Author Archives: admin

Türkler niçin yabancı dil (İngilizce) öğrenemiyor?

page_1

Türkler niçin yabancı dil (İngilizce) öğrenemiyor?

(Why can’t Turks learn a foreign language [English]?)

Halûk Harun DUMAN

İster isen anlamak cihânı,

Öğrenmeli Avrupa lisânı.

Bilmek gerek ordaki fünunu,

Terk eyle taassub u cünunu

Ziya Paşa (1829-1880)

WEST, Richard vd., Türkiye’de Yükseköğretim Kurumlarındaki İngilizce Eğitimi, British

Council-TEPAV, Kasım 2015, 112 s., (online: www. http://www.britishcouncil.org.tr)

BRITISH COUNCIL ve TEPAV tarafından Kasım 2015‘de yayımlanan İngilizce eğitimi konulu “Durum Analiz Raporu” birçok yönden önemli ve dikkat çekici bilgiler içermektedir. Ancak her çalışma gibi raporda eksik bırakılan veya  görmezden gelinen yönler olduğu fark edilmektedir. Bunlara geçmeden önce rapor hakkında kısa bilgiler vermenin yararlı olacağını düşünüyorum.

Türkler niçin yabancı dil (İngilizce) öğrenemiyorlar?” ana sorusuna cevaplar aranan araştırma, giriş bölümü dışında şu başlıklardan oluşmaktadır.

1) Uluslararası Bağlam: Küreselleşme

2) Ulusal Bağlam: Eğitim Dili

3) Kurumsal Bağlam: Dil Öğretim Programları

4) Departmansal Bağlam: İngilizce Öğretimi

5) Departmansal Bağlam: Eğitim Dilinin İngilizce Olması

6) Özet Bulgular ve Öneriler

Altı bölüm halinde ele alınan konu, alt başlıklarla ayrıntılı bir şekilde işlenmektedir. İstatistiksel bilgiler, gözlemler, anket soruları, raporlar vs. gibi ölçülebilir verilerle araştırma desteklenmektedir. Raporun sonunda Türkiye’nin daha büyümesi ve gelişmesi için üniversite sisteminin değişmesi gerektiği, bu kapsamda İngilizce öğreniminin adeta bir zorunluluk olduğu vurgulanmaktadır. Söz konusu araştırmada öne çıkan bulguları şöyle özetlemek mümkündür.

1. Araştırma, 15 ilde 38 üniversiteyi (% 12.5) kapsamaktadır (s. 4) Oysa bu sayının ilerleyen sayfalarda 8 il, 22 üniversiteyi kapsadığı belirtilmektedir (s. 28). Hangisi doğru bilmiyorum ancak araştırmaya göre öğretim kurumlarında verilen yabancı dil eğitimi yetersiz ve düşük verimlidir. Bu durum da ekonomik gelişmeyi tehdit etmektedir.

2. Türkiye’de üniversiteler yıllar içinde nicelik (sayısal) olarak artmış ancak nitelik (kalite) olarak artmamıştır. 2001-2015 yılları arasındaki sayısal artış aşağıdaki tablodan anlaşılmaktadır:

tablo1

3. Times Higher Education’un yaptığı uluslararası üniversiteler sıralamasına göre 2013 yılında dünyanın 200 üniversitesi arasında 4 Türk üniversitesi yer alırken 2015 yılında bu sayı 8’e yükselmiştir. Bu sıralamaya: Çin (27), Tayvan (19), Hindistan (11), Türkiye (8) ve Rusya (7) üniversite ile dâhil olmuştur.

4. Türk öğrenciler üniversiteye gelinceye kadar 1000 ve üzeri saat İngilizce ders almalarına rağmen temel düzeyi aşamamaktadırlar.

5. Hazırlıkta verilen 8 aylık eğitimle öğrencilerin B2 düzeyine çıkmaları çok zordur.

6. 2012 yılında Türkiye’den TOEFL sınavına girenlerin ortalama puanı 120 üzerinden 75’tir. Bu düzey Latin harflerinden farklı alfabe kullanan Sudan ve Etiopya ile aynıdır.

7. 2014 yılı İngilizce Yeterlilik Endeksi’ne (EPI) göre Türkiye; Avrupa’da 24., dünyada ise 47. sırada yer almaktadır.

8. İngilizce genel bilim camiasında ortak dil olarak kullanılmaktadır. Scopus’un veri tabanına göre dünyada yapılan bütün yayınların % 80’i İngilizce yapılmaktadır.

9. OECD’nin 2011 yılındaki araştırmasına göre dünya genelinde 4, 7 milyon uluslararası öğrenci bulunmaktadır. Bu öğrenciler yaklaşık 170 milyar dolar harcamaya sebep olmaktadırlar. Bu sayının 2025 yılında 8 milyona, harcama bütçesinin ise iki katına çıkması beklenmektedir.

10. Türkiye dünyanın en büyük öğrenci ihracatı yapan ülkelerinden biridir.

tablo2

(Bu sayılar ülke nüfuslarına göre oranlansaydı, Türkiye, eğitim amacıyla yurt dışına gönderdiği öğrenci sayısı ile en üst sırada yer alan ülke olurdu.)

11. Türkiye uluslararası öğrenci pazarından maalesef istenilen sayıda öğrenci çekememektedir.

tablo3

12. Türkiye’ye gelen uluslararası öğrenciler büyük oranda Türk dünyasından ve Osmanlı coğrafyasından gelmektedirler:

tablo4

13. İngilizce öğrenmek kültürel kimliğe karşı bir tehdit olarak algılanmaktadır.

14. Anadolu Liselerinin müfredatlarındaki değişiklik İngilizce öğrenme performansını düşürmüştür. Öğrencilerde motivasyon eksikliği, derslere katılmada isteksizlik ve devamsızlık dil eğitimini olumsuz etkilemektedir.

15. Öğrenciler konuşurken veya yazarken “hata yapacağım” korkusu ile derslere yeterince katılamıyorlar. Haftada 30-35 saat yabancı dil hazırlık okuyan öğrencilere, altıncı veya daha fazla kez Present Perfect Tense’i öğretmeye çalışmak tuhaflığı yaşanıyor.

16. İngilizcenin gerekliliği ve önemi geç yaşlarda anlaşılıyor.

17. Sınıf içinde motivasyonu ve iletişimi artırıcı çalışmalar yapılmalıdır. İngilizce iletişim dili ve akademik dil olarak öğretilmelidir. Sınıf içi ihtiyaç analizi çıkarılmalıdır.

18. Öğrencilere verilen ödev, proje, sunum vs. gibi çalışmalarda kendi disiplinleri ile ilgi kurulmalıdır (Örn: Çevre Kirliliği / Biyolojik Açıdan Çevre Kirliliği / Mühendisliğin Çevre Kirliliğine Getirebileceği Çözümler vs.)

19. Yabancı dil eğitiminde Genel Amaçlı İngilizce > Genel Amaçlı Akademik İngilizce > Spesifik Amaçlı İngilizceye odaklanılmalıdır.

20. Yapılan ödev ve benzeri çalışmalar e mail veya diğer yollarla toplanmalı, sınıfta yansıtılmalı ve dijital arşiv çıkarılmalıdır. Sunumlar öğrencilerle paylaşılmalıdır.

Araştırmanın pek çok yerinde Türkiye’de İngilizce öğretimi (İÖ) alanında beklenenden düşük performans sergilediği; eksikliğin ilk ve orta öğretimde verilen eğitimin yetersizliğinden kaynaklandığı belirtilmektedir. Bu yetersizliğin Türkiye’nin ekonomik gelişimi için bir tehdit oluşturduğu kanısı ortaya çıkarılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği gibi araştırmada bazı açılardan önemli tespit, öneri ve sonuçlar yapılsa da meselenin özüne yönelme konusunda ciddi eksikler olduğu görülmektedir. Bu konudaki eleştirileri birkaç başlık altında toplayıp kısaca açıklayabiliriz:

I. Türklerin içinde bulundukları kültürel çevre

II. Türkçe ve İngilizce arasındaki farklılıklar

III. Coğrafi ve Demografik özellikler

IV. Emperyalist algı

V. Dil eğitimindeki yanlış yönlendirmeler

Sonuç ve Öneriler

Bu başlıkları kısaca izah etmek yararlı olacaktır.

I. Türklerin içinde bulundukları kültürel çevre: Bilindiği gibi Türkler Orta Asya kökenli bir millettir. Binlerce yıllık tarihsel süreç içinde doğudan batıya, kuzeyden güneye farklı coğrafyalarda at koşturmuş, vatan kurmuş ve devlet yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Dönemsel olarak esnek bir şekilde genişleyip daralan coğrafya içinde temel dil ve kültür özelliklerini koruyup yaşatmayı başarmışlardır.

Epistemolojik olarak Batı kültürü ile Türk kültürünün beslendiği kaynaklar ile tarihsel geçmiş ve merkezler farklıdır. Bunun gibi dini ve felsefi temeller de değişiktir. Türklerin dillerini, kültürlerini ve dünya görüşlerini farklı coğrafyalardaki kültürlerle etkileşime girerek zenginleştirdiği bilinmektedir. Ancak bunu yaparken öz değerlerin yok olmasına razı olmadıkları da bir gerçektir. Bunun en açık ve somut örneğini Türk dilinde görmek mümkündür. Türkçe günümüze kadar Çince, Moğolca, Farsça, Arapça, Rusça, Fransızca, İngilizce vs. gibi farklı dillerin etkisi altında kalmasına rağmen yok olmamış mucizevi olarak varlığını koruyabilmiştir.

19.yy’da yoğunlaşan batılılaşma çabaları her ne kadar siyasal, ekonomik, kültürel değişim ve dönüşümlerin yaşanmasına sebep olmuşsa da öz değerler her zaman korunmaya çalışılmıştır.

II. Türkçe ve İngilizce arasındaki farklılıklar: Bilindiği gibi Türkçe; Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu için İngilizceden çok farklı yapı özelliklerine sahiptir. Hint-Avrupa dil ailesinin bir üyesi olan İngilizce ile Türkçe arasındaki farklılıklar azımsanmayacak boyuttadır. Bunlardan birkaçını şu şekilde göstermek mümkündür:

  • Cümle sıralaması Türkçede: Özne + nesne + yüklem şeklindedir. İngilizcede ise özne + yüklem + nesne şeklinde olur.
  • Kendi dilinde harf-i tarif, phrasal verbs vs. gibi gramatik özellikler olmayan insanlara bunları tanıtmak ve öğretmek sanıldığı kadar kolay değildir.
  • Türkçe sondan eklemeli bir dil olup ifadeler ekler yoluyla zenginleştirilebilir. İngilizcede ise Türkçede olmayan önekler ve farklı sözcük türetme yolları vardır.
  •  Türkçe yazıldığı gibi okunur, İngilizce yazıldığından farklı yarı transparan okunur.
  • Türkçede 5 zaman kipi kullanılır, bu sayı İngilizcede 12’dir.

Bu nedenle Türkiye’nin; Danimarka, Hollanda, İsveç, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerle karşılaştırılması doğru değildir. Bu ülke insanının istatiksel olarak İngilizce öğrenmede başarılı, Türklerin ise başarısız olduklarını belirtmek sosyolojik ve dil bilimsel anlamda yanlıştır. III. Coğrafi ve demografik özellikler: İngilizce yeterlilik endeksine göre yabancı dil öğrenmede başarılı olan ülkeler coğrafi açıdan ve ortak tarih açısından İngiltere’ye daha yakındır. Kaldı ki bu ülkelerin hepsinin nüfus ve demografik özellikleri Türkiye’den çok farklıdır. Örneğin; Finlandiya, İsveç ve Norveç gibi ülkeler bir bütün olarak toplansa bile İstanbul’un nüfusuna yaklaşamamaktadırlar. İngilizce yeterliliğine göre Avrupa sıralamasında (EPI 2014) ilk beş içinde yer alan ülkelerin nüfus durumları ve coğrafi anlamda İngiltere’ye (Londra) yakınlıkları dikkat çekicidir:

tablo5

Kaynak: https://tr.wikipedia.org

Aşağıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Türkiye, nüfus olarak hem kalabalık hem de coğrafi ve kültürel anlamda İngiltere’ye çok uzaktadır.

tablo6

Nüfusu az olan ülkelerde eğitim sistemini güçlendirmek ve düzenlemek her zaman için daha mümkündür. Oysa yalnızca ilk ve orta dereceli okullarda okuyan öğrenci sayısı (yaklaşık 18 milyon) bile çoğu Avrupa ülkesinin kat be kat üzerinde olan Türkiye’de böyle bir sistematik reform yapmak takdir edilecektir ki zordur. Bütün zorlayıcı yönlerine rağmen arzu edildiği ve siyaseten desteklendiği takdirde radikal değişikliklerin yapılabileceği de açıktır.

Bilindiği gibi bir dili öğrenmek için o dilin konuşulduğu coğrafyada yaşamak veya oraya yakın 1-avrupaya-ilk-gonderilen-ogrencilerolmak son derece önemlidir. “Dil banyosu” diye bilinen uygulamada en önemli husus o dilin konuşulduğu coğrafyada yaşamak veya oraya yakın olmaktır. Türkiye’nin yukarıda sayılan beş ülkeden daha uzakta ve farklı bir kültür coğrafyasında bulunması doğal olarak İngilizce öğrenmesini zorlaştırmaktadır.

Tanzimat döneminde eğitim amacıyla

batıya gönderilen ilk Türk öğrenciler…

(Kaynak: Tanzimat – I, İstanbul: Maarif Matbaası, 1940)

IV. Emperyalist algı: İngilizce öğrenme konusundaki isteksizlik ve soğukluğun önemli sebeplerinden biri de İngilizlerin tarihten gelen emperyalist tutumundan kaynaklanmaktadır. Yoksa binlerce yıl Arap ve Farslarla iç içe yaşayan ve Arapçayı din dili, Farsçayı bilim dili olarak kullanan Türklerin yabancı dil öğrenmeye karşı oldukları söylenemez.

Bu bağlamda Türk kültürünün gelişmesinde Doğu dillerinden yapılan çevirilerin yanı sıra özellikle 1850-1860’lı yıllardan itibaren Batı dillerinden yapılan çeviriler de etkili olur. İlk Fransızca kitap 1776 yılı gibi çok erken sayılabilecek bir süreçte yayımlanır. Bu yıllardan sonra özellikle Fransızca bilmek, öğrenmek, konuşmak ve yazmak bir tutku derecesinde toplumda yer eder. . O kadar ki insanların Fransızcayı kolay öğrenmeleri için 1850 yılında Yusuf Halis Efendi, Miftah-ı Lisan adında mülemma (birden fazla dilli) şiir şeklinde düzenlenmiş Fransızca sözlük bile hazırlar.1 Bir beyiti aşağıda yer alan sözlük şöyledir:

Allah Diyö gökler siyö yer ter komanse ibtidâ

(Dieu), (cieux), (terre), (commencer)

Dâim tujur bâkî eternel enfini bî-intihâ

(toujours), (éternel), (infini)

Bilindiği gibi 1830’lu yıllardan beri Avrupa’ya ilim tahsil etmek için öğrenci gönderen Osmanlı Devleti bu konudaki ihtiyacın farkındadır. Bu program kapsamında Fransa’ya giden İbrahim Şinasi (1826-1871) döndüğünde ilk Türk gazetesini çıkartıp kamuoyu ve düşünce özgürlüğü fikirlerini savunur. Şinasi’ye göre en önemli mesele: “Asya’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikrini mezcetmektir”. Günümüz Türkçesiyle Şinasi; “Asya kıtasının (Doğu dünyasının) yaşlı ve tecrübeli aklıyla, Batının yeni fikirlerini birleştirilmesini” önerir.

indir                        download

İbrahim Şinasi (1826-1871)                             Ziya Paşa (1829-1880)

Yine Tanzimat döneminin ünlü şairi ve düşünürlerinden Ziya Paşa’nın epigraf olarak aldığımız sözleri de yabancı dil öğrenmenin önemini vurgulayacak niteliktedir. Ziya Paşa; Avrupa’da gelişen bilimi öğrenmek için bir Batı dilinin öğrenilmesini ister. Bunu yapmamanın muhafazakârlık (aşırı tutuculuk), hatta delilikle eş değerde olacağını söyler.

Aynı anlayış Cumhuriyet döneminde de devam eder. 1416 sayılı yasa ile binlerce öğrenci MEB’in organizasyonu ile yabancı dil ve bilim öğrenmeleri, bilgi ve görgülerini arttırmaları için Avrupa’ya gönderilirler. Bu uygulama halen başarılı bir şekilde devam etmektedir. 1416 sayılı yasadan yararlanan Prof. Dr. Sadi Irmak ve Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in yurt dışına eğitim amacıyla gidişine dair yaşanan etkileyici öykülerini unutmamak gerekir.

Ancak İngilizlerin Osmanlı’ya karşı uyguladığı acımasız “parçala-böl-yönet” politikası, Bizans’ı aratmayan entrikacı yaklaşımları ve “emperyalist” tutumlarını Türk insanı asla unutmaz. Her İngilizce öğretmeninin öğretmeye ve sevdirmeye çalıştığı İngilizce karşısında; her tarih, edebiyat veya sosyal bilgiler öğretmeni, İngilizlerin entrikalarından ve emperyalist yaklaşımlarından bahseder. İngilizceyi bir Truva atı gibi gören kendi kültürüne kast eden, varlığını tehlikeye düşüren bir olgu gibi algılayanların sayısı azımsanmayacak derecededir.

V. Dil eğitimindeki yanlış yönlendirmeler: Türkiye’de dil öğretimindeki yanlışlarla, yalnız yabancı dillerde değil, kendi dilini öğretmede bile karşılaşılmaktadır. Bugün Türkiye’nin farklı coğrafyalarında eğitimini tamamlamış insanların Türkçe dil bilgisi konumundaki ortak yönleri birbirinden çok farklıdır. Bırakın öğrencileri, Türkçe hocaları bile dilbilgisi konusunda farklı bilgilere sahiptir. Örneğin bazı öğretmenler zamir terimini kullanırken bazıları adılı kullanmaktadırlar. Bunun gibi farklı terminolojik ifadelerden birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

Ayraç: Parantez

Belirteç: Zarf

Bükümlü dil: Bitişken dil

Dilbilgisi: Gramer

Edat: İlgeç

Fiil: eylem

Hikâye: Öykü

Zarf fiil: Bağ eylem

Dil öğretmeyi; dil tarihi, ek, kök veya cümle bilgisi öğretmekle eş değer gören dil eğitim anlayışı halen ilk, orta ve yükseköğretimde devam etmektedir. Elektronik medya olmasaydı ülkede ortak konuşma dili olan İstanbul Türkçesi, genel nüfusta belki de bu kadar kabul görüp yaygınlaşmayacaktı. Kısacası kendi öz dilini bile öğretmekte zorlanan ve bu konuda metot geliştiremeyen bir ülkenin yabancı bir dili vatandaşlarına sular seller gibi öğretmesi hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

Üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen, hâlâ iki kelimeyi bir araya getirip Türkçe cümle kuramayan veya meramını yazı ile rahatça anlatamayan insan sayısı az değildir. 30 yıllık akademisyen ve yaklaşık 8 yıllık yöneticilik hayatımda gördüğüm dilekçe hatalarını hatırlayınca rahatsız oluyorum. Bu dilekçeleri yazanların çoğu üniversite mezunu, hatta büyük bir kısmı da maalesef akademisyen konumunda insanlardır.

Sonuç ve Öneriler

Türkçede kullanılan “Cümlenin maksudu bir amma rivayetler muhtelif” cümlesi yabancı dil konusunda da karşımıza çıkmaktadır. Hemen herkes İngilizce öğrenme konusunda hemfikir ancak bunun nasıl yapılacağı konusunda farklı düşüncelere sahiptir. Bir kısım insana göre İngilizce eğitimi anaokulunda başlamalı, bir kısmına göre de bu gereksiz ve erkendir. Yine bir kısım insana göre İngiltere veya Amerika’ya gidilmeden İngilizce öğrenilemez. Bazılarına göre İngilizce “gâvur” dilidir ve öğrenilmesi de caiz değildir. Bu son ifadeyi bir kenara koyarsak İngilizce öğrenmeyle ilgili hazırlanan raporda önemli tespitler olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tespitlerin bir kısmının uygulanabilir olmadığı veya umulanı vermeyeceği açıktır.

Örneğin, hazırlık okullarında dil öğretmenin isteğe bağlı bırakılması kanaatimize göre yanlıştır. Türkçede “keyfe keder” deyimi bu konuda doğacak sıkıntıların bir özeti niteliğindedir. Bir konunun isteğe bırakılması demek “yapılmayacak” veya “gereksiz” olduğu anlamına gelir. Altı yıllık yüksekokul yöneticilik deneyimime göre de bu böyledir. İsteğe bağlı açılan sınıflarda öğrenciler önce severek, isteyerek derse girmekte, ancak zorlandıkları anda devamsızlığa başvurmakta veya programdan ayrılmaktadırlar. Bu nedenle isteğe bağlı dil öğrenmek çözüm değildir.

Bilindiği gibi yükseköğretimde yabancı dilde %30 ve %100 eğitim yapan bölümler vardır. Bu ayrım tam anlamıyla bir felakettir. Yüzde yüz eğitim verilen birimlerde okutulan derslerin tamamının yabancı dilde olması öngörülmektedir. Buna göre zorunlu Türk Dili ve İnkılap Tarihi dersleri çıkınca bütün derslerin ve bu derslere ait proje, ödev, sınav ve benzeri çalışmaların yabancı dilde yapılması gerekir. Bu şartlarda okuyan öğrenciler kendilerini eğitime rahatlıkla adapte edip ona göre hazırlayabilirler. Ancak derslerin yüzde otuzu yabancı dil, geri kalanı Türkçe olan programlarda hangi dersin, ne şekilde ve niçin yabancı dilde yapılacağına dair bir kesinlik yoktur. Bu nedenle dersin hocası Türkçe konuşmaya zorlanmakta ve öğrencinin talebi doğrultusunda İngilizce yapılması gereken ders Türkçe yapılmaktadır.

Yabancı dil destek/Hazırlık sınıfları, bölümlerini tamamen o dilde okuyacak öğrenciler için zorunlu olmalıdır. Bölümlerin kısmen yabancı dilde okuma uygulaması kaldırılmalı, yabancı dili geliştirmek amacıyla farklı uygulamalara gidilmelidir. Üniversitelerde yabancı dilde verilebilecek kaliteli eğitim, dolaylı olarak daha fazla yabancı öğrencinin Türk üniversitelerini tercih etmesini sağlayacaktır. Bu da Türkiye’ye ekonomik, kültürel ve sosyo-politik anlamda müthiş bir güç kazandıracaktır.

Bütün bu olumsuzlukları bir kenara bırakırsak, yabancı dil, özellikle de İngilizce eğitim-öğretiminde temel bazı yenilikler yapılmasının yararlı olacağı kanısındayım. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür.

1. Türk öğrencilerin İngilizce öğrenirken karşılaştıkları sorunlar tespit edilmeli, hata ve ihtiyaç analizleri çıkarılmalıdır. Bu ihtiyaçlar göz önüne alınarak Türk öğrencilere yönelik özel materyaller hazırlanmalıdır. (Örneğin, bazı öğrenciler İngilizce ders kitaplarında kiliseden vs. bahsedilmesinden hoşlanmazlar, bu gibi hususlar dikkate alınıp ona göre metin oluşturulması yararlı olacaktır.)

2.İngilizce ve Türkçe farklı dil ailelerine mensup olsalar bile sonuçta her ikisi de dildir benzer veya yakın yönleri vardır. Eğitim-öğretim aşamasında bu benzerliklerin ve yakınlıkların öne çıkarılması yerinde olur. Öğrencinin etrafını o dil ile sarıp sarmalamak adına, farklı seviyede eğitim veren 30-40 dakikalık eğitim programlarının günde 4- 5 kez farklı saatlerde yayınlanacağı özel bir televizyon kanalı olmalıdır. Böylece sadece okula giden öğrenci değil, ilgilenen emekli ve ev hanımı gibi istekliler de bu programlardan faydalanabilmelidir. Programlar, ilkokul 1. Sınıf İngilizcesi, İlkokul 2. Sınıf İngilizcesi, vs. gibi sınıflara göre ve/ veya Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Programı’na (CEFR) göre hazırlanabilir. Türkiye’de yabancı dil (İngilizce) öğrenilememesi ya da öğretilememesi öğrenci ve öğretmenlerden çok sistem ile ilgili bir durumdur. Yabancı dilin öğrenilebilmesi için en önemli yollardan biri öğrencinin etrafını o dil ile sarıp sarmalamaktır. Örneğin üniversitelerde yabancı dille eğitim verilen dil ve edebiyatla (dilbilim, filoloji, mütercim-tercümanlık vs.) ilgili birimlerin bir arada bulunması veya bir çatı altında toplanması yararlı olacaktır.

3. Üniversite hazırlık aşamasında olan lise öğrencileri, yabancı dil derslerini ve sınavlarını önemsememektedirler. Çünkü üniversite sınavlarında Yabancı Diler Eğitimi, Mütercim-Tercümanlık Bölümlerini tercih etmeyenlerin yabancı dil sorularını cevaplandırması gerekmemektedir.

4. Yabancı dil hâlâ öğrenilmesi gerekli bir zorunluluk olarak algılanmamaktadır. Bu en iyi devlet liselerindeki uygulamalardan anlaşılmaktadır. Yabancı dilde eğitim yapan bölümlerde bile sınav sistemi ve bu sisteme yönelik çalışan öğrenciler için Beden Eğitimi, Resim, Müzik dersleri gibi Yabancı Dil dersleri de YGS sınav için önem verilmeyen ders kategorisinde yer almaktadırlar.

5. Yabancı dil eğitimine anaokulundan ziyade daha ilerleyen yaşta başlanılmalıdır. Öğrenci ilk 4 yılda kendi ana dilini ve bu dilin inceliklerini öğrenmelidir. Ana dilini iyi öğrenemeyen birinin yabancı dili öğrenmesi zordur.

6. Bu bağlamda 4+4+4 eğitim sistemi yeniden düzenlenmelidir. 4+1/+4+4 veya 4+1/+4+3 şeklinde bir yapı oluşturulmalıdır. İlk dört yıl temel eğitime ayrılmalı +1 yıl ise yoğunluk İngilizce olmak şartıyla Matematik, Beden ve Müzik eğitimine ayrılmalıdır. Bir yıl boyunca, 15- 20 kişilik sınıflarda, yoğun olarak, örneğin haftada 25 saat, 4 dil becerisine göre alınacak bir yabancı dil eğitimi öğrenci üzerinde kalıcı etki yapacaktır. Sonraki sınıflarda müfredata konulacak yabancı dil dersleri ile bu bilgilerin pekiştirilip, belirli bir düzeye (en azından A2) çıkarılması mümkün olacaktır.

7. Üniversitelerde eğitim dili %100 olan bölümlere en az A2 düzeyinde yabancı dil bilgisine sahip öğrenciler alınmalıdır. ÖSYM’nin yaptığı sınavda dil soruları bu düzeyi ölçecek ve belirleyecek şekilde hazırlanmalıdır. A2 düzeyinde olan bir öğrencinin Yabancı Diller Yüksekokulu’nda (Dil Hazırlık Okulları) bir yıl okuyarak B2 düzeyine gelmesi ve Genel Amaçlı Akademik İngilizce bilgisine sahip olması mümkün olabilecektir.

8. Üniversite mezunlarından isteyenlere bir yıl süre ile yoğun yabancı dil eğitimi verilmesi yararlı olacaktır. Öğrencilere sunulacak cazip ücret ve imkânlarla genel ve mesleklerine yönelik dil eğitimi verilmesini sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Öğrencilerin bu hizmeti kendi üniversitelerinde veya başka bir üniversitede almaları mümkün olmalıdır. Hatta bu amaca yönelik özel eğitim kurumları açılabilir ve istihdam oluşumuna katkı sağlanabilir. Bu düşünülerek Yabancı Diller Yüksekokullarının kadro ve derslik ihtiyaçları giderilmeli veya sözleşmeli elemanlar istihdam edilerek hizmet sağlanmalıdır.

9. Yabancı dil özellikle de İngilizce eğitimi günümüzde büyük bir endüstriye dönüşmüş durumdadır. Bu dersle ilgili kitaplar, materyaller, sorular, sınavlar, programlar vs. mühim gelir sağlayan kalemler arasında yer almaktadır. İngiltere, Malta, ABD, Kanada başta olmak üzere çok sayıda ülke İngilizce eğitimi sayesinde geniş bütçe gelirleri elde etmektedirler.

10. YÖK veya MEB, Üniversiteler ve British Council gibi kuruluşlarla işbirliği yaparak yoğun yabancı dil kampüsleri (veya kampları) açmalıdır. Öncelikli olarak akademisyenlerin alınacağı bu 9-12 aylık kamplarda; öğretim elemanından, memuruna, hizmetlisine, hatta bekçisine herkesin öğretilen yabancı dili konuşması zorunlu tutulmalıdır. Bu yoğun eğitime katılacak akademisyenler idari izinli sayılmalı, eğitim süresince belirlenen şartları yerine getiremeyenlerin kampla, hatta akademik kadrolarıyla ilişiği kesilmelidir. Bu yoğun eğitimin dil öğrenme sürecini ciddi şekilde hızlandıracağı kısa sürede görülecektir.

Kısacası, British Council ve TEPAV tarafından Kasım 2015‘de yayımlanan İngilizce eğitimi konulu “Durum Analiz Raporu” ülkemizde yabancı dil eğitiminde yaşanan aksaklıkların bir kısmına temas eden bir özelliğe sahiptir. Rapor bazı yönlerden eksik olsa bile konun tartışılmasına zemin teşkil etmesi bakımından önemlidir. Yabancı dil eğitimi ülkemizin gelişmesi ve uluslararası alandaki etkinliğini artırıcı boyutları ile göz ardı edilmemesi gereken bir durum arz etmektedir. Başta MEB olmak üzere YÖK, Üniversiteler ve devletin ilgili kurumlarının konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapması ve bunları bir an önce hayata geçirmesi yararlı olacaktır.

İletişim: halukharunduman@gmail.com

Leave a Comment

Filed under Deneme

Sözlükçü İsmail Parlatır

Halûk Harun DUMAN

ismail parlatırANKARA ÜNİVERSİTESİ DTCF emekli öğretim üyelerinden Prof. Dr. İsmail Parlatır (Konya, 1946), Osmanlı Türkçesi Sözlüğü adıyla 2006 yılında kapsamlı bir eser yayımladı. Ardından 2008 yılında Atasözleri ve Deyimler konulu sözlüklerini ayrı kitaplar hâlinde peş peşe yayımlamayı başardı. Bununla da yetinmeyen Prof. Parlatır, 2006-2017 yılları arasında toplam sayfa sayısı 9.412’yi bulan aralarında Almanca-Türkçe, Fransızca-Türkçe ve Açıklamalı İslami Terimler Sözlüğü olmak üzere 10 sözlük yayımladı.

Prof. Dr. İsmail Parlatır’ın asıl çalışma alanı Yeni Türk Edebiyatıydı. 1983 yılında yeniden düzenlenen Türk Dil Kurumuna üye seçilmiş ve bu kurumda iki dönem Yürütme Kurulu (1993-2000) üyeliğini yapmıştı… devamı için bkz. 

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Apokaliptik/Distopik Bir Film: Aden

Mehmet Toygar Özdemir

(13 Eylül 2021)

aden 2018 yapımı bir dram. Yönetmenliğini Barış Atay’ın yaptığı, senaryosunu Onur Orhan’ın kaleme aldığı filmin görüntü yönetmeni Barış Aygen. Oyuncular: Funda Eryiğit, Sermet Yeşil, Caner Erdem, Onur Ünsal, Cemalettin Çekmece.

İstanbul Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü’ne layık görülen film,  Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ (Funda Eryiğit) ve ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ (Devrim Ömer Ünal) kategorilerinde ödül kazandı.

Aden, kısıtlı imkânlarla, düşük bütçeyle çekilmiş bir filmdir. Kültür Bakanlığının bol keseden dağıttığı sinema desteğini almamış. Kendi imkânlarıyla filmi çeken Barış Atay’ı kutlamak lazım. 

Filmin Konusu:

Aras’la Marba evli bir çifttir. Savaş ve sonrasında oluşan kıtlıktan dolayı korkusuzca yaşayıp karınlarını doyuracakları bir yer bulma amacıyla memleketlerini terk edip yola düşerler.

Yaşadıkları yer cehenneme döndüğünden kaçış kaçınılmazdı. Cennet artık başka diyarlardadır, onu bulmak için bin bir umutla bilinmeze yolculuk yapmak gereklidir. Dağ, tepe demeden korkunun, tedirginliğin izleri yüzlerinde belirginleşen Aras’la Marba arkalarına bakmadan kaçmayı denerler. Bir zaman sonra bir gece vakti umutlarının tükendiği bir anda suya kavuşurlar. Yaşam izi gördükleri çiftlik evine doğru yaklaşırlar. Marba, kendi can güvenliğini düşündüğünden karısını kardeşi olarak tanıtmaya karar verir. Libak’la Pukay evi paylaşan iki kardeştir. Bu davetsiz misafirleri tereddütle evlerine kabul ederler.

Göçebe/Yerli Ekseninde Film.

Aras’la Marba, savaş yüzünden terk ettikleri yurtlarına dönmeyi düşünmüyor ama nereye gideceklerini de bilmiyorlar. Tek istedikleri şey hayatta kalabilmek ve karınlarını doyurmaktır. Zorlu geçen bir yolculuktan sonra bir ırmak çıkıyor önlerine. Çölde vaha bulmuş gibi seviniyorlar. Su ihtiyaçlarını giderip ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra bir meşale ile ırmağa giriyorlar. Irmak, köprü ve bir kadınla bir erkek… İşte cennet burası dedirten bir kadraj. Cennete doğuş, kâbustan uyanır gibi. İşte bir kulübe. Yaşamaya dair iz. Aras’la Marba korku ve tedirginlikle kulübeye yaklaşıp kendilerini bir bilinmeze teslim ediyorlar.

Filmin arka planında mültecilik, mülk, yerleşme, hayatta kalma mücadelesi, güç, savaş, yıkım, kıskançlık, iktidar, haksızlık, açlık, kadın sorunu ve sınıfsal mücadele var.

Apokaliptik bir film. Her sınıf insanın dramı resmedilmiş. Cennet bir arayış, kurgu, hayal… Cehennem her yerde, insanlar iliklerine kadar bunu yaşıyor.

Barış Atay, filme politik bir arka plan yüklüyor. Bu filmde solun gereksiz takıntısı olan toplumsal gerçekçilikten uzaklaşılmış. Bu iyi de olmuş. Film, masalımsı bir anlatımla dinsel mitolojiyle kuşatılmış âdeta. Bununla tarihi bir derinlik oluşturulmak istenmiş. Filmde iktidar, şiddet, kadının meta olarak algılanması, baskı gibi ögelerle distopik bir atmosfer yaratılmış.

Filmde zaman ve mekân masalımsı bir ortamda yeniden yaratılsa da kadının meta halinde kabul görmesi doğuyu, Ortadoğu’yu çağrıştırıyor. Dinsel hikâyelerle tarihi bir derinlik verilmek istenen film, Tevrat’a göndermelerde bulunuyor. Mitolojik anlatım güncelleniyor.

Senaryo çok net değil. Bulanık bir havuzda inci aratıyor. Kadın konusu oldukça yüzeysel kalmış. Sol- Marksist bir dünya görüşüne sahip olan yönetmen, senaristin birbirine boca ettiği mitolojik hikâyeleri birer metafor olarak görüp alt metin olur umuduyla filmde işlemiş. Dini referanslar sınıfsal mücadeleye, mültecilik ve kadın sorununa tarihi derinlik katabilir diye düşünülmüş. Bunda başarılı olunmuş demek çok zor. Çok şey anlatmaya kalkarsanız hiçbir şey anlatamazsınız. Savaşla birlikte oluşan mültecilik sorununa derinlemesine girebilirdi. Çok yüzeysel geçince derinlik kazanan olay da kalmamış.

Funda Eryiğit oyunculuğunu konuşturmuş, zaten bu kendisine ödül de getirmiş. Sermet Yeşil de hakkını vermiş oyunculuğun. Libak sönük ve zayıf kalmış. Marba mecbur kalınmış da oynatılmış gibi duruyor. Marba, zayıf oyunculuğuyla filmin ritmini düşürmüş. Sinema filmi için çok da derli toplu değil. Kısıtlı bir mekâna sıkıştırılan filmin senaryosu daha çok tiyatroya uygun. Belki bu metinden bir televizyon dizisi de çıkarılabilirdi.

Finalde çok zorlanılmış. Film bir an önce bitsin de kurtulalım denmiş âdeta. Gerilimli ama sakin seyreden film finalde hızlanmış. Ses miksajı kötü. Kurgusu iyi, görüntü yönetmeni de tüm imkânsızlıklara rağmen iyi iş çıkarmış.

Hikâyede eksiklik var. Mültecilik sadece savaşla anlatılmış. İki kardeş neden orada yaşıyor? İleri sürülen sebep tatmin edici değil. Savaştan kaçmak, belirsiz zaman ve mekâna yolculuk yapmak yoruyor insanı. Film boyunca bu gerilim devam ediyor.

 aden2

Tevrat esinlenmeleri… 

Aden: Cennet, yeryüzü cenneti.

“Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu ( Tevrat, Tekvin, 2/8)

Yönetmen Barış Atay, bir röportajında filme adını veren “Aden”in “cennet bahçesi” olduğunu belirterek kendi cennetini arayan insanları anlattığını dile getiriyor. Masalsı bir hava katmak için dini mitolojiye başvuruyor. Keşke dozunu biraz azaltsaydı.

Aden: Cennet bahçesi. Aranan yer. Yoksa burada kadın adı mı? Yani, kadın olduğu yer cennet olur mu denmek istenmiş? Geldikleri yer cennet değildi. Yoksa Adem’le Havva’nın dünyaya düşüşü olarak da yorumlanabilirdi. Distopik bir dünya. Hristiyanların dünyaya bakışı gibi. Günah sonrası çile. Loş kiliseler…

Aden, Tevrat’ta Adem’le Havva’nın kovulmadan önce yaşadığı cennet olarak biliniyor. Kuran’da “Adn” olarak geçiyor. “Dünya üzerinde bir yerdir.” diyenler de var. Tevrat’a göre dünyada olan bir bahçe. Başka âlem değil. Yeri belli olmayan dünyevi bahçe. Tevrat’ta yapılan tasvirlerde buranın “Allah’ın Bahçesi” olduğu anlatılıyor. Burada dört kola ayrılan bir nehirden bahsedilmektedir. Bu dört kollu nehir filmdeki dört ana karakter mi? Hepsinin akış gücü ayrı ve farklı yere dökülüyor.

Tek mekân diyebileceğimiz bir ortamda flu bir zaman biriminde masalımsı anlatım filmin omurgasını oluşturmuş ama yaşanan gerçeklikten kopmadan. Dinsel mitolojilere göndermede bulunarak filmin hikâyesine derinlik verilmek yoluyla alt katmanlar oluşturulmak istenmiş.

Filmdeki kahramanların isimleri ters çevrilmiş. “Ey seyirci bizler dini mitolojiden yararlandık. Eğer hikâyelerle ilgi kuramazsanız size yardımcı olmak adına isimleri tersten okuyun.” denmek istenmiş sanki.

Aras (Sara) İbrahim peygamberin karısı.

Marba (Abram-İbrahim).

Abram, Nemrut’un elinden kurtularak Babil’i terk edip karısı Sara ile birlikte Mısır’a gitmiştir. Sara’nın güzelliği Firavun’un kulağına kadar gitmiş. Abram,  Firavun’a Sara’nın kardeşi olduğunu söylemiştir. (Marba’nın Aras’ı kardeşi gibi sunması buraya göndermedir.)

Kadın olmak başlı başına zor bir şey. Erkek egemen bir toplumda kadınca yaşamak da zor. Aras, savaş ve kıtlık nedeniyle bir erkeğin ardına takılıp gidiyor. Yoksulluk ve sahipsizlik onu çaresiz bırakıyor. Kocası ne derse onu kabul ediyor. Kocasına karşı itaatkâr, hamile olduğu halde kocasının, “Kardeşim gibi davran.” demesini de kabulleniyor.

Aras, erkekler arasında eziliyor. Eşi kendi hayatını kurtarmak için kardeşi olduğunu söylemesini istiyor. “Eğer kocan olduğumu anlarsalar sana sahip olmak için beni öldürürler.” diyor. Aras itaat eden kadın. Kim ne söylüyorsa onu yapıyor. Çaresiz. Libak tarafından tecavüze uğrarken çocuğunu korumak adına buna ses çıkarmıyor. Ama kocasının bu olaya sessiz kalmasına da çok içerliyor.

Kadın bütün dengeleri değiştiriyor. Bütün erkekler etrafında pervane. Ama kadına eşya gibi bakıp sahip olmak istiyorlar. O yüzden onun düşüncesinin bir önemi yoktur. Kadın erkekler için sadece ele geçirilmesi gereken bir metadır. Cinsel arzuların giderilmesi için bir nesnedir. Marba, kardeş olduğu söylediği için Libak’ın karısının odasına girmesine ses çıkaramıyor. Kadının buradaki pozisyonu çok da önemli değil. Marba ile Sara ev sahibi olsaydı, iki kardeş dışarıdan gelseydi, Sara yine cinsel tacize uğrardı.

Marba’nın tüm amacı hayatta kalmak ve rahat bir yaşama kavuşmaktır. Bunun için iki kardeşi soyup kaçma planları yapıyor. Marba ( Abram/ İbrahim) kaderci ama iyi yaşamak istiyor. En azından hayatta kalma çabasındadır. Aras’ı kontrol ediyor. Kendisini dinlemesini, ne derse onu yapmasını istiyor Aras’tan. Sınıfsal çatışmalarda işbirlikçiliği de temsil ediyor.

Ev sahibi iki kardeş. Yerleşik. Ataları da burada yaşamış. Şehirden uzak kimsesiz bir ortamda yaşamaları garip karşılansa da bir düzen kurmuşlar. Yurt, ev, mekân sorunu, aç kalma korkusundan ve savaştan uzak yaşıyorlar.

Bukay (Yakup).

Libak (Kabil).

Bukay, ağa diye hitap ettiği büyük kardeşinden karakter olarak daha iyi. Kadına duygusal yaklaşıyor. Ona sahip olmak istiyor ama bunu oyunlarla zamana yayıyor. Aras’ı banyo yaparken çıplak seyrediyor, onun hamile olduğunu görüyor. Bu vesileyle Marba’nın kardeşi değil de kocası olduğunu anlıyor.

Libak; ağabey, ağa, devlet, güç. Sahip olma egosu zirvede. Çekinmeden, hesap sorulamayacağını bildiğinden Aras’ın odasına girerek tecavüz ediyor. Bunu hakkı olarak görüyor. Kötülük, zorbalık, aç gözlülük bu işte. Kabil’den beri bu böyle. Kadın paylaşılamıyor, Kabil-Habil hikâyesinde olduğu gibi. Kadına sahip olma arzusu  savaşın fitilini ateşliyor.

Filmin ilerleyen bölümlerinde evde başka birinin varlığından haberdar oluyoruz. Libak’la Pukay kendilerinden küçük kardeşlerini anne babalarının onu çok sevdiğini düşünerek kıskanmış ve bir  kuyuya atmışlar. Pukay Aras’ı bodruma götürerek kardeşini hem gösteriyor hem de onun hikâyesini anlatıyor. Sakat kalan kardeş ve halâ devam eden işkence…

Marba hayatta kaldığı için mutlu. O, cennetine yaklaşmıştır. Aras hamiledir. Karnındaki çocuğunu korumak istiyor. Bununla birlikte bodrumdaki küçük kardeşi de kurtarmak istiyor.

Josef (Yusuf).

Küçük kardeş. Kuyu metaforuyla Yusuf kıssasına gönderme yapılmış. Libak güçlü, çünkü iktidarda. Her türlü silah masasında duruyor, parası da var. Otoriter, kendisine baş kaldıracak kimse yok.

Savaşlar dünyanın sonunu getiriyor. Bu felâket insanlığın da kıyametidir. İnsanlar yok oluşu görüyor ama kötülükten yine de vazgeçmiyor. Bir döngüye bağlıyor film hikâyeyi. Kader ya da Sisifos. Kadın bu döngünün hızı, nedeni… Belki de cennet bu.

Bu gönderme yapılan hikâyeler daha çok Tevrat kaynaklıdır. Marba (Abram), karısını kardeşim diye tanıtarak bir nevi Libak (Kabil)’a sunuyor.

Aras (Sara),  güzel ama çaresiz bir kadın.

Libak (Kabil), Firavun, Yakup’un kardeşi Esav.

Pukay (Yakup), Habil. Esav’ın kardeşi.

Josef (Yusuf), kardeşlerinin kıskançlıklarından dolayı kuyuya attıkları güzel çocuk.

Senaryo karışık, net değil. Daha iyi çalışılabilirmiş. Senaryoda boşluklarla hatalar sanırım bütçe yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dört kişiyle sabit bir mekânda çekilen film, tiyatroyu andırmış. Gerilimi düşürmeden devam etmesi filmin başarısıdır.

Filmin sonunda teknik ekip, reji, yönetmen çekimlerden sıkılmış sanki. Filmi bir an önce bitirip gidelim, havasında çekmişler. Teknik hatalar genelde sona denk gelmiş.

Gece yarısı Marba’nın tıkırtılarına uyanıp onu öldüren Libak, Aras’ın bodrumun kapağını birkaç kez açıp kapamasının çıkardığı sesi duymuyor. Libak, Pukay’ı vuruyor, elinde silahla yürüyüp gidiyor. O sırada küçük kardeşi çığlık atarak koşup saldırıyor ama Libak tepkisiz bekliyor.

Filmdeki ortam ve kostümler modern zamanı işaret etmezken arabanın varlığı sırıtıyor. Arabada avcılık izleri var. Zaten fazla da kullanılmamış. Filmin başında şehre gitmek için kullanılıyor. Bir de filmin sonunda ortaya çıkıyor, silahlı çatışma yapıldığında…

Final, belirsizliği beraberinde getiriyor. İki kardeşin iktidar mücadelesi nasıl sonlanacak? Aras özgürlüğüne mi kavuştu? Yaşayan hangi kardeşin tahakkümüne girecek. Ezilen sınıfı temsil eden Yusuf, o haliyle hayatta kalmayı başarabilecek mi? Yoksa hayatta kalmayı başaranlar kendilerine yeni efendiler mi arayacak?

Leave a Comment

Filed under Sinema

Paris’in En Hüzünlü Adamları Eylülde Ölür

Cengis Asiltürk

jean paul belmondoJean-Paul Belmondo 6 Eylül 2021’de öldü. 88 yaşında. Bugünlerde olgunluk veya yaşlılık evresi yaşayanların bir kez daha kalbinin bir yerlerine dokunarak kendi sayfasını kapattı gitti, dün. Üstelik Paris’te… İnsan Paris’te nasıl ölebilir ki? İsterse, yaşı 88 olsun! Belmondo, 9 Nisan 1933’te Fransa’da doğmuştu, Paris’in batısındaki Neuilly-sur-Seine banliyösünde. Burası, Fransa’nın Ile-de-France bölgesinde bir komün… Kim bilir kimler şimdi Neuilly-sur-Seine bölgesinin mutlak ziyaret edilmesi gereken yerlerini defterlerine not alıyor? Parc de la folie Saint James, Eglise Saint Pierre, Ancient Cemetery ve Eglise Saint Jean-Baptiste taraflarında Belmondo adında sevimli, hüzünlü, kimi zaman kabına sığmayan zıpır bir oğlanın siluetinin dolaştığını kim fark edecek? Kimi bölgeler, kimi adamlar orada doğduğu için o kadar güzeldir, o adamlar öldüğü için artık sonsuza kadar o kadar hüzünlüdür.

Babası Paul Belmondo, Albert Camus’nün arkadaşı ve ünlü bir heykeltıraş, annesi Madeleine ve kız kardeşi Muriél ise bir dansçı olan Jean Paul Belmondo, babasının ailesi aracılığıyla Sicilyalı olduğu için Akdenizli kanı taşıyor. Belmondo lise yıllarında futbolcu ve boksördü. Oyunculuk, ancak yirmili yaşlarında ilgisini çekti. Böylece, Conservatoire National Superieur d’Art Dramatique’e kayıt oldu. Gençliğinin en toy zamanlarında tiyatro oyuncusuydu.

Şimdi…

Sormaktan kaçarak nereye kadar gidebiliriz ki: Hayat nedir? Zaman nedir? İnsan neyin peşinde en sonunda ne olacaktır? Her şey bir hiç midir? Her şey bir hiç değilse, esasında başka nedir?”

Sanırım sonra bir dalgaya kapılıp gidecek insan; Jean Paul Belmondo’nun 1960’ta 27 yaşında Jean Luc Godard ve Jean Seberg ile Üç Jean’dan Biri olarak kapıldığı Fransız Yeni Dalgasına… İşte iyi bir yönetmen, iyi bir filmle oyuncusuna ölümsüzlüğü armağan ediyor! Sonuçta birinin ölümsüzlüğü yazılıyor pelikül üzerine. Ki, hareketli fotoğraflar sanatı bir açıdan da zaten bundan başka bir şey değil. Cevaplar hazır olsa bile durmadan katılaşıyor sorular. Daha önce de filmlerde, tiyatro oyunlarında yer alsa bile 27’sinde çok tuhaf bir dalgaya kapıldı Jean Paul Belmondo… Büyükbabalarımız ve büyükannelerimiz için dün kadar yakın olan o günler. Bir kader ânıydı! Hiç de yakışıklı bulunmayan, ancak sempatikliğiyle ve hüznüyle gönüllere incitilmeden alınan Jean-Paul Belmondo, Godard tarafından tercih ediliyordu. “Gel, senden iyi bir Michel Poiccard olabilir.”

1960 yılıydı. Sinemada daima gerçeği kollamış bulunan André Bazin’in kuramsal çalışmalarındaki romantikler romantiği kalfası, Fransız Yeni Dalga Sinemasının haşarı çocuğu Jean-Luc Godard, işte o yıl, À Bout de Souffle (Serseri Âşıklar) filminde öylesine bir Michel Poiccard heykeli yonttu ki, şaşırtmadığı zihin, girmediği kalp, konuşulmadığı ortam olabilsin! Ah, Ne mümkün!

Patricia Franchini, sen nasıl kırabildin bu adamı, o kadar kolay? Godard, üçüncü Jean’a, Jean Seberg’e, Belmondo’ya öyle davranmasını söylemişti, senaryoyu beraberce yazdıkları Claude Chabrol ve François Truffaut ile birlikte. Godard ki Fransız Yeni Dalga Sinemasının haşarı çocuğuydu işte. Belmondo hüznü ve eğlenceli tarafıyla işte bir heykel gibi fazlalıklarından arındırılıp ortaya çıkartılıyordu. Sonra 1960’lar boyunca Fransız ve Avrupa sinemasının kimi aksiyon, kimi komedi, kimi aşk filmlerinde yolculuğunu şiirsel bir atmosferde sürdürecekti. Paris’in bu güzel adamı…

Her şey unutulurdu da sinemada; artık À Bout de Souffle asla… Belmondo demek eğer biraz da hatta daha çok À Bout de Souffle’sa; ondan sekiz yıl sonra Marshalltown’da (Lowa Amerika) doğan ve ondan uzun süre önce (1979’da), oyunculuk kariyerinin büyük bölümünü yaptığı Paris’te ölen Jeanların üçüncüsü, eczacının harika kızı Jean Seberg de mutlaka anımsanmalı. Jean’a harikulade Seberg soyadını Amerika’ya gelen büyükbabası Edward Carlson (aman tanrım, Amerika’da hereksin soyadı Carlson olunca), İsveç’in su ve dağlarının anısına bıraktı. İşte Jean Paul Belmondo, sinemada devrim niteliğindeki o harikulade À Bout de Souffle adlı filminde, ölümsüzler listesine kare kare, sahne sahne, sekans sekans alınırken yanında, karşısında Jean Seberg (Patricia Franchini) vardı. Film henüz yirmili yaşlarındaki iki oyuncuyu da mesleklerinin doruğuna uçurmuştu. Atilla Dorsay’a göre belki de gerçek anlamda modern sinemanın başlangıcını oluşturan À Bout de Souffle filminde mitsel efsaneye dönüşen iki oyuncu, daha başka önemli filmlerde yer alsalar da, daha çok bu filmle anımsanmaktalar.

jean paul belmondo1956’dan sonra sinemayla yolu kesişen Belmondo, yılda bir iki filmde oynarken, bazen bir yılda dört filmde rol almıştır. Böylece, bir Belmondo gelir diye adeta kendisine rezerve edilmiş bulunan sinemadaki yerine yerleşti. Yüzündeki o doğa vergisi muzipliği, kurnaz ve çapkın mimiklerini kamera ve dolayımsız olarak izleyici sevdi. Esprili adamdı, hüzün dolu gözlerle bakıyordu. Sinemada oyuncuların objektife bakması yasak olsa bile, À Bout de Souffle filminin birinci Jean’ı, Godard-Luc Godard, deneysellik dolu filminde, ona kamera objektifine bakma serbestisi getirdi.

Jean Paul Belmondo 1958’de dört, 1959’da üç, 1960’ta biri À Bout de Souffle filmi olmak üzere tam sekiz filmde oynadı. 1970’li yıllara kadar yılda üç dört filmde oynadı. 2001 yılında felçli olunca oyunculuk çalışmalarını bıraktı.

Oynadığı aksiyon ve macera filmlerinin en tehlikeli sahnelerinde bile, asla dublör kullanmadı. Ne zamana kadar? 1985 yılına, yani Hold-Up adlı filmin çekimleri sırasında ciddi bir kaza geçirinceye kadar! Yapımcılığını ağabeyi Alain Belmondo’nun yaptığı kimi filmlerde oynadı. Bir film şirketi kurdu: Cerito. Kinci biriydi galiba bu adam! Yoksa ders vermeyi mi seviyordu? Zira bu adam, 1988 yılında kendisine en iyi oyuncu dalında César ödülü verildiğinde “şu heykelciği tasarlayarak ona adını veren César, bir heykeltıraş olan babamı bir zamanlar karaladı” diyerek ödülü reddetmişti. Şimdi biz, “kendisine takdim edilen Fransızların en büyük onur nişanı Legion d’Honneut’un yanında bir César heykeli nedir ki” mi demeliyiz?

Ki, Belmondo ölmüş. Paris’in en hüzünlü adamlarında biri… Eylülde… (9 Eylül 2021)

Leave a Comment

Filed under Sinema

Kovan

 

Mehmet Toygar Özdemir

kovanKovan, 2020 yapımı dram türü bir film. Yönetmen koltuğunda Eylem Kaftan oturuyor. Daha önce çektiği belgesellerle tanınan Eylem Kaftan’ın ilk kurmaca filmi. Oyuncular: Meryem Uzerli, Feyyaz Duman, Hakan Karsak, Burcu Salihoğlu, Sennur Nogaylar. Kovan, Malatya Film Festivali ve Kayseri Film Festivali’nden ödülle döndü.

 

Ayşe, ortaokulda okuduğu yıllarda memleketi olan Artvin’den Almanya’ya gönderilmiştir. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan, memleketine dönmeyi pek düşünmeyen Ayşe, annesinin çok hasta olduğunu öğrenince çocukluğunun geçtiği köyüne döner. Sadece iki gününü beraber geçirdiği annesi ölmeden önce arılarını Ayşe’ye bırakır. Ayşe, çocukluğundan kalma arı korkusu olmasına rağmen annesinin vasiyetini yerine getirerek arıcılık yapmaya karar verir. Arıcılıkta yeni bir şeyler denemeye çalışır, gelenekçi arıcılarla çatışmaya girer. Bu arada kovanlara dadanan ayılarla da başı derttedir.

Sinemada senaryo her şeydir. Senaryo (hikâye) sağlam değilse filmden mucize beklenemez. Bu filmde bunu açıkça görmek mümkündür. Filmin senaryosu çok zayıf, çalakalem yazılmış, üzerinde hiç çalışma yapılmadan, “Artvin’e gidip birkaç günde hemen çekelim bu filmi” demişler sanki.

Ayşe, köye gelince Almanya’yı arayıp bir süre Almanca konuşuyor. Yani Almanya’dan geldiğine inanmayan olursa “Bakın Almanca konuşuyor.” demek istemişler. Meryem Uzerli’nin Almanca bilmesi bu sahneyi düşündürmüş olabilir. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan biri gelir gelmez köye uyum sağlayamaz. Bir intibak süresi olmalı. Bunu örtmek için Ayşe’nin Almanya’da yaşamaktan memnun olmadığı vurgulanıyor. Hasta anne aceleyle öldürülüyor. Sanki Ayşe’yi köye getirmek için hasta yapılmış, “Arıları sana bırakıyorum.” demesi için de iki gün yaşatılmış. Halbuki anne biraz daha yaşatılsaydı, geleneksel arıcılık üzerine bilgi aktarsaydı. Bu, filme derinlik katardı. Hem bu süreçte Ayşe arı fobisini yenmiş olurdu. Arılardan ölesiye korkan Ayşe nasıl olduysa bu fobisini çok hızlı bir şekilde yendi. Arıcılık elbisesini giyince de birdenbire usta arıcı oldu. Arı fobisi olan Ayşe çocukluğunun arılarla geçtiğini, onları iyi tanıdığını iddia ederek işe başlıyor. Senaryo hiç okunmamış sanki. Bu karışıklık hemen göze çarpıyor.

Anne Cemile Hanım arıcılığı severek yapmaktadır. Bu uğraş ona maddi katkı sunduğu gibi mutluluk da vermektedir. Soyun yürütülmesi gibi arıcılık mesleğinin de kuşaktan kuşağa devam ettirilmesini en önemli arzusudur. Cemile Hanım’ın yardımcılığını üstlenen ve arıcıktan anlayan Ahmet, Ayşe ile anlaşıp anlaşamayacağı konusunda tereddüt yaşamaktadır. Arıcılığın geleneksel bir şekilde yürütülmesi taraftarıdır. Dışarıdan müdahaleler çok yanlıştır dese de Ayşe’yi ikna edemez. Ayşe modernlikten, yenilikten yanadır.

İlker, aniden ortaya çıkıyor. Tanımadığı bir bayana oldukça sert davranıyor. Bu tarz Yeşilçam filmlerinde ve dizilerde çok işlendi. İlk tanışma kaba davranma ve kavgayla başlar, sonra tutkulu bir aşk… Bu çok acemice ve sırıtan bir kurgu. Diyaloglar yapay, gerçekçilikten oldukça uzak. Oyuncular arasında uyum yok. Dışarıdan gelen bir kadını ortama alıştıracak bir karakter yok. Annesinin arıcılık konusundaki yardımcısı Ahmet rolünün hakkını veriyor ama yeterli değil. Ayşe’nin ablası çok zayıf bir oyunculuk sergiliyor. Zaten verilen rol de çok uygun değil. Kardeşinden nefret eden bir abla profili filme ne kazandırmış. Halbuki batılı yaşam tarzından köye yani köklerine dönen bir kadına yardımcı olacak bir karakter olabilirdi. Dışarıdan gelen Ayşe’nin orada yaşayan insanlara ve doğaya alışması kolay olmayacaktır. Bu süreçte abla, filmi kendi gerçekliğine oturtturabilirdi. Nasıl oluyor da Almanya gibi bir ülkenin bir şehrinde yaşayan Ayşe köye gelmesiyle birden doğayla uyum içine girebiliyor.

Ayşe, Kafkas ırkı arıların gen merkezi olduğu belirtilen köyde tepki çeken uygulamalar yapmaya başlıyor. Tepeden inme arıcı gibi modern metotlarla takviye yapmaya başlıyor. Yönetmen filmi bu çatışma üzerine oturtmaya çalışırken bile yetersiz kalıyor, olayı derinleştiremiyor. Bu konuyu çok yüzeysel geçerek ana mesajdan uzaklaşıyor.

Ayşe arıcılığa, kovanlara yeni yeni hakim olmaya başladığında başka bir tehditle karşılaşıyor. Dağlardan, ormanlardan ayılar köye inmeye başlamıştır. Ayılardan biri sürekli Ayşe’nin kovanlarını parçalayıp ballarını yemektedir. Elektrikli tel ve gece nöbeti de fayda vermiyor. Ayıyı öldüren Ayşe filmin akışını değiştiriyor.

Bölge kaliteli balıyla meşhur. Bu biraz öne çıkartılabilirdi. Kafkas ırkı arıların özelliği üzerinde durulmalıydı. Belgeselci bir yönetmen bunları es geçmemeliydi diye düşünüyorum. Bölge cennetten bir köşe. Doğasının güzelliği tartışılmaz. Görüntü yönetmeni çok zorluk çekmeden bu güzelliği yansıtarak üzerine düşen görevi yapıyor. Bu muhteşem güzelliğe sahip doğanın arıcılıkla olan ilişkisi işlenmeliydi. Görüntüler kartpostal gibi kalmış.

Durup dururken bar da neyin nesiydi? Madem buraya geldik bir de bar oynayanları çekelim, demişler. Oyun verecekseniz bari bir yere bağlayın, bir düğün gibi. Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü, olmuş açıkçası.

Ayşe, kovana farklı arı sokmak istiyor. Ahmet buna karşı çıkıyor. “Geni bozmayalım, bu arılar Kafkas ırkı.” diyor. Tam burada ben, “Vay be bu bir metafor!” diyorum. Kovana katılmak istenen kraliçe arı gibi Ayşe de dışarıdan geldi, bunun üzerinde film ilerleyecek sandım. Yanıldım. Yok böyle bir şey.

Ahmet’in karısının çocuk düşürmesinin neye hizmet ettiği anlaşılmıyor. O sahne olmasaydı ne olurdu? Oldu da filme ne kazandırdı?

Meryem Uzerli yani Ayşe rolünün hakkını vermiş ama filmi kurtarmaya yetmemiş bu performansı. Ayşe, Avrupa’dan gelen modern bir kadın. Doğadaki yaşamı iğreti.

Arılardan, ayılardan, yalnızlıktan, geceden korkan Ayşe, birden yatakların arasından çektiği silahla (Silah dolu bırakılmaz.) gece yarısı ayıyı vurdu. Nerede aldı bu eğitimi? Avcıların zorlandığı bir işi Ayşe ilk defa eline silah alarak başardı. Ne kadar gerçeklikten uzak. Bu senaryo hiç çalışılmamış.

Hareketli sahnelerle ve olayı özetleyen konuyla başlayan film ilerledikçe durağanlaşıyor. Konular, mesajlar birbirine giriyor. Kumlu bir derenin bulanıklığına dönüşüyor. Kurmaca film ile belgesel film arasında kalmış 06.09.2021

 

 

Leave a Comment

Filed under Sinema