örneği vererek, bilimsel bir makalenin nasıl yazılmaması gerektiğini açıkca ortaya koymuştur.

 

13. "Hüsün ve Şiir" ile Genç Kalemler" Dergilerine Dair Notlar

Kitaptaki onüçüncü makale Hüsn ve Şiir ile Genç Kalemler Dergisi‘yle alakalıdır. Yazar makalesine daha adından itibaren yanlışlar yaparak başlar. Bilindiği gibi Hüsün değil Hüsn olmalıdır. 4.5 sayfadan ibaret olan bu makalenin yarısı alıntılar, diğer yarısı ise isimlerle doludur.

Makalenin başında 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet‘e kısaca değinen yazar, bu hadisenin Türkler arasında etkili olmadığını ileri sürer. Aynı görüşü ikinci paragrafta da yenileyerek: "Türkler uyanışı iki yıl daha bekleyecektir" (s. 177) der. Oysa bilinen tarihi gerçekler II. Meşrutiyet'in İttihat ve Terakki Partisi‘ni destekleyen subaylar ve onların sivil uzantıları tarafından gerçekleştirildiğidir. Hatta bu hareketin gerçekleşmesinden sonra "Türk" ve "Müslüman" kimliği daha yükselmiştir. 1908'de Türkçü dernekler kurulmuş ve yine çok sayıda Türkçü süreli yayın çıkarılmıştır. İttihat ve Terakki Partisi, bu amaçla Anadolu içlerinde matbaa kurup, gazete çıkararak ve okul açarak Türklük bilincini yaymaya çalışmıştır. Örneğin Erzurum'da çıkarılan ve Milli Mücadele'nin bayraktarlığını yapan Albayrak gazetesi de böyle bir süreli yayındır. Ancak, yazarın basın tarihini yeteri kadar bilmemesi, bu tür hatalara düşmesine neden olur. Zaten makalenin ilerleyen sayfalarında yazarın bu fikrinden vaz geçtiği ve 1908'de kurulan Türk Derneği‘ni referans gösterdiği fark edilir (s.189).

Yine 177. sayfada Hüsn ve Şiir Dergisi'nin "refah-ı vatan, terakki-i millet" cümlesini epigraf olarak kullandığı belirtilir. Bu ifade de yanlıştır. Bilindiği gibi epigraf, bir metnin içeriğini ana hatları ile gösteren ve baş tarafta yer alan kısa alıntıdır. Oysa, süreli yayınlarda, logonun hemen yanı başında kullanılan ifadelere motto adı verilir. Bu, o yayının ilkelerini öne çıkaran ifadedir. Örneğin, günümüzde yayımlanan Hürriyet gazetesinin mottosu "Türkiye Türklerindir" şeklindedir. Dolayısıyla bu tarz ifadeleri epigraf olarak nitelemek hatalıdır.

Sayın S. Tural’ın basınla fazla ilgilenmemesi, yaptığı araştırmaları kavramsal açıdan da yetersiz kılmıştır. Örnek olarak Genç Kalemler Dergisi’ni tanımlarken "kısa ve geniş eb’adda" (s. 179) ifadelerini kullanır. Burda kasdedilen kısalık veya genişlik ne kadardır? Derginin bir kalas gibi tanıtılması doğru mudur? Santimle veya rakamla belirtilebilecek bir derginin bu şekilde tanıtılması yanlıştır. İşin ilginç yanı, yazar ilerleyen sayfalarda bu hatasını sürdürür ve derginin "büyük boyda" çıkarıldığını belirtir. Herhalde yazar dergi ile Pepsi Kola veya rakıyı birbirine karıştırmıştır. Aile boyu, orta boy, küçük boy, kutu kola der gibi Genç Kalemler'i tanımlamıştır.

Bu makalede de çok sayıda yazım yanlışı vardır. Örneğin, "infialat-ı mecerredesi" (s.178), Ömer Seyfeddin, Anarşizma Dâir (s. 179) şeklindeki yanlışlar ilk bakışta göze çarpmaktadır. Dört buçuk sayfalık bir yazıda bu kadar yazım yanlışı yapılması düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar da hayret vericidir. Görüldüğü gibi, bu makalenin de edebiyat bilimine fazla bir katkısı olduğu söylenemez. Sıradan edebiyat ansiklopedilerinde bile söz konusu dergiler hakkında daha doğru bilgiler bulmak mümkündür.

 

14. "Yeni Millî Edebiyat Akımı" Üzerine

Bu makale eserin en uzun ve kapsamlı yazılarından biridir. Yazar 1940-1980 yılları arasındaki milliyetçi edebiyat faaliyetlerini incelemeye çalışır. Ona göre 1941 yılında çıkarılan Çınaraltı dergisi ile birlikte milliyetçi bir edebiyat akımı doğar. Bu yoğunluk sonraki yıllarda Orkun, Büyük Doğu, Hareket, Töre, Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi, Divan, Milli Eğitim ve Kültür, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Bakış, Hamle dergileri ile sürdürülmüştür. İstanbul ve Ankara dışında, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde çıkarılan Pusat, Burak, Küçük Dergi, Doğuş, Erciyes, Konevi dergileri örnek olarak gösterilmiştir.

        Sayın Tural'ın bu makalede verdiği bilgiler birkaç açıdan eleştirilebilir. Her şeyden önce Tanzimat‘la başlayıp II. Meşrutilyet‘le yoğunlaşan milliyetçilik akımı Cumhuriyet‘in kuruluşu ile daha bir ivme kazanır. Bu nedenle 1940-1980 arasında yaşanan milliyetçi edebiyatı "Yeni" diye nitelemek yanlıştır. Çünkü fikirlerin veya edebî akımların başlaması ve sona ermesi için bir tarih vermek söz konusu olamaz. Fikirler, bazen görünür biçimde, bazen de altan alta varlıklarını sürdürür. Bu nedenle, söz konusu dönemdeki edebiyat yeni diye nitelenirse, daha önceki dönemdeki miliyetçi edebiyatın da eski sayılması gerekir.

        Bir diğer husus, makalede verilen örneklerin sıradan oluşudur. İstanbul'da veya Anadolu‘nun farklı şehirlerinde amatör zevkle çıkarılan dergilerle bir edebiyat akımının gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Yazarın örnek olarak zikrettiği Divan, Hamle, Pusat, Burak, Doğuş, Erciyes vs. gibi dergiler bu tür süreli yayınlardır. İstanbul da çıkarılan Hareket ise edebiyattan ziyade bir fikir dergisidir.

        Yazar bu dergilerde yazanların kaleme aldıkları şiir, roman, hikayelerin kitapçı vitirinlerine yerleştiğinden bahseder. Her vitrine yerleşen kitabın edebiyat tarihine giremeyeceği veya edebî akım yaratacak düzeyde olmadığını bir akademisyenin bilmesi gerekir. Ancak yazar konuya bilimsel ve akademik açıdan değil de ideolojik yaklaştığı için bu hataları görememiştir.

        Sayın Tural, politik bakış açısını ilerleyen satırlarda iyice ortaya koyar. Bilindiği gibi bilim farklı, politika farklıdır. Bilim doğruya giden en güvenilir ve sistematik yolu araştırır. Politika ise, adından da anlaşılacağı gibi çok yönlülüğü yansıtır. Yazar, milliyetçi şair ve yazarları ön plana çıkarabilmek için, Marksist, Hümanist ve Batıcı görüşe sahip insanları eleştirir. Oysa bu fikirlerin her biri dünyayı farklı açılardan yorumlayan düşüncelerdir. Yazarın bu yersiz eleştirileri, sahip olduğunu, modası geçmiş geleneksel milliyetçilik kalıplarından sıyrılamadığını gösterir. Oysa, 21. yy, her fikirde olduğu gibi milliyetçilikte de modern anlayışın yükselişe geçtiği bir dönemdir. Yazarın 1950-60 kafasıyla kaleme aldığı bu makalenin moderlikle ve bilimsellikle hiçbir alakası yoktur.

        Yazar makalesinde "Sanat millet içindir" görüşünü eleştirmeden ve üzerinde yeterince düşünmeden ileri sürer. Hiçbir felsefi temele dayanmayan bu düşünce hakkında şu soruları sorabiliriz: Hangi ünlü yazar eserini yalnızca kendi milleti için yazmıştır? Ünlü ressamlar, müzisyenler, edebiyatçılar eserlerini yazarken sadece kendi milletlerini mi düşünmüşlerdir? Mozart'ın Türk Marşı‘nı yazması onun atalarının Türk olduğunu mu gösterir? Böyle bir eser ortaya koyması Mozart'ı soysuzlaştırmış mıdır? Şüphesiz bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Ancak, milliyetçiliği dar bir açıdan değerlendiren insanların, bırakın edebiyatı, Türk kültürüne bile katkıları olamaz. İsimlerinin önünde Prof., Doç., Dr., gibi ünvanlar bulunsa bile…

        Yazar makalesinin sonunda "Yeni Millî Edebiyat"ın temsilcilerinin isimlerine yer verir. Sayın okurlarımızın konuyu daha iyi anlayabilmeleri için bu meşhur şair ve yazarların isimlerini aynen veriyorum. Lütfen dikkatlice okuyup, hangilerinin adını duyduğunuzu veya eserini gördüğünüzü kendinize sorunuz:

Şairler:Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Bahattin Karakoç, N. Yıldırım Gençosmanoğlu, Y. Bülent Bakiler, Abdurrahim Karakoç, Yetik Ozan, Muhsin İlyas Subaşı, Yahya Akengin, İ. Mehmet Uytun, Hüseyin Çelikcan, Ali Akbaş, Dilaver Cebeci, Nejat Sefercioğlu, A. Tevfik Ozan, Şahin Uçar, Cemal Kurnaz, Servet Kabaklı, Beşir Ayvazoğlu, Yağmur Tunalı, Şükrü Karaca, B. Bilge, Ertuğrul Karakoç, Mehmet Delibaş, Cemal Sayan ve Süleyman Ağa Baydili (s. 195).

Hikâye, roman ve tiyatro yazarları:Tarık Buğra, Muhtar Tevfikoğlu, M. Necati Sepetçioğlu, Bekir Büyükarkın, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Barbaros Baykara, Bahaddin Özkişi, M. Necati Öztemir, Yılmaz Gürbüz, Mustafa Miyasoğlu, Mustafa Kutlu, Şevket Bulut, Sabahattin Engin, Alper Aksoy, Hasan Kayıhan, Ali Yörük, Osman Çeviksoy, Remzi Özçelik, Hasan Kallimci, Reşat Gürel, Şevket Çalık, Nadir Ülker, Adnan Adıvar Ünal, Sabahat Emir, Durali Yılmaz, Musa Doğan, Abdülkadir Hayber, H. Avni Yüksel, Ethem Baran, Ü. Fehmi Sorgunlu, Hamdi Yılmaz, Ayşe İnce, Halime Toros, Yaşar Asım Oğuztöreli, Mehmet Erol (s. 196).

Görüldüğü gibi isimlerin büyük bir kısmı, bırakın edebiyat kitaplarını, sıradan edebiyat ansiklopedilerinde bile yer almamaktadır. Birkaç amatör dergide şiir yayımlayıp daha sonra bunları sıradan bir yayınevinde bir araya getirmek ciddi edebiyat faaliyeti değildir. Sayın yazarın, sıradanlığı büyük bir maharet olarak sayması düşündürücüdür. Kaldı ki bu isimlerin çoğunun gelecekte yazılacak edebiyat tarihlerine girme şansı da şüphelidir. Zira onların yazdıkları eserlerden büyük bir kısmı halis edebiyat eseri niteliğinde değildir.

        Makalede göze çarpan hatalardan biri de yazarın kullandığı kavramların ilginçliğidir. Örneğin bir yerde "şalvarlı edebiyat" (s.190) dan bahsedilmektedir. Buna göre edebiyat şalvarlı, donlu, donsuz, bikinili, çıplak, caketli, etekli vs. gibi sınıflara ayırmak mümkündür. Bir başka yerde ise Köy Enstitülerini, Sovyetler dönemindeki eğitime benzeterek "kolnozeğitim sistemi" diye bir ifade kullanır. Burda kastetiği muhtemelen kolhoz olmalıdır. Yazarın ikisi arasında benzerlik kurması ise hayret verici bir cehalet örneğidir. Çünkü ikisi birbirinden çok farklı eğitim düşüncesi ile kurulmuş ve yönetilmiştir. Bu nedenle yapılan benzerlik yanlıştır.

        Sayın Tural, bu mümtaz makalesini Ayvaz Gökdemir'in "Kulluk, Hürriyet ve Sanat" adlı yazısından yaptığı bir alıntı ile bitirir. Artistik ve ideolojik söylemin birleşiminden ibaret olan bu alıntının nerde, ne zaman yayımlandığı belli değildir. Ayrıca bilimsel olduğu iddia edilen bir makalenin, böyle hissi bir yazı ile bitirilmesi de ilginçtir. Makalede yine bir sürü yazım hatası vardır. Alışılmış ve kanıksanmış hatalar olarak saydığımız için bunlara yer vermiyoruz. Onun yerine, bu makalenin çağrıştırdığı mühim bir hususa değineceğiz.

        Bu makale, Türk edebiyatının ve akademik edebiyat incelemelerinin gelişimi konusunda önemli ipuçları vermektedir. Maalesef Türk edebiyatı, ön yargılı akademisyenler yüzünden birbirinden kopuk yollara ayrılmıştır. Bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. Bir yandan muhafazakarlığı, milliyetçiliği ve devletçiliği savunan edebiyatçılar; diğer yanda aşırı çağdaşlığı, batıcılığı savunan edebiyatçılar. Bu ayrım doğal olarak edebiyat inceleme ve araştırmacılarını da etkilemiştir. Muhafazakar akademisyenler genellikle üniversitelerde yer bulurken, karşıtları medyada üstlenmişlerdir.

        Her iki grup da birbirine muhalif olmayı ve kanlı bıçaklı bulunmayı kutsal bir amaç olarak kabul etmişlerdir. Bir grubun ak dediğine diğeri kara, diğerinin kara dediğine öteki ak der. Uzlaşma kültüründen yoksun bu ayrılığın cezasını ise hem okurlar, hem genç akademisyenler, hem de en geniş anlamıyla Türk kültür ve edebiyatı çekmeye devam eder.

 

15. Yeni Osmanlılar ve "Osmanlıcılık Cereyanı" Meselesi

Eser içindeki en derli toplu makalele budur, ancak bunun da edebiyat bilimi ile bir alakası yoktur. Tural, bilinen kaynaklardan yararlanarak, 1865 yılında faaliyet başlayan Yeni Osmanlılar aydın grubunu tanıtmaktadır. Cemiyetin kuruluşu, gayeleri, Osmanlılık anlayışları konusunda bilgiler verir. Yazar bazı yerlerde konuya ilişkin kaynak eserleri referans olarak gösterir. Ne hikmetse bu konuda mutlaka görülmesi gereken A. Bedevi Kuran, gibi çalışmaları kaynaklar arasında zikretmez.

        Bilindiği gibi konu yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından geniş ölçüde incelenmiştir. Ancak yazar, çalışmasında hiçbir yabancı kaynağa gönderme yapmaz. Bu bağlamda Yeni Osmanlıların Londra'da çıkardıkları Hürriyet gazetesi, Adnan Akgün tarafından 1990 yılında bir doktora tezi olarak incelenmiştir. Oldukça önemli olan bu araştırmanın, yazar tarafından görülmemesi büyük bir talihsizliktir. Ancak, kendini otorite sayan insanların başkalarının gerçeğine ihtiyacı olmayacağı da açıktır. Bu nedenle yazarı kınama veya eleştirme durumunda değiliz.

        Yazım hatalarının doruğa çıktığı makalenin yazar tarafından yayın aşamasında hiç incelenmediği muhakkaktır. Yazar bunu yapsaydı mutlaka şu örnekleri farkederdi: aydınıda (aydınına), dirememeye (direnmemeye), tasibetse (takipetse) (197); Osmnlılık (Osmanlılık), belirtemiliyiz (belirtmeliyiz) (s.198); Tür Yılı (Türk Yılı) (s. 200); çevrilmisi (çevrilmesi), belleten (Belleten), berkes (Berkes), Tercüme eder (Çev:) (s. 202); kitaparından (kitaplarından), addolunmağa (add olunmağa) (s. 208), sınucu (sonucu) (s. 214).

Bu yazım hataları gibi, ifadelendirme hataları da vardır. Çeşni olsun diye bunlara bir kaç örnek verebiliriz:

*"Yeni Osmanlılar ise, geleneklerine –bazı noktalarda- bağlı, mevcudun ıslâh edilerek muhâfazası noktasında ileriye sapamazlar (s. 201) ifadesi yanlıştır. Doğrusu "ileriye gidemezler" olmalıdır.

*"Akçora, Üç Tarz-ı Siyaset adlı bu çarpıcı makalesinin şöyle girer" (s. 204) Yanlış söylenmiştir. "…makalesine şöyle başlar" şeklinde olmalıdır.

*Meseliyi kapatırken bir noktaya temas etmek…" (s. 213). Burada kapatma yanlış kullanılmıştır. Mesele musluk, kapı, perde veya pencere değildir ki kapatılsın. Bu nedenle "meseleyi sonuçlandırırken" denilmeliydi.

Sayın Tural bu yanlışlar dışında mühim değerlendirme hataları da yapar. İbrahim Şinasi'yi "Yeni Osmanlıların Ağabeyisi" (s. 205) olarak niteler. Bu bilgi tamamen yanlıştır. Şinasi, İstanbul'da bulunduğu yıllarda Namık Kemal‘le yakın ilişki içindedir. Ancak Şinasi yurt dışındayken birkaç yıl sonra da N. Kemal Fransa'ya kaçar. Kemal, arkadaşları ile birlikte Şinasi'yi ziyarete giderler. Sayın Prof.'un Yeni Osmanlıların Ağabeyisi dediği zat, onları oldukça soğuk karşılar, hatta yüzlerine bakmaz. Bundan dolayı Namık Kemal yıllar süren bir kırgınlık içine girer. O kadar ki Şinasi'nin öldüğünü bildiği halde cenazesine bile katılmaz. Bu yüzden Şinasi'nin Yeni Osmanlıların ağabeyisi olarak sayılması tamamen hayal ürünüdür.

        Bu ve benzer hatalar dışında makalede kullanılan dipnotların ve bibliyografik künyelerin de yanlış olduğu görülür. Örneğin, 3. dipnotta Ebuziya Tevfik'in Yeni Osmanlılar Tarihi adlı eserini yayıma hazırlayan Ziyad Ebuzziya "bugünkü dile uygulayan" şeklinde gösterilmiştir. Böyle bir ifade bilimsel künyede kullanılmamaktadır. Kaya Bilgegil'in Ziya Paşa Üzerine Bir Araştırma adlı eseri 2. dipnotta (a.g.e) şeklinde, 4. dipnotta (Ziya Paşa) şeklinde kısaltılarak kullanılmıştır. Bu önemli bir tutarsızlıktır. 20. dipnotta a.g.makale şeklinde bir ifade vardır. Bunun hangi makale olduğu belli değildir. 214. sayfanın sonunda TKAE Y:11-14, 1973-1975 ifadeleri kullanılmıştır. Bunların niçin buraya konulduğu ve ne anlama geldiği belli değildir. Şayet makale daha önce burada yayımlanmışsa yazarın bunu daha açık ve anlaşılır bir şekilde göstermesi gerekirdi.

        Görüldüğü gibi, bu makale de iyi niyetlerle hazırlanmasına rağmen, çok yanlışı içermektedir. Sayın Tural'ın bu baştan savma ve düzensiz tutumu ile bilimin uzak yakın bir ilgisi yoktur. Edebiyat teorisyenlerinden biri olmaya soyunan insanın en azından yazılarında daha dikkatli olması gerekirdi.

 

16. Millî destanlarımız üzerine

Bu makale 1970 yılında Türk Kültür Dergisi'nde (nr. 90) yayımlanmıştır. Destan kelimesinin sözlüklerdeki karşılıkları, Türk kültürü ve edebiyatındaki yeri konusunda yapılmış bir incelemedir. Yazar makalenin giriş kısmında milletlerin devlet kurma çabalarından bahseder. Hiçbir sosyolojik ve bilimsel temele dayanmadığı halde, devletleri maddi-manevi ve millî olmak üzere üç grubu ayırır. Tural'a göre maddi devletler insan cemiyeti olmaktan doğan siyasi ve iktisadi temellere dayanır. Manevi devletler de sanat ve kültür zenginliğine dayanır. Bu iki devletin birliği ve beraberliğinden millî devletler doğar.

        Yazar, bu tanımlamaları yaparken hiçbir kaynak kullanmaz, yine kendi görüş ve yorumlarını ileri sürer. Oysa verdiği tanımlar için en az birkaç kaynak göstermeli ve birer örnekle somutlaştırmalıydı. Bu tanımlamaları yaparken "insan cemiyeti", "sanat hadiseleri" (s. 215) gibi ifadelerin de yanlış kullanıldığı görülmektedir. Bunların dışında makalede çok sayıda yazım hatasıyla karşılaşmaktayız. Bunları sırasıyla şöyle gösterebiliriz:

*foklorik (folklorik) (s. 216)

*Alp-Arslan (Alparslan); edmiştir (etmiştir) (s. 217)

*narrafit (narrative); Divanü Lügat-it-Türk (Divan-ı Lügati't-Türk) (s. 218)

*Muallim Ömer Naci (Muallim Naci) (s. 219).

Makalede hatalar komedisine dönüşen bir uygulamaya ise dipnotlarda karşımıza çıkar. Örneğin, 1. dipnotta işaret edilen eser yanlış sayfaya konulmuştur. 2, 3, 4, 5. dipnotlarda kullanılan Kaşgarlı Mahmud'un aynı eseri, gereksiz yere her dipnotta açık künyesi ile yazılmıştır. 219. sayfada Şemseddin Sami, Muallim Naci, Mehmet Salahi'nin sözlükleri kullanılmışken bunların künyeleri dipnotlarda verilmemiştir. Oysa, Ferit Devellioğlu'nun eserinin tam künyesi verilmiştir. Her halde yazar kütüphanesinin en görünen kısmında bulunan eserlerin künyesini vermekle yetinmiştir. 10, 11, 12. dipnotlardaki eserlerin yazarlarının kim olduğu gösterilmemiştir. 14, 15, 17, 18. dipnotlar hiçbir bilimsel eserde karşılaşılmayacak şekilde metin içinde peş peşe sunulmuştur. Bunların ardından gelen 27. dipnotta ise bu uygulamanın tam tersi yapılmış, numaralar farklı metinlerde ardarda gösterilmiştir. Yazar bütün bibliyografik künyeleri verirken yine metodsuz davranmıştır. Bazı yerlerde yayınevini verirken, bazı yerlerde buna gerek duymamıştır.

        Sonucu bulunmayan ve lise düzeyinde bilgiler içeren makalenin edebiyat bilimiyle doğrudan bir ilgisi yoktur. Eski Türk Edebiyatı veya kültür tarihini ilgilendiren böyle bir konunun, kuramsal olduğu iddia edilen bir eserde yer alması şaşırtıcıdır.

        İncelediğim bu makaleden sonra gelen iki yazıda ise tiyatro eserleri tanıtılmaktadır. Sıradan, kitap tanıtım yazıları olarak değerlendirilebilecek bu makalelerin hissi nitelikte olduğu görülmektedir. Bu nedenle aşırı hissi ve önyargıyla hazırlanan makaleleri incelemiyor, genel bir değerlendirme yapmak için sonuca geçiyoruz.

 

Sonuç

Yeni Türk Edebiyatı profesörlerinden ve edebiyat teorisyenlerinden biri olan sayın Prof. Dr. Sadık Kemal Tural'ın hazırladığı Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eseri, hatalı ve eksik yönleri ile karşımıza çıkar. Okucuya daha net bilgi verebilmek için bu hataları on grup altında toplamak mümkündür.

1. Yazım hataları:Eserde sayılamayacak kadar çok yazım hatası vardır. Oysa 248 sayfadan ibaret olan eserde bu kadar yanlışın bulunmaması gerekirdi. Bunların bir kısmı dizgiden kaynaklansa bile geri kalanının yazardan kaynaklandığı açıktır. Yazarın, yayın aşamasında eserini kontrol etmesi ve baskı için olur vermeden önce bu hataları gidermesi gerekirdi. Bu dikkatsizlik, yazarın konusuna karşı titiz davranmadığını gösterir. Aynı zamanda, eseri para vererek satın alan okura karşı da duyarsız olduğuna işaret eder. Çünkü hiç bir okur yanlış şeyler okumak için para verip eser almaz. Dolayısıyla yazarın okurlarına karşı daha saygılı olması gerekirdi.

2. Anlatım bozuklukları:Yazar eserini konuşma dili ile kaleme almıştır. Bu da yukarıda örnekleri gösterilen anlatım bozukluklarının doğmasına sebep olmuştur. Oysa bu tür eserleri akedemik bir üslupla yazmak olmazsa olmaz bir şarttır. Yazar muhtemelen konuyu önce kasete okumuş, başkaları tarafından bu kasetler deşifre edilmiştir. Daha sonra da hiç kontrol edilmeden yayımlanmıştır. Bu nedenle akademik üslubun kendine has havasını eserde bulmak mümkün değildir.

3. Görüş-olgu çatışması:Her bilim adamının elbette çeşitli konular hakkında görüşleri vardır. Ancak bilimsel eserlerde görüşler değil olgular ön plana çıkarılmalıdır. Kuramsal olduğu iddia edilen bu tür çalışmalarda olgular ve deliller daha fazla önem kazanır. Oysa yazar bu eserinde sık sık kendi görüşlerinin mahkumu olmuştur. Bu yetmezmiş gibi, ideolojik görüşler ileri sürerek, sempati veya antipatisini bilim olarak yutturmaya çalışmıştır. Bütün bunlar onun çok bilmişliğinden kaynaklanmaktadır.

4. İdeolojik önyargılı bakış:Bir bilim adamının görüşlerine ağırlık vermesi onu idieolojinin kucağına iter. Benzer bir duruma sayın Tural'ın da düştüğü görülmektedir. Elbette bir ideolojiyi benimsemek ayıp değildir. Ancak, bunu sıksık vurgulamak, kuramsal bir eserde yansıtmak büyük bir ayıptır. Yazar, geleneksel milliyetçilik anlayışını sürdürdüğünü kitabının hemen her satırında öne çıkarır. Oysa, 21. yüzyılda, özellikle de Sovyetlerin dağılmasından sonra milliyetçilik anlayışı yeni bir şekil almıştır. Modern milliyetçilik anlayışında farklı milletlerin kültürlerine saygı göstermek temeldir. Daha çağdaş, akılcı, uzlaşmacı ve üretkenliği önemseyen modern milliyetçilik ne yazık ki bu işin teorisyenleri tarafından bile henüz algılanamamıştır. 1940'ların milliyetçiliğine saplanıp kalan bu tür insanların, millî kültüre vereceği zarardan başka bir şey yoktur.

5. Demagoji merakı:Görüşleri ve ideolojik yaklaşımı yanında yazarın severek yaptığı işlerin başında demagoji gelir. Hemen her makalede bu tarz bir yaklaşım göze çarpar. Yazar, özellikle birilerini karalamak veya kendi fikirlerini öne çıkarmak için demagojiye başvurur. Bilimin sistematiği içinde demagojiye yer olmadığı açıktır. Tezlerini somut şekilde delillendiremeyenlerin tercih edecekleri bu yaklaşım yazar açısından büyük bir olumsuzluktur.

6. Fütürist yaklaşım:Yazar demagoji ile süslediği ön görülerinde o denli aşırıya gider ki bu da ona fütürist bir nitelik kazandırır. Örneğin Türk Dünyası'nın geleceği konusunda veya Yeni Milliyetçilik yazısında bu tarz yaklaşım had safhaya çıkar. Elbette bilim adamların geçmişten yola çıkarak geleceğe ilişkin projeksiyon yapmaları doğaldır. Ancak, bunu falcılığa vardıracak kadar yapılması normal değildir. Sayın Tural'da ise bu her an karşılaşılan bir kusurdur.

7. Düzensizlik:İncelenen eser çok şeyi anlatmayı amaç edinen, ancak yazarının düzensizliği yüzünden fazla bir şey anlatmayan bir içeriğe sahiptir. Bilmek farklı, bildiğini bir düzen ve sistem dahilinde sunabilmek daha farklıdır. Bilimsel mutfağınız ne kadar zengin olursa olsun, bunu eserinize yansıtamıyorsanız o zaman zenginliğinizin bir kıymeti yoktur. Yazarın, bir Prof. olarak bu ince ayrıntıya dikkat etmemesi üzüntü vericidir. Daldan dala konan bir kuş gibi konudan konuya geçmektedir. O kadar ki 248 sayfalık eserde edebiyat bilimi, destan, şiir, tiyatro, şehirleşme, tarih vs. gibi birbirinden farklı işlenmesi gereken konuların bir arada olduğu görülür. Yazar bunu yapacağına, edebiyat bilimini doğrudan ilgilendiren kavramsal ve kuramsal konulara girseydi daha yerinde olurdu.

8. Kaynak yetersizliği:Yukarıdı temas edildiği gibi kaynaklar bir bilim adamının mutfağını oluşturur. Bu eserden yola çıkarak bir değerlendirme yaparsak, yazarın mutfağının tamtakır olduğunu söyleyebiliriz. Sayın Tural, edebiyat bilimi ile ilgili 18 makale yazdığını iddia ettiği halde, bu alanla ilgili beş tane bile kuramsal eser kullanmamıştır. Verilen kaynaklar ise her akademisyenin veya edebiyat meraklısının kullandığı eserlerdir. Dolayısıyla böyle zevksiz ve seviyesiz bir mutfaktan çıkan yemeğin de besleyici olmaktan uzak kalacağı açıktır.

9. İçerik zayıflığı:İncelenen eserdeki makalelerin büyük bir kısmının içeriği oldukça zayıftır. Bunun sebebi yazarın bunları ya bir konuşma için veya bilimsel kariyerinde bir ilerleme sağlayabilmek için yazmış olmasına dayanır. Diğer bir söyleyişle, yazar bilim yapmak için eser kaleme almış değildir. Bu yüzden yazıların büyük kısmı bir mastır öğrencisinin ödevi niteliğindedir. Yazıların içerikleri güçlü olsaydı, belki de yukarda sayılan hataların bir çoğu göze bile batmayacaktı. Ancak hem içeriği zayıf, hem anlatımı zayıf, hem yazım ve mizanpajı zayıf olunca bütün hatalar ister istemez göze çarpmaktadır.

10. Metodsuzluk:Bir bilim adamı için belki de en önemli sorunların başında metodsuzluk gelir. Yazar, hocalarından gerekli metodları öğrenemediği gibi kendi çabaları ile de bu eksiğini tamamlayamamıştır. O kadar ki, nerede, neyi, nasıl anlatacağını bilmemektedir. Metodun temel gayesi bunu sağlayabilmektir. Bu ise daha akademik hayatın başında elde edilmesi gereken bir bilgidir. Sayın S. Tural siyaset veya bürokrasi ile uğraştığı kadar metod bilgisi ile uğraşsaydı belki bu kadar hata yapmayacaktı. Ne yazık ki Tural, bu tavrı ile Prof. unvanını taşıyan akademisyen-yazar sıfatına yakışmayacak şekilde metodsuzluk üzerine bir methiye dizmiş, ucube bir abide inşa etmiştir.

        Bu on maddeyi daha da genişletmek veya çoğaltmak mümkündür. Bu kadar olumsuzluğun bir eserde bulunması, eserin nitelik açısından zayıf olduğa en önemli işarettir. Bundan dolayı söz konusu eserin, Edebiyat Bilimi'ne herhangi bir katkı sağlamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen eserin her akedemisyenin ve her entellektüelin kütüphanesinde bulunması yararlı olacaktır. Şayet bir gün kötü yazılmış bir eser örneği ararlarsa uzağa bakmaları gerekmez. Bu eserin her hangi bir sayfası mutlaka onların işine yarayacaktır.

        Son olarak Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eseriyle edebiyat teorisyenliğine soyunan Prof. Dr. Sadık Kemal Tural‘a, şahin olmak isteyip de olamayan serçe için Köroğlu’nun söylediği bir dörtlüğü armağan ediyorum. Her halde en iyi o anlar ve yorumlar, nede olsa "O Bir Edebiyat Teorisyeni":         

                        Köroğlu derki de kalmayın naçar,

                        Serçenin gönlünden şahinlik geçer,

                        Şahini görünce ormana kaçar,

                        Varır tenhalarda kahraman olur…

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma

Yüksek Topuklar Romanı

"Yüksek Topuklar" "Murathan Mungan"

“‘Fabrikasyon’ Roman Örneği:

Yüksek Topuklar”

(Halûk Harun Duman)

Ki, hayatta en nefret ettiğim kadın tipidir bu. Hepsini hayatlarının sonuna kadar bir pastahanede çalışma cezasına çarptırmak isterim. Başlarına ne gelirse gelsin, ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ ideolojisinin yılmaz savaşçısı olan bu kadınlara, en ufak bir merhamet bile duymam!..

Murathan MUNGAN, 2002: 217

 

DİKKAT ÇEKİCİ BİR ENDÜSTRİYE DÖNÜŞEN ve sektörleşen günümüz edebiyatı fabrikasyon diye niteleyebileceğimiz eserlerle daha da güçlenmektedir. Arkasına finans ve medya desteğini alan ünlü yazarlar arda arda eserler yayınlamaktadır. Yayınlanan bu eserler birer “mal” olarak ilginç yöntemlerle pazarlanmakta. Böylece edebiyat piyasasına “marka yazarlar” ve “marka yayınevleri” damgasını vurmaktadır. Bir araştırmacı-yazarın da belirttiği gibi Türkiye’de “büyük edebiyatçı” olmanın yolu artık yazılanların edebi değerinden değil, reklamının iyi yapılmasından ve medyatik olmaktan geçmektedir.[1]Başlı başına bir araştırma konusu olabilecek bu sorunu bir kenara bırakıp bu anlayış doğrultusunda üretilen eserlerden birini ana çizgileri ile tanıtmak istiyorum.

Yazdıkları kadar, sıra dışı yaşantısı, cinsel ve ideolojik tercihleri ile basına konu olan Murathan Mungan’ın kaleme aldığı Yüksek Topuklar[2]”çağın ruhuna ve ritmine” uygun bir şekilde okurlara ulaştı. Romanda 5 yaşındaki bir kızla 5 gün geçirmek zorunda kalan Nermin adlı bir kadının yaşadığı sıkıntılı günler konu edilmektedir. Yazar romanı tasarlarken her güne yaklaşık 100 sayfa düşmesini planladığı için eser 527 sayfa gibi kalın bir hacime sahip. Yine aynı düşünce ile eser 5 bölüme ve 32 alt kısma ayrılmış. 1993-2002 yılları arasında yazıldığı belirtilen eserin bölüm konuları şöyle özetlenebilir:

I. Bölüm (11-77): Tuğde ile tanışma.

II. Bölüm (78-206): Tuğde ile İstanbul içinde gezintiye çıkma ve arkadaşlarla karşılaşma.

III. Bölüm (207-350): Temizlikçi Gurbet Hanım ve Lezbiyen Güngör’le tanışma.

IV. Bölüm (351-465): Eşcinsel Sinan ve Arhan’ın yaşadıkları eve gidiş.

V. Bölüm (467-527): Tuğde’nin reklam için filmde oynatılma öyküsü.

Bu beş bölüm içinde Nermin romanın merkezinde yer alan ve başından geçen öyküleri anlatan biri olarak karşımıza çıkar. 5 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek kadar cin fikirli olan Tuğde’nin Nermin’le olan ilişkisi romanın görünen omurgasını oluşturur. Oysa eserin asıl yapısı Nermin’in gizli dünyasının keşfidir. Nermin karanlıkta kalan bu dünyası içinde ailesi, politik ve ideolojik düşünceleri, erkek ve kadın arkadaşları, İstanbul’un farklı mekanları vs. gibi konuları okurlarla paylaşır. Bunu yaparken hâlden-mâziye, mâziden hâle gidiş gelişlerle ard arda öyküler sıralar. Bu nedenle eser Nermin’in anıları kadar, itiraflarına da dayanmaktadır. Hayattan umduğunu bulamamış yalnız bir kadının itirafları ve beklentileri eserde yoğun olarak işlenir.

Bu yapı içinde roman ilk bakışta çok insancıl ve çok sıcak bir görünüme sahiptir. Ancak satır aralarına gizlenen düşünceler ve yapıyı oluştururken kullanılan montaj yöntemi bize bu romanın birnevi “fabrikasyon” işi olduğunu hissettirir. Böyle bir tasarımla sunulan romandaki çağrışımları politik, cinsiyet sorunu ve sosyal çağrışımlar olmak üzere üç grup altında ele almak mümkündür.

I. Politik çağrışımlar

40 yaşlarında bir grafiker olan Nermin, aslında köken olarak zengin bir ailenin kızıdır. Ancak gençlik günlerinden itibaren sol gruplar içinde yer almış ve bu amaçla görevler üstlenmiştir. Örneğin İstanbul’un varoşlarında yaşayan halkı bilinçlendirmek için faaliyetlere katılmış, parti çalışmalarında rol almıştır. Ancak 1980’de yaşanan askeri darbe ile birlikte Nermin de çoğu arkadaşı gibi sol fikirlerden kopmuş ve kendini feminist hareket içinde bulmuştur. Aslında onun politik veya ideolojik anlamda sağlam temele dayanan bir alt yapısı yoktur. Hatta, nisbeten zengin bir sınıftan geldiği için kendinden aşağı sınıfta olan insanları hor görme gibi bir sınıf bilincine (class consciouness) sahiptir. Bu nedenle en yakın arkadaşlarını bile acımasızca eleştirir ve onları küçük görür. Aslında o da aile tarafından aristokrat bir geçmişe sahip değildir. Kütahya’nın bir köyünden baba evine hizmetçi olarak getirilen annesi, babasının cinsel tacizi sonucu Nermin’e hamile kalmıştır. Halaları tarafından sevilmeyen ve aşağılanan annesine babası da gerektiği gibi sahip çıkamamıştır. Bu nedenle çocukluk döneminde Nermin samimi bir anne-baba şefktati ile büyümemiştir. Dolayısıyla çocukluktan itibaren kendisini rahatsız eden bir “utanılacak anne kompleksi”ne sahiptir.

Nermin’in bu şekilde bir ideolojik veya politik bilince sahip olması dıştan bakılınca normal karşılanabilir. Ancak yazarın Nermin’in bu durumunu bahane ederek araya sıkıştırdığı, daha doğrusu montajladığı birkaç olay eserin fabrikasyon yönüne işaret eder. Bu durum fabrikasyon olduğu kadar, kasıtlı bir propoganda olarak da algılanabilir. Örneğin bunlardan ilki, Kürt sorununa ilişkin verilen ve eserde iğreti olarak yer alan öyküdür. Romanın henüz ilk sayfalarında verilen bu öyküde Sulhiye adlı bir albay eşinin Kürtlere karşı davranışı eleştirilir. Kızılcık sopalı Sulhiye adlı bu baş belâsı kadın, insanların ancak dayakla terbiye edilebileceğine inanırmış. Bu nedenle tayin olduğu yerlere gidince ilk işi askerlere kızılcık sopaları yaptırmak olurmuş. Bu sopalarla görevlerini ihmal edenleri veya yanlış yapanları döverek cezalandırırmış. Bu kadının Kürtlere bakış açısını yazar Nermin’in ağzıyla, şu şekilde anlatır:

“Kürtlerden ziyadesiyle nefret eden Kızılcık Sopalı Sulhiye, bütün yolunda gitmeyen şeylerden; suyu akmayan musluklardan, kazılmış da kapanmamış çukurlardan, çürük sebze ve meyveden, aradığında yerinde bulunmayan kapıcılardan, her şeyren her şeyden Kürtleri mesul tutardı. Kürtlerin tümünün Irak’a sürülmesini gerektiğini savunurdu. Ona kalırsa, bu yapılmadığı sürece, memlekette hiçbir zaman bir ilerleme kaydedilmeyecekti… (23)

Bir kadının itiraflarından oluşan romanın daha başında böyle bir öyküye yer verilmesi, politik bir tavır olarak karşımıza çıkar. Çıkarıldığında romanda hiçbir eksiklik yaratmayacak bu kısmın neden yer verildiği ise net olarak belli değildir. Tuğde’nin eflatun saç bağından hareketle hatırladığı Sulhiye hikayesinin romana kazandırdıklarından ziyade, kaybettirdiği çok şey olduğu açıktır. Çünkü okur, romanla tepkisel bir yaklaşım içine girmekte ve romancının ilerde ne gibi yönlendirmeler yapacağını düşündürmektedir. Türkiye’deki her roman okurunun politik olmadığı veya en azından söz konusu meseleye sayın yazar gibi bakmadığı bilinen bir gerçektir.

Bir diğer iğreti özellik ise, darbe ve komunizmin çöküşü sonrasında solculuklarını unutan, feminizmi, islamı, milliyetçiliği, liberalizmi, nihilizmi yeni keşfetmiş insanları yargılarken kullandığı sözler ve durumlarda görmekteyiz. Nermin’in kendi içinde bulunduğu ideolojik çatışmayı görmezlikten gelip dönek solcuları eleştirmesi normalde olmaması gerekirken, yazar kendi fikirlerini empoze etmek için ona böyle bir görev yükler. Şu cümleleri Nermin’in düşünceleriymiş gibi romana monte eder:

“Bir tek solculuktan vazgeçmenin yenisi olmuyor. Solculuktan vazgeçmek kolay hesaplaşılabilecek bir şey değil çünkü. Nereye giderlerse gitsinler, solculuğun zeki gözlerinin onları hep gözetlemeye devam ettiğini düşünüyor ve her an savunmada bir hayat yaşayarak, içten içe hep onlarla konuşuyorlar. Solculuktan caymış her kişinin, solcular tarafından nasıl görüldüğüne, nasıl değrlendirildiğine dair dertleri vardır ve içleri, çeşitli durumlarda, yeri geldikçe onlara karşı kullanılmak üzere hazır beklettikleri savunma cümleleri ve yanıtlarla doludur. Ah, bilmez miyim?” (164).

Eserin ilerleyen sayfalarında yine solculuktan vaz geçip Ortaköy’de bir bar açan Turgay’ı tanıtırken de, ondaki değişimi olumsuz bir hava içinde okura sunar. Oysa Nermin’in veya ona can veren yazarın da liberalizmin cazibesine, özellikle de kapitalin sıcaklığına göz kırpması arka plana iter. 80 öncesinde Kapital’i başucu kitabı yapan solcuların, 80 sonrasında kapitali tapılacak bir nesne olarak görmesi, gayet normal olsa gerek. Ancak yazar bunu pek etik bulmadığı için, Turgay’ı eleştirirken onun “ezikliğini” ön plana çıkarmayı unutmaz.

            Esere montajlanan bir diğer konu da Maraş olayları ile ilgilidir. Romanda en sempatik ve en masum kadın olarak yer alan hizmetçi Gurbet Hanım vasıtasıyla bu konu gündeme getirilir. Doğal olarak bu konu ile birlikte Alevi-Sünni meselesi de esere kolajlanır. Yazar bunu yaparak kapanmış bir yarayı yeniden açmaya ve gün yüzüne çıkarmaya çalışır. 1978 yılında meydana gelen üzücü olayda Gurbet Hanım’ın yeğenini yitirdiğini belirttikten sonra, onun ağzından şöyle bir değerlendirme yapar:

Ölümün zulümlüsünü gördük biz. Maraş’ta kıydılar canımın yongasına, dağ duruşlu, aslan pençeli bir çocuktu; kır çiçekleri gibi gülerdi Nerminim. Öğretmen çıktığında, daha yeni evlendirip göndermiştik Maraş’a. Senesi dolmadan ölüsü geldi. Alevi evlerini basıp basıp adam sürüdüler Maraş sokaklarında; evleri ateşe verdiler, körpe boyunlarda bıçak bilediler. Efsane belleme anlattığımı 1978 senesiydi daha. Gönül koyma söylediklerime ya bu Sünnilere göre cennet kapısı var mıdır bilmem Nerminim! Sünni dediğin Müslüman karası!.. (213).

Romanın ortalarına doğru başlayan Gurbet Hanım’ın bu hikayesi kısa olmasına rağmen, okuru belirli bir yöne doğru sürüklemesi ve yönlendirmesi bakımından önemlidir. Yazarın araya monte ettiği bu kısa olay ilk bakışta masum ve gerekli görülebilir. Ancak sanatın ve bilimin temel amacı insanları ayırmak değil, birleştirmek ve barış içinde yaşayacakları ortamı oluşturmaktır. Sanatkârın temel işlevi de birleştirici pozitif değerleri yükseltmek olmalıdır. Fakat gelin görün ki yazar fabrikasyon romanının albenisini artırmak için, bu işlevi görmezden gelir. Bu üzücü olayı yeniden gündeme getirerek tarihin çöplüğünde kalması gerekenleri kendi çıkarı için kullanmakta bir sakınca görmez.

Romanda yer alan politik çağrışımları ve bunlara dayanarak yapılan montaj ve kolaj tekniklerini daha da artırmak mümkündür. Ancak bu yazının sınırlarını düşünerek diğer gruba geçmek istiyoruz.

II. Cinsiyet sorunu

Romanda en fazla üzerinde durulan konulardan biri cinsiyet sonunu (gender problem) diye niteleyebileceğimiz kadın-erkek arası ilişkilerdir. Kadın dedikoduları yanında travestiler, eşcinseller, lezbiyenler, lolitacılar vs. gibi daha pekçok cinsiyetle ilgili konununda eserde geniş bir şekilde işlendiği görülmektedir.

Romanın asli kişisi olan Nermin, yüksek topuklarını giyip insanlara yüksekten bakarak onların arasındaki geçimsizliği tahlil etmeye çalışan bir akademisyen gibi davranır. Kadınlardan hoşlanmayan -Gurbet Hanım hariç- tanıdığı hiçbir kadını sevmediği anlaşılan Nermin’in söyledikleri, yazarın cinsiyet problemine bakışını da yansıtmaktadır. Roman, bu yönüyle kadınlar dünyası hakkında ansiklopedik bilgiler bulabileceğiniz bir özelliğe sahiptir. Bunu yapacağımız kabataslak bir değerlendirme ile gösterebiliriz.

Yazar eserin her bölümünde kadınların tavır ve davranışlarını kesin cümlelerle değerlendirir. Bunları kısa içerikleriyle şöyle gösterebiliriz:

Kadın ittifakı: Ne yazık ki, kadınlar arasında kurulan ittifakların çoğu, ancak başka kadınlar söz konusu olduğunda mümkündür. (47)

Kadın ve mutfak:Kocasından, çocuklarından, dünyadan kaçıp, mutfaklarına sığınan kadınlar geçti gözlerimin önünden: Omuzları düşmüş, gözleri yarı kapalı bezgin kadınlar… (62) Kadınlar,  esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar. Kadınlar için hem siper, hem sığınaktır mutfak ve her zaman sıcak aile yuvasının içimizi ısıtan sembolü anlamına da gelmez; yaşayan ölüler haline gelmiş kimi kadınların morgudur aynı zamanda. Toprağa verilene kadar bekledikleri yerdir. (63)

Kadınlar ve soyadları:Hem babasının, hem kocasının atasoyunu taşımadaki ısrarlarında, amaçlananın tersine feminist bir yan göremiyorum ben. Kadınlara soy kimliğini, hem koca hem de baba soyadlarını veren ekrek vurgusunu katmerlendirmekten başka… (107)

Kadınların bahane bulması: Kadınlar, bahane bulmada erkerlere oranla daha incelikli ve ustadırlar. (108)

Kadın ressamlar: Kadın ressamların, resmi, kendi hayatlarındaki süslemeciliğin bir uzantısı gibi görmeleri, resim sanatı adına değil, daha çok bir kadın olarak rahatsız etmiştir beni. Bunların resim meraklarında, resim yapmayı, makyaj yapmanın bir uzantısı olarak görmek alışkanlığı vardır… (110)

Romandaki bu tür değerlendirmeleri daha da çoğaltmak mümkündür. Diğer bölümlerde kadınların merakları, sesleri, ayakkabıları, başkalıkları vs. gibi konulara da değinilmektedir. Yazarın bu romanda vermek istediği imaj birkaç açıdan eleştirilebilir. Herşeyden önce yazar aile mevhumu ve ailede kadının oynadığı rol konusunda ön yargılara sahiptir. Hemen her kadının eksik tarafı bulunduğunu, yine eksiklerle dolu olan Nermin ağzından dile getirir. Bu olumsuz hava yazarın cinsiyet problemi konusunda bir kadın kıskançlığı içinde bulunduğuna işaret etmektedir. Adeta karşı cinse özenen, yerlerine geçemediği için onlardan nefret eden bir paradigmaya sahiptir.

Yine bu konudaki görüşlerinde Amerikanvari yaklaşım içinde bulunması da eleştirilebilecek hususlardan biridir. Hatta, biraz daha ileri giderek kadınlar hakkında yaptığı değerlendirmelerin Amerikan yazarlardan esinlendiğini söylemek mümkündür. Çünkü tanıtılan kadınların bir çoğuyla toplumda karşılaşmak mümkün değildir. Bunun gibi, kültürel alt yapı içinde de belirtilen kadınların yeri olmadığı açıktır. Bu yüzden yazarın oryantalist bakış açısı ile cinsiyet problemine eğildiğini ve ön yargılı davrandığını söyleyebiliriz.

Romanının ilgi çekici yönlerinden biri de yine cinsiyet ve yaşantıyla ilgili olan aforizma türündeki ifadelerdir. Yazar sık sık vecize kabilinden cümlelere yer verir. Felsefi içeriğe sahip bu cümlelerden birkaçını aşağıya almak istiyorum:

*Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, birtek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar (179).

*Erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler (180)"Murathan Mungan"

*Güzel kadınlar daha iyi severler (181).

*Bazı kadınlar hiç yanılmadan büyümeyi becerirler. İmrenilecek şey! (183).

*Kin sessizlikte ve aşağıda biriktirilir (387).

*Mucizelere inananlar, metafiziğe değil, değişime inananlardır aslında (391).

*Bazı kötülükler sahiplerinin içinde kaybolur; sahipleri bile bulamaz ortık onları (395).

*Hayat bazı insanların kalbini daha çok kırar (396).

*Bazı mesafeler asla kapanmaz, en yakınımızdakiyle bile

*Eşyayla ilişkimiz, hayatla ilişkimiz konusunda ipucu verir (399).

*Yaşarken vermediklerini, öldükten sonra kimseden alamazsınız (401).

*Biz ne dersek diyelim, yaşam çoğu kez kendi yarattığı klişeleri kullanıyor (413)

*Bizi en çok kendimize benzediğini düşündüğümüz insanlar üzer (418)

*Bir kadına, kadınlığını yaşatacak erkek bulmak gerçekten zordur (422)

*Yazmak en iyi başlangıçtır (461)

*Gülünç olmaktan korkma, gülünç olmaktan korkmamak, insan olmaya başlamanın ilk adımıdır.

*Kimse kendi zamanının efendisi değildir (464)

*Başarı herkesi yumuşatır (503).

Eserin ilgi çeken yönlerinden biri de dolaylı olarak cinsiyet konusu ile ilgili olan ironik durumlardır. Örneğin Tarlabaşında uzun süre yanan trafik ışıkları (266); Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanıyla ilgili gönderme (267); Kadir İnanır’ın sahte bakışları (312); Bir yazarının intihar ederken kullandığı sandalye ile Nermin’in babasının sandalyesi arasında kurulan ilgi; Yine Nermin’in topuğunun ızgara arasına sıkışıp kırılması (521) eserdin ironik parçaları arasında yer alır. Bu güncel ve alaycı göndermelerle yazar romana önemli bir canlılık kazandırır.

II. Sosyal çağrışımlar

Yukarıda değerlendirdiğimiz iki grup dışında sosyal çağrışımların da eserde bol miktarda yer aldığını görmekteyiz. Bunlar arasında zengin-fakir ikilemi, travestiler, mahkemeler, işkenceci polisler, medya, hortumcular, sokak çocukları, dilenciler, cumartesi anneleri, sınıf farklılıkları gibi konular ilk akla gelenlerdir. Bütün bunların ardında yatan ise sistemin bütün olarak kritize edilmesidir.

Ancak yazarın yaptığı değerlendirmeler seçtiği yöntem açısından pek inandırıcı gelmemektedir. Bunun nedeni de Nermin’in konumuyla ilgilidir. Nermin daha önce belirtildiği gibi kısmen burjuva sayılabilecek bir ailenin okumuş, meslek sahibi olmuş bir kızıdır. Yaşadığı maceralar ve hayal kırıklıkları nedeniyle hayatla bağları sarsıntıdadır. Tek sığınak olarak evini gören Nermin insanlara güvenmeyen bir psikolojiye sahiptir. Yalnızca eşcinsel arkadaşı Sinan’ın yanında huzuru bulmaktadır. Sürekli olarak bir zamanlar birlikte yaşadığı Mehmed’i düşünmekte ve ondan ayrılmanın verdiği hüznü yaşamaktadır. Romanın sonuna doğru ise yolda karşılaştığı Emre’yle tanışma arzusunu taşımaktadır.

Böyle bir çerçeve içinde çizilmiş olan Nermin gibi tuzu kuru sayılabilecek birinin, yukarıda başlıklar halinde verdiğim sosyal konulara eğilmesi ve bunlar üzerine kafa yorması inandırıcı olmaktan uzaktır. Zira, Nermin sosyolojik anlamda problem şuuruna sahip bir kişi değildir. Tek düşündüğü ve obsession haline getirdiği şey kadın-erkek ilişkisi ve kadınların bu konudaki mürayilikleridir. Bu nedenle romanda yapılan sosyal çağrışımların büyük bir kısmı, eseri genişletmek için düşünülmüş havası vermektedir.

Asıl bu kısımda üzerinde durmak istediğim husus “yüksek topuklar” adının romana verilme sebebi ve bunun ardında yatan sosyal gerçeklerdir. Her ne kadar tarihi gelişimi konusunda bilgi sahibi olmasak da, yüksek topuklu bayan ayakkabılarının batıdan ülkemize girdiğini tahmin edebiliriz. Moda dalgası ile bütün dünyaya yayılan bu ayakkabılarla kadınlar daha seksi ve daha güçlü görünmek için giyerler. Yüksek topukları ile boylarını haddinden fazla uzattıkları gibi, kalça ve gögüslerini de daha görünür kılarak karşı cinsin dikkatlerini üzerlerine çekerler. Bu nedenle bütün mankenler, film strarları veya ünlü bayanlar genellikle yüksek topuklu ayakkabılarla dışarıda görülürler. Daha çok Amerikalı bayanların tercih ettikleri bu tarz ayakkabılar aynı zamanda show kültürünün de önemli bir göstergesidir. Bu şekildeki ayakkabıları giyen bayanların öz güvenleri artar, diğer insanlara daha havadan bakarlar. Her ne kadar bel ve sırt ağrısı yapsa da moda için bunu kullanmakta bir sakınca görmezler.

Bu kısa sosyolojik izahtan da anlaşılacağı gibi yazarın romanına bu ismi vermesi bir tesadüf değildir. O yüksek topuklu Nermin’in yanında, yüksek topuk giymeye aday olan ve bu konuda yaşından beklenmeyecek şekilde aktif davranan Tuğde’yi planlı olarak seçmiştir diyebiliriz. Nermin’in  -dolayısıyla yazarın- yüksek topuk merakı eserin ilk sayfalarında şu şekilde karşımıza çıkar:

Benim için, her durumda erkeğin başına belâ olan bu kadın tipinin [yüksek topuk giyen] simgesi işte o yüksek topuklar olmuştu; bir biçimde o topukları, o topukların üzerinde yükselen kadınları yazacaktım.  Bu bir duruştu çünkü. Bu kadınların hayattaki iddialarına ait bir duruştu. Her yerde, her durumda, her şeye karşı gösterdikleri bir iddianın duruşuydu. Yalnızca erkeği kahraman, kadını himayeye muhtaç gösteren erkek egemen senaristlerin hayat görüşleriyle açıklamıyordum bu durumu… (13)

Bu kısa, ancak çarpıcı paragrafta yazarın “yüksek topukları” bir simge olarak gördüğü ve bunun ardında erkek egemen bir toplum karşısında kadınların hayattaki iddialarını yansıttığı fikrini görmekteyiz. Yukarıda kısaca temas ettiğimiz gibi, kadının bir nesne olarak ayakkabıya yüklediği bu görev ve onun ardında yatan düşünce bu paragrafta açıkca kendini belli etmekte. Yazar, bir bakıma romanın başından sonuna kadar, 5 yaşındaki cin fikirli Tuğde’nin kariyer yapma becerisi ile, yüksek topuk arasındaki ilgiyi kurarken bu düşünceden yararlanır.

Nermin her ne kadar romanın başında yüksek topukları bir baş belası olarak görse de, romanın sonunda kendisi de bu belaya uğramaktan kurtulamaz. Gittiği davette, tıpkı filmde olduğu gibi ayakkabısının yüksek topuğu madeni ızgaraya takılıp kırılır (s. 521). O zamana kadar büyülü güzelliğini üzerinde taşıyan genç kadının bütün büyüsü aniden bozulur. Bunu “yüksek topukların intikamı” olarak yorumlar ve içine düştüğü komik durum karşısında şaşkına döner.

Yazarın bu şekilde sonuçlandırdığı romanını gereksiz çağrışımlar ve öykülerle uzattığını, bilinçli olarak hacmini genişlettiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle romanda zaman zaman aksaklıkların meydana geldiği görülür. Örneğin, 326. sayfadan itibaren Tuğde’ye yer verilmez ve adeta unutturulur. Yaklaşık yüz sayfa sonra Tuğdeye tekrar dönülmesi ise okurun bu konudaki ilgisini azaltır (429). Eserde aksiyona fazla yer verilmemesi ve merak unsurunun gözardı edilmesi de önemli bir problemdir. Okurun merakını kamçılayıcı entrikalar yok denecek kadar azdır. Okur, kadın dedikoduları veya dişi geyik muhabbetleri türünde sayfalar dolusu çağrışımı okumak zorunda kalır.

Bu çağrışımların verilmesindeki yöntem de bir takım olumsuzlukları içermektedir. Nermin ikide bir “Aklıma geldi…” diyerek ya bir anısını veya bir tanıdığı hakkıdaki düşüncelerini nakleder. Yaptığı itiraflar ise birbirini tutmayan ve örtüşmeyen serbest çağrışımlarla doludur. Bu haliyle Nermin sanki psikolojik bir sıkıntıya sahip birinin duygu ve tavırlarını yansıtmaktadır. Özellikle anne, babası ve halalarıyla ilgili anlattıkları bilinç altında yatan sorunların kökenini göstermesi açısından ilginçtir. Romanın bu kısmında yazar başarılı bir terapist gibi Nermin’in düşüncelerini süzmeyi becerir. Belki de romanın en güzel ve en çarpıcı kısmı, Çocukluk için defter adını taşıyan bu kısımdır (326-427).

Halalarının zulmü ve babasının ilgisizliğini bir türlü aklından çıkarmayan Nermin, Kütahya’nın bir köyünden gelen köy kökenli annesinin aile içinde çektiği sıkıntıları unutamaz. Halaları bu zavallı kadına yaşama hakkı tanımamışlardır. Onun “Keşke şimdi köyümde olsaydım da, ayaklarımı Simav çayına soksaydım” düşüncesi sürekli aklına takılan bir ifâde olarak kalır (427). Daha sonraki günlerde bunu yapması gerektiğini eşcinsel arkadaşı Sinan da kendisine önermiştir. Bu bir nevi arınma olacak ve Nermin belki de Simav çayına ayaklarını sokarak ruhunda taşıdığı kirleri yıkayıp, bu kirli anılardan kurtulacaktır.

Özellikle eşcinsel arkadaşı Sinan’ın bu konuda söyledikleri de romandaki etkileşim duygusunu artırır. Sinan, Nermin’in sıkıntılarını anlayan tek kişidir. Onun çocukluğundan beri içinde taşıdığı ve halalarının etkisiyle büyüttüğü “annesinden utanma” kompleksinden kurtulması gerektiğini belirtir. Bunun da en iyi yolu Kütahya’ya gidip annesinin köyünü bulmak ve en yüksek topuklu ayakkabıları giyip ayaklarını Simav nehrine sokarak yıkanmaktır. Sinan şöyle der:  “O nehir senin annen. Hâlâ annene sahip çıkmaktan korkuyorsun. O nehrin seni yıkamasına izsin ver!..” (465). Eserinin en çarpıcı ve insani duyarlılığı en fazla yansıtan bu bölümünün, edebiyatımız için önemli bir kazanım olduğunu burada vurgulamak bir kadir bilirlik olacaktır. Bu buluş aynı zamanda güzel bir katharsis örneği olarak da edebiyat tarihine geçecektir.

Sonuç

Yüksek Topuklar yayınlandığı ilk günden itibaren medyanın desteğini arkasına almayı başardı. Önce gazetelerde, ardından internette tanıtım yazıları yayınlandı. Yazar Murathan Mungan’la eseri hakkında televizyon söyleşileri yapıldı. Daha çok yağlamaya ve tanıtıma yönelir bu tür programlardan birine konuk olarak katılan Boğaziçili Üniversitesinden bir akademisyenden tek kelimeyle romanı tanıtması istendi. Sayın akademisyen, kendinden emin bir şekilde bu romanın İstanbul romanı olduğunu belirtti ve çok eğlenceli bir eser olduğunu ekledi. Romanı okumadan önce, yapılan bu şablon tanımlamaların doğruluğunu inanmaktaydım. Ancak okuduktan sonra bu tür bir nitelemeyle hiçbir alâkası olmadığını gördüm. Kaldı ki edebiyatımızda, Ankara romanı, Niğde romanı veya Şebihkarahisar romanı gibi bir sınıflandırma da bulunmamaktaydı. Romanları geçtiği mekanı veya şehri ön plana alarak bir sınıflandırma yapmanın, bilimsel açıdan doğru olacağını sanmıyorum.

Bu açıdan romanı daha çok cinsiyet sorunu ve kadın erkek ilişkileri üzerine yoğunluk kazanan bir sınıflandırma içine sokabiliriz. Bunun yanı sıra, Tuğde ile temsil edilen yeni neslin yükselme hırsı, bunda medya ve reklam dünyasının aldığı rol de dikkat çekicidir. Yazar simgesel açıdan Yüksek Topuklar’a yüklenen ideolojik içeriği vermede başarılı davranmıştır. Ancak roman bu haliyle daha çok filme alınmaya yarayacak bir yapı ile okurun karşısına çıkmaktadır. Sıkça seyrettiğimiz Problem Çocuk, Evde Tekbaşına vs. gibi Amerikan çocuk ve aile filmlerindeki kurgunun romanı etkilediğini söyleyebiliriz.

Aynı zamanda şair, oyun yazarı ve senarist olan sayın Mungan’ın bu özelliklerini romanına da yansıttığı görülür. Dolayısıyla bütün bunlar romanın planlı bir üretim sürecinden geçtiğini ve bir mamül madde veya meta gibi oluştuğuna işaret etmektedir. Becerikli bir yönetmen elinde filme çekilebilecek bu eserin, roman dünyası içinde ayrıcalıklı veya etkili bir konuma sahip olmayacağı açıktır. Buna rağmen, yazarın ilerde daha güzel romanlar yazabileceğini düşünmekteyim. Anlatımı ve karakter yaratmadaki başarısına, aksiyon ve entrikayı da ekleyebilirse edebi değeri daha yüksek eserler ortaya koyabileceği muhakkaktır.


[1]Murat Bardakçı, “Yüksek Topuk giymeyen ‘Makber’ şairinin açlık mektubu”, Hürriyet, 9 Haziran 2002: 7

[2]İstanbul: Metis Yayınları, 2002

 

Comments Off

Filed under Roman

Kar Romanı

Orhan Pamuk Kar

"Kar Romanındaki Kurgu Yanlışları"

(Halûk Harun DUMAN)

Bu kitap da uluslararası arenaya çıkacak. Ben istemesem de. Ve orda aslanlar gibi koşturacak!..

Orhan Pamuk (Hürriyet Pazar, 20 Ocak 2002)

2002 yılı başlarında yayınlanan Kar romanı içeriğinden çok tanıtım alanındaki kampanyalarla dikkati çekti. Eser piyasaya dağıtılmadan önce birkaç köşe yazarı tarafından göklere çıkarılarak, etrafında merak uyandırıcı bir hâle oluşturuldu. Yayınevinin profesyonel reklam kampanyaları sayesinde kısa sürede kamuoyunda romanı okuma isteği arttı. Yapacağı yankının genişliğini fark eden yayınevi de Türkiye ortalamasını çok aşan bir miktar olan 100 bin baskıyla eseri dağıtmaya başladı. Ortalama bir kitabın 1000-3000 arası basıldığı bir ülke için bu rakam oldukça astronomikti. Medyada yapılan tartışmalarda romanın içeriğinden çok pazarlanma şekli ele alındı. Tanıtımın farklı bir yöntemi böylece sezdirilmeden kamuoyuna enjekte edildi. Kar, kısa zamanda efsanevi ve mutlaka okunması gereken bir roman imajıyla raflardaki yerini aldı.

Ben bu yazıda, romanın tanıtımından çok içeriği üzerinde ana çizgileriyle durmak istiyorum. Yazarın daha önce yazdığı romanlarla kıyaslanmayacak derecede hatalarla dolu eserdeki kurgu yanlışlarına dikkat çekmenin yararlı olacağına inanıyorum. Bu nedenle araştırmamızda eserdeki olay örgüsü, kişiler, mekân kullanımı vs. gibi kurguyu oluşturan yapı unsurları üzerinde durulacaktır.

I. Olay örgüsü

Kar romanı yakın dönemde Kars şehrinde cereyan eden birtakım siyasal olaylar etrafında kurgulanmıştır. Olay örgüsü islamcı-milliyetçi-solcu ve radikal Kürtçü  ideolojiler çerçevesinde genişletilmiştir. Şehirde gerçekleştirilen göstermelik bir askeri darbe ile merak unsuru yükseltilmeye ve aksiyon hızlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak, olay örgüsü daha ilk etapta göze çarpan hatalar üzerine kurulmuştur. Örneğin, eserin dikkat çekici ve merak uyandırıcı bir olayla başlamaması en önemli hatalardan biridir. Oysa çağdaş roman anlayışı içinde, olay örgüsünün dikkat çekici bir tarzda başlaması, bu yolla okurun ilgisinin yakalanması temel prensiplerden biridir. Kar romanında ise böyle ilgi uyandıracak bir başlangıç göze çarpmamaktadır. Kars'a gelen Ka adlı şairin yolculuğuyla eser başlar. Ka'nın merak uyandırıcı problemlerle karşılaşmasına ise romanın ilerleyen sayfalarında yer verilmiştir. Okurun bu ilgi çekici bölümlere ulaşması için birçok sıkıcı sayfayı okuması romancı açısından başarılı bir düşünce değildir.

Olay örgüsündeki hata yalnızca bununla sınırlı değildir. Yazar sıradan, sıradanlığın ötesinde basit bir askeri darbe ile olayları genişletmeye çalışmıştır. Bir tiyatro sahnesinde başlayan askeri darbe kısa sürede sanallıktan çıkıp gerçeğe dönüşür. Bütün şehir üç gün boyunca darbenin etkisi altında kalır. Bilindiği gibi yazar daha önceki romanlarında, özellikle de Benim Adım Kırmızı (İstanbul:1998)’da olay örgüsünü katmanlar halinde başarılı bir şekilde kurmuştur. Ancak benzer başarıyı Kar romanında gösteremediği görülür. Bir biriyle iç içe girmiş olaylar arasında yeterli ilgi kurulamadığı için örgü gevşemiştir. Bu nedenle romanın çekirdeğini desteklemesi gereken çerçeve olaylar birbirinden kopuk halde kalmıştır. Bu konuları birer cümle halinde şöyle gösterebiliriz:

Orhan Pamuk, Kar

  • *Gazeteci-şair Ka'nın Kars'a gelişi, İpekle olan ilişkileri
  • *Kars şehrinin tarihi ve geri kalmışlığı
  • *Kars'ta yaşanan siyasal olaylar ve ideolojik çatışmalar
  • *Şehrin etnik yapısı
  • *Askeri darbe ve cinayetler
  • *Yazarın Ka'nın şiirlerini araştırması.

Bunlar arasında aksiyonu içinde barındıran konular birkaç tanedir. Yazar bu nedenle romandaki olayları genişletebilmek için, ideolojik çatışmalar ve aşkı önplana çıkarmaya çalışır. Küçük bir şehir ölçeğinde siyasal grupların birbirleriyle veya devletle olan çatışmalarına dikkat çeker. İşlenilen bir kaç cinayetle eserin dramatik ve entrik yönünü artırmayı amaçlar. Yazarın çatışma içinde ele aldığı gruplardan solcular, değişen konjoktürle birlikte, eski güçlerini yitirmişlerdir. Ortaya çıkan islamcılar arasında ise tam bir bütünlük göze çarpmaz. Bir kısmı tarikat farklılıkları, bir kısmı ise Kürtçü islamcılık gibi etnik kökene dayanan bir anlayışa bağlıdır. İslamcılığı bir maske gibi kullanıp asıl amaçlarına daha farklı yollarla ulaşmayı arzu ederler. İslamcılar ve Kürtçülerin karşısında yer alan grup ise devletle iş birliği yapanlardan oluşur. Ancak onlar da karşıt görüşte olanlar gibi, devletin şehre olan ilgisizliğinden yakınmaktadırlar.

Yazar bu farklı ideolojiler arasında romanın asli karakteri Ka'yı bir katalizör gibi işler. Eski bir sosyalist olan Ka, devletin baskıları nedeniyle Almanya'ya kaçmıştır. Gazeteci ve şair olarak hayatını sürdürmektedir. Kars'a geliş amacı ise gazetesi adına, intihar eden türbanlı genç kızları (intiharcı kızlar) araştırmak ve kendilerini öldürme nedenlerini bulmaktır. Bir başka amacı ise, eski sevgilisi İpek'i görmektir.

Ka, karlı günler ve geceler boyu yaptığı araştırmalarda kendisini Kars gerçeği ile yüz yüze bulur. Görkemli bir tarihe sahip olan şehir, çocukluk dönemlerinde gördüğünden çok farklıdır. Caddeler ıssız, evler bakımsız, gençler işsiz ve mutsuzdur. Yoksulluk ve huzursuzluk had safhadadır. Gençlik yıllarının canlı ve zengin hayatı kaybolmuş, Kars hayalet bir şehre dönmüştür…

Şehri harap halde gören Ka, insanlar arasındaki huzursuzluğun bir başka nedeni olarak da ideolojik farklılıklar olduğunu belirler. Esrarengiz kişiliğiyle Lâcivert etrafında gruplaşan islamcılar, militan bir tavırla şehirde terör estirmektedirler. Bu militanlardan biri Ka ve sevgilisi İpek'in gözü önünde İmam Hatip Lisesi müdürünü kurşunlayarak öldürür. Katil elini kolunu sallayarak kayıplara karışır. Cinayetin sebebi ise müdürün başörtülü kızları okula almamasıdır.

İşte bu olaylarla birlikte Ka kendini şehirdeki gizli hesaplaşmalar içinde bulur. İslamcılar laiklere ve devlet yanlılarına düşmandır. Ka, birkaç kez Lâcivertle gizlice konuşur. Ayrıca şehirdeki islamcılar üzerine etkili olan Şeyh Saadettin Cevherle tanışır. Bu ortamda yapılacak bir seçim Kürtçü islamcıların işine yarayacaktır. Bunu kabullenemeyen devlet yanlıları, karın yolları kapadığı bir günde askeri darbe yaparak şehrin yönetimini ele geçirirler. Kısa zaman içinde belirlenen terörist odakları çökertilir. Çıkan olaylarda insanlar yaralanır veya ölürler.

Askeri darbe liderlerinden olan tiyatro oyuncusu Sunay ile daha önce tanışan Ka, darbe liderinin isteği üzerine Lâcivertle konuşur. İslamcı gençliğin liderlerinden olan İpek'in kız kardeşi Kadife, darbecilerin hedefi haline gelmiştir. Sunay, bir oyunda ona yer vererek kendi isteğiyle başını açmasını ister. Ayrıca Kadife ve Lâcivert arasındaki aşk ilişkisini kullanarak, bu grup üzerinde etkili olmaya çalışırlar. Bütün bu olaylarda Ka arabulucu rolü ile gençleri iknâ etmeye çalışır.

Kadife, Lâcivert'ten gelen direktifler üzerine başına açmayı kabullenirse de darbeciler kontrol edilemez hal almışlardır. Devlet desteği ile başta Lâcivert olmak üzere çok sayıda islamcı ve Kürtçü genç öldürülür. Barındıkları İmam Hatip Lisesi dağıtılır. Darbe liderlerinden İpek'in de Lâcivert'in sevgilisi olduğunu öğrenen Ka büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Onunla ilgili bütün hayalleri yıkılır. Buna rağmen yine de onu alıp Frankfurt'a götürme niyetindedir. Ancak İpek, Lâcivert'in ölümünden Ka'yı sorumlu tutarak onunla gitmez. Darbeciler tarafından Kars'tan zorla uzaklaştırılan Ka bir müddet sonra Almanya'ya döner ve buradaki rutin hayatına devam eder. Burada bir gün yol ortasında vurularak öldürülür. Görgü tanıkları ile konuşan yazar, Türk'e benzer birinin Ka'yı öldürdüğünü öğrenir. Kaldığı yeri aradığında, bir sürü dağınık eşya arasında şiir kitabını bulamaz.

Ka, Kars'tayken farklı insanlarla ve farklı olaylarla karşılaşmıştır. Ancak onu en fazla etkileyen şey, aralıksız bir şekilde yağan kardır. Gecesiyle, gündüzüyle şehri örten bu “beyaz karanlık” Ka'nın şair ruhunu etkiler. Çok sayıda şiir adeta uhrevi bir makamdan gönderilmişçesine kendisine gelir. Kars'ın tenha sokaklarına yağan kar gibi, Ka'nın yalnız kalbine ilhamlar yağar. O da bunları küçük bir deftere kaydeder. Ka'nın yazdığı ondokuz şiir, ona ilham veren kar tanesinin yıldızı andıran simetrik köşelerinde farklı bir duruma tekabül eder. Yazar bunu şöyle gösterir:

Mantık Hafıza Hayal Merkez

Kar

Gizli simetri

Yıldızların arkadaşlığı

Çaresizlikler, zorluklar

Bütün insanlık ve yıldızlar

Satranç

Allah'ın olmadığı yer

İhtilal gecesi

Rüya sokaklar

Vurularak ölmek

Köpek

Dünyanın bittiği yer

Çikolata kutusu

İntihar ve iktidar

Mutlu olacağım

Cennet

Aşk

Kıskançlık

Ben, Ka

Arkadaşının ilginç macerasını ve yazdığı şiirleri merak eden romancı (Orhan Pamuk), önce Almanya'ya, ardından Kars'a giderek Ka'nın hayatını araştırır. Onu tanıyanlarla ilişki kurar, yaşadığı mekânları inceler. İpek ve ailesiyle tanışır. Bütün uğraşılarına rağmen birkaç şiiri hariç diğerleri hakkında hiçbir ipucu bulamaz. Karlarla kaplı Kars şehrinde İpek'in güzelliğinden etkilenen yazar, birkaç gün sonra buradan ayrılarak İstanbul'a geri döner. İhmal edilmiş bir şehrin mutsuz, yaralı ve yoksul insanlarını arkasında bırakır. Bütün anılarını, Ka'nın yaşadıklarıyla da birleştirerek Kar romanını tamamlar.

Romanda yazarın konumu da ilginçtir. Yazar, yani Orhan Pamuk, arkadaşı Ka'nın yazdığı şiir kitabı peşindedir. Bu dünya edebiyatında sık kullanılan bir izlektir. Örneğin Umberto Eco Gülün Adı adlı eserinde bunu başarılı bir şekilde kullanmıştır. Konuya Arşetip eleştiri (Archetypal criticism) açısından baktığımızda bu izleği kutsal kitabın en doğru versiyonunu arayış eylemine kadar uzatabiliriz.(ABRAMS 1993: 223-25) Hatta yazar Benim Adım Kırmızı adlı romanında buna benzer bir izlek kullanmıştır. Dolayısıyla Kar 'ın yeni bir roman olmasına rağmen, eski bir izlek üzerine kurulması fazla ilginç gelmemektedir. Hatta bu, yazarın kendini tekrarladığını ve yaratıcılığının sınırına geldiğini göstermektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi roman çok çapraşık bir olay örgüsüne sahiptir. Bu nedenle okuru etkileyecek ve onu sürükleyecek bir kurgusallıktan uzaktadır. Asıl vurgulanmak istenen olay veya durumlar belirsizdir. Birbirine karışan ve desteklemeyen yönleriyle roman kaotik bir yapıya sahiptir. Bazı gazeteciler tarafından eserin bu yönü başarı olarak vurgulanıp Grotesk kurguyla yazıldığı söylense de bu doğru bir tesbit değildir.(ALPAY 2002:81) Eserdeki tesadüflerin haddinden fazla olması, inandırıcılıktan uzak ve yapmacık taraflarıyla kurgu felcine uğramış bir havaya sahiptir. Yazar çoğu zaman geri dönüşler ve zaman atlamaları yaparak olaylar arasında ilgi kurmaya çalışır. Kendini, tanıdıklarını olayların içine katıp basit göndermeler ve çağrışımlarla zorlandığı yerlerden kurtulmaya çalışır. Bu yüzden eser ilgi cümleleri ve gereksiz bir takım çözümleme denemeleriyle detaylar yığınına dönüşür. Örneğin Kars'ın caddeleri, sokakları, evleri aşırıya varan bir ayrıntı ile işlenir. Bunların ön plana çıkarılması asıl konunun arka plana düşmesine ve anlaşılmamasına neden olur.

II. Kişiler

Olay örgüsü gibi romandaki kişiler de belirgin değildir. Ka'nın ne fiziki yapısı, ne de psikolojisi yeterince tasvir edilememiştir. Ka eski sevgilisi İpek'in eşinden boşanmış olmasını fırsat bilerek onunla romantik ilişkiye girmiştir. Amacı onunla evlenmek ve Frankfurt'a giderek mutlu bir hayat sürmektir. Romana katılan bu romantik boyut, kısa zaman içinde Ka ve İpek'in sevişmeleri ile heyecanını yitirir. Aşkın erişilmezliği ve yüceliği yerini bir anda erotik ilişkiler yığınına bırakır. Ka'nın güçlü bir kişiliğe sahip olmaması onu islamcıların ve darbecilerin kullanımına acık hale dönüştürür. Bu nedenle Ka okura elinde küçük bir bloknot, Kars'ın sokaklarını kolaçan eden bu hayata yabancı bir ajan gibi görülür.

Ka, romanın merkezinde yer alan bir karakter olmasına rağmen güçlü ve etkileyici olmaktan çok uzaktadır. Yaptığı bir söyleşide yazar Ka ile kendisi arasındaki ilgiyi şöyle ifade eder:

"Ka'nın hafif yeteneksiz olduğunu düşünüyorum. Onun yeteneğinin anlaşılmadığını düşünüyorum! Ka benim ünlü olmamış halim. Ünlü olmasaydım, ki ün rastlantısal bir şeydir, daha zor anlaşılır kitaplar yazsaydım, medya patlaması ünüme hizmet etmeseydi, ya da ilk gençlik yıllarımda düşündüğüm gibi şair kalmakta ısrar etseydim, Ka gibi biri olurdum… Kızgııın, öfkeliii, sinirliii, hüzünlüüüü ve yalnız! Bende olan bazı başka itici özellikler de var onda… Başına kötülükler gelebileceğini düşünüp küçük hesaplar yapıyor. Kendini sevdirmek istiyor ama kararsızlıklar çekiyor. Öfkelenip bir şeyler yapıyor, sonra da pişman oluyor. Korkuyor. Korktuğundan da korkuyor! O sadece bir kenara çekilip kendi odasında mutlu olmak istiyor!. Bunlar benim özelliklerim…"

 

Bu cümlelerdeki gibi yazar Ka ile kendisi arasında bir aynileştirme yaparken Ka'nın romandaki konumuna dikkat etmemiştir. Bu nedenle onu romanın gerçek anlamda sürükleyici bir lokomotifi gibi kullanamamıştır. Tam tersine, "İpek'i tavlamak ve şiir yazmaktan başka yapacak bir işi olmayan" (s. 211) aylak bir adam imajıyla okurlara tanıtmıştır. Dolayısıyla bu yaklaşım romanı olumsuz şekilde etkilemiştir.

Söz konusu özellik İpek'te de görülür. Evlendiği eşi Muhtar'dan ayrılıp babasının otelinde yaşayan bu kadın genç ve güzel biridir. Yalnız yazar güzelliğinin detayları üzerinde yeterince durmamıştır. Gözleri ve yüzü hakkında birkaç fırça darbesi gibi etkisiz tasvirler yapmıştır. Asıl onu güçsüz kılan durum ise Ka ile girdiği ilişkinin boyutudur. İpek, kısa zamanda kendini Ka'nın kollarına atmaktan büyük bir zevk duymaktadır. Daha sonra Lâcivert’le de benzer bir ilişki içinde olduğunun açığa çıkması İpek karakteri açısından kötüleyici olmuştur. Hele ki Lâcivert'in hem İpek, hem de kız kardeşi Kadife'yi birlikte kullanması tam anlamıyla kokuşmuşluğun bir göstergesidir.

Bunun gibi yetersiz ve hatta aşırı gizemli bir şekilde tanıtılan kişilerden biri de Lâcivert'tir. Yazarın, bu kişiyi asıl adı yerine Lâcivert diye nitelemesi onun etrafında büyülü bir atmosfer çizebilmek içindir. Ka'nın birkaç kez konuşma fırsatı elde ettiği bu genç adam devlet güçlerinden köşe bucak kaçmaktadır. Ne hikmetse Kars gibi küçük bir şehirde olmasına rağmen bir türlü yakalanamamaktadır. Asıl amacı islami devlet kurmaya yarayacak potansiyel güçleri bir araya getirmek ve Kars'ta örgütlenmeyi sağlayabilmektir. Etkili konuşması yanında düzgün fiziği ile de dikkati çeken Lâcivert de cinsel hırslarını kontrol edemez haldedir. Bir zamanlar İpek'i kendine bağlayan Lâcivert, ardından onun kız kardeşi Kadife'yi de haremine almaktan çekinmemiştir. Onun bu tasarrufu önemli bir husustur. Zira aynı anda iki kız kardeşle sevişmeyi sürdürmenin islami anlayışta cevaz görür tarafı bulunmamaktadır. Hele ki, islamcı bir grubun teorisyenliğine soyunmuş bir kişinin bunu yapması tam anlamıyla cehalet veya kişiliksizlik olarak nitelenebilir. Bu nedenle, Lâcivert de, diğer iki kişi gibi olumlu bir imajla okur karşısına çıkmaz.

Söz konusu kişi hakkında en dikkat çekici ve hatalı tanıtım ise onun yaşı ile ilgilidir.Yazar Ka’nın gözüyle Lâcivert’i şöyle tanımlar:

“Gözlerinin mavisi bir Türk’te hiç görülmeyecek koyu bir Lâciverte yaklaşıyordu. Kumraldı, sakalsızdı, Ka’nın sandığından çok daha gençti, hayret uyandıracak kadar soluk bembeyaz bir teni ve kemerli bir burnu vardı. Olağanüstü yakışıklı gözükuyordu. Kendine duyduğu güvenden kaynaklanan bir çekimi vardı. Halinde, tavrında, görünüşünde laik basının çizdiği bir eli tespihli, bir eli silahlı, sakallı, taşralı, saldırgan şeriatçıya benzeyen hiçbir şey yoktu.” (s.75-76)

Bu detaylardan yola çıkarak, Lâcivert’in klişeleşmiş şeriatçı tipine uygun olmadığı imajını vermeye çalışır. Ancak yazar ilerleyen sayfalarda aynı kişiyle ilgili verdiği bilgiler bu ölumlu özellikleri yalnışlar niteliktedir. Lâcivert’in Ka’ya anlattığına göre İstanbul Defterdarlığı’ndan emekli bir katibin oğludur. Üniversite yıllarında Amerikan uçak gemisinden çıkan denizcileri taşlamış, evlenip ayrılmış, elektronik mühendisidir. Bu günlerde inanç zaafı yaşamış, 1979’da gerçekleşen İran devrimini desteklemiş; Seyyid Kutup, Ali Şeriati’nin eserlerinden etkilenmiş; Askeri darbeden kaçmak için Almanya’ya sığınmıştır (1980). Grozni’de Çeçenlerle birlikte Ruslara karşı savaşmış, sağ ayağından yaralanmış. Sırp kuşatması sırasında (1992) Bosna’ya gitmiş ve bir Boşnak kızı Marzuka ile evlenmiş. Siyasi faaliyetleri yüzünden hiçbir şehirde iki haftadan fazla uzun kalmadığı için Marzuka’dan da ayrılmıştır. Türkiye’yi karış karış dolaşmış, hiç kimsenin ölümüne veya öldürtülmesi eylemine karışmamıştır. Kars’a intihar eden genç kızları bu fikrinden vaz geçirmek için gelmiş. Lacivert şiir de yazmış ve bunları eski karısı Marzuka’ya bırakmış. Ölümünden sonra bunların yayınlanmasını istiyormuş…” mışlarla muşlarla özetlemeye çalıştığım bu paragrafı şöyle bir incelediğimizde yazar Orhan Pamuk’un kişi betimlemelerinde ne kadar tutarsız olduğunu ve çelişen yönlerinin ne denli fazla olduğunu kolayca çıkarabiliriz.

1. Lâcivert, 1960’lı yıllarda bir üniversite öğrencisi olarak eylemlere katıldığına göre 18-20 yaşandadır.

2. İran devrimine (1979) sempatiyle baktığı dönemde 39-40 yaşlarında bulunmaktadır.

3. Askeri darbede (1980) yurt dışına çıktığında 40 yaşındadır.

4. Romanın yazıldığı dönemde, yani 1999’lu yıllarda 59 yaşındadır. (Dolayısıyla Ka’nın belirttiği sandığından fazla genç görünmesi, herhalde bir göz yanılgısı olsa gerek).

5. Lâcivert bir şehirde iki haftadan fazla kalmadığı halde, örneğin Kars’ta, İpek ve Kadife adlı kız kardeşleri kendine bağlamayı bilmiş, ikisiyle de aşk yaşamıştır?!

6. İki kız kardeşle yaşadığı aşklardan sonra, başka bir Kürtçü bayanla evlenmiş ve bir çocuğu olmuş. (Bir şehirde iki haftadan fazla kalmayan biri için bu Guines rekorlar kitabına girebilecek bir başarı olsa gerek?!).

7. Lacivert yaşlı, bir ayağı sakat, polisten köşe bucak kaçan biri olmasına rağmen “kendine güven duyan” (?!) biridir. Bu güveni yüzünden Kars gibi küçük bir şehirde bile intiharcı kızları bu fikirden vazgeçirmek için çalışır.

8. İslamcı gençler tarafından usta olarak adlandırılan Lâcivert, klasik şeriatçı tipinden çok uzaktadır. Elektronik mühendisi olması nedeniyle şiir de yazar (?!).

 

Yukardaki açıklamaları okuyanlar, Lâcivert’in kişiliğiyle ilgili verilen imajların bir karakter yaratmadan uzak olduğunu anlayacaktır.

Üzerinde en fazla durulan ve islamcı genç kızların sembolü olarak algılanabilecek kişilerden biri de Kadife'dir. Otelci Turgut Bey'in liberal kızı, üniversite yıllarında başörtülü kızlara yapılan zulüm ve baskıyı protesto etmek için başını örtmüştür. Ablası İpek kadar güzel olmasa da cesur davranışları ile kısa zamanda türbanlı genç kızların simgesi haline gelmiştir. İslamcı gençler arasında itibarlı bir konuma yükselmesini ve erkeklerin ona âşık olmasını sağlamıştır. Darbe liderlerinden olan Sunay, bu karizmatik konumunu göz ününe alarak ona tiyatroda bir rol vermeyi kafasına koymuştur. Kadife, oyunun bir yerinde başındaki örtüyü çekip atacak, böylece genç kızlara örnek olacaktır. Lâcivert'in de isteğiyle bu rolü kabul eden genç kız oyun sırasında büyük bir performans göstererek izleyenleri büyüler. Ancak onun eser içindeki bu karizmatik yapısı da ablasının sevgilisi Lâcivert ile olan ilişkisi nedeniyle etkilenir. Romanın sonunda kendisine âşık olan islamcı bir gençle evlenmesi ve bir yuva kurmuş olması ise eserde nadir görülen iyimser yanlardan biridir.

Bunlardan yola çıkarak, Kar romanında etkileyici bir karakter veya tip yaratılamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün kişiler aşağı-yukarı ayni söylemle (discourse) konuşur. Hemen hepsi ideolojik sorunları çözmek için fikir jimnastiği yapar gibidirler. Ancak düşünceleri kristalize olmamış ve çarpıcı bir yetkinliğe ulaşmamıştır. Hemen hepsi kendi içlerinde çelişen, ikircil psikolojiye sahiptir. Örneğin Ka ateist olmasına rağmen ilk görüşte tarikat şeyhinin eline sarılıp öper. Tarikat şeyhi de ne hikmetse onun elini öper. Necip hem islamcı bir gençtir, hem de ateizmi merak eder. Birlikte girdikleri tiyatronun tuvaletinde Ka ile Allah ve din konusunu konuşurlar. İpek babasına saygı duyar, onun bulunduğu sırada Ka ile sevişmek istemez. Ancak birkaç kez bu fikrinden vaz geçip Ka’nın odasında doya doya onunla sevişir. Kadife baş örtüsünü bir bayrak gibi kullanır, ancak tiyatro sahnesinde onu çıkarıp atmaktan da edemez. Sunay Zaim Atatürkçü çatlağın biridir. Darbecilerle birlikte olup türbancılara karşı cephe alır. Lâcivert kadın düşkünü islamcı bir teorisyendir…

Bütün bu çelişkili durumlar roman kişilerinin kaypak bir zeminde olduklarını gösterir. Akla bunların içinde hiç mi aklı başında, normal, inanılıp güvenilen biri yoktur gibi bir soru gelebilir? O da ne yaptığını bilen romancının kendisi, yani Orhan Pamuk’dur. Tabi yayıncının, özellikle kitabı Kars kalesine tuğla yapma gibi fantastik düşünceye sahip olan  İletişim Yayınlarındaki sayın Barış Tüzün’ün düşüncesi de akılcıdır(Hürriyet Pazar, 20 Ocak 2002). Şanlı medyanın kağıttan kaplanlar ve romancılar yarattığı bir ülkede, kağıttan kaleler yaratılması boş bir fikir olmasa gerek…

III. Mekân: Kars'ın dramı

Roman yapısı içinde olay ve karaterler gibi etkili olan hususlardan biri de mekândır. Zira anlatılan olayların ve yaşayan kişilerin ayrıntıları mekânla olan ilişkileri ile verilir. Bu açıdan baktığımızda eserde genel mekân olarak Kars'ın önplana çıktığını görmekteyiz.[1] Özel mekânlar arasında ise Ka'nın yattığı otel, Yeni Hayat Pastahanesi, İmam Hatip Lisesi ve Millet Tiyatrosu’nu sayabiliriz. Ayrıca, Ka'nın Almanya'da kaldığı pansiyonu da özel mekânlar içinde değerlendirmek mümkündür.

Kars, mimarisi, demografik yapısı yanında ideolojik kamplaşmalar ve geri kalmışlığıyla eserde yer alır. Yalnız bu yer almada yazarın oldukça ön yargılı ve taraflı davrandığı görülür. Örneğin, yazara göre şehirdeki dikkat çekici her yapı Rus veya Ermenilerden kalmıştır. Bunların dışında kalan binalar ise çoğu cumhuriyet döneminde yapılan kişiliksiz yapılardır. Zaten yazara göre Kars'ın mimarisi gibi demografik yapısı içinde Türklerden bahsetmek pek mümkün değildir. Şehrin sokakları ve kahveleri işsiz Kürt gençleriyle doludur. Bu gençlerden bir kısmı ideolojik islamcı, bir kısmı da Kürtçü veya eski sosyalistlerden oluşmaktadır. Bunların karşısında yer alanlar ise devlet yanlısı Atatürkçü, laikler veya milliyetçi görüşü benimseyen insanlardır.

Ruslar elindeyken gelişmişliğin simgesi olan Kars, Türkler döneminde, özellikle de cumhuriyet döneminde büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Şehir, 1950'li yıllara kadar çağdaş bir sosyal yaşantıya sahipken, 1970'lerden sonra ideolojik çatışmaların merkezi konumuna dönüşmüştür. Özellikle solcu ideolojiyi benimseyen gençler, Sovyet sınırına yakın bu şehirde etkili bir örgütlenme safhasına girişmişlerdir. Arada çıkan sağ-sol çatışması yüzünden şehir halkı göçe zorlanmıştır. Kars'ın yerli halkının Anadolu'nun farklı bölgelerine taşınması nedeniyle şehir ekonomik ve kültürel anlamda büyük bir çöküş yaşamıştır.

Görüldüğü gibi yazar, eserinde bir nebze de olsa Kars'ın yaşadığı dramı gözler önüne sermeye çalışmaktadır. Şehirle ilgili vurguladığı hususların bir kısmı doğrudur. Ancak bir kısmı sosyal realiteye aykırı hususlardır. Örneğin görkemli yapıların Rus veya Ermenilerden kalmış olması ve bunların harabeye dönüşmesi doğru bir tesbittir. Hem işlevselliği, hem de estetik boyutuyla şehre farklı bir kimlik kazandıran bu binaların yıkılış öyküsü ise daha hazindir. Tarihi eser sayılarak, tamir edilmesine veya yeniden benzer şekilde inşa edilmesine izin verilmeyen bu evlerden çoğu zaman içinde yıkılmıştır. Daha sonra yapılan binalar ise zevksizliğin ve çarpık kentleşmenin abideleri olarak şehir silüetindeki yerlerini almışlardır.

Yazarın vurguladığı, ancak gerçeklerle örtüşmeyen bir husus şehirdeki Kürt nüfusun fazlalığıdır. 1980 öncesinde Kars'ın içinde Kürtlerin sayısı oldukça sınırlı miktardaydı. Bunlar daha çok Aralık, Digor, Göle vs. gibi kazalarda ve köylerde hayatlarını sürdürürlerdi. Artan terör hadiseleri, köy baskınları ve yaylaların hayvancılığa kapatılması bu insanlar üzerinde etkili oldu. Kalabalık kitleler halinde Kars'a ve batı kentlerine göç eden insanlar burada yeni bir hayat arayışına giriştiler. Bu nedenle yazarın sık sık vurguladığı "işsiz Kürt gençleri" "terörist Kürtler", "aranan Kürtler" vs. gibi nitelemeler çok doğru tesbitler değildir. Kars'taki işsizliğin boyutu etnik yapıyı aşan bir özellik taşır. Diğer bir söyleyişle, şehirde işsiz olanlar yalnızca Kürt gençleri değildir. Bunun gibi teröre bulaşanlar arasında da yalnızca belli bir etnik grubun varlığından bahsetmek mümkün değildir.

Bu noktada eserin yayınlanış tarihi ile Kürt meselesinin aldığı boyut arasındaki ilgiye de dikkat çekmek yararlı olacaktır. Eserin bu içerikle yayınlanması ile gündeme gelen Kürtçe eğitim, özel yayın isteği, siyasal ve sosyal haklar, azınlık statüsü vs. gibi isteklerin yoğunlaşması arasında bir ilgi var mıdır? Bu da araştırılmaya değer bir başka konu olsa gerek. Gerçi sayın Yalçın Küçük, son yayınladığı eserinde Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yılmaz Karakoyunlu (?) gibi romancıların neye ve kime hizmet ettiklerini ayrıntılı bir şekilde işlemiştir (KÜÇÜK 2002: 119) Tarihi tahrif eden, olanı yok, olmayanı var sayan çarpık zihniyetli bu yazarların gerçek amaçlarının “yozlaştırma” ve bu yolla sömürgeleştirme olduğunu vurgulamaktadır. Bu tür araştırmaların ilerde daha da yoğunlaşacağı muhakkatır.

Kars'a bir ajan-provakatör gözü ile bakan Ka'nın dikkat ettiği hususlar nedense hep belli bir noktada düğümlenmektedir. O da, şehirdeki ideolojik çatışmalardan ziyade Türk-Kürt etnik yapısındaki çelişkilerdir. Yazar, bu isimleri kullanırken önlerine ve arkalarına getirdiği niteleyici kelimelerle asıl amacını açıkca ortaya koyar. Örneğin yazara göre Kars'ta yaşayıp tutuklanan, hapse atılan, cahil bırakılan, hizmetcilik gibi basit işlerle uğraşan, işsizlik yüzünden kahveleri dolduran insanların hepsi Kürt'tür. Bu nitelendirmelere göre Türkler onları sömüren ve ezen bir gruptur.

Elbette roman gerçekliği içinde yazar, istediği gibi düşünme ve kurgulamayı istediği şekilde yapma özgürlüğüne sahiptir. Ancak bunu yaparken sorumlu ve dürüst olmasını da okurun beklediğini unutmamalıdır. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, Kars'ta gerçekte sıkıntı çeken kesim yalnız Kürtler değildir. Hatta son yıllarda, satın aldıkları araziler, kurdukları iş yerleri ve edindikleri sosyal konumla Kürtler şehrin burjuva sınıfını oluşturmaktadırlar. Bu gerçekleri göz ardı edip, bütün olumsuzlukların bu şehirden kaynaklandığını düşünmenin faydası ne olacaktır. Kaldı ki yazarın Kars’la ilgili nitelemeleri de pek olumlu değildir:

*Kars'ın yarısı sivil polis (138)

*Kars'ta ancak aptallar ve kötüler mutlu olabilir (139)

*Yıllardır bütün Kars'ı fişleyen, şehir nüfusunun onda birini muhbir olarak kullanan MİT (196)

Bu benzeri nitelemelerin şehrin kimliğine ne gibi olumlu katkı sağladığı tartışılabilir. Herhalde yazar yaratmak istediği kurgusal gerilimi ve etkileyiciliği artırabilmek için bu tür nitelemeleri yapmıştır. Ancak bunların realiteyle ilgisinin olmadığı açıktır.

Yazar şehri anlatırken bazen aşırı derecede ayrıntıya dikkat eder. Cadde ve sokak isimlerinde, özel mekanlarda gerçekte var olan yerleri kullanır. Bazen de ne hikmetse bir sürü yanlışlıklar yapar. Örneğin Kars'ta Kale altı diye bir mahalle yoktur. Yine Kars'ın içinden akan suyun ismi de Kars çayı olarak bilinir. Yazar bunu Kars nehri, Kars deresi diye yanlış adlandırır. En önemli ve fahiş hatası ise şehirde yaşayan Azerileri alevi olarak nitelemesidir. Oysa Azeriler şiâ kimliğine sahiptirler. Yazarın böyle bir hatayı yapması bilgi yetersizliğinden kaynaklansa gerekir.

Eserde çizilen Kars imajının, sıradan okur için aşırı olumsuzluklarla dolu olması başka bir hatadır. Bu eserden sonra Kars'a gitmek isteyenlerin bundan vaz geçecekleri açıktır. Korkutucu ve ürkütücü bir havayla sunulan şehrin gerçekte öyle olmadığına kişileri inandırmak zor olacaktır. İnsanlar bırakın orayı görmeyi, mümkünse onun sınırlarından bile geçmemek istemeyeceklerdir. Hele yıllar sonra eseri okuyan ve gerçeği bilmeyen insanlar, romandan yola çıkarak şehri nitelemeye çalışacaklardır. Kars ve Karslıların bu kötülüğü hakkettiklerine inanmak mümkün değildir. Ünlü romancı Orhan Pamuk'un Kars'a hediye ettiği bu milenyum hediyesi karşısında kamuoyunun nasıl tepki göstereceğini gerçekten merak etmekteyim. Karslıların yerinde olsam yazarın bir büstünü şehrin en uygun yerine, örneğin Mal Meydanı'na dikilmesi için çalışırdım. Heykelin altına da: "Kars'ı romanlaştıran ünlü yazarımız Orhan Pamuk?!" diye gösterişli bir tanıtım levhası asılmasını sağlardım.

Aslında yazarın bakış açısı ve romanın yayınlandığı konjoktür bize bazı önemli ip uçları vermektedir. Örneğin terörist grupları "savaşçı gerilla" gibi öven nitelemeleri gerçek amacını yansıtmaktadır. Yazar Kars başta olmak üzere Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da yaşanan olayları bir Türk-Kürt savaşı gibi göstermeye çalışmıştır. Yıllardan beri bölücü güçlerin siyasi anlayışıyla uyan bu hususların kimin işine yarayacağı ise açıktır. Oysa yine Kars'ın da aralarında bulunduğu Anadolu'nun birçok şehri kozmopolit yapısına rağmen huzurlu yaşantısıyla bilinmektedir. Yazarın bu olumlu hususlara bir kez bile olsun değinmemiş olması gerçekten düşündürücüdür. Birbiriyle evlenen Kürt ve Türk gençleri yok mudur? Bu yolla akraba olan ailelere hiç mi rastlamamıştır? Şehrin ileri gelen zenginleri arasında hiç mi Kürt bulunmamaktadır? Yıllardır dostça yaşayan farklı etnik kökene sahip insanlar yok mudur? Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmek sosyal ve tarihi hoşgörü değil de illâ devlet görüşü müdür?… Bütun bu soruları daha da artırmak mümkündür. Ancak, bir seçim gezisi için ulusal bir gazete tarafından görevlendirilip Kars'a giden ve ardından böyle bir roman yazan Nişantaşlı aydının bunları fark etmesi mümkün değildir. Nişantaşı nere, Kars nere?.. Değil mi?..

Sonuç

Yazar eserinin ismini Kar koymasına, baştan sona kardan bahsetmesine rağmen bu imge üzerinde yeterince duramamıştır. Yalnızca karın yağışı ve beyazlığını vurgularken onun farklı boyutlarına değinmemesi önemli bir olumsuzluktur. Örneğin karda yürüyen insanların düşünceleri, yeni yağan basılmamış karın çıkardığı ses, kar fırtınasının çağrışımları, kar soğununun insanın içine işlemesi, karla gelen bereket, kar ve kışın ölüm simgesi olarak kullanılması vs. gibi taraflara eserde rastlanmamaktadır. Karın asıl bu yönleri vurgulanıp, bu beyaz karanlığın şehre nasıl bir hava verdiği üzerinde daha geniş bir şekilde durulabilirdi. Romanın asli kişisi Ka’ya ağaç dallarından sarkan buzları bile saygı ile seyrettiren (s.166) yazarın, bu tür fantaziler yerine daha gerçekçi yaklaşımı yararlı olurdu.

Karın imgelenmesinde olduğu gibi sembolik yönü de fazla araştırılmamıştır. Eserin 261. sayfasında yer alan ve önemine binaen arka kapağa aynen basılan simetrik açılım ise halk arasında çok bilinen bir özelliktir. Örneğin halkın dokuduğu kilim veya halılarda sık sık bu desene rastlamak mümkündür. Bunun felsefi yorumları yapılırken söz konusu gelenekten bahsedilmemesi ise önemli bir eksikliktir. Roman Cevat Fehmi Başkut’un Buzlar Çözülmeden adlı eserinin modern bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Bu da söz konusu eserin olay örgüsü açısından fazla bir özgünlük içermediğini göstermektedir.

Romanda irdelenmeye çalışılan ideolojik farklılıklar ve çatışmalar ise sıradan bir aydının yakından tanıdığı, hatta fazlasıyla bildiği gruplaşmaları oluşturur. Yazarın bunları daha farklı bir perspektifle yorumlaması beklenirdi. Ancak siyasal konular ve mekân olarak seçtiği şehrin kültürüne uzaklığı onu bu tür çözümlemeler yapmaktan alı koymuştur. Bu yazarın Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide eleştirdiği tuzağa kendisinin düştüğünü göstermektedir. “Nişantaşı'nın ağzı muhallebi kokan, burjuva yazarının” yazabileceklerinin bunlar olması, aydınımızın memleketi tanıma ve tanıtma başarısı (?!) için canlı ve önemli bir örnektir. Sanırım, Hürriyet Pazar’da yapılan söyleşide belirttiği gibi yazarın konudan uzun süre kopuşu ve tekrar dönüp konsantre olmaya çalışması esere kötü bir şekilde yansımıştır.

Kısacası, kurgu hataları, yetersiz karakterizasyonu ve bakış açısındaki darlıklar nedeniyle Kar romanı başarılı bir eser olmaktan uzaktır. Bütün reklam kampanyaları, astronomik baskısı, medya desteği, cilalı ve yağ kokan tanıtımlarına rağmen, okur arasında ilgi uyandırmayacağını söyleyebiliriz. Hatta eseri alıp okumak isteyenlerin, birkaç sayfa sonra sıkılıp bir kenara bırakacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu yalnızca romancı açısından değil, romanı bu haliyle  piyasaya süren ve para kazanmayı düşünen yayıncılar açısından da hüsran olacaktır. Önemli olan reklamcılar veya angaje köşe yazarlarıyla büyük kitlelere seslenmek değil, okurun sağ duyusuna seslenmek ve onun güvenini kazanabilmektir. Maalesef Kar romanında Orhan Pamuk, yazarlığına güvenenleri hayal kırıklığına uğratmıştır diyebiliriz. Roman çok satabilir, uluslararası arenada aslanlar gibi boy gösterebilir, ancak okurun gönlünde ve edebiyat tarihindeki yeri pek parlak olmayacaktır.

Kaynaklar

Abrams, M. H. (1993), A Glossary of Literary Terms, New York: Columbia University

Alpay, Necmiye (2002), "Kar Kışkırtıcı", Milliyet Sanat, Mart.

Küçük, Yalçın (2002), Şebeke (Network), İstanbul: YGS Yayınları.

Pamuk, Orhan (2002), Kar, İstanbul: İletişim Yayınları.

 


[1] Degerli elestirmen sayin Dogan Hizlan romandaki Kars ile gerçek Kars arasindaki ilgisizlige dikkat çekerek söyle demektedir: “Siz eger gerçek bir Kars sehri içerisine olaylari, kisileri yerlestirmege çabalarsaniz, sonuçsuz bir ise girmis olursunuz, çünkü romanin bir kurgu isi oldugu gerçegine ters düsersiniz…” (Hürriyet, 26 Ocak 2002). Bu çok dogru ve gerçekçi tesbittir. Ancak romanin kurgusal yönünü gerçek Kars sehrine yerlestirmeye çalisan okur degil romanci olmustur. Bu nedenle, romanda kendisiyle ilgili geçen bölümler ne kadar gerçek Orhan Pamuk’u yansitiyorsa, sehirle ilgili geçenlerin de bilinen gerçek Kars’i yansittigini söylemek mümkün olsa gerektir. Bir diger arastirmaci sayin Yalçin Küçük ise Orhan Pamuk’un romanindaki kurguyla ilgili sunlari söylemektedir: “Romanda kurgu, her halde mükemmel bir akildir; bu nedenle de hem dogal ve hem de gerçekci olmak zorundadir…” KÜÇÜK, 2002. Söz konusu tesbitler için eserin 70 ve 119. sayfalarina bakilabilir.

Comments Off

Filed under Roman