Author Archives: YE_admini

Hilmi Yavuz’un Perişanlığı…

Hilmi Yavuz ya da Bir Fahri Profesör’ün Olağanüstü Çeviriyazı Perişanlığı!

 

Prof. Dr. Ali İhsan KOLCU

Kesb-i hüner âlemde değildir hüner ancak

Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir

Ragıp Paşa

Âlişanzade İsmail Hakkı’nın 1927 yılında Türkçe’ye tercüme ettiği Elem Çiçekleri’nin latin harfleriyle ilk çeviriyazımı 2005 yılında tarafımdan yapıldı. Baskı sürecinde kitabın başına bir talihsizlik geldi. Hazırlık aşamasında iki dosyayla çalıştığımızdan matbaaya tashih edilmemiş yani anlam okuması tamamlanmamış ikinci dosya gitti. Benim düzelttiğim nihai metin değil ham metin baskıya girdi. Böylece içinde birçok düzeltilmesi gereken yanlışlar olduğu gibi kaldı. Durum fark edildikten sonra Yayınevi bu hatalı baskının büyük bir bölümünü piyasadan çekmesine rağmen kitap kısmen de olsa dolaşıma girdi.

Fakat asıl mesele bir baskı yanlışlığı değil Hilmi Yavuz’un bu konuda değişik zamanlarda yazdığı yazılarla kopardığı yaygara ve yaptığı goygoyculuk beni rahatsız etti. Hilmi Yavuz’la tanışıklığım Baudelaire’in Türk şairlerine tesiri üzerine hazırladığım Albatros’un Gölgesi adlı kitabım vesilesiyledir. Söz konusu kitabın Yazarlar Birliği’nin 2002 En İyi İnceleme ödülü alması münasebetiyle o zamanlar TRT’de yaptığı Şiir Her Zaman programına beni davet etti. O programda Baudelaire ve benim kitabımı konuştuk. Ben çeşitli eserlerimde başka yazarlardan olduğu gibi yeri geldiğinde Hilmi Yavuz’dan alıntılar yaptım. Hilmi Yavuz da benim çeşitli eserlerimden hatırı sayılır derecede beslendi. Gerek TRT’de gerek başka televizyonlarda yaptığı programlarda gerekse yazılarında bazen zikrederek bazen zikretmeyerek benim eserlerime göndermelerde bulundu. Kimi programları neredeyse benim kitaplarım üzerinden şekillendi.

TRT’deki televizyon programının ardından Hilmi Yavuz birkaç ay sonra o zamanlar çalıştığım Atatürk Üniversitesi’ne bir konferans vermek üzere geldiğinde tekrar görüştük. Sohbet esnasında Elem Çiçekleri’nin ilk baskısını hediye ettim ve kitabın başına gelen talihsizliği bizzat kendim anlattım. Akabinde Hilmi Yavuz biri 13 Eylül 2006 diğeri 20 Eylül 2006 tarihinde olmak üzere Zaman gazetesindeki köşesinde Elem Çiçekleri ve Âlişanzade Üzerine, adlı iki yazı yazdı. İki makale de tamamıyla benim Elem Çiçekleri ve Baudelaire’in Türk şairlerine etkisini incelediğim Albatros’un Gölgesi (Baudelaire’in Türk Şairlerine Tesiri Üzerine Bir İnceleme) kitabımdan kotarılmış bilgilerle vücut bulmuştur. Hilmi Yavuz ikinci makalesini şu cümlelerle bitirmektedir:

“Ali İhsan Kolcu’ya Âlişanzade’nin ‘Elem Çiçekleri’ çevirisini Latin harflerine aktararak yayımladığı için teşekkür borçluyuz. Gelgelelim, kitapta o kadar çok ve o kadar vahim dizgi yanlışları var ki, bunların (eğer bir ikinci basımı yapılırsa) mutlaka düzeltilmesi gerekiyor.” (Zaman gazetesi 20 Eylül, 2006)

Görülüyor ki Hilmi Yavuz bizim verdiğimiz bilgiyi de kullanarak yazısını bir temenniyle bitirmektedir. Buraya kadar her akademisyenin hoşgörüyle karşılayacağı iyi niyetten asla şüphe etmedik. Fakat asıl mesele bundan sonra başlamaktadır. Aradan iki yıl geçtikten (2008) sonra Hilmi Yavuz tekrar Erzurum’a geldi. Fakültedeki odama kadar gelerek beni ziyaret etti. Doç. Dr. Ahmet Sarı’nın da hazır bulunduğu bu sohbet ortamında ben kendisine o zamanlar yeni çıkmış olan Modern Türk Şiiri I, Şiir Tahlilleri adlı kitabımı imzalayıp hediye ettim. Söz konusu kitapta onun da bir şiirini tahlil ettiğimi ve onu eleştirdiğimi yüzüne karşı söyledim. Kitaptaki kendi şiirinin tahlilini yüksek sesle ve zaman zaman zoraki kahkahalar atarak okudu. Belli ki benim şiir tahlilim değişik çevrelerce şımartılmaya alışmış Hilmi Yavuz’u rahatsız etmişti. Benden beklediği övgüyü bulamamıştı. Fakat orada işi şakaya vurup renk vermedi. Benden beklemediği eleştirim ağrına gitmiş olacak ki durup dururken, “müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış” misali daha önce iki yazı yazdığı Elem Çiçekleri hakkında bu kez 2 Şubat 2011’de Zaman gazetesindeki köşesinde “Bir Çeviriyazı Perişanlığı Elem Çiçekleri I” ve “Bir Çeviriyazı Perişanlığı Elem Çiçekleri II” adlı bir hafta arayla birbirini takip eden iki yazı daha yazdı. Bu yazılarda benim söz konusu çeviriyazıdaki sözde yanlış okumalarımı sıralayarak, adımı ve unvanımı itibarsızlaştırma gayretine girdiği görülmüştür.

Bir eleştiri yazısından çok bir öç alma hamlesini andıran bu yazıyı da doğrusunu isterseniz pek ciddiye almadım. Çünkü ülkenin parlak zekâlarına karşı bu tür sataşmalar Hilmi Yavuz’un medya mahallesinde sık sık yaptığı ve alışkanlık haline getirdiği tuhaflıklarından biriydi.

Ben yıllar boyunca verdiğim eserlerle ne yaptığını ve ne yapabileceğini bilen bir akademisyen olarak yaşadım. Hariçten gelen seslere itibar etmeden kervanımı yürütmeye çalıştım. İyi ki de öyle yapmışım. Yoksa her kilometrede hariçten gelen seslerle meşgul olsaydık bu kadar parlak bir akademik hayatımız olmaz, Hilmi Yavuz’un da bilgi dağarcığını besleyen şu kadar esere imza atamazdık.

Biraz düşününce Hilmi Yavuz’un bu ani çıkışının sebebini anlamakta gecikmedik. Biz de ertesi gün Zaman gazetesinde yayımlanan bir yazımızla Hilmi Yavuz’a gerekli cevabı verdik. Biz de yazımızı “Polemiklere ayıracak vaktim yok!” cümlesiyle bitirmiştik. Fakat Hilmi Yavuz bir defa daha, polemik yapacak muhatap bulamamanın sıkıntısı içinde olmalı ki bu kez adımızı zikretmeden 29.01.2014 tarihli Zaman gazetesindeki köşesinde “Müeyyide” adlı yazısında (Hasan Bülent Kahraman vesilesiyle) yine bize sataştığını gördük. İşlerimizin ve yürüttüğümüz projelerin yoğunluğu nedeniyle bu sataşmayı da görmezden gelmek niyetindeydim. Fakat artık bir eleştiri ahlaksızlığına dönüşen bu sataşmaya Hilmi Yavuz’un anladığı dil ve üslupla hakettiği cevabın verilmesinin zamanını geldiğine hükmettim.

İmdi Hilmi Yavuz’un benim kendi şiirini eleştirdiğim noktadan söyleyecek bir sözü yok mudur ki temcid pilavı gibi benim eski yazıyı bilip bilmediğimi sorgulamakta tamamen sehven bir talihsizlik sonucu baskıya girmiş ve ham metne ait okuma yanlışlarımı gündeme getirerek (bir adam bir kitap hakkında dört yazı yazar mı?) adımı itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Benim eski yazı konusundaki yetkinliğimi sorgulamak Hilmi Yavuz’un haddine mi düşmüştür. Yüksek lisansını eski yazılı bir mecmua üzerine yapmış doktora tezini hazırlamak için 1859’dan 1901’e kadar olan bütün Osmanlı matbuatını (kitap, gazete ve mecmua koleksiyonları, salname vd.) baştan sonra okumuş ve bir benzeri kolay kolay yapılamayacak olan Türk şiirindeki bütün Batı envanterini tespit edip tesirlerini incelemeye kadar vardıran Türkçe’de Batı Şiiri (Tanzimat ve Servet-i Fünun Devirlerinde Batı Edebiyatından Yapılan Şiir Tercümeleri Üzerinde Bir Araştırma (1859-1901) (bir nüshasını Hilmi Yavuz’a da hediye etmiştim) eserim onbinlerce sayfa eski yazının okunup taranması ve çeviriyazısıyla oluşmuştur. Keza Lamartine, Musset, İsmail Gaspıralı, Türk Şiirinde Yokluk Fikri ve Âkif Paşa’nın Adem Kasidesi, Tercüme Şiirler Antolojisi gibi eserlerim de hep eski yazıya dayanan çalışmalardır. Bu bağlamda Hilmi Yavuz benim donanımımı ölçecek kıratta ve kalibrede biri değildir. Hilmi Yavuz beni, etrafında dolaşan, yalancı şöhretleri davet edip konferans verdirmekten başka bir faaliyetleri olmayan yetenek fakiri, kimlik erozyonuna uğramış, kitapsız, makalesiz, sözde akademisyenlerle karıştırmış olmalı.

Yirmi yıldan beridir ağırlıklı olarak Türk şiiri üzerinde çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum. Batı şiirinden Türk dünyasına kadar elimi atmadığım konu yok gibi. Çalışarak öğrenen ve öğrendiklerini ürüne dönüştürerek paylaşan bir akademisyenim. Edebiyat pazarında kimin ne kadar ettiğini gayet iyi bilirim. Hilmi Yavuz benim kantarımda kendi değerini gördükten sonra telaşa kapılmış ve hiçbir akademik, bilimsel ve ahlaki ölçütlere uymayan medya tetikçiliği yaparak şiirini eleştirmeme başka kanaldan cevap vermeye çalışmıştır.

Türkiye bir akıl tutulmasından geçiyor. Belli zümrelerin değişik amaçlarla kollayıp edebiyat ve kültür arenasına sürdükleri Hilmi Yavuz da fırsatı ganimet bilip hemen her alanda kendisini gündemde tutacak polemiklere girişmektedir. Şiiri ile anılmayan Hilmi Yavuz magazin münakaşalarıyla idare-i maslahat etmektedir.  Herhalde dünyada ondan daha çok polemik yapan, yapmak için çıldıran biri yoktur. Bu yüzden birer edebiyat magazini olmaktan öteye geçmeyen yazılarının bir değeri ve itibarı olmadığını ona yazı yazdıran gazete ve dergi sahiplerinin anlama zamanı gelmiştir. Hilmi Yavuz başkalarının yazdıkları üzerinden ‘konuşan’ biridir. Şimdiye dek daha kendisinin Türk edebiyatının herhangi bir meselesini açıklığa kavuşturan bilimsel referansları olan uzun bir makalesini ya da ciddi bir kitabını göremedik. Bilimin dedikodusunu yapmak bilim değil magazindir!

Bu meyanda Nâbî’yi anmamak kabil midir?.

Bir iki harf-i tasavvuf kapmış

Kendini pîr-i tarikât yapmış!

İmdi gelelim benim kazaen basılmış kitabımdaki okuma yanlışlarına. Tashihi yapılmamış, anlam okuması tamamlanmamış bir

metinde sayısız yanlışın olabileceğini kim inkâr edebilir? Kitabın ilk baskısının dumanı tüterken başına gelen talihsizliği Hilmi Yavuz’a bizzat ben söyledim. Hazret güya yeni bir şey keşfetmiş bir mucit edasıyla arz-ı endam ediyor. Ne büyük fukaralık, ne büyük zavallılık! 

Öncelikli olarak şunu hatırlatalım. Hilmi Yavuz (nihayet!) artık bir Fahri Profesör’dür. Bir üniversitemiz kendisine “Fahri Profesörlük” payesi vermiştir. Yani benimle ilgili yazılarında (bu sıralarda Profesör Hasan Bülent Kahraman’a da sataştı), hani sık sık Yeni Türk Edebiyatı Profesörü tabirini sıkça kullanmaktadır ya; işte onun Fahrisi… Demek ki karşımızda “akademinin övüncü” Hilmi Yavuz vardır. Üstüne üstlük çalıştığı üniversitede SeniorLecturer’dir. Fakat ben Hilmi Yavuz’un unvanlarıyla asla ilgilenmiyorum ve o konuya asla girmeyeceğim. Sadece, konjonktürün rüzgârıyla bedavadan değil, büyük emeklerle alınmış akademik unvanlara daha saygılı olmaya davet ediyorum. Nitekim şimdilerde kendisi de ‘Fahri Profesör’dür. Bu bakımdan ben de kendisine “Fahri Profesör” diye hitabedeceğim.

Fahri Profesör Hilmi Yavuz benim Elem Çiçekleri kitabımdan vahim yanlışları yayımladı. Kamuoyunun bilgisine sundu. Bir Yeni Türk Edebiyatı profesörünün yaptığı yanlışları göstererek vatana büyük bir hizmette (!) bulundu. Ben de daha büyük bir hizmette bulunarak Fahri Profesör ve SeniorLecturer Hilmi Yavuz’un benim çevirimi esas alarak ve Fransızca asıllarıyla karşılaştırarak yayımladığını iddia ettiği Elem Çiçekleri (Kadim yay. Ank. 2012)’ndeki “kepazelikleri”  (bu tabir Fahri Profesör Hilmi Yavuz’a aittir, yoksa benim terbiyem buna müsait değildir.) yani okuma yanlışlarını tıpkı onun yaptığı gibi bir liste halinde sunacağım.

Fahri Profesör Hilmi Yavuz dört yıl yaz tatiline gitmeden üşenmeyip asıllarıyla karşılaştırarak yaptığı Elem Çiçekleri yayını eğer buysa, biz Fahri Profesör Hilmi Yavuz’dan devlet ve millet adına rica edelim, lütfen bir vatan hizmeti olarak bir daha böyle çeviri yapmasın. Zira üçer aydan dört yıl, bir sene etmektedir. Demek ki Fahri Profesör Hilmi Yavuz bu yanlışlarla dolu çeviriye bir yılını vermiştir!!!

İmdi gelelim SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un kendi çevirisinde yaptığı yanlışlara.

 Hatalı yayını ben yaptığıma göre Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un metninin hatasız olması gerekir.

Ben onun gibi davul çalıp akademi ve edebiyat mahallesini sahura kaldıran acemi tenkitçilerden olmayacağım. Sadece yeni başlayan bir tanışma ve samimiyet havası içinde basılan kitabının yanlışlarını daha piyasaya çıkar çıkmaz kendisine söyleyen açık sözlü ve açık yürekli bir akademisyeni, pespaye sözlerle sırtını verdiği medya gücünü kullanarak itibarsızlaştırmaya çalışmanın karşılıksız kalmayacağını göstermek isterim.

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un yayımladığı Elem Çiçekleri’nde bu kadar vahim hataların olması düşündürücüdür. Bir yıllık bir zamanda (her şiire iki gün düşüyor) bu denli “kepazeliklerin” yapılması nasıl açıklanabilir?

Şimdi SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un okuma yanlışlarını gösterebiliriz:

Elem Çiçekleri’nin Mukaddimesi’nde “Bu evsâf” söz grubu (Ve evsâf) diye yanlış okunmuş. (sayfa E.Ç. 27; Hilmi Yavuz baskısı.20) Aynı Mukaddime’de “âsâr hakkında da variddir” söz grubu (âsâr hakkında variddir) diye okunmuş, dahi anlamındaki “da” görülmemiş.(sayfa E.Ç. 37; HY. 25).  Yine aynı Mukaddime’de “eserinin” sözcüğü (sayfa E.Ç.45 H.Y. 29) (eserlerinin) diye okunmuş.

Hâkim’le Hakîm’i karıştıran Hilmi Yavuz, yine Mukaddime’de yer alan “hakȋm-i şehir Pascal” ifadesini (Hâkim-i şehir Pascal) (sayfa E.Ç.52; HY.33) diye okumuştur. Pascal’ın meşhur bir filozof olduğunu biliyorduk ama ünlü bir yargıç olduğunu Hilmi Yavuz’dan öğrendik. Aynı Hilmi Yavuz bu kez 5 numaralı şiirde “mashara” kelimesini  (mazhara) diye yanlış okumuştur. (sayfa E.Ç.77; H.Y. 46) Bu ne maskaralıktır Hilmi Yavuz!!!! Aynı manzumede “u’cube” kelimesini (a’cube) diye okuyor. (sayfa E.Ç.77; H.Y. 46) Ne acaiplik!

Hilmi Yavuz bu kez La MuseMalade / Hasta Perȋ-yi İlham şiirinde “hüküm-fermadır” söz grubunu (Hüküm-fermandır) diye okuyarak ‘fermanını’ veriyor.(sayfa E.Ç.83; H.Y.50)

La MuseVénale / Para Canlı Perȋ-yi İlham şiiri de Hilmi Yavuz’un yanlış okumalarından nasibini alıyor. “sarayların âşıkı” tamlaması (sarayların aşkı) diye olağanüstü bir şekilde çevriliyor. (sayfa; E.Ç.84; H.Y.51

Yanlış okuma konusunda iyice coşan Hilmi Yavuz hızını alamıyor. 22 numaraları Hymne À La Beauté  / Hüsne Na’t manzumesinde yer alan “soluyarak” sözcüğünü (soyularak) diye okuyor. (sayfa; E.Ç.102; H.Y.68) Bu okuma biçimi ister istemez akıllara, “Ekâbir-i Kureyş soluyarak girdi” cümlesini başka türlü okuyan sonradan olma mollaları hatırlatıyor.

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz bu kez 23 numaralı ParfumExotique  / Yabancı Rayiha manzumesinde “ağaçlarının” sözcüğünü (ağaçların) şeklinde okuyarak yanlışlar zincirine bir halka daha ekliyor. (sayfa; E.Ç.104; H.Y.69)

Okuma ‘kepazeliklerini’ sürdürmeye devam eden Hilmi Yavuz 24 numaralı La Chevelure  / Saçlar şiirinde “lülelerinizin” sözcüğünü (lülerinizin) diye okumuş. (sayfa, E.Ç.106; H.Y.71)

25 numaralı şiir de Hilmi Yavuz’un okuma yanlışlarından nasibini alıyor. “göründüğün” sözcüğü Hilmi Yavuz’a (göründüğüm) şeklinde ‘görünüyor’. (sayfa; E.Ç. 107; H.Y.72) Hilmi Yavuz hani dört yıl yaz tatilinde üşenmeden bu metinleri asıllarıyla karşılaştırıp okumuştun!!!!

Otobanda ters yola girmiş Temel gibi karşısına çıkan her yanlışı doğru zanneden Hilmi Yavuz bu kez 26 numaralı şiirde “getirirdin” sözcüğünü (getirdin) diye okumuştur. (sayfa; E.Ç.108; H.Y.73) Aynı şiirde “maasi” sözcüğü de (maâsî) olacak. Bu manzume Hilmi Yavuz’un okuma yanlışlarından bir türlü kurtulamıyor. “zannettiğin” sözcüğünü Hilmi Yavuz (zannettiğim) şeklinde zannediyor olmalı ki yanlış okumuş! (sayfa; E.Ç.108; H.Y.73) Hilmi Yavuz son eklere gelince yoruluyor olmalı!

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz 31. De ProfundisClamavi manzumesinde “çıplak bir memlekettir“ tamlamasını (çıplak ve memlekettir) diye okuyarak Baudelaire’in eksiğini (!) tamamlıyor. (sayfa; E.Ç.117; H.Y.80) Aynı manzumenin başlığı Âlişanzade İsmail Hakkı tarafından De PofondisCalmavi şeklinde yazılmıştır. Âlişanzade kitabın sonunda hata-sevap cetvelinde bu yanlışını düzeltiyor. Fakat Âlişanzade’nin yanlış diye doğrusunu verdiği kelime de yanlıştır. Profondis sözcüğü Profundis olacaktır. Hilmi Yavuz buna bile dikkat etmemiş. Ne demeli!!!

Fahri Profesör Hilmi Yavuz 35. RemordsPosthume / Öldükten Sonra Azâb-ı Vicdanî şiirinde “sineni” kelimesini (sinemi) şeklinde okuyarak Elem Çiçekleri’ni “sineye çekiyor.” (sayfa; E.Ç.123; H.Y. 84)

Le Cadre  / Çerçeve manzumesinde yer alan “o her şey” tamlaması da Hilmi Yavuz’un hışmına uğrayarak (o her şeyi) biçimine çevriliyor. (sayfa; E.Ç.131: H.Y. 92) Hilmi Yavuz’un son ekleri oku(t)ma konusunda ciddi sıkıntıları var.

41 numaralı manzumede “Kâri’i” sözcüğü (kâri) okunmuş. “Bir santur gibi kâri’iitâb etsin” dizesinde kâri özne değil nesne olacak. (sayfa; E.Ç.133; H.Y.94)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz’un son ekleri okumadaki sıkıntısı devam ediyor. 43 numaralı, ToutEntiére / Hep Birden şiirinde “işaret edemeyeceği” söz grubu (işaret edemeyeceğin) şeklinde okunmuştur. (sayfa; E.Ç.136; H.Y.96)

Le FlambeauVivant / Canlı Meşale şiirinde “balmumuların” kelimesi (balmumların) şeklinde okunmuş. Yine aynı şiirde Hilmi Yavuz Elem Çiçekleri’ne katkıda (!) bulunmaya devam ediyor. “solduramayacağı” kelimesini (solduramadığı) şeklinde okuyor. (sayfa; E.Ç.138; H.Y.98)

47 numaralı,  Réversibilité / İlk Sahibine Hakk-ı Rücû’ manzumesi de Hilmi Yavuz’un rötuşlarından nasibini alıyor. “hassamıza” sözcüğü (hevesimize) diye çevriliyor ve Hilmi Yavuz bu şiirden de ‘hevesini’ alıyor. Aynı manzumede “garaz” kelimesini (garazı) şeklinde okuyor, yani Elem Çiçekleri’ne katkıda(!) bulunuyor. (sayfa; E.Ç.142; H.Y.101). İnsan sormadan edemiyor. Ey Hilmi Yavuz senin Baudelaire’e ne garazın var? Yine aynı manzumede Âlişanzade İsmail Hakkı hata-sevap cetvelinde “bükülmüş” sözcüğünün yanlış olduğunu, doğrusunun “sıkılan” olduğunu belirtmesine rağmen Hilmi Yavuz aynı yanlışı sürdürmüştür.

Yine aynı şiirde “buğz” sözcüğünü Fahri Profesörümüz “ba’zı” diye okuyor. Dizenin okunuşu “Karanlıkta sıkılan yumruklar ve buğz ve adavet yaşları” şeklinde olacak. Hilmi Yavuz ikinci “ve”yi de görmüyor. (sayfa; E.Ç. 142; H.Y.101).

Fahri Profesör Hilmi Yavuz L’AubeSpritiuelle / Fecr-i Rûhanî şiirinde bu kez “kemirici” sözcüğünü (kemirci) diye okumakta ve sözcüğün bir harfini kemirmektedir. (sayfa; E.Ç. 147; H.Y.104).

Le Flacon / Küçük Şişe şiiri de Hilmi Yavuz’un hışmına uğramaktan kendisini kurtaramıyor. “Tozlu” kelimesini “tuzlu” okuyarak şiire ‘terbiye’ veriyor. (sayfa; E.Ç.149; H.Y.106)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz, Nurullah Ataç gibi “ve” bağlacının düşmanı mıdır nedir ya görmezden geliyor ya da bu bağlacı kendisinden sonraki kelimeye katarak ortadan kaldırıyor. Le Chat / Kedi şiirinde de “vecd ve istiğrakları” Hilmi Yavuz’un elinde (vecd istiğrakları)’na dönüşüveriyor.

Yine ayını şiirde “yoktur ki” sözcüğünü Hilmi Yavuz beğenmiyor ve (bu kadar ki) diye çeviriyor.  Nereden nereye? Hilmi Yavuz bu manzumede de kesip biçmeye devam ediyor. “Onda her şey” söz grubuna da Hilmi Yavuz “Onda her şeyi” diyerek Baudelaire’in eksiğini (!) tamamlıyor. (sayfa; E.Ç.155; H.Y.110). Aynı şiirin ikinci bölüğünde “Mutiâne” sözcüğü (muticâne) diye okunuyor. Lugate yeni bir kelime ekleniyor! (sayfa; E.Ç.156; H.Y.111).

Le BeauNavire / Güzel Gemi şiirinde “güzellikleri” kelimesini (güzelliklerini) diye okuyor Hilmi Yavuz. (sayfa; E.Ç.158; H.Y. 112)

Fahri Profesör 56 numaralı L’InvitationAuVoyage / Seyahate Davet şiirinde “mezcederek” sözcüğünü (meze ederek) okuyor ve Baudelaire’in bu güzel şiiri Hilmi Yavuz’un elinde ‘meze’ olmaktan kurtulamıyor. (sayfa; E.Ç.161; H.Y. 114)

L’İrréparable / Telâfi Edilemeyen şiiri de Fahri Profesör’ün gazabına uğruyor. “uzun vicdan azabını” tamlamasını Hilmi Yavuz (uzun ve vicdan azabını) biçiminde okuyor. Yani metne bir “ve” bağlacı ekliyor. Bunu yaparken vicdanın hiç sızlamadı mı ey Hilmi Havuz!(sayfa; E.Ç.163; H.Y.116)

ChantD’Automne / Sonbahar Şarkısı manzumesinde “parlaklığı” kelimesi (parlaklığına) diye okunmuş. Hilmi Yavuz Baudelaire’in bu dizesini beğenmemiş olacak ki yeniden yazıyor. (sayfa; E.Ç.167; H.Y. 119) Aynı şiirin ikinci bölüğünde yer alan “güz mevsimi sonunun sarı ve tatlı ışığından telezzüz edeyim” dizesindeki “sarı” sözcüğü (sap) diye okunmuş. Yani sapla saman birbirine karıştırılmış! (sayfa; E.Ç.168; H.Y. 120)

Fahri Profesör Hilmi Yavuz boş durmuyor. FranciscaeMeaeLaudes / FranciscaeMeae’ye Methiye şiirinde yer alan “inziva ve vahdetinde” söz gurubunu büyük bir ustalık göstererek (!)  (İnziva ve hiddetinde) şeklinde okuyor. (sayfa; E.Ç.176; H.Y.126)

LesChats / Kediler şiirinde “tahte’l-ârz” tamlaması (tahtü’l-ârz) şeklinde okunmuş. Tahte’ş-şuûr, tahte’l-bahr örneklerindeki gibi olacak.  (sayfa; E.Ç.184; H.Y.134)

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz çam devirmeye devam ediyor. 71. La Pipe / Çubuk şiirinde “ve kalbini avutan ve fikrini” dizesindeki “ve” bağlacını yine kaldırıyor. Benim “greyder okuması” dediğim bir eylemi gerçekleştiriyor. Düzleyip geçiyor! (sayfa; E.Ç. 186; H.Y. 136)

Le Mort Jeyeux / Şen Ölü şiirinde “içinden” sözcüğünü (içinde) biçiminde okuyor.  Ve tabiatıyla ölünün keyfini kaçırıyor. (sayfa; E.Ç. 190; H.Y. 140)

77 numaralı La ClocheFêlée  / Çatlak Çan şiirinde “halecân” kelimesi (helecan) diye okunmuş. Heyecandan olmalı! Yine aynı şiirde “hançereli çan” tamlaması (hançerdi çan) diye okunmuş. Çan sesi bile Hilmi Yavuz’u uyandıramamış! (sayfa; E.Ç. 192; H.Y.142)

79 numaralı Spleen /Melâl şiirinde “Orada bir yığın mevsimi geçmiş modalar gömülüdür” dizesinde yer alan “geçmiş” sözcüğünü Hilmi Yavuz “geçmişi” diye okuyor. Yine aynı şiirde “haritada” sözcüğünü “haritana” diye okuyor! (sayfa; E.Ç. 194; H.Y.144)

81 numaralı,  Spleen / Melâl şiirinde “döktüğü” kelimesi (döndüğü) şeklinde okunmuş. Aynı şiirde “ettiği” sözcüğü (ettiğini) diye okunmuş. Tabiî ki canına okunmuş! (sayfa; E.Ç. 197; H.Y.146)

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz yine aynı şiirde, “kafatasıma” sözcüğünü (kafatasına) diye okumuş. (sayfa; E.Ç. 198; H.Y.146)

91 numaralı A UneMendianteRousse / Kırmızı Saçlı Bir Dilenci Kızına şirinde “çoraplarının” kelimesi (çorapların) diye okunmuştur. Yine aynı şiirde “hançer de” sözcüğü (hançerde) biçiminde okunmuştur. Dahi anlamındaki “de” hal eki zannedilmiş! “sefihlerin gözleri” tamlaması (sefihlerin sözleri) şeklinde okunmuştur. (sayfa; E.Ç. 218; H.Y.159)

Fahri Profesör yanlış okumalarına devam ediyor. 93. LesSeptVieillards / Yedi İhtiyar şiirinde “safraya batırılmıştı” söz grubu (sofraya batırılmıştı) diye çevriliyor. Hilmi Yavuz “sofrayı” safraya dönüştürüyor. Yine aynı şiirde “sekizincisini” sözcüğünü (sekizinci) diye okuyor. Son eklerdeki bunalım devam ediyor! (sayfa; E.Ç. 227; H.Y.167)

98 numaralı Le CrepusculeDuSoir / Akşam Alacakaranlığı manzumesinde “şerik-i cinayet” (cinayet ortağı) tamlaması (şerik cinayet: ortak cinayet) şeklinde okunmuş. (sayfa; E.Ç. 239; H.Y.177)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz, DanseMacabre / Ölüler Raksı şiirinin daha ilk dizesindeki “asil” kelimesini (asıl) diye okuyor, tabiatıyla dizenin asaleti bozuluyor. (sayfa; E.Ç. 244; H.Y.180)

L’AmourDuMensonge / Yalan İbtilâsı şiirinde “şafak-ikâd” Hilmi Yavuz tarafından (şafağı ikâd) şeklinde okunmuştur. (sayfa; E.Ç. 248; H.Y.183)

L’ÂmeDuVin / Şarabın Rûhu şiirinde “balmumuların altında” söz grubu (balmumların altında) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 260; H.Y.191)

Fahri Profesör Hilmi Yavuz Le VinDesChiefonniers / Paçavracıların Şarabı manzumesinde de yanlış okumalarını düzenli bir şekilde sürdürmektedir. “hafiyelere” kelimesini her nasılsa (hâilelere) diye okumakta ısrar ediyor. Hilmi Yavuz bu nasıl asıllarıyla karşılaştırma! (sayfa; E.Ç. 264; H.Y.192)

Hilmi Yavuz’un yanlış okumalarından ünlü Lesbos şiiri de nasibini alıyor. “Sırrına” kelimesini (seyrine) diye okuyor. (sayfa; E.Ç. 278; H.Y.204)

115 numaralı FemmesDamnées / Merdûd Kadınlar manzumesinde bu kez “sapanlar gibi izlerini” söz gurubunu (sapanlar izlerini) diye okuyor. Bu kez aradaki “gibi” edatını buharlaştırıyor. (sayfa; E.Ç. 283; H.Y.207) Yine aynı şiirde “hiçbir şey” sözcüğünü (hiçbir şeyi) diye çeviriyor. (sayfa; E.Ç. 286; H.Y.208)

Hilmi Yavuz 116 numaralı ikinci FemmesDamnées / Merdûd Kadınlar şiirinde “kederleriniz, teskin olunmayan susuzluklarınız” söz grubunu (Kederleriniz, susuzluklarınız) diye çeviriyor. Aradaki “teskin olunmayan” söz gurubunu görmüyor! (sayfa; E.Ç. 289; H.Y.211)

Fahri Profesör Hilmi Yavuz, Un Voyage A Cythére / Cythére Adasına Bir Seyahat şiirinde de yanlış okumalarını sürdürüyor. Yanlış okumadaki kararlılığını takdir etmek gerekir. “ihtiyar bekârların” sözcüğünü (ihtiyar bekârlar) diye okuyor. Son eklerdeki bunalım devam ediyor! (sayfa; E.Ç. 298 H.Y.217)

Le Reniement De Saint Pierre / Saint Pierre’inİrtidâdı şiirinde “etlerine” sözcüğü (etlerini) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 305 H.Y.222)

La Fin De La Journée / Günün Sonu manzumesinde “hayât” kelimesi Hilmi Yavuz tarafından (hayâ) diye okunmuş. Ne diyelim canı sağolsun. (sayfa; E.Ç. 317 H.Y.233)

132 numaralı Le Voyage  / Seyahat şiirinde “ihtişamı ve sarraflarınız” tabirini Âlişanzade’nin hata-sevap cetveline dikkat etmeksizin yerinde tutuyor. Doğrusu “ihtişamı sarraflarınız” olacak. (sayfa; E.Ç. 324; H.Y.238)

Akademinin övüncü Fahri Profesör yanlış okumalara devam ediyor. 1. A Théodore De Banville / Théodore De Banville’e şiirinde “mimar” kelimesi (mimarî) diye okunmuş. Fazladan bir mensubiyet eki eklenmiş. (sayfa; E.Ç. 331; H.Y.242)

VersPour Le PortraitD’HonoreDaumier / HonoréDaumier Tasviri İçin Eş’âr manzumesinde “eğlenmeyi” sözcüğü (eğlemneyi) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 332; H.Y.243)

Hilmi Yavuz Le Calumet De Paıx / Sulh Çubuğu şiirinde geçen “hepinizi” kelimesini daha genişleterek  (hepimizi) diye okumuş. (sayfa; E.Ç. 335; H.Y.245)

MadrigalTriste  / Hazin Şiirler’de “halın” kelimesi (hâlin) olarak okunmuş. Bir uzatma işareti dizenin bütün anlamını değiştirdi. (sayfa; E.Ç. 346; H.Y.254) Hilmi Yavuz bu nasıl asıllarıyla karşılaştırma?!

A UneMalabraise / Malabralı Bir Kadına şiirinde “hayâllerini” sözcüğü (hulyalarını) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 351; H.Y.257)

Le MonstreOu Le ParanympheD’UneNympheMacabre / Canavar Yahut Bir Ölü Perisinin Sağdıcı şiirinde “adalȋ” kelimesi (adelî) diye okunmuş. Aynı dörtlükte iki farklı imla ile yazılmış (sayfa; E.Ç. 377; H.Y.278)

Epilogue  / Hatime şiirinde “tabyalar” kelimesi (tabyaların) diye okunmuş. Son eklerdeki sıkıntı devam etmekte…(sayfa; E.Ç. 386; H.Y.285)

Hilmi Yavuz kitabın sonunda yer alan Lahika yazısında da yanlış okumalara devam ediyor. “vâhȋliği” sözcüğü (vahîyliği) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 392; H.Y.288)

Aynı Hilmi Yavuz “belâyâ” kelimesini de (belâya) diye okumaktadır. (sayfa; E.Ç. 393; H.Y.289)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz “isteseydiniz siz zalimin” söz grubunu (isteseydiniz zalimin) diye okuyarak aradaki siz zamirini görmüyor. (sayfa; E.Ç. 397; H.Y.291) Bu “zırvaları nasıl tevil edeceksin” Hilmi Yavuz!!! (“zırva” tabiri Hilmi Yavuz’a aittir, yoksa benim terbiyem buna müsait değildir)

Böylece Hilmi Yavuz tarafından Fransızca asıllarıyla karşılaştırılarak hazırlanan (!) Elem Çiçekleri baskısı ‘elem’ içinde kalmaya devam ediyor. Hilmi Yavuz Osmanlıca bilmiyor mu ki kitabın sonuna ilave ettiği Abdullah Cevdet’in iki makalesini de Sakine Korkmaz’a çevirtiyor. Bu nasıl yayın!

Bu satırları okuyan değerli okuyucular!

Sanat, bilim ve edebiyat her şeyden önce bir ahlâk sorunudur. Kişinin bağlı bulunduğu bir ahlâk sistemi olmalıdır. Eleştiri bireyi ve toplumları yücelten, yükselten en önemli mekanizmadır. Hayatımız boyunca edebiyle ya da bilimsel ahlakla yapılmış hiçbir eleştiriden kaçınmadık, çekinmedik. Zira akıllı adam sırf kendi aklına güvenen değil başkalarının aklını da kullanan adamdır. En iyi hoca öğrenciliğini ölene dek sürdüren hocadır. Eleştirinin bireyi yetiştiren en önemli eğitim kurumu olduğuna inananlardanız. Fakat Hilmi Yavuz örneğinde olduğu gibi hiçbir bilimsel ve ahlakî temele oturmayan eleştirilere kulak asmamak seçilecek en iyi yoldur. Zira bu gibiler başkalarının yazdıkları üzerinden konuşan tiplerdir. Kendilerine ait özgün bir düşünceleri yoktur. Biz kendimizle barışık ve ne yapıp yapmadığımızı bilmenin engin huzuru içinde olduğumuzdan Hilmi Yavuz’un bu tip ‘sataşmalarına’ kayıtsız kaldık. Tebessümle geçiştirdik. Yaşı kemale ermiş bir muhterisin gecikmiş saldırıları olarak hoşgördük.  Bu kez de öyle görecektik. Fakat o, ısrarla bizi bu polemiğin içine çekip bundan üç beş yazı malzemesi çıkarabilir miyim diye düş görmüştür. Zira kendisini her bilim ve sanat dalının burcunda görmeye hayal eden fakat hiçbirine ulaşamayan Hilmi Yavuz, kimi zaman ünlü bir romancıya, alanında isim yapmış bir profesöre, bir şaire, bir tenkitçiye, olmadı yurtdışında Hilmi Yavuz’dan habersiz yaşayan insanlara bulaşmaktan kendini alamayan garip bir kişilik sergilemektedir. Kendisinden daha başarılı ve yetenekli gördüğü herkesle kavgalıdır.

O ister ki ülkenin ileri gelen bilim, sanat ve siyaset erbabı tarafından şereflendirilsin, gündeme gelsin, şımartılsın. Ama nafile bekleyiş! Bu ülkede kendi emeği ve yetenekleri üzerinde yükselmiş, sırtını bir yerlere dayamamış hiçbir zekâ ona istediğini vermedi, vermeyecektir.

İmdi bu kadar yanlış okumadan sonra SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz çıkıp; “ben Ali İhsan Kolcu’ya yanlış yaptım, hata ettim, dürüst davranmadım, kendisi bana kitabın daha dumanı tütmekteyken verdiğini ve başına gelen hadiseyi anlattığı halde ben bundan kendime bir çıkar sağlamak hafifliğine düştüm, benim şiirimi eleştirmesinin karşılığı olarak yaygaracılık yaptım” diyecek midir? Sanmam.

Öte yandan kendi hazırladığı Elem Çiçekleri baskısında yaptığı bütün bu yanlışları –durun onun tabiriyle söyleyeyim- “zırvaları” nasıl açıklayacaktır? “Zırva tevil götürmüyor” SeniorLecturer!

(Akpınar dergisinin 51. Sayısında yayımlanmıştır.)

Leave a Comment

Filed under Şiir

Bir Kuram Üzerinden Türkiye İddianamesi…

Bir Kuram Üzerinden Türkiye İddianamesi

Hüseyin Bülent OSKAY

(Kader, KONUK, Doğu-Batı Mimesis- Auerbach Türkiye’de, (Çev.: Can EVREN), İstanbul: Metis Yayınları, 2013, 322 s.)

“Türkiye’nin en önemli üniversitesinin modernleşmesiyle ilgili temel fikirleri kısaca hatırlayacak olursak, reformların Doğu ile Batı arasındaki kültürel farkları aştığı ölçüde başarılı sayılan bir ulusal gündemin parçası olduğunu söyleyebiliriz.” Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin tek taraflı yakınlaşmasını, yani Avrupa’ya yaklaşmasını, bir tür kültürel Mimesis sahnelemek diye düşünmeyi öneriyorum. (…) burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu göreceğiz. Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.”[1]

Edebiyat Kuramcıları ve Mukayeseli Edebiyat mütehassıslarının ilgi ile beklediği kitap nihayet çevrilip yayınlandı. Nazi Dogu-Bati-Mimesis-AuerbacAlmanyası’ndan Türkiye’ye sığınan ve bir yandan da dolaylı-dolaysız Türk Üniversiteleri’nde reform çalışmalarına katkı sağlayan 1935 – 1945 arası, çoğunluğunu Yahudi bilim adamlarının oluşturduğu 45 kişilik kadrodan biri “Avrupa Edebiyatı Tarihçisi” Romanist Filolog Erich AUERBACH şahsında “Türk Modernleşmesi”ne yapılan oryantalist bir deneme çalışması.

Kitap, dikkatle okunduğunda, “Avrupa Edebiyatı Tarihi”ni Odysseus’dan V.Woolf’a edebî anlatım üzerinden inşa etme metedolojisini “Mimesis” adını verdiği kuramla açıklayan Auerbach’dan ziyade; Auerbach’ın Türkiye yıllarının monografisi eşliğinde “Kemalist Kültür İdeolojisi’ni Eleştiri” ile karşılaşacak okurlar.

Yukarıda alıntı yapılan paragraf, alıntının yapıldığı 116. sayfaya kadar yazarın onlarca “iddia”sından yalnız biri.

  • Ermeni “soykırımı”[2]
  • Asimilasyon, Osmanlı Mirasının reddi.[3]
  • İlk Cumhuriyet kadrolarının “salt taklitçiliğin” sorumluluğunu mülteci bilim adamlarını atma endişesi. (s. 117)
  • “Türkiye’deki antisemitizm, Rumlara, Ermenilere, Kürtlere zulmün üstünü örtüyor.”[4] Kitaptaki “bilimsel” tespitlerden yalnız birkaçı.

Genel anlamda “edebiyat kuramları” için kişisel düşüncem; “niyete göre değil fincana göre fal bakmak gerekliliğidir.” Esere yaklaşımın, güdülenmiş ve her eser için uygulanır genel geçer bir kuram üzerinden değil, eserin retorik ve tema’sının işaret ettiği açıdan yaklaşılmasını savunurum hep. Bir nevi metodlararasılık da denilebilir buna. Mevcut eser de maalesef kendisini “tarihsel okumaya mecbur” kılıyor. İddiaları ve iddialarını pekiştirmek için verdiği veriler arasındaki tarihî ve mantıkî paradoks”lar ise mecburen insanda (maalesef edebiyat dışı) cevap verme ihtiyacı doğuruyor.

Platonik Yorum

Doğu – Batı – Mimesis, kuram okuması zannıyla ele aldığım ve fakat Auerbach üzerinden, Auerbach’ın doğrudan veya dolaylı hiç de dillendirmediği 1936-1947 arası İstanbul ve Türk Siyasi yapısına “öyle keskin”, “öyle öznel”, “öyle angaje” çıkarımlarla dolu ki Auerbach okusaydı; sanırım “mimesis”in Aristovari yorumuna değil; Platonik yorumuna hak verirdi.

kaderkonuk

Eser, Giriş hâriç, toplam 5 kısımdan oluşuyor. Bir de son söz eklenmiş. “Giriş” kısmı “iddianame” tarzında. Bölümler ise “esas hakkında mütelâa” gibi. 5 başlıkta ise inşâ edilmeye çalışıldığına ve bunun için Alman Yahudilerinin kullanıldığına inandığı salt taklitçi “Türk Ulusal Kimliği”nin (ifadeler-iddialar yazarın) Auerbach’ın İstanbul’daki yaşam pratiği üzerinden eleştirisi. Sonuç kısmı ise Orhan Pamuk’a ayrılmış bir savunma ve hatta iade-i itibar. İhtiyacın nereden kaynaklandığını henüz anlayamadım.

Auerbach’ın kuramına son kısımda, “19. Yüzyılda Avrupa’da Gerçekçilik (s. 265-277)”, “Edebiyat ve Harp” (s. 278-289) başlıklı iki ders notu ile tesadüf ediyoruz.

Yazar sık sık “Türk Ulusal Kültürü’nün” inşasındaki “paradoksları” anlatırken yan yana iki sayfada, hem de dizgicinin cilvesi “paradoks”a düşüyor. Aşağıdaki alıntı bunun güzel bir örneği olur sanırım:

(s. 88)

“Auerbach hümanizmi aslında tam da Avrupa’dan Sürüldüğü zamanda yeni yuvası olan İstanbul’da bulmuştur. Bu bölümde, 1930lar Türkiyesi’ndeki modernlik kavramının bütünüyle Avrupa ilmine, özellikle de Hümanist geleneğe dayandığını ortaya koyacağız. Bu görüş, mevcut yaklaşımları alt üst ediyor. Ama böyle bir iddiada bulunarak Batı Avrupa muhayyilesine yer etmiş Şarklı Türkiye klişesini hafife almış olmuyorum. Örneğin Srinivas Aravuma’dan Meyda Yeğenoğlu ve Reina Lewis’in çalışmaları, Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye hakkındaki düşüncelerinin ırkçı ve cinsiyetçi söylemlerle şekillendiğini açıkça ortaya koyuyor. Benim asıl vurgulamak istediğim nokta ise; Türkiye deneyiminin Auerbach’ın İstanbul hakkındaki görüşlerini daha karmaşık biçimlerde beslemiş, bu görüşlerin şekillenmesini düşünülenden daha fazla etkilemiş olması.”

(s. 89)

“Boğazın büyüleyici güzelliği… çoğu harap durumdaki alılarıyla kıyı boyunca uzanan tepelerden, câmilerden, minarelerden, mozaiklerden, minyatürlerden ve kaligrafilerdenkaynaklanmıyor sadece. Çeşit çeşit hayat tarzlarıyla insanların, ağızlara lâyık sebze ve balıkların, kahve ve sigaraların, İslâmî kalıntıların ve bu formların mükemmelliğinin de payı var bu güzellikte. İstanbul esasen Helenistik bir şehir hâlâ; Arap, Ermeni, Yahudi ve şimdi hâkim durumda olan Türk ögeler muhtemelen o eski Helenistik kozmopolitliğin bir arada tuttuğu bir kendiliğin potasında eriyip gidiyor veya bu kendilikte yan yana varlığını sürdürüyor.”

Auerbach’ın 1937’de Walter

Benjamin’e yazdığı

mektuptan.

  1. Bölümde Türk Modernleşme hareketinin “Hümanist” kaynağını onaylayan yazar; hemen devam eden satırlarda Oryantalistlerin “ırkçı ve cinsiyetçi” eksende değerlendirdiği Osmanlı – Modern Türkiye Modernleşmesi paradigmasını “hafife almadığını” sanki özür diler bir şekilde ifade ediyor. Hatta Kader Konuk’a göre bu tür oryantalistler, “ırkçı – cinsiyetçi” Türk modernleşmesini “açıkça ortaya koyuyor”.
  1. Bölümde Avrupa Edebiyatı Tarihi’ni metinler aracılığıyla ortaya koymayı “mimesis” ile metodlaştıran Auerbach’ın mektubu “1937” de –Kemalist devrimlerin iyiden ivme yitirdiği dönem- dahi yazarın başlangıçta alıntıladığım tezinin aksini dile getiriyor. (“…burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu… Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir.”… Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.” (s. 117)

 Auerbach, özgüllüğü olan “modern ulusal özge”den değil düpedüz kozmopolitlikten bahsediyor.

Hasan Âlî YÜCEL’e Övgü

Bir başka ilginç kısım ise, salt taklitçilik, Osmanlı mirasını red, tek taraflı modernleşme… diye nitelediği Cumhuriyet Modernleşmesi’nde, Tercüme faaliyetlerinin mimarı Hasan Âlî YÜCEL’den övgüyle bahsetmesi. Hasan Âlî Bey, sanki Cumhuriyet reformlarının ateşli, içten ve aksiyoner bir taraftarı değil de münferid biri. “Anadolu’da entelektüel bir elit yetiştirmeyi amaçlayan Köy Enstitüleri’ni kurmuştur.” (s. 112) Üniversite reformlarını yapan aynı hükümet, Alman Bilim adamlarını çağıran aynı hükümet, birden Hasan Âlî YÜCEL şahsında “salt taklitçi, tek taraflı, milletin özgüllüğü anlayışını koruyan modern ulusal özne” değil de “entelektüel elit yaratma” kaygısına düşüyor. Ya Hasan Âli 1939 -1942 CHP Milli Eğitim Bakanı değil; ya da kabine üstü bir teknokrat!

Bu “gayretkeşliğin” sebebini ithaf kısmında anlıyoruz: “Teyzem Elife ve hümanist Köy Enstitüleri’nde yetişip öğretmen olan eniştem Mahmut Oluklu’ya karşılıksız sevgileri için…” (s. 12)

 

Gülünç Demagojiler

Amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi tarihî “demagoji”ler ise kitapta onlarca yerde geçiyor. Mimesis’in Mimesis’ini Türkiye bağlamında, hem de Amerika’dan okuyunca çıkarımlar da “gülünç” olabiliyor:

“1924’de gerçekleşen zorunlu nüfus mübadelesine ve iki ulus arasında süregelen husûmete rağmen, önde gelen Türk entelektüelleri ve hükümet yetkilileri çok geçmeden, modern Türk edebiyatını, Antik Yunan, Roma ilmini temel alarak geliştirmeyi savunmuşlardır. Bu süreçte Osmanlı, Fars, Arap mirası çiğnenip geçilmemiştir belki ama Antik Yunan, Roma klasikleri onlarla aşık atar hâle gelmiştir. Bir zamanlar yalnızca Divân Şiiri çalışan öğrencilerin müfredâtına Platon, Sophokles ve Homeros’un eserleri de girmiştir.

Öyleyse; Türkiye’nin bir taraftan antik Yunan, Roma mirasıyla yeni bir ilişki kurarken, bir taraftan da Rum vatandaşlarını sınırdışı etmesi gibi aykırılığı nasıl açıklayacağız?” (s. 18-19)

Nev-Yunanîlik akımını destekleyen aynı zamanda da “Eğil Dağlar” ve “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”i yazan Yahya Kemâl’i nasıl açıklıyorsak öyle hanımefendi.

Venizelos ve Konstantin ile İngiliz emperyalizmin maşası olarak Anadolu işgaline giren Yunanistan’ı, Sophoklesler, Platonlar, Homerlere yakıştırıyor da, İlyeda ve Odesa’yı Türklerin okumasını hazmedemiyor.

“İstanbul Üniversitesi rektörü Cemil Bilsel, nihayetinde Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki jeopolitik ve kültürel ilişkileri etkileyeceği ümidiyle, Auerbach’a Türk öğrencileri hümanist gelenekte eğitme görevi vermişti. Kendi mesleğini icra etme hakkını elinden alan bir ülkeden geldiği için, bu görev Auerbah’ta illa ki çatışma yaratacak diye bir şey yoktu. İkircikliğinin sebebi daha ziyade Türk modernliğinin insanların en derinlerine işlemiş ırk temelli inançlar ve her tarafta iyice nüfuz etmiş bir antisemitizm tarafından şekillendirilmiş olması; ayrıca, 3.bölümde de göreceğimiz gibi, Auerbach’ın da bu antisemitizmin acısını bizzat yaşamış olmasıydı. (s. 117)

  • “Irk temelli inançlar” üzerine şekillenmiş Türk Modernizmi, bir de antisemitizm ile pekiştiriliyor. 40 Yahudi bilim adamına da “gelin Hümanist eğitim verin çocuklarımıza” deniliyor. Kürsü başkanlığı ve Bebek’te konformist bir yaşam ile Türk bilim adamlarının üç katı maaş da cabası. Bizim Tanpınar da Narmanlı Han’da kalıyor aynı dönemde.
  • Kitabın tümünde, Auerbach’ın Almanya, İtalya ve muhtelif yerlerdeki arkadaşlarına yazdığı mektuplardan yapılan alıntılarda yukarıdaki faraziyeleri destekleyen “tek” cümle yok. Ama şöyle bir mektup var:

“… konumu harika ama aynı zamanda nahoş ve hoyrat bir şehir burası, iki farklı parçadan oluşuyor. Tarihsel coğrafyasının pasını büyük ölçüde hâlâ koruyan Antik Yunan ve Türk kökenli eski Stambul ile 19. yüzyıl Avrupa sömürgeciliğinin adeta karikatürü, miadını doldurup çökmeye başlamış hâli olan yeni “Pera”. Aşırı derecede lüks eşya dükkânlarının kalıntıları, Yahudiler, Yunanlar, Ermeniler, envâi çeşit dil, grotesk bir sosyal hayat var. boğaz boyunca yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş, tam müzelik 19.yüzyıl konakları, yarı oryantal yarı rokoko tarzı Sultan ve Paşa konakları göze çarpıyor.” (s. 86)

Bu alıntıdan ben bir şey kırpmadım. Aynen bu kadar alıntı. Yazarın iddia ettiği “her tarafa nüfuz etmiş ırk temelli inançlar ve antisemitizm”i Auerbach’ın tasviri böyle. Eminim ki, Kader Konuk’un “varsayım”larını destekleyecek bir şey olsaydı Auerbach’ın mektuplarında yazılacaktı, “maalesef” yok!

“Türk hükümeti, faşizm mağdurlarına yardım etmiş olabilir, fakat söz konusu dönemde hükümetin kategorik açıdan Yahudi yanlısı olarak tanımlanamayacağını belirtmemiz gerekiyor. Bunun önemli göstergelerinden biri, Nazi zulmü mağdurlarına genel ilticâ hakkı tanınmamış olmasıdır…” (s. 117)

  • 1935 konjonktürünü, 2013’te hümanist yaklaşımla ele alınca işte böyle garabetler de kaçınılmaz oluyor. “Yahudi yanlısı olmak ya da olmamak” 1911 Trablusgarp- 1912 – 13 Balkan, 1914-1918 I.Dünya Savaşı, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı yapmış, küllerinden doğup yeni Devlet tesisi etmiş Türkiye; henüz devletleşme sürecinin başında, bir de Nazi Almanyası ile çatışacak! Türkiye, Churchill ve Roosevelt, Stalin ile de mesafelidir yalnız Almanya ile değil. İsmet Paşa, bugün Abdülhamit için söylenen “Kurtlarla Dans”ı hakkiyle yaparak milletini, meselemiz olmayan savaştan korumuştur.

“ … toplama kamplarında çok daha müşkül durumlarda kalan adı sanı bilinmeyen insanları düşünelim. Türk yetkililer, tek tek her başvuruyu, başvuran kişinin arzu edilirliğine ve ülkenin modernleşmesine yapabileceği potansiyel katkıya göre değerlendirmiştir. Bir başka deyişle Alman bilimcileri insanlık namına kurtardıkları söylenemez…” (s. 117)

  • “İyi ki Yahudi soykırımını Türklere yüklememiş yazar” diyeceği geliyor insanın. Elbette, tek tek tüm Yahudi sığınmacıları davet edemezdik ülkemize. Hem siyasi hem ekonomik şartlar yüzünden ve elbette pragmatik olacaktık. Dârülaceze değildi o yıllar Türkiye. Konuk düşündü mü acaba; kitabın ithaf bölümünde adını andığı 30’a yakın kurum/kuruluş, onların kültürel ve politik faaliyetlerine yapabileceği potansiyel katkıya göre kendisini değerlendirip 2 ödülle takdis etmiş olmasın? Konuk’luğun bedeli vardır sanırım.

Yahudi Sığınmacılardan Ermeni Meselesine

1965 yılı, Ermeni meselesi için bir miladdır. Sovyet Rusya, Erivan’da ilk soykırım anıtını dikmiştir. 1878 Berlin Konferansına taraf olarak davet edilen Bogos Nubar Paşa ile kürt tarafı temsilcisi kürt Şerif Paşa, bu iki etnik unsuru beynelmilel arenada ilk kez temsil ediyorlardı. Lozan’da ise bertaraftırlar. 1923- 1965 Türkiyesi’nin, hele Auerbach dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin (1936 – 1947) böyle bir sorunu yok. Fakat konu “mimesis” olunca, tarihin anlatıma dayandığı tezi de destek verince “yansımalar” da çoğalıyor.

YAHUDİ sığınmacılar meselesinden Ermeni meselesine o kadar ışık hızı ile ve bağlam dışı bir geçiş yapıyor ki Kader Konuk, okurken donakalıyorsunuz. Daha Giriş kısmının 17. sayfasında:

“15.yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, İber yarımadası’nda gördüğü zulümden kaçan Sefarad Yahudilere kucak açmıştır. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu geleneğe dayanarak Avrupalı Yahudileri buyur etmesi şaşırtıcı değil öyleyse. Ama aynı Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi topraklarında yaşayan etnik ve dinî azınlıklara karşı düşmanca tavır takındığını da unutmamak lâzım. Zirâ, I.Dünya Savaşı sırasında zulüm gören tehcîr edilen ya da öldürülen Ermenilerin sayısı bir milyondan fazladır.

Yukarıdaki satırlar, Orhan Pamuk daha insaflıymış dedirtiyor insana. O, hiç değil 1 milyonda durmuştu. “zulum gören” mi, “tehcîr edilen” mi, “öldürlen” mi 1 milyondan daha fazla, yoksa hepsi 3 milyon mu kafalar hâlâ karışık.

Yazar, dipnot da vermiş: (s. 17, 4. dipnot)

“Türkiye, hâlâ bu suçu inkâr etse de, uluslar arası câmia Ermenilerin maruz kaldığı kötü muameleyi soykırım addediyor. Örneğin ulusaşırı (uluslar arası herhalde) faaliyet gösteren bir akademisyen olan Taner Akçam, I.Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni ölümlerinin soykırım olduğunu iddia ediyor. Bkz. Taner Akçam, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, New York Metropolitan Books, 2006.”

  • Hüküm verilmiş yazar tarafından: “Türkiye bu suçu inkâr etse de…”
  • Yazarın bu konu hakkındaki tek kaynağı, Taner Akçam. “Ulusaşırı faaliyet gösteren” bilim adamı. Sanırsın Etna Yanardağı. Belki hâlâ faaliyettedir.

Talat Paşa Suikastı

Auerbach’ın Berlin’in Charlottenburg semtinde çocukluk ve ergenlik devresini yaşadığını anlatan Konuk, birden Talât Paşa’nın da burada Hardenbergstraẞe ile Fasanenstraẞe’nin kesiştiği köşedeki Steinplatz’da güpegündüz öldürüldüğünü hatırlıyor.

“Zanlı, intikam peşinde bir Ermeni öğrenci olduğu için, bu olay yerel ve uluslar arası düzeyde geniş yankı buldu. Talat Paşa, bugün artık pek çok ülkenin tanıdığı Ermeni soykırımını azmettirenlerin başında geliyordu.”(s.78)

DİKKAT edelim. Talat Paşa, Osmanlı eski Dâhiliye Nâzırı ve sonra eski Sadrazam olduğu için değil de “Zanlı, intikam peşinde bir Ermeni öğrenci olduğu için, olay, yerel ve ulusal basında geniş yankı buluyor. Kim demiş “mimesis” !

Bir de 94. dipnot var: “Talât Paşa’nın Ermeni soykırımındaki rolü için bkz: Taner AKÇAM, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, New York Metropolitan Books, 2006.”

* 17. sayfadaki 4. dipnottan kestim-kopyaladım-yapıştırdım.

Teşekkür kısmındaki “maddi manevi desteğini esirgemeyen” onlarca kurum/kuruluş ve yüze yakın isim, yazardaki bilgi birikimi, konuya hâkimiyetini, geniş entelektüel çevresini yansıttığı gibi, bu zenginliğe kitabın İngilizce yazılışı da eklenince karşılığını bulmuş: “ German Studies Association En İyi Germanistik ve Kültürel Araştırmalar Kitabı Ödülü – 2012”, “American Comparative Literature Associaton – Rene Wellek Prize, 2013”

“Polemik” Kapıları

Elbette yazar, Auerbach’ı ele almakta ve onun metodolojisini Türkiye bağlamında değerlendirmekte özgürdür. Fakat, eser tarih üzerine çıkarımlarla dolu olunca, bu çıkarımlar da belge mihverli rasyonel tarih değil de şaşmaz bir şekilde Diaspora ve Ilımlı Liberal kitlenin 30 yıllık korosuna eşlik edince kuramdan ziyade “polemik” kapıları açılıyor.

Auerbach, “Avrupa Edebiyat Tarihi’ni, anlatım temelinde yansıtmak istiyordu. Konuk, mimesis’in mimesisini Türk Siyaset Tarihine nimesislemiş. Uzun uzadıya konuşmaya da gerek yoktu oysa. Elif Şafak’ın “Baba ve Piç”i üzerinden 1915 Tehcirini mimesis’leseydi, Piçliğimiz alanen meydana çıkacaktı. İnsafı için teşekkür borçluyuz kendisine.

Alman Konsolosluk yetkilileri ve Türkiye’de açılan Alman Sivil Toplum örgütleri ile Auerbach arasında olan ilişkileri, Türk siyaseti gibi yansıtma ya da pek itibârî ve sisli yorumları genele teşmil etme de kitaptaki su götürür yanlardan.

Alman Gezi Kulübü ( Deutscher Ausflugsverein – DAV)

Alman Emek Kulübü ( Deutsche Arbeitsfront)

Alman Elçi Keller’in 8 Mart 1938 tarihli “Türkiye Hakkında Yıllık Kültürel Rapor I” başlıklı istihbarat raporunun bir kısmında:

“Kültürel etkimiz, dilimizin yaygınlaştırılmasıyla güçlendirilmeli. Fransız örneğinin açıkça gösterdiği gibi; bir ülkeye uzun vadede kültürel olarak nüfûz etmenin yegâne yolu dilin yaygınlaştırılmasıdır. Alman dilinin savaş sayesinde burada yaşadığı canlanma, her türlü araçla desteklenmeli ve geliştirilmelidir.” (s. 179 – 46.dipnot)

Marburg Üniversitesi’nden emekli maaşını almakta devam eden Auerbach, Nazi kontrolünde Türkiye’de faaliyet gösteren bu derneklere üye olmakta beis görmüyor. Türkiye’de antisemitizm’in yaygınlaştığını söyleyen yazar; İstanbul Üniversitesi yerleşkesi civarına birbiri ardına açılan: Deutscher Buchverein (Alman Kitap Kulübü), Verein für das Deutschum im Ausland (Yurt Dışındaki Almanlar Cemiyeti) , Verein der Asienkämpfer (Asya Savaşçıları Derneği) adlı derneklerin özelde Alman propagandası yaptığı açık.

“1938’de okuma odasının başında bulunan Alman öğretmen Stumvoll, buraya gamalı haç şeklinde bir lamba asmayı kendine vazife bilince, Türk basını için iyi bir haber malzemesi ortaya çıkmıştır. Haber gazetesi, Türk halkını Nazi propagandasını ihbar etmeye çağırmıştır.”

(s.180 – 49. dipnot: Haber, 1 Ocak 1938 – Türkiye’de Nazi propagandası yapılması karşısında lakayt kalamayız! Nasyonal Sosyalist propaganda yatakları üniversitemizin yanı başına kadar sokuldu.)

“Stumvoll’un bir Türk lisesinde çalışıyor olması yangını iyice körüklemiştir. Türk polisi tarafından sorgulandıktan sonra, Stumvoll, tahrik edici Alman gazeteleri odaya sokmayı bırakmış, kamuoyundan gelen baskı karşısında başka ödünler de vermiştir.” (s. 180)

“Artan antisemitizm ve milliyetçilik”in olduğu ülkede 1938’de durumun bir yansıması bu.

Çelişkili Sonsöz

Yazar, Sonsöz’ünde (245-262. sayfalar), önceki sayfalarda dile getirdikleri ile çelişkiye düşüyor:

“Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin tek taraflı yakınlaşmasını, yani Avrupa’ya yaklaşmasını, bir tür kültürel Mimesis sahnelemek diye düşünmeyi öneriyorum. (…) burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu göreceğiz. Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.” (s.116)

“Elinizdeki kitap, kışkırtıcı bir sav ortaya atıyor: Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemâlist kadrolar tarafından kurulmadığını; sığınmacıların, yani Türkiye toplumu

(çünkü Türk toplumu diye bir şey yoktur, olmamalı, olamaz!) içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını öne sürüyor.” (s.18)

116’daki sözler “perhiz” ise; 18 sayfadaki sözler “lahana turşusu” oluyor bu durumda.

Hatta, salt taklitçi, milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza eden (aradaki tezat ayrı bir mesele) , modernleşmedeki sorumluluğu üstünden atmak isteyen (?) ama ırkçı ve antisemit algının kapısını açarak Alman sığınmacı bilim adamlarını zor duruma düşüren ilk dönem Cumhuriyet modernleşmesinin, bakınız kitabın Sonsöz’ünde nasıl medhiyesi yapılıyor:

“ Soğuk Savaş yıllarında bilimciler ve yazarlar, laikliği ve toplumsal âhengi savunmak için Türkiye’nin hümanist mirasına başvurmuştur. 1970lerde aşırı milliyetçilerle solcular arasındaki şiddetli çatışmalar, Türkiye’nin akademik elitini derinden etkilemiş, mesela klasikçi Suat Sinanoğlu’nu Cumhûriyet’in ilk yıllardaki idealini savunmaya itmiştir. … Ne var ki; siyâsî hizipçiliği aşıp Türkiye’nin ilk yıllardaki vizyonunu diriltme çabası kısa ömürlü oldu.” (s. 248)

248. sayfa ile yazar, okura 3 kıble sunuyor:

1-    Cumhuriyet kültür reformları, salt taklitçi, Avrupa Hümanitesi merkezli, Osmanlı ve İslâm mirasının reddi esasına dayalıdır. Gerektiğinde sorumluluğu onlar üzerine atmak için, Türk Modernleşmesi İnşasında Yahudi Alman bilim adamları çalıştırılmıştır.

2-    Her ne kadar, Alman sığınmacılar eşliğinde olsa da hümanist reform“Modern Ulusal Özne”yi hedef alan milliyetçi ve antisemit nosyonla oluşturulmuştur. (Hasan Âlî Yücel ve faaliyetleri hâriç. Çünkü o, Kripton Gezgeni Halk Şûrâsı Encümeni ve Türkiye’de “konuk” Maarif Vekili.

3-    “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” (s. 248’den mealen)

Esas Hakkında Mütâala

Kader Konuk, Sonuç kısmında “esas hakkında mütâala”sını veriyor. Önce pek “hümanist” bir cümle:

“Tarihin her zaman bir anlatının ürünü olduğu söylenebilir. Fakat taraflı anlatım bazen aşırıya kaçıyor.” (!!!)

Sonuç: Türkiye’deki Antisemitizmin, mültecilerin Türk sularında ölmesinde ülkenin oynadığı rolün kürt, Ermeni ve Rum vatandaşlara uygulanan zulmün örtbas edilmesidir.

1915 Ermeni soykırımının resmen tanınması, hâliyle Osmanlı tarihinin gözden geçirilmesi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmek için geçmesi gereken önemli bir sınav hâline gelmiş durumda.

Ermeni soykırımının fâili olarak Türkler fikrine karşı; Yahudi soykırımında kurtarıcı rolü oynayan Türkler imgesi koyuluyor. Bu imge, sözgelimi; Türkiye’nin eski Fransa Büyükelçisi Behiç Erkin’in yakın zamanda yayımlanan biyografisinde de karşımıza çıkıyor. Burada Erkin’in Fransa tarafından sınırdışı edilerek toplama kamplarına yollanacak binlerce Türkiyeli Yahudiyi kurtardığı söyleniyor. Türk yetkililer, Türk Schinidleri denilen böyle elçi ve konsolosları bulup uluslar arası camianın ilgisine sunmak için sürekli çaba harcıyor. Büyükelçi Erkin ve 1940lı yılların başında Türkiye’ye gelmelerine olanak sağlayarak on sekiz bin kadar Yahudiyi kurtarmada oynadığı rol hakkındaki bir Hollywood filmine sponsor olmak da bunlardan biri.

Geçmişin böyle siyasallaştırılması nâdir değil…(s. 253-254-255)

Onca Yahudinin katlinden hanidiyse Türkleri sorumlu tutacak. 18.000 Yahudi az, hepsini Hitler pençesinden neden kurtaramadınız hı? demeye getiriyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın Kan Film Festivali’nde ödül alırken yaptığı teşekkür konuşmasındaki cümleyi hatırladım bunları okurken:

“Ödülü; bölünmüş, güzel ve yalnız ülkeme armağan ediyorum.”

Türkler… Ne Muhammed’e ne İsâ’ya, ne Musâ’ya yarandılar. Oğuz Atay haklı: “BAT DÜNYA BAT!”

TANPINAR : PAYLAŞILAMAYAN BİR GÜL…BU KARANLIKLARDA”

Tanpınar… romanları, makaleleri, mektupları ve anılarında her ne kadar “eşik”te kalmasının ızdırabını anlatsa da, her siyasî fraksiyonun kültür fikirlerini pekiştirmek için

kendisine gönderme ve atıflarda bulunduğu tükenmek bilmez bir membadır. Kader Konuk da Tanpınar’ın “Yaşadığım Gibi” deneme antolojisini “Anlamak İstediği Gibi”

bir kaynak addetmiş.

“Yabancı Diller Okulu başkanı unvânının kâğıt üzerinde kaldığı sonucuna varan Auerbach; hayâl kırıklığıyla görevinden istifâ etmiştir. Auerbach’a göre geçiş evresi bir boşluktan başka bir şey yaratmamıştır. Zîra; sorumsuzca ve acemîce yapılan deneyler, tüm süreci çok zorlamıştır. Bu eleştiriyi yapan yalnızca Auerbach değildir elbette. 3. bölümde açıkladığımız nedenlerden ötürü, görüşlerini alenen ifade etmekte daima zorluk çekmiştir. Buna karşılık İstanbul Üniversitesi modern Türk edebiyatı profesörü Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Türk meslektaşları, Osmanlı’nın son dönemine ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına damgasını vuran sayısız yeniden başlangıç ve kopuşa dâir eleştirilerini hiç sakınmamışlarıdır. Sonraki yıllarda reformlar hakkındaki görüşlerini yazan Tanpınar, kültür politikalarının süreksizliğinin toplumun geneline epey zarar verdiği sonucuna varmıştır.” (s. 198-199)

Dipnot da vermiş yazar: Yaşadığım Gibi, s. 32-33

Tanpınar’ın birçok denemesinde, Tanzimattan Cumhuriyete kültür reformlarındaki devamsızlıklardan muzdarip olduğunu okuruz.

  • Halbuki cemiyet hayatının en büyük sırrı, millî benlikteki devamdır.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1969, s.83)
  • “Hayatımıza kaç türlü zevk hâkim? Cemiyetimizin bence en büyük meselesi, ard arda medeniyet ve kültür değiştirmesidir.” (a.g.e. s. 550)
  • “De Bussy’i Wagner’i sevmek ama Mâhur Beste’yi yaşamak… Bu bizim tâlihimizdi!” ( Huzur, s.143 – 13.bsk. Dergâh Yay.)
  • “Birisi eski bir medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmış kiracısı olmasınlar. İkisi arasında kaynaşma lâzım.” (Huzur, s. 251)

Bu şikâyetler, Ahmet Mithat Efendi’den, Yahya Kemâl’e, Hâlide Edip’e , Yakup Kadri’ye, Peyâmî Safa’ya ve hatta Oğuz Atay’a kadar Türk enteljensiyasının en büyük varoluş problemlerinden biri. Tanzimatla başlayıp 2013 Türkiyesi’nde dahi oturmamış buhranı; Auerbach ve İstanbul Üniversitesi kesitinde ele almak ne kadar objektif olabilir?

    Daha garibi, Tanpınar’dan yapılan alıntının bağlamından koparılıp “amaca uygun hâle” sokulmuş olması.

“Âlî Paşa’yı Encümen-i Dânîş’i sessiz sadâsız kapatmaya sevk eden sebep ne idi? Niçin Reşit Paşa gibi Auguste Comte’un dostu olacak kadar entelektüel bir adamın eliye açılan Tanzimat, olduğu yerde bocaladı? Osmanlı Dârülfünûnu neden 1908’e kadar bocaladı? Niçin o kadar hızla şevkle başlayan hareketler hep yarıda kaldı? Ve neden onların yarıda kalması için, Cevdet Paşa’nın tabiriyle: “bahaneler” aradık?

“Bütün bu tereddüdler, ilgâlar, yeniden başlamalar, elindeki işin ortasında vazgeçmeler, sonra vazgeçilenin arkasından duyulan üzüntü ve pişmanlıklar, kültür ve sanat meselelerine hayattaki yerini bir türlü verememekten, onların lüzumunu ve istiklalini kabul etmemiş olmaktan ileri geliyor.” (Yaşadığım Gibi, s. 33)

Tanpınar, Tanzimat mihverinde genel bir panorama çiziyor kültür hayatımızdaki tembellik ve kaos üzerine. Bu kaosu, Auerbach’ın teşrih masasında neşter gibi kullanıp, organ nakli yapmak Kader Konuk’un bilim insanlığı ile alakalı.

Tanpınar aslında cevap da veriyor Kader Konuk’a:

“Tarihe bugünün hesapları arasından bakmazsan bu memleketin de herhangi bir memleket gibi yaşadığını kabul edersin. Aradaki fark, bizde orta sınıfın teşekkül edememesidir. Her an doğmak için hâdiseleri zorlamıştır. Fakat doğamamıştır. Ayrılık manzarası buradan gelir.” (Huzur, s. 252 – Mümtaz’ın (Tanpınar’ın) Orhan’a cevabı)

Ben, Auerbach ve kuramı üzerine bilgilenmek isteyenlere kuramdan daha fazlasıyla karşılaşacaklarına “hazırlıklı olmaları” bağlamında bunları yazdım. Edebiyat mı? Galiba o, ölüyor. Edeb Yâ Hû!

[1] A.g.e., s. 116

[2] s. 17-18-19-78

[3] s. 86

[4] s. 41

 

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma

Böyle Bir Kars

BÖYLE BİR KARS (ve BÖYLE BİR YAZAR!)

          Av. Mürsel KÖSE               

(Ludmila DENİSENKO, Böyle Bir Kars, İstanbul: Heyamola Yayınları, 2011, 348 s.)

Bir dostum bu kitabı İstanbul’dan bana emanet olarak getirmiş. İlgimi çekeceğini düşünmüş. Yirmi gün sende kalabilir dedi. itabın kapağına göz attım, yazarı: Ludmila Denisenko adında bir bayan. Heyecanlandım, elektrik mühendisi boyle_bir_karsViladimir Denisenko ile diş doktoru Trofim Denisenko merhumları hatırlayıp duygulandım. İç sayfa konu başlıklarına ve fotoğraflara şöyle bir göz gezdirdim, sevgili dosta teşekkürler yağdırıp eve döndüğümde, bütün çalışmalarıma ara verip birkaç gün içinde baştan sona okuyarak  (emanet olduğu için) bazı notlar aldım.

Bilindiği gibi 42-43 yıl (1877-1920) Rus işgalinde kalmış olan Kars İlimize, bu süre içerisinde Rusların getirip yerleştirmiş olduğu etnik gruplar arasında, kurtuluştan sonra buraları terk etmemiş olan çoğunlukla Malakan (ve Dukhobor) az sayıda Rus ailelerin yaşantıları hakkında, merak konusu bilgiler edineceğimizi düşündüm ve sevindim.

Çünkü Malakanlar yöremizde yaşadıkları sürece, her yönleriyle hiç unutulmaz insani hatıralar bırakmışlardır. Dürüst, çalışkan, yetenekli, ataleti hiç sevmeyen, sanatkâr, ekmeğini taştan çıkaran ve her konuda çevresine örnek olan çok yönlü özellikli bir toplumdular. Etraflarına karşı kötü düşünce ya da hiçbir çirkin hareketleri görülmemiştir. Hele Rus asıllı oldukları ağır basan, yukarıda da adlarını andığım Viladimir ve Trofim Denisenko  kardeşler, hani bir söz vardır ya “adam gibi adam”  diye, işte Kars’ta o iki kardeş bu sıfatın unutulmaz timsali idiler. Kitabın yazarı, bunların, benim tanımadığım bir üçüncü kardeşlerinin kızı olduğu anlaşılıyor. Ne yazık ki, kitapta ben asıl aradığımı bulamadım. Beklentim o idi ki, bu kimseler hakkında, o aileden/toplumdan gelen bir kimse olarak, bize daha geniş bilgiler versin, gerçek anılardan söz etmiş olsun.

Kitapta yazara yön veren bazı etkenlerden kaynaklandığı anlaşılan gerçek dışı, yanlış, hiç olmamış, uydurma, saptırma, yakıştırma ve hayali düzenlemeler mahsulü olaylar arasında, asıl beklentilerimiz silik, görünmez hale gelmiş.  Çok ta yazık olmuş. Okumadan önce gözümüzde büyüttüğümüz kitabın büyük bir kısmının, Orhan Pamuk’un “Kar” romanının  tiksindirici bir başka varyantı olduğu anlaşılmıştır.

Yazar, ele aldığı konularda, yersiz olduğu kadar gereksiz ve bilmediği tarihi olaylara da yer vermiş olup, kendi yaşamını dahi kronolojik olarak belirtmemiş. Anlaşılan o ki, yazarın çocukluğunda Kars’ta bulunmuş.  Ailesiyle birlikte İstanbul’da yaşamış, eğitim görmüş öte yandan güya buranın hasretini çekmiş,  anılarını yazma gibi bir hevese kapılmış. Ama ne var ki, bütün özverili çabasına ve içtenliğine rağmen, etrafı sarılarak, güngörmüş bu serhat şehrin kaderine musallat olan şövenist ruhun kulaktan dolma sarmalından kendisini soyutlayamamış. Yerli-yersiz ele aldığı kimi konularda; bugün bilemediniz 60 yaş üzeri herkes tarafından bilinen bazı gerçekler alt-üst edilip yazılmakla, kitap örselenip lekelenerek bütünüyle değersiz hale getirilmiş. Sırf bu sayın yazara faydalı olur düşüncesi ve beni hoş görüp bağışlayacağı umudu ile mümkün olduğunca teferruattan kaçınarak; kitaptaki göze batan sivri olumsuzluklardan sadece birkaçına, sayfa sayısını göstererek, değinmek istedim.

kars1Hayır o ev Rus evi değildi…

(Sayfa 45)- Sözü edilen nehir kenarındaki ev; Kars’ta üst düzeyde bir taşralı olan Zihni Bey tarafından yaptırılmıştı. Gerçekten minyatür bir villa gibiydi. Herkesin dikkatini çekerdi. 17.3.1944 tarihinde meydana gelen taşkında bu ev sel sularının ortasında kaldı. Bahçesindeki 40-50 kadar mavi boyalı arı kovanlarını da sel götürdü. O tarihlerde bu ev ile Topçuların un fabrikası arasında başka hiçbir bina yoktu. Ardahan, Artvin, Iğdır, Ağrı’dan gelen öğrencilerin pansiyon olarak kaldıkları Çeltikofun Konağı’ nın önü boş bir düzlüktü. Tatil günlerinde orada top oynarlardı. Taşkından bir iki yıl sonra Zihni Bey bu evi satılığa çıkardı. O zaman Yanık Değirmen’in sahipleri: Ulyaşa Samarina, Stepan, Nikola, Vasil ( ana ve oğullar) bu evi aldılar. (En küçük kardeş Vasil çok erken ölmüştü.) Nikola, ortaokulda sınıf arkadaşım, Stepan da ben lisede iken av arkadaşımdı. Kış aylarında gelip beni Sukapı Mahallesindeki evimden alır, kızakla gidip Dikme Köyündeki sıcak sularda yaban ördeği avlardık, dönüşte değirmende ısınıp, ıslak ayaklarımızı kurutur kahvaltı yapardık, sonra Stepan tekrar kızakla beni gece eve getirip dönerdi.  Onlar da 1962 yılında Rusya’ya göçtüklerinde bu evi Ahıska’lı marangoz İbrahim Ustaya satmışlardı. Şunu belirteyim. Onlar göçtükleri sırada ben Ankara’da idim. Kars’ ta olsaydım veya haberim olsaydı, sanırım gitmelerini önleyebilirdim.

Tuncay Işık kulübesinde ölü bulunmadı

(Sayfa 49)- Tuncay Işık (Pekos) tan söz edilmektedir. Onun kişiliği hakkında verdiği bilgiler çoğunlukla doğrudur. Ben kendisi ile 1967 yılında Kars’a kesin dönüş yaptığımda, onun da avcı olması sonucu tanıştık. Yanık Değirmeni biraz geçtikten sonra sağ yamaçta ben şimdi oturmakta olduğum evimizin çeperlerini yaparken sık sık yanıma gelir, bana yardım ederdi. Tek kelime ile, gerçekten yiğit bir genç ve o derece de alçak gönüllü idi.

Kitapta deniliyor ki: “…Herkes Pekos’a ne olduğunu merak eder, anlatılanlara göre değirmenin oradaki kulübesinde ölü bulunmuş.” Hayır: Rahmetli; 20.12.1981 günü, bir arkadaşıyla beraber kendi arabasıyla gittiği avda geçirdiği kazada hayatını kaybetti.

Stavuski’nin yaptığı bina o değil

(Sayfa 80)- Eski belediye binası konusunda da yazarı yanıltmışlar. Erzurum’un Sitavuk köyünden gelip Kars’a yerleşen zengin Ermeni’nin yaptırmış olduğuna işaret edilen belediye binası; halen restore edilmekte olan -bir ara siyaha boyandığı belirtilen- bina değildir. Yazarın dediği bina 1920-2005 yılları arasında da değil, 1934-2005 yılları arasında belediye binası olarak kullanılan ikinci binadır. Birincisini tarif edeyim.

kars2Ermeni Stavuyski’nin yaptığı bina; Halitpaşa Caddesi ile Kâzımpaşa Caddesinin (eski Hayat Eczanesi’nin bulunduğu) köşede kesiştiği, bu her iki caddeye  (L) şeklinde uzanan, zemin katları şu anda faal dükkânlar olup üst katları kısmen metruk, şimdilerde Halitpaşa Caddesindeki bir kısmında yurt binası olarak, kız öğrencilerin barındığı binadır. Cumhuriyet döneminde bu binanın tamamı Kars Belediyesine tahsis edilmiş iken, Belediye İdaresi iş yerlerini muhtelif şahıslara uzun yıllar kiralamak suretiyle tasarruf etmiş sonra da kat mülkiyeti yasasına uymadığı için, “irtifak hakkı” kaydıyla mülkiyetini devretmiştir

Her iki caddeye uzanan ve çok sayıda işyerini ihtiva eden bu binanın, şimdilerde Kız Yurdu olarak hizmet veren kısmı, 1922-1934 tarihleri arasında Kars Belediye Binası olarak kullanılıyordu. O zamanki Belediye Başkanları; Akif ÇİÇEK (1922), Hayrullah YARGIÇ 1922-23),  Hafız Kurban YURTSEVEN (1923-24), İbrahim CİHANGİROĞLU (1924-28), Hüseyin TALINLI(1928-32),  Kenan Bey (Fotoğrafı bizde mevcut, ressam (1932-34). Bu binanın karşı sırasında, o tarihten beri babadan intikal dükkânımız bulunduğu için ben ve benim yaşımda olanlar bilir. Bugünkü kuşağın %95’i hatırlamaz. Atatürk Kars’a geldiği zaman (6 Ekim 1924) rahmetli İbrahim Cihangiroğlu başkandı.

1934 yılında Mehmet Bahadır Bey başkan seçilince, belediyeyi yazarın dediği binaya nakletti. (bu ikinci binadır). 2005 yılına dek kullanılmıştır. (ki, Stavuyski’nin yaptığı bina bu değildir). Rus idaresi zamanının son yirmi yılını yaşayıp görmüş olan rahmetli Kayınpederim Veysel Gürtekin bir konuşmamızda bana bu  (yani şimdi restore edilmekte olan)  binanın, çok zengin Eczacı bir Rum’a ait olduğunu ve Ecza Deposu olarak kullandığını söylemişti.

Kiliseler

(Sayfa 115)-  Sözü edilen ve halen cami olarak kullanılmakta olan “Kümbet Camii”(12 Havariler Kilisesi) hakkında uzun uzun anlatımlar var. Bu kilise hakkında o kadar çok yazı yazılmıştır ki, yazarın kitabında ele almış olduğu birçok konuda “peşin hüküm sahibi” oluşu sonucu bu yazılara kulak asmadığı görülmektedir. Başta ilimizden yetişen ünlü Türk Tarihçisi rahmetli Prof. Dr. M. Fahrettin KIRZIOĞLU’nun (ünlü eseri Kars Tarihi ve diğer birçok eserleri ile makaleleri),  1960’lı yıllarda Kars Halkevi Başkanlığı yapmış olan Dr. Budak DEMİRAL’ın (Kars Eli dergisi 1964 sayı 3), Kars Kafkas Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cem TÜYSÜZ (Mahalli Serhat Kars gazetesi) ve benzeri…

Nedense bunlar dışındaki bazı kimselerin/yazarların, bu kilisenin 932-937 yıllarında Türkler tarafından inşa edildiği gerçeğini yazmaya dilleri varmamaktadır. Sanki İslamiyet’ten önce yeryüzünde başka dinlere sahip Türk Kavimleri yokmuş gibi. Bilinmesi ve göz önünde tutulması gereken bir gerçek var: Bizler evvela Türk’üz sonra İslam’ız. Evirip çevirmenin ne anlamı var. Bu kilisenin İslamiyet öncesi Hıristiyan Kıpçak Türkleri tarafından, hem de Türklere mahsus çadır tipi mimari üslubu ile yapıldığı bilimsel gerçeğini kim inkâr edebilir? Rusların işgalden sonra Elviye-i Selase’de (üç Sancak: Kars, Ardahan, Batum ) Ermeniler aracılığı ile Türk izlerini silip yok etme girişimlerini de kimse bilmezlikten gelemez. Anılan kiliseye “Surp Arakelots” diye bir isim taktıkları gibi ve Sayın Cem Tüysüz’ün de belirttiği şekilde ilimizde, bazı gayretkeşler tarafından Rus yapısı diye gösterilip yutturulan birçok eserlerin Osmanlı ve Türk eseri olduğu anlaşılıp tescillenmiştir.

Sözü edilen halen Kümbet Camii olarak kullanılmakta olan bu kilise, yazarın üzerine basarak söylediği gibi asla,  “eski bir Ermeni Kilisesi” değildir. Ancak bazı eski fotoğraflarda ötede kilisenin bahçesinde görülen Çan Kulesi işgalden sonra 1890’da Ermeniler tarafından yapılmış olabilir. Yazar bu kuleyi bir kere 1918 yılında, bir kere de 1960 yılında olmak üzere iki kere Türklere yıktırmaktadır. 1960 ta yıkıldığı doğrudur. Çünkü ben 1953’te Kars’tan ayrıldığım zaman kule duruyordu. 1967’de döndüğümde göremedim, yıkılmıştı.

Kitabın 120. sayfasında gaflet mi desem, hayal mi?  Affedilmez bir uydurma: Deniliyor ki, yerli ahali hâlâ burayı kilise olarak ansa da, bir duvarla çevrilen ve MİNARE EKLENEN yapı…”  Yazar çok yayınlanan panoramik fotoğraflarda birlikte görülen Evliya Camii’nin tarihi minaresini hayali olarak söküp götürüp kiliseye monte etmiş olmalı.

Çan Kulesindeki saatlere gelince: Yazarın; V. Akçayöz – Y. Öztürkkan tarafından düzenlenen “Eski Yeni Fotoğraflarla KARS” (ki hayli hatalar var)  albümünü görmüş olduğu, alıntı yaptığı fotoğraflardan da anlaşılıyor. Bu albümün 82. sayfasında, şimdiki Merkez Camii yerindeki eski kilise ve kilisenin Ordu Caddesine bakan cephesinde bir Saat Kulesi görülmektedir. (Bu resim tarafımızdan Foto-Yıldırım Öztürkkan’a verilmiş o da bunu birçok yerlerde yayımlamıştır).  O saat Kulesi 1932 yılında Kars Belediye Başkanı olan, ressam Kenan Bey tarafından oraya yaptırılmıştı. Sonraki yıllarda kule yıkılmaya yüz tuttu ve yıkıldı. Saatleri geçici bir tedbir olarak Kümbet Camii (Havariler Kilisesi) bahçesindeki sözü edilen Çan Kulesine taktılar. O sırada yıkılan saat kulesinin bulunduğu dört yolun çapraz karşı köşesinde yapımı devam etmekte olan Halkevi Binasının üst katında, o saatleri takmak üzere kübik-kulemsi bir çıkıntı yaptılar. DP zamanında halkevleri kapatılınca, binanın üzerindeki saatlerin yeri bundan 4-5 yıl öncesine kadar boş duruyordu. Şimdi görüldüğü gibi saat takılmış vaziyettedir. Ne var ki, binanın etrafı yüksek yapılarla ve ağaçlarla kuşatılmış olduğundan, saatler uzaktan pek görülemediği için, işlevlerini yitirmiş vaziyettedirler.kars7

Yıkılan kiliselere gelince

Yazarın görmüş olduğu Sanat Tarihi eğitimi ve doğal olarak Hıristiyan dinine mensup bir aileden geldiği, aynı zamanda Rus Milliyetçiliğine meyyal düşünceleriyle birlikte, öyle anlaşılıyor ki öteden beri birtakım şövenist ruhlu kimselerin de etkisinde kalarak, Rus İdaresi zamanında yapılmış olup ta yıkılan iki kilise hakkında, çok çirkin, çok yakışıksız, kendisine iletilen bir hayli yalan-dolan, deyim yerinde ise “işporta malı” bilgilerle donatılmış. O da bunların aslını-astarını hiç düşünmeden yazmakla kitabının sayfalarını yer yer kirletmiş ve gerçek bilgi sahibi okuyanların nefretine maruz kalmıştır. Keşke böyle tarihi olduğu kadar da hassas konulara dokunmasaydı, bizlere yarı mensubu olduğu Malakanları ve kendi yakınlarını anlatsaydı. Ne yazık ki, anlaşıldığı kadarıyla bazı kimselerin onu kendi yolundan saptırıp, zaman zaman dışa vurdukları sapkın tutumları doğrultusunda, kullanmışlardır. Nitekim yazarın kendisi de bazı konuların izahında zorluk çektiğini hissettirmektedir.

Burada öncelikle bir tarihi gerçeği kısaca hatırlatmakta yarar var. Ruslar 1877-1878” de “Elvye-i Selâse” yi işgal ettiklerinde, Türk halkının bir kısmı doğrudan, bir kısmı 8 Şubat 1879 tarihli “Muahede-i Kat’iyye” hükümlerince bu yerlerden göçmek zorunda bırakılmışlardı. 43 yıllık işgal süresinde, yurtlarını terk etmeyen Türk aileler ile Rusların getirip buralara yerleştirmiş oldukları azınlıklar, kurtuluşa değin birlikte yaşamışlardır. Şurası da bir gerçektir ki,  Ruslar azınlıklara mülkiyet hakkı tanımış fakat Türk unsura tanımamıştır. Bu durumun kurtuluştan sonra cumhuriyet hükümetleri nezdinde doğurduğu hukuki problemler: 19 Mart 1921 Moskova, 13 Ekim 1921 Kars Anlaşmaları ve 31 Mart 1926 tarihli protokol hükümleri gereğince halledilmiş olup, seçimlik hakkını Rusya veya başka memleketler lehine kullanarak buraları terk eden azınlıklar, mülkiyet haklarını devretmiş alâkalarını kesmişlerdir.

Kars ili hudutları içerisinde Ruslardan kalma iki kilisenin yıkıldığı, bir üçüncüsüne de  çift minare eklenerek camiye çevrildiği doğrudur. Ancak kitapta anlatılan olaylarda kronolojik bir sıra gözetilmediği gibi, anlatılan bir olayın vuku bulduğu tarihler de gösterilmemiştir. Bu da ya gerçekleri araştırmadaki yetersizlikten, ya da bilinçli olarak gerçekleri saptırma niyetiyle hareket etmekten ileri gelmiş olabilir. Ayrıca yıkılan iki kiliseden; önce yıkılmış olanı sonra, daha sonra yıkılmış olanı ondan önce anlatmak gibi bir karmaşa da yaratılmıştır. Biz de kitaptaki anlatım sırasını gözettik.

Ölmüş insanlara saygısızca hakaretler

A- Yazarın “Kara Kilise” diye ad takmış olduğu yani Ortakapı Mahallesi Faikbey Caddesindeki, yıkılıp yerine hamam vs. yapılan, (şu sıra hamamın da yıkılıp, temel kazısı yapılmış vaziyette atalete terk edilmiş olan) kilise için deniliyor ki; “30’lu kars3yıllara kadar açık  kalmış, ailemiz dini ibadet için buralara girip çıkmayı sürdürmüştü…” ve yine; “Kars’taki Ermeniler dağıldıktan sonra kilisenin erkek papazı olmasa da anahtarları çok yaşlı ve sıska bir kadın papazda kalmış,”  Ayrıca kadının Ermeni olduğuna işaret ediliyor. (Belirtmeliyim ki, “kadından papaz”ı ilk defa duymaktayız).

Ben o kadını çok zaman görmüşüm bilmekteyim. O kilisenin arka tarafında benim amcamın evi vardı. (Sonraları Şişko Ali Ekber’e sattı). Ben amcamın evine 30’lu yılların son çeyreğinde sık sık giderdim. Haftanın bazı günlerinde o kadın kiliseye gelir zangoçluk yapardı (çan çalardı). Ona niçin  “Ana baba mikrop” dediklerini anlatayım.

Yaşlı, çirkin, hafif kamburumsu, yakası kürklü bir manto giyerdi. Ermeni mi, Rus mu olduğunu bilemem. Kendisi kitapta adı geçen Ulyaşa Samarina’lara ait “Yanık Değirmen” de kalırdı. Kiliseye gidip-geldikçe bizim Sukapı Mahallesindeki Millet Bahçesinden geçerdi. O sırada bahçede oynayan çocuklar ona takılırlardı. O da yaramaz çocuklara dönüp, kırık Türkçesiyle; (yani size iyi terbiye vermemişler anlamında) “Sizin ana baba mikrop”  diye çıkışırdı. Mahallenin afacan çocukları bu sözü onun ağzından alıp, gördükleri yerde ona çevirdiler. Kadıncağıza o lakapla takılırlardı. Kimsesizdi. Sonra İstanbul’a mı gitti, burada mı öldü, onu bilemiyorum.

Bu kilisenin yıkımı konusuna gelince

Belirteyim, kurtuluştan sonra bu gibi taşınmazların mülkiyeti zamanla belediye idaresine geçmiştir. İdarenin binayı zaman zaman zorunlu olarak çeşitli maksatlarda kullanmış olduğu doğrudur. Ancak anlatımda affedilmez gaflar mevcuttur.

Bizim ortaokulda olduğumuz 1940-43 yıllarında kiliseye çok büyük çapta bir elektrik üreteci konulmuştu. Şehrin kifayetsiz elektriği oradan sağlanırdı. Üretecin gürültüsü şehrin bütün mahallelerinden duyulurdu. Milli bayramlarımızın gece şenliklerinde bizler gider o gürültülü üretece bakardık. Hatta kilisenin bahçesinde bir havuz vardı. Havuzun içerisine, üreteci “devri-daim” ile soğutmada kullanılan ve ısınan sıcak su birikirdi. Mahalle sakinleri o sıcak suyu, ihtiyaçlarını gidermek için kovalarla taşırlardı. Bunu anlatmaktan maksadım: İsmihan Güzeldere benim ortaokulda sınıf arkadaşımdır. Aynı sırada otururduk. Kendisi hâlâ sağdır. Onun kiliseyi sinema olarak işletmesi çok sonraki tarihlerdedir. Bu bir yana.

Kitabın 126. sayfasında deniliyor ki (aynen yazıyorum): 70’lerde Kars Belediyesi bu Ermeni kilisesinin sökülmesi işinde Posoflu Şişko Seyfat olarak bilinen bir yıkıcıyı görevlendirmiş. Günlerce dinamit patlatmış olsa da temellerini bütünüyle yok edememişler. Yıkım o denli zor olmuş ki, o sıralar kilisenin lânetli olduğuna inanılmış. Art arda dizilen olaylar da bu kanıyı pekiştirmişti. Yıkım görevinin verildiği gariban Posoflu, o yıkım sırasında başına taşların düşmesiyle ölmüş(!). Ardından Belediye Başkanı Arif Taşçı’nın gazozculuk yapan oğlunun çocukları amansız hastalıklara yakalanmış, aile bütün mal varlığını satarak çocuklarını tedavi ettirmek için Kars’tan ayrılmış.(!)” Bayan yazar olayı “miş’li geçmişle” anlatıyor. Belli olduğu kadarıyla onu dolduruşa getirip bu düzmece, hayasız ve ahlaksızca zırvalara inandıranlar olmuş. O da, Hani bir söz vardır “mal bulmuş mağribi gibi” bir şımarıklıkla enini sonunu düşünmeden, büyük bir gafletle bunları yazmış. Oysa ki:

1) Kendisine empoze edenlerin ağzıyla  “Şişko Seyfat” diye kaleme alınmış olan Posoflu taş ustası Seyfettin Günday’ın ölümünü bugün yaşayan binlerce kişi bilir. 1979 senesi, bütün Türkiye’deki sağ-sol çatışmaları sırasında, Kars’ta Seyfettin Günday’ı solcular vurdular. Hatta hastaneye yetiştirilmiş fakat o anda elektriklerin sönmesi sonucu, ameliyat masasında kalmıştı. (O olaylarda başka vurulanlar da olmuştu). Bu kayıtları bulabilmek çok mu zor ki, yazar bu zırvalara inanmış? Şaşmamak elde değil. Dahası:

2)  Merhum Seyfettin Günday’ın mesleği icabı kiliseyi söktüğü bellidir. Öldüğü tarihde belli. (1979). Ama 70’li yıllarda Arif Taşçı belediye başkanı değildir.  Bugün Kars’ta o kilisenin; neden, niçin, ne zaman, hangi maksatla kim tarafından söktürüldüğünü ağızdan ağza herkes bir çeşit anlatır. Ama hiç kimse bu konuda ne merhum Seyfettin Günday ve ne de Arif Taşçı’ya böylesine çamur atmaz. Çünkü doğruyu herkes biliyor. Yazarın bu ölmüş gitmiş insanlardan ne istediğine anlam vermek güç. Bu iddiasının altından çıkabilecek mi? Bilemem.

3)   Deniliyor ki; “…Taşçı’nın gazozculuk yapan oğlunun çocukları amansız hastalıklara yakalanmış aile bütün mal varlığını satarak çocuklarını tedavi ettirmek için Kars’tan ayrılmış.” Yazara dikte ettirilen bu hayasızca martavala gelince:

Arif Taşçı, 27 Mayıs emeklisi bir Yarbaydır. Kars’ın yerli halkındandır. Askerlik hayatı Anadolu’nun çeşitli illerinde geçmiştir. Emekli olunca memleketine gelmiş, siyasete girmiştir. Bayan Ludmila Denisenko, zahmet edip “Cumhuriyetin 75. Yılında Kars Yıllığı” na bir göz atsa; görecektir ki Arif Taşçı’ın ilk başkanlık süresi 1963-1970 yıllarıdır.

Torunlarına gelince: Torunlarından birisi; 20/02/1971 tarihinde,  yaşını doldurmadan  dikkatsizlik nedeniyle eline geçen ilaçları yutmuş olması sonucu, götürüldüğü hastanede kurtarılamayıp ölmüştür. Bu tarihte kilisenin yıkımı söz konusu değil. İkinci torun 21/05/1972 tarihinde, henüz 14 günlük bir bebek iken eceliyle ölmüştür. Görüldüğü gibi çocuklar, kilisenin yıkımından 7-8 yıl önce ölmüşlerdir. Yıkım yine yoktur.

Öte yandan bu her iki çocuk da Kars’ta gömülüdür. Bunların tedavi ettirilmesi için, Arif Taşçı’nın (Öğretmen Evlerindeki bir tek evden ibaret) mal varlığını satıp bir yere gittiği (Dilimin ucuna geleni kelimeyi sarf edemiyorum) çok haince bir yalandır. Çünkü o zaman hiçbir yere gitmemiştir. Çok önceden başkanlıktan ayrılmış, belli bir tarih olan; Ekim 1971’de yapılan Senato seçiminde aday olmuş, seçilememiş ama yine bir tarafa gitmemiştir. Şu kadar ki: 12 Eylül 1980 harekâtından sonra 17/10/1980 tarihinde Garnizon Komutanlığınca yeniden Kars Belediye Başkanlığına atanmıştır. 30/11/1981 tarihine kadar görevde kalmış, büyük hizmetler yapmıştır. Bu tarihte başkanlıktan istifa etmiş, 02/01/1982 tarihinde Kars’tan ailece ayrılarak İstanbul’a göçmüştür. Yani torunlarının Kars’ta ölümünden on yılı aşkın bir zaman sonra İstanbul’a göçmüştür. Yazar bu konularda haddini çok aşmıştır.

Bu arada bir hususa daha işaret etmek isterim. Kitabın 127. sayfasında deniliyor ki: “(…) Doktor Budak eşinin ikaz etmesiyle o zamanki belediye başkanı Arif Taşçı’dan rica etmiş de, o kapılar (kilise kapıları) gerekli itina ile sökülüp Kars Müzesine konmuş.” Her halde “canım kimse bilmez” düşüncesiyle böyle bir anlatıma tevessül edilmiş. Asla doğru değil. Çünkü tarih belirtilmiyor. Bize göre, bilinçli olarak kin besledikleri kişileri itham etmek için ciddiyet savsaklanıyor. Tekrar hatırlatayım: Arif Taşçı 70’li yıllarda belediye başkanı değildir. Sayın Dr. Budak Demiral anılarında der ki; “2 Temmuz 1972 gecesi kalp İnfarktüsü geçirdim. Dostum Belediye Başkanı Arif Taşçı duymuştu ziyaretime geldi.” Hürmeten (eski belediye başkanı) demekten çekinmiş olduğu besbelli. Zaten Eylül 1973’te de Budak Bey İsviçre’ye göçmüştür. (Televizyon oturumlarında geçmişte bakanlık yapmışlara; “Sayın Bakanım” diye hitap etmezler mi? Budak Bey’in de o töreye uyduğu besbelli.)

O Arif Taşçı’dır ki, Rusların 42 yılda, Türkiye Cumhuriyeti döneminin 43 yılda kurutamadığı meşhur “Göl Yeri” ni o zamanki kıt bütçe imkânlarıyla, kurutmuş, şehri sel baskınlarından kurtardığı gibi, orasını bugünkü modern yerleşim alanı haline getirmiştir.

B-  Tarihsel olarak daha önce ele alması gereken ve bugünkü Merkez camii yerindeki  Ayios Yorgis (Aziz Jorj)  Rum Kilisesinin 1957 yılında yıktırıldığı belirtiliyor. Ama her nedense onu yıktıran ve yıkanın kim olduğundan (Her halde zülfü yâre dokunur diye) söz etmiyor. Yine de, acaba onların başına nasıl belalar gelmiş? Merak konusu oluyor. Kim bilir belki de bu Rum Kilisesi, önce anlatılan Ermeni Kilisesi kadar “lânetlik” değilmiş.

Kitabın 129. sayfasında şöyle bir belirleme var: “(…)üzerinde saati olan kubbeli bir çan kulesi bütün eski fotoğraflarda kilise binasına bitişik olarak görülür.” Saat Kulesinin aynı zamanda Çan Kulesi olduğunu söylüyor (onun için siyah yazdık). Ne kadar yanlış. Saat Kulesi’nin kilise ile hiçbir manevi ya da mimari bağlantısı yoktur. Onun ne zaman yapılıp, ne zaman yıkıldığını da yukarıda anlattık.  Kilisenin 1932’den önce çekilmiş resimlerinde saat kulesi gözükmez. Kilisenin kendi çan kulesi, kendi kubbesinin üzerinde idi. Hatta yapım sırasında o kuleye çok ağır olan çan’ın çıkarılabilip asılmasında Rumların sıkıntı çekip, bir Türk pehlivanından yardım istediklerini büyüklerimiz bize anlatırlardı.

Bu kilisenin yıkılmasının sebepleri konusunda da halk arasında dolaşan rivayetler halen var. Yıkım tarihi de belli. Yıkıldıktan ve yerine cami yapılmasına karar verildikten sonra, caminin proje ve inşasında ilimizin seçkin tüccarlarından olup hayırseverlikleriyle de bilinen “Temizeller”in nezaretinde bugün görülen çift minareli cami yaptırılmıştır. Böylece bir yandan da arsası spekülatörlerin tasallutundan kurtarılmıştır.

Bu konuda şunu belirtmek isteriz

Bayan yazarın almış olduğu eğitimin dürtüsü ile tarihi binaların korunmasına karşı ilgi ve davranışlarına aynen katılırız. Fakat bu konudaki şövenist tutumlarını tasvip edemeyiz. Hatırlatmak isteriz: Ruslar Kars’ı işgal ettikleri zaman birçok Türk köylerinin Türkçe adlarını değiştirip, Rusça adlar verdikleri gibi, tek tük yeni kurulan köylere de Rusça adlar vermişlerdir. Kurtuluştan sonra bunlar tekrar Türkçe adlarına kavuşturulmuştur. Bunlar her milletin olağan davranışlarıdır. Ruslar ve Ermeniler işgalden sonra tarihi Türk yapılarını yıktıkları ve kitabelerini kazıdıkları da bilinmektedir. Ama bugün Kars ilindeki Rus-Ermeni yapılarının hemen hepsi sit kapsamına alınıp korunduğu gibi, dahili tamiratları için sahipleri devletten büyük çapta para yardımı görmektedirler. Ne var ki; gidip-gezip görenlerin beyanlarına göre: Bugün Ermenistan’daki eski Türk yerleşkelerinin hiç birisinde, taş taş üstünde bir tek Türk yapısı bırakılmayıp, bilinçli olarak hepsi yıkılmıştır. Tıpkı Mekke ve Medine’deki Osmanlı yapılarını, Arapların peyder pey yok ettikleri gibi.

       Evet, Kars’ta Rus İdaresi zamanından kalma iki kilise yıkılmıştır. Birileri kalkıp bu olayı eski eserlerin korunması yönünden olduğu kadar kültürel ve sanatsal yönden de kendi kültürel birikimi nispetinde değerlendirip düşüncelerini açıklayabilir hem kınayabilirde. Ama bu hususta görüyoruz ki, çok tiksindirici ve uydurma senaryolarla oldukça sinsi bir şövenist/kindar kokular saçarak, birilerine hakaret ve çamur atma gibi boşalımlar var.

Bu tutum ve davranış eğer bilinçli bir işbirliği değilse ve ortada bir yanlışlık varsa, anlatılan olayın aslî faillerini şu veya bu düşünce ile toplumun gözünden kaçırmak için etrafta peyda olan yılışık kimselere yandaşlık ve yalakalık yapmış olmak kars4gibi bir duruma düşmemek; bu memlekete iyi veya kötü elinden geldiği ölçüde hizmet etmiş ve üstelik yıllar öncesi yaşamını yitirmiş olan insanlara hiç sıkılmadan çamur atan menfi fikir sahibi kimselere kâtibelik yapmak gibi bir duruma da düşmemek gerekir. Başka bir anlatımla; bu memleketin özbeöz evlatlarına karşı bazı kimselerin gırtlaklarından döktükleri kin ve kazurattan ibaret kusmuklarına itibar edip, bu olan biteni de yazıya döküp yaymak çirkin olduğu kadar da korkunç ve de sakıncalı bir cüretkârlıktır.  Bilinmelidir ki böylesine ihtiyatsızca davranışlar sonucu; insan böylesine hokkabazlıklarla mâlul anlatımların, yarın resmî kayıtlar ve hayattaki canlı tanıklarının hezimetine maruz kalabilir.

Atatürk’ün Kars’a Gelişi:

(Sayfa 149) -  Ulu önder Atatürk’ün Kars’a gelişinden söz ediliyor. Bunda da akla hayale gelmeyen gerçek dışı kars_m_kemalsenaryolar uyduruluyor.

Çağımız dünyasının tanıdığı Yüce Atatürk hakkında kütüphanelerden dolup taşan sayısız bilgi, belge ve kaynaklar var iken, O’nun birtakım safsatalarla anlatılmış olması üzücü olduğu kadar, bayan yazarın yeteneksizliğini,  acizliğini ve de hissiyatını ortaya koymaktadır.

Deniliyor ki: “Kars’ın yaşamış olduğu büyük depremden birkaç gün sonra 6 Ekim 1924’te Mustafa Kemal Paşa beraberinde Latife Hanım (özellikle siyah yazdım) Ali Sait Paşa ve kalabalık bir devlet erkânı ile birlikte Kars’a geldiğinde “Hoş gelişler ola, Mustafa Kemal Paşa” türküleriyle bu tiren garında karşılanmış, önünde fotoğraf çektirmişti.”  (148 ve 149. sayfaların başındaki fotoğraflar).

Ulu önder Atatürk’ün Kars’a gelişi olayı yüzlerce defa yazılmıştır. Yazarın bundan bihaber olduğu anlaşılmaktadır. Bu kadar çelişki bu kadar aymazlık… İnsan ne diyeceğini nereden başlayacağını bilemiyor.

 “Atatürk Kars garında” alt yazılı fotoğrafa bakıldığında:

a- Sağda, askerlerin arkasında görülen binanın 148. sayfadaki binanın bir köşesi ile aynı olup-olmadığı tartışılır. Pencere sayıları,  kemer değişiklikleri, çatıdaki kot farkı vs.  

b- O fotoğraf hiçbir zaman, o tarihte Atatürk’ün Kars garında çekilmiş bir fotoğrafı zaten olamaz. Diyelim ki, orta kısımda görülen (asker kaputlu) Atatürk’tür. Sene kaç? 1924. Bu tarihte Cumhurbaşkanı Atatürk Kars’a askerî üniforma ile mi gelmiş Hanımefendi?

c- Kaldı ki, o fotoğrafta Latife Hanım niçin yok? Atatürk, fotoğraf çekilirken Latife Hanımı arka planda bırakır mıydı? Yahut onu vagonda unutmuş olabilir mi?

d-  Hasılı Atatürk’ün gelişinde Kars garında çekilmiş elimizde 8-10 poz fotoğraf vardır. Hepsinde Latife Hanım da yanındadır. O fotoğrafın Atatürk’ün Kars’a gelişiyle uzak-yakın hiçbir ilgi ve ilintisi yoktur.

Sözünü ettiği o büyük deprem de aslında Erzurum merkezlidir.

Atatürk’ten söz ederken yapılan böylesi dikkatsizlikler ve hafiflikler affedilir cinsten değildir. Bu durum yazarın Atatürk hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığını yahut diğer konularda olduğu gibi öyle yönlendirildiğini apaçık ortaya koymaktadır. Yanlışlar bu kadarla da bitmemektedir. Şöyle ki:

“Yüce Atatürk o zamanlar yapmakta olduğu bir yurt gezisi sırasında vapurla Trabzon’a giderken,  13 Eylül 1924’te Erzurum civarında büyük bir deprem olur. 15 Eylül’de bu haberi Trabzon’da alır. Oradan Erzurum’a ve Erzurum’dan da trenle Kars’a hareketle 6 Ekim 1924’te Kars’a gelmiştir.”

149-150. sayfalarda deniliyor ki:  Tam bu noktada Atatürk’ün Kars’a geliş sayısına ilişkin bir tartışmayı paylaşmak isterim.   Resmi olarak bilinen, Atatürk’ün 1924 depreminden sonra Kars’a geldiğidir. Bu gelişinde Malakan köylerini gezdiği ve kendisine “Hoş geldiniz boğazımızdan geçen lokma, ağzımızın tadı” anlamında nakışlı bir örtü üzerinde kara ekmek ve tuz sunulduğu anlatılır. Hatta Av. Mürsel Köse karşılayıcı Malakanların isimlerini de tek tek verir.”  Püsküllü yalan: Aklınca, kurnazlık yapayım derken saçmalamış.

Hayır, Mürsel Köse’nin anlatımı belgeseldir. Asla öyle değildir.

İnsan şeklen kitap olarak gördüğü bu nesneyi okudukça ne olduğunu anlamakta güçlük çekiyor. Tarih, roman, hikâye, folklor, masal, efsane ve benzeri edebi çeşitlerin hiçbirine uymuyor. Mizah hiç değil. Bir kurgu deseniz senaryosu yazılamaz. Adını “Böyle Bir Kars” koymuş. Güya anılarını yazmış. Fakat neler katmamış ki. Kendisinden bekleneni verememiş. Bence kitabın ismine eklemeliydi;  “Böyle Bir Kars”ve Böyle Bir Yazar!  daha çekici olurdu.

a- Atatürk Kars’a bir kere gelmiştir. Geldiği tarih 6 Ekim 1924’ tür. Bu gerçeği tartışmak ne demek?  Hangi ciddi davranışınla, neyi tartışacaksın?

b- Atatürk’ün Kars’a geldiğinde Malakan köylerini gezdiği iddiası hep hepine uydurma, maksatlı ve yalandır. Çünkü geldiği günün gecesinde, Türk Ocağı’nda şerefine düzenlenen baloda, Musul meselesi dolayısı ile İsmet Paşa’dan gelen bir şifreli telgrafı alır almaz, aynı gece yine tirenle geri dönüp gitmiş, yani Kars’ta bir gece bile kalmamıştır.

c-  Avukat Mürsel Köse  “İşgalden Kurtuluşa” adlı kitabının 27. sahifesinde, yazmıştır ki; (Bir kısmını biraz daha geniş olarak aynı punto ve tertiple buraya alıyorum):

Hafız Kurban Yurtseven amcanın hatıraları arasında, Malakan Aleksi Karalof’la ilgili, çok önemli bir bölüm vardır.

Ulu Önder Atatürk’ün 6 Ekim 1924’te (trenle) Kars’a gelişinin görgü tanığı olarak anılarında kaleme alıp yer vermiş bulunduğu yazının bir bölümü şöyledir: ‘İstasyonda istikbal (karşılama) heyeti de yerlerini aldılar. Bayraklarla bezenmiş olan hususi vagondan Aziz Misafirimiz inmeğe başladılar. Bir alkış tufanı âfakı (ufukları) çınlatıyordu. Yaşa var ol Şanlı Gazimiz…diye, bir ağızdan herkes en yüksek sesiyle haykırıyordu.’

İstasyon bahçesine yaklaştığı anda; Malakanların süslü bir masa üzerindeki ekmek ve tuzu görerek durdular. Bu sırada ileri atılıp elini öpen Malakan, (Atatürk’e hitaben):  “Büyük Gazi Hazretleri, bendeniz Malakan Milleti Başkanı Aleksi Karalof’um; Malakanlar size bu tuz ve ekmeği ikram ettiler.” (deyince Gazi Hazretleri) kabul buyurarak, bir lokma ekmeği, tuza batırarak aldılar.”

Sözü edilen kitaptan kısa bir aktarma yapmış olduğumuz bu Tuz-ekmek konusunu, bayan yazarımız, çılgınca bir tahrifatla endek-döndek edip yazının mahiyetini değiştirerek uyduruk bir şekilde belirtmiştir. Mürsel Köse kitabının 25, 26, 27. sayfalarında, büyük bir Türk dostu olan Malakan Aleksi Karalof hakkında bilgi vermiştir. Onun Atatürk ile aralarında geçen tuz-ekmek konusunu da Mürsel Köse; Kars’ın yerlilerinden olup, Rus İdaresi zamanını da yaşamış çok saygın ve aydın, şair, edip, hatip ve mücahit bir din adamı olan Hafız Kurban Yurtseven; vefatından önce Av.Mürsel Köse’ye vermiş olduğu anılarını ihtiva eden (eski yazılı) sekiz adet defterin bir tanesinden aktarmıştır. Hafız Kurban Yurtseven Atatürk’ü karşılama heyeti içerisindedir. Yani bu konuda verilen bilgi, kök kaynaktandır. Oysaki bu konuyu, dip notta adını andığı o kitaptan intihal (çalıntı) şeklinde değil, alıntı şeklinde aktarsaydı daha etik davranmış olurdu. Hele bir de ekmeğe “kara” sözcüğünü eklemesi var. “Abesle iştigal”in püsküllüsü yahut; kaldıramayacağı taşa yekinme cüretkârlığı.

Bitmiyor: Atatürk’ün Kars’a geldiğini güya yazara annesi (1926), Marfuşa Teyzesi (1922) ve bir de Cevdet Altun diye birinin annesi (1924) anlatmışlar. Atatürk geldiğinde Marfuşa iki yaşında, ötekiler, onun gelip gitmesinden sonra doğmuşlar. Marfuşa Teyzesi kendi yalanını kanıtlamak için, Atatürk’ün 1924’te değil 1934’te Kars’a geldiği iddiasına yer verip, hele tuz-ekmek olayını da Zöhrap köyüne taşımak… Bütün bunların ahlakla ve ciddiyetle bağdaşır bir yönü olmayıp martavaldan öteye gitmiyor. Ortada bir hokkabazlık var ama kimde?…

Öte yandan atalarımızdan intikal “tuz-ekmek ikramı” asla ve asla yazarın uydurduğu anlamı taşımaz. Biz Türklerde “tuz-ekmek hakkı” diye bir anlayış mevcuttur. Bunun anlamı şudur: Türk, ekmeğini yediği insana kötülük etmez. Tuz-ekmek hakkı, şükran ve minnettarlık hakkıdır. Yemin ve namus sözü hükmündedir. Dürüstlük, şükran ve samimiyet bağıdır.

Dediler bu fendi sordumsa kime

Tuz ekmek bilmeze müşkülün deme

Kül kömür ye, namert lokmasın yeme

Gün olur başına kalkar demişler. (Levni).       

*** 

Şükür bu deme geldik

Dostları bunda bulduk

Tuz ekmek bile yedük

Işk demin oynar iken. (Yunus Emre).

Gerçek bir Türk dostu Aleksi Karalof, yaşlı gün görmüş aydın bir Malakandı. Belirttiğim dizelerdeki anlamının bilinciyle kars5Atatürk’e tuz ekmek ikram etmiştir.

Bayan Ludmila; sen kendi aklınca ve bu beceriksizce girişiminle hem kendi soyundan olup büyük bir Türk dostu olduğunu kanıtlayan merhum Aleksi Karalofu, devreden çıkarıp onun o tarihi girişimine ait sözlerini de değiştirip karalamaya çabalıyorsun,  hem de tuz-ekmeğini yiyerek büyüdüğün bu millete en büyük nankörlüğü yapıyorsun. Böylece sinsi zihniyetini ortaya koyuyorsun.                                                    

***                                                                        

Bayan yazar, kendisi hakkında yeterli bilgi vermekten çekinmiş. 163. sayfada babasının 1945 senesi İstanbul’a göçtüğünden söz ediyor. Nerede doğmuş, nerede büyümüş, nerede ne kadar yaşamış belli değil. 317. sayfada “Sarı Karpuz” başlıklı yazı metninden anlaşıldığına göre, 1962 yılında 10 yaşında ve Kars’ta imiş. (2010 yılına kadar bir daha Kars’a uğramadığı anlaşılıyor). Başka sayfalarda konudan konuya geçerken belirttiği gibi Kars’ın Ortakapı Mahallesindeki Azerilerle arkadaşlık yapmış ve bir Azeriyle de evlenmiş (daha sonra boşanmış) olduğu, 58 yaşında Kars’a geldiği, bugün 60-61 yaşında olduğu anlaşılıyor. Fakat 04.04.2001 tarihli Hürriyet Gazetesi, Yaşar ANTER / Bodrum. “CHP’nin Rus neferi yönetimde” başlıklı tanıtım yazısında; yazarın kimliği ve kişiliği hakkında bilgiler veriyor. Orada; “Hırıstiyanım ama Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyım.” diyen Ludmila Denisenko, her zaman Türk olmaktan gurur duyduğunu belirtti.” Yani vatandaş Türk.

Şimdi kitabının 150. sayfasına bir göz atalım: “ Marfuşa Teyze 12 yaşlarında olduğunu ifade ettiğine göre Atatürk’ün Kars’a ikinci gelişinin tarihi 1934 olmalı. Zaten internete konulan Kars’taki fotoğrafının arkasına düşülmüş tarih de 1934. Marfuşa Teyze, Zöhrap köyünde ekmek-tuz sunulan karşılamayı net bir biçimde anımsıyor, anlatırmış hâlâ. O sırada sekiz yaşında olan ve sınıfça Atatürk’ü karşılamaya götürüldüğünde onu çok yakından görme olanağı bulmuş olan annem ise Atatürk’ü anlatırken ‘gözleri aynı babamın gözleri gibi maviydi derdi’.” Şu palavraya bakar mısınız?

İçimden aman Allah’ım! diye haykırmak geliyor. Yoksa o anki heyecandan mı ne ki, ben, 1953-1967 (25”ten 40 yaşa kadar) on beş yıl Ankara’da yaşadığım süre içerisinde, o  Milli Kahraman’ın elini  5-6 kez öpme şerefine nail oldum da, onun gözlerinin masmavi olduğunu fark edememişim. Yok, hayır kimse şaşırmasın, ben İsmet Paşa’yı kastediyorum.

Yazarın kendisinin de pek inanamadığını beyan ettiği Atatürk’ün Kars’a ikinci gelişi diye bir olay yok. 1935’te gelen, Başbakan İsmet İnönü’dür. Malakan köylerini ziyaret eden de odur. Yazar bunu biliyor 201. ve 204. sayfalarda da sözünü ediyor. Zöhrap, Atçılar, Akçalar vb. köylere devlet harasından cins atlar gönderen de odur. Zöhrap’ta kendisine tuz-ekmek ikram edildiği de tam bir martavaldır,  yakıştırmadır, püsküllü yalandır. Diyelim ki; teyzesi ve annesi yaşlılıklarından ötürü bellek kadrine uğramış olabilir o normal karşılanır. İnsana demezler mi; hiçbir karşılaştırma ve düzeltme yapmadan, sizin bu gerçek dışı yanlışlıkları olduğu gibi kitabınıza geçirmekteki amacınız nedir? Peki bu yaptığınıza ne demeli? Çünkü o iki yüce insanın 10 yıl ara ile Kars’a yaptıkları tarihi ziyaretler, kusura bakmayınız, böylesine martaval, madrabazlık ve rivayetlerle anlatılacak olaylar değil ki. Neden o iki olayı böylesine birbirine karıştırıp, deforme ederek, laçkalaştırıp muallakta bırakıyorsunuz? Üstelik genç dimağlarda tereddütler yaratıyorsunuz? Ayrıca şöyle de sormak isterim; siz kimlere ne gibi hizmet etmekle kendinizi mükellef sayıyor ya da yöre halkına hangi gözle bakıyorsunuz?

Şu da var,  deniliyor ki: “Zaten internete konulan Kars’taki fotoğrafın arkasına düşülmüş tarih de 1934.” Bu fotoğrafı kitabınıza Marfuşa teyzeniz koymuş olamaz. Siz koydunuz. O zaman hiç düşünmediniz mi, 1934’de Atatürk öyle bir kıyafetle dolaşır mıydı? Yukarıda değinmiştik. 1924’ de bile Atatürk Kars’a o kıyafetle gelmiş değil.

(Sayfa 190)-   Belirttiği gibi Kars’ta Malakanların idarî makamlarca kötü muamelelere maruz bırakıldıkları şeklindeki ifadeler bize pek inandırıcı gelmemektedir. Bizler cumhuriyet döneminde Malakanları hep sevmişiz, dürüstlüklerine inanmış, yaşayış ve sanatkârlıklarına özenmişizdir. Onlar da buraları benimsedikleri içindir ki, kurtuluştan sonra diğerleri gibi buraları terk etmemişlerdir. Atatürk’e ve Cumhuriyet Türkiyesi’ne bağlılıklarını, O’nun 1924’te Kars’a gelişinde, Aleksi Karalof’un  tuz-ekmek ikramı ile pekiştirmişlerdir.

Ancak daha sonra 1962’lerde Malakanların evlerini, arazilerini, işlerini bırakıp buralardan Rusya veya başka ülkelere göç etmelerinin nedenleri arasında devlet baskısı yoktur. Rivayetler muhteliftir. Bir o tarihlerde Kars’ta görev yapmakta olan Rus Ticaret Mümessilinin telkinleri, bir de dinsel inançları gereği, kendi aralarında 7-8. göbeğe kadar akraba evlilikleri yapamadıkları için oluşan ailevi/sosyal yaşam sıkıntıları nedeniyle göçtükleri şeklindeki yaygın söylentiler, bugün de devam etmekte ve bilinmektedir. Abartılı münferit ve istisnai tek-tük çirkin örnekleri ileri sürmekle bu gerçek durum gölgelenemez.

1920’de kurtuluştan sonra Rusya veya başka ülkelere göçme hususunda serbest seçimlik hakkını kullanmayıp buralarda kalmış olan Malakanlar; Türk vatandaşlığına geçirilmiş ve kendilerine karşı idarî makamlarca hiçbir ayırım yapılmaksızın, her türlü sosyal haklar tanınmış, mülkiyet haklarına bir halel gelmemiştir.

Askerlik meselesine gelince: Türk vatandaşı olan Malakanları, dinî inançlarından ötürü askerlikten muaf tutmak elbette ki olamazdı. Ancak bilinen o dur ki, askerlikte onlar “geri hizmet eğitimi” ne tabi tutulmuş, ellerine silah verilmemiştir. Bu konuda da hissisiniz.

Yine çok iyi bilinen fakat pek açığa vurulmayıp kulaktan kulağa söylenen bir gerçek vardır. 1962’lerde Malakanların buraları terk etmeleri söylentisi yayılınca, onların mal varlıklarına göz koyan kimi gözü açıklar, türlü baskılarla onları yıldırıp göçe zorladıkları, bu iş gerçekleşince de, tehditli, tabancalı pazarlıklarla da gayrimenkullerini %10 gibi az bir kapora ile ellerinden aldıkları, kalan %90 borçlarını da bir daha ödemedikleri kulaktan kulağa fısıldanmaktadır. 2010’da Kars’a geldiğinizde; acaba bu gerçek mi araştırılıyor diye, hiç şüphesiz yaygın deyimi ile “dokuz doğuranlar” olmuştur.

(Sayfa 198)- Ne adını ve ne de yerini doğru bildiremediği “Aygır Gölü”nden, kulaktan dolma aslı astarı olmayan bilgiler vermiştir. Bu göl adını “Sudan çıkan aygır efsanesi” nden almış olup, özellikle de bütün folklorik literatürde defalarca yazılmıştır. Civarda bir küçük çocuğa sormuş olsanız, o efsaneyi dinlemiş olur, uydurma zahmetinden de kurtulurdunuz.

(Sayfa 227)- Ünlü Rus yazarı Puşkin’in 1829 yılındaki Osmanlı-Rus savaşını anlatan “Erzurum Yolculuğu” eserinden söz ederken (Eski eşi, A.Behramoğlu tercümesine atıf yaparak) diyor ki: “…Puşkin bile Kars’ta hamama gitmeyi ihmal etmemiş ama hiç memnun kalmamış… Puşkin Tiflis’teki hamamlarla karşılaştırarak Kars hamamlarının havlularının pisliği ve kötü hizmet nedeniyle adamakıllı canını sıktığını yazmış.” Ve devamla: “…ancak buna rağmen (Puşkin’in) 1829’ da yıkanmış olduğu bölüm Ruslar zamanında “Şeref yeri” olarak görülmüş hamam içinde neredeyse bir Puşkin köşesi yaratılmış..”

kars6Puşkin’in aynı eserinin daha önce yapılmış Z. BAŞTİMAR tercümesine baktığımız zaman, Puşkin’in kendi ağzından Kars’a ilk varışı şöyle ifade ediliyor: “Kars’a vardık. (…) Kılavuza beni doğruca hamama götürmesini söyledim, iğri ve dik yollardan gidiyorduk; kötü kaldırımlarda atlarımız kayıyordu. Görünüşü oldukça fena bir binanın önünde durduk. Burası hamamdı. (s.50)” Görüldüğü gibi burada havluların kirliliğinden ya da kötü hizmetten vs. söz edilmiyor. Kars’ta yıkandığı hamam hakkında başka bir bilgi de vermiyor. (Yenigün yayınları 5.)

Bu tercümenin sayfa 77’de :“Savaş bitmiş görünüyordu. Dönmeye hazırlanıyordum. 14 Temmuzda halk hamamına gittim, hayatımdan memnun değildim. Havlunun pisliğine, hamam hademelerinin kötü oluşuna falan lânet okudum. Erzurum’un hamamını Tiflis’inkiyle kıyaslamak ne mümkün! denilmektedir.

Bu iki tercümeden Z. Baştimar’ınki daha inandırıcı ve art niyetten uzaktır. Puşkin Erzurum hamamlarını Tiflis’inkiyle kıyaslamış. Bayan yazar bu olayı Kars’a doğru çekivermiş. Bu da olayları deforme etme becerisinin ve hissiyatının bir başka ürünü olmalı.

Kars’taki hamamlar

(Sayfa 229-230)- Bu konudaki yanılmaları birbirlerinden aktararak bir çok kimseler yapmaktadırlar. Nasıl tarif etmeli ki, doğrusu bilinsin: İrdelediğimiz kitapta da bu hata var.

İlbeyioğlu Hamamı:  Tarihî Taşköprü’nün ortasında durup yüzümüzü kuzeye döndüğümüzde; sağ taraftaki hamamdır.  Buna halk çoğunlukla Balkonlu Hamam der. Rahmetli Şahmurat Uludağ’ın işlettiği zaman Muradiye Hamamı diye isimlendirmişti.

Cuma Hamamı: Aynı duruşa göre köprünün sol tarafında kalan hamamın adıdır.  Halkın kimilerinin Asrî Hamam veya Belediye Hamamı dediği hamam da bu hamamdır.               Uzun müddet muattal kalmıştı 1940’ lı yıllarda belediye idaresi burayı restore etti, yıllarca Asrî Hamam adıyla işletip kiraya verdi. Bildiğim kadarı ile bu hamam gereği gibi ısıtılamıyordu. Bu yüzden işletemediler, tekrar kaderine terk edildi.

Mazlumağa Hamamı: Atatürk Caddesinden gelip beton köprüden Sukapı Mahallesine geçtikten sonra, solda ki en eski hamam.  Bir zamanlar mülkiyeti ilimiz saygın  tacirlerinden Topçulara  geçtiği ve onlar tarafından işletildiği için, halk bu sefer, Topçu/Topçuların Hamamı  diye isimlendirdi. En beğenilen hamam bu hamamdı.

(Ek bilgi): Mazlumağa Kars’ta Osmanlı döneminin yerli halkından olup çok zengin ve saygın bir zatmış. Şimdi atıl vaziyette olan Kars Süt Fabrikası önündeki Rahmetli İbrahim Kaya’ya ait çayır/bostan yeri ile Bayındırlık binalarının yeri ve bu yerden 90 derecelik bir açı yaparak, hafriyat dolguları yapılmadan önce, düşük kot seviyesiyle Dereci Petrole kadar, yol ile Kars-Çayı arasında uzanan yerler de hep, bizim büyüklerimiz tarafından “Mazlumağa Bostanları”  diye anılırdı.

(Sayfa 277)- Moskoflar başlıklı yazıya geldim.  Bundan sonrasını okudum okumaya da, irdelemeye zamanım yok. Usandım. Zaten buraya kadar olan kısmı da görüleceği üzere atlayarak irdeledim. Çünkü kitapta selâmet bir metin yok. Baştan sona gerçek dışı. Dişe dokunur bir şey bulmak/görmek mümkün değil.

Aslında söylenecek çok şey var. Kalsın. Ancak bakınız Hanımefendi; Ruslar bu memlekete 1600’lü yıllardan başlamak üzere defalarca saldırmış, niyetlerinde başarılı olamamışlardır. En son 1293 dedikleri (1877-78) savaşta buraları işgal edebilmiş ve 43 yıl tutunabilmişlerdir. Bu süre içerisinde politik düşüncelerle,  kendi ülkelerinden değişik etnik azınlıkları getirip, sistematik bir şekilde buralara yerleştirmişlerdir. Getirdikleri bu etnik gruplar içerisinde de, “Büyük Ermenistan” vaadiyle çoğunluk teşkil eden Ermenilere daha geniş haklar tanıyıp, onları Türkler aleyhine kullanmışlardır. Daha azınlık teşkil eden diğer gruplar -deyim yerinde ise- politik garnitürler olup Malakanlar da bunlardan sayılır.

93 savaşı esnasında, yenilgi sonrası ordumuzun çekilişi sırasında, ve yine Rusların buralardaki -sizin hep anmaktan çekindiğiniz- yerli ahalinin nüfus yoğunluğunu azaltmaya yönelik baskı unsuru 8 Şubat 1879 tarihli “Muahede-i Kat’iyye” uyarınca; Anadolu’ya göçler olmuştur. Bütün bunlara rağmen göçmeyip kalan Türk unsur,  hiçbir zaman azınlığa düşmüş değildir.

Bakınız Rus Oblast yönetimi, buralarda Ermenilere mülkiyet hakkı tanımış, Türklere tanımamıştır. Zengin Ermenileri ve az sayıda Rusları şehrin merkezine yerleştirmiş, bir kısım Ermeniler ile Malakanlara köyleri göstermişlerdir.

1920 yılında kurtuluştan itibaren yukarıda belirttiğimiz çeşitli anlaşmalar uyarınca Rusya’dan getirilmiş olan azınlıklardan; Bolşevikliği benimseyenler Rusya’ya, benimsemeyenler başka ülkelere gitmek suretiyle, çoğunlukla buraları terk etmiş,  mülkiyet haklarını da anlaşmalar doğrultusunda halletmişlerdir.  Gidenlerden hiç kimsenin buralarda herhangi bir mülkiyet hakkı kalmamıştır.

Şehir veya köylerde yerleşmiş olup ta (Malakan ya da Rus) buraları terk etmeyenlerin mülkiyet haklarına Türk hükümetleri asla dokunmadığı gibi onları Türk uyruğuna geçirmiştir. Sizin de kitabınızda sözünü ettiğiniz köylerimizdeki Malakanlar ki, 1962 yıllarına kadar biz Türklerle iç-içe yaşamışızdır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri onları bağrına basmış, kendilerine hiçbir ayırım yapmadan her türlü sosyal hakkı tanımış, ihtiyaç sahiplerini 4753 sayılı “Toprak Tevzi Yasası”  uyarınca toprak dağıtımından da yararlandırmıştır. Onlar da sadakatle çalışıp yaşamışlardır. Belirtmeliyim:  Denisenko aileleri, bu her iki dönüşe de katılmamışlardır. Bir konuşmamız sırasında merhum Viladimir Denisenko bana:“Çok çalıştım onların gitmelerini önleyemedim” demişti.

Bizler yerli Türk halkı olarak bu dürüst, temiz, sanatkâr, çalışkan Malakanları hep takdir etmiş ve sevmişizdir. Bunca yıldan sonra (1962’de) atalarının gelmiş olduğu veya daha başka ülkelere dönüp gitmelerine de çok üzülmüş ve halen de üzülmekteyiz. Yalnız ne var ki her toplum içinde görülebilen olağan seyrek istisnalar hariç; onlarla bizim aramızdaki din ve kendi aralarındaki mezhep farklılıkları sonucu evlilik bağları kurulamamış, bu nedenle onlar sosyal hayatlarında içe dönük kapalı, kendileri yönünden üzücü ve elbette ki çok yönlü olarak düşündürücü bir aile hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu onlar için gerçekten zor bir durumdu. Ama normal yaşamda onlarla çok samimi dostluk ve arkadaşlıklarımız olmuştur.

Dahası; şu da bir gerçektir ki, insan yaşamının belli aşamalarında tatlı-sevinçli günler arasına, zaman zaman dönüşü olmayan acı olayların girmesi de mukadderdir. İşte insanlar böyle zamanlarda birbirlerine daha çok muhtaç duruma gelirler. Ne yazık ki, bağrımıza bastığımız Malakanlar böyle anlarda yapa yalnız kalıyor, onlarla yerel halk arasında oluşmuş o karşılıklı sevgi, saygı ve samimiyetin sıcaklığı; onların en acılı günlerinde iki toplum arasında, cehaletin de dürtükleyip fanatizme dönüştürdüğü dinsel ve mezhepsel duyguların püskürttüğü buz gibi soğuklukla buharlaşıp, evet o insanları en acılı günlerinde, ailevi yalnızlık ve hayli müşkülatlara itekliyor, muhtaç oldukları etrafın tesellisinden yoksun bırakarak, o an içine düştükleri hüznü ikiye üçe katlıyordu. Onların bunca yıl sonra bizleri terk etmelerine sebep olan ve gözden ırak tutulmaması gereken etkenlerden biri de budur.

Onlar bu durumlara 1962 yılına kadar tahammül edebilmişlerdi. Yine direnip tek tük kalmış olan aileler de çok daha sonraki yıllarda, nihayet dar günlerde kendilerine uzatılacak ellerin bulunacağı umuduyla daha kültürlü daha bilinçli daha kalabalık şehirlerimize çekilmeği yeğlemişlerdir. Denisenko aileleri gibi.

Açıklıkla belirtmek isterim: Kitabı elimize aldığımız zaman duygulandık. O insanlar yani Malakanlar hakkında bilmediğimiz özellikleri öğreneceğimizi sandık. Ne yazık ki, okudukça hayal kırıklığına uğradık. Yarı-buçuk da bırakmadık. Ama giderek asıl beklentimiz hususunda kocaman bir HİÇ ile karşı karşıya kaldık. Evet, kocaman bir HİÇ.

Tarih boyunca etnik sirkülasyonlara (gel-git) maruz kalmış bu serhat ilimizin kader sarmalında öteden beri ekalliyetler ruhunun devamlı sıcak tuttuğu şövenist hareketlerin, bu sefer bir Rus hissiyatıyla yoğrularak sunulduğuna, kendisine dikte ettirilerek bölgenin yerli halkına sinsice çamur atıldığına tanık olduk. Bunu Ludmila Denisenko’ya asla yakıştıramadık. Ben kendi nefsime şu hususları kalın harflerle belirtmek isterim:

Bayan Ludmila her şeyden önce bu kitabıyla bütün Kars halkının kendilerini  yakından tanıdığı merhum amcaları Viladimir Denisenko ve Trofim Denisenko’ nun ruhlarını da incitmiş,  onları bizlerden daha çok rencide etmiş durumdadır. Eğer onlar hayatta olsalardı kendisine ne derlerdi bilemem. Ama içeriği itibariyle böyle bir kitap yayınlamasına asla izin vermezlerdi diyebilirim. Çünkü bu her iki insanın kişiliğinde; Malakan/Dukhoburları da hatırlatır şekilde, insanî ve içinde yaşadıkları topluma her bakımdan örnek olan yaşam ve üstün karakterlerine Kars’ta herkesin hayran olduğu, aynı zamanda kendilerini hiçbir zaman unutamadıkları o insanları, bugünkü kuşağa, hissiyatının engeline takılıp, anlatabilme becerisini gösterememiştir. Her haliyle “Şeytan’a uyup,” hiç bilmediği konularda daldan dala atlayarak, kendisini dolduruşa getirip yaman kullanmışlar. Yazık. Birilerinin öteden beri bilinen çirkin, asılsız ve yakışıksız emellerine yandaş olunmuş. Yazık ki yazık. Kendi amcalarını bile yeterince tanımadığı apaçık meydandadır. Bakınız bir amcasını kitabında hep “Vovo”,”Vovo” diye anıyor. Hatırlatayım, o buna çok kızardı, “Benim adım Viladimir’dir” derdi. Hele onları bırakıp, çocukluk arkadaşları diye tanıttığı birkaç kişi var ki, onları  Kars’ta herkes biliyor ve tanıyor. Zahmetine hiç gerek yoktu. Bize kendi camiası hakkında kendisinden beklediğimiz bilgileri verebilmeliydi.

Kars gibi bir ilimizde, özellikle Atatürk’ten sonra, çok partili hayata girdiğimiz tarihten itibaren, dönüşü olmayan marazi bir yoğunlukla dışa vurulan etnik, dinsel, mezhepsel ideolojik çıkışlarla kokuşturulan siyasal kümeleşmelerin, o yüce insanların hangi koşullar içinde kurup yeşerttikleri Laik Cumhuriyetimizi ne hale getirdiğini, hep birlikte görmekteyiz. Bu konuda size düşecek iş yoktur. Kusura bakmayınız sizi gaza getirip yaman kullanmışlar.

Hiç olmasa, bilgi ve iradeniz harici, sinsice önünüze sürüldüğü belli olan bazı olayların doğru olup olmadığı hakkında hassasiyet istenciyle hareket edebilmeyi prensip edinip, şüphelendiğiniz konularda müspet-menfi kanaatinizi belirtmekten çekinmeseydiniz. İşte o zaman az veya çok, daha  gerçekçi davranmış olurdunuz.

Sonuç

Eğer bütünü ile ele alacak olsak, bu kitabın en az yarısı kadar bir kitap yazmak gerekir. Buna gerek yok. Okuyan bilen anlar. Ancak bir iki sivri noktaya daha kısa kısa değinmek isterim.

A)  Siz bizlere Merhum Aleksi Karalof hakkında daha geniş bilgi vermeliydiniz.  Sizden beklenen o idi. Onun samimi bir Türk dostu olduğundan mı yoksa onun yanında ismi geçen yerli kökenli büyük insanların adını anmak zorunda kalacağından mı çekindiniz?

B) Yalnız Malakanların 150-200 kişilik mezarları yok edilmiş değildir. Bizlerin, şimdiki Ticaret Lisenin bulunduğu yerdeki büyük mezarlık, Fevzi Çakmak Mah. Tezharap semtindeki üç büyük mezarlık, Dereci petrolün karşısındaki, “Akmezarlık” ve daha nice binlerce insanın yattığı Türk mezarlıkları da bugün yok olmuştur.

C)  Samarina’lara ait “Yanık Değirmen” i, 1959 yılında; trafiğe engel oluyor bahanesi ile, Karayolları Erzurum 12. Bölge Müdürlüğü vasıtası ve siyasi vaadlerle kimler ortadan kaldırmak için uğraşıyordu, tam yıkılacağı anda nasıl durduruldu, onu anlayıp anlatmaya çalışsaydınız, dostunu-düşmanınızı daha iyi tanırdınız.

Ç)  Bazı konulara gaza gelip, teğet değinip geçiyorsun, Ör: İkinci Dünya Savaşı sırasında Kars’tan sürgünler olmuş. Evet olmuştu. Birkaç aile Anadolu içerilerinde zorunlu ikamete tabi tutulmuş, bir süre sonra hepsi de kendi köylerine evlerine dönmüşlerdir. Sibirya’ya sürülüp oralarda telef olmamışlar. O dönemde Kars’ta Rus ajanlarının nasıl kaynaşıp at oynattıklarını bilir misiniz? Ya Stalin’in, Ahıska Türklerinin başına getirdiği katliam şeklindeki sürgün olayı? Bu tarihi olaylar sizi de bizi de aşar.

Comments Off

Filed under Araştırma

Hamdi Yılmaz’a Cevap

Gazeteci Hamdi YILMAZ'ın 15 Haziran 2012 tarihinde Anayurt Gazetesi'nde yazdığı "Halûk Harun Duman'ı Tanıyanınız var mı?" başlıklı yazısı ve Enver MURAT'ın bu yazıya cevabı.

Halûk Harun Duman'ı Tanıyanınız var mı?

Hamdi YILMAZ

Bu Beyefendi beni tanımıyormuş. Karadenizli Temel’in dediği gibi O beni tanımıyorsa, ben de O’nu tanımıyorum. Ama, gerçekten tanımıyorum. Eğer o önemli biriyse benim tanımamam O’nun yok olduğu anlamına gelmiyor. Belirtelim de, kendisinin yaptığı hatayı tekrarlamayalım

Madem yazıya Temel ile başladık, bir Temel fıkrası daha anlatalım, Temel, yeni tanıdığı kişinin Hıristiyan olduğunu öğrenince adama okkalı bir tokat atmış. Gerekçesini soran Hıristiyan’a da “Siz Hz. Isa’yı çarmıha germişsiniz” demiş. Adam “O iş 2000 yıl önceydi” dediğinde de “Olsun ben daha duydum” cevabını vermiş. Bizim bu yazı biraz o hesap olacak.

Continue reading

Leave a Comment

Filed under Araştırma, Basın

Romandan Uyarlanan Filmler Niye Başarılı Değil?

 

Romandan Uyarlanan Filmler Niye Başarılı Değil?

Özlem Kale[1]

Özet: Bu çalışmada edebiyat – sinema ilişkisi ele alınarak roman ve film arasındaki farklar tespit edilecek, sinemanın edebiyata başvurma sebepleri ile romandan filme uyarlama yöntemleri üzerinde durulacak, başarısız edebiyat uyarlamalarının başarılı hâle gelmesi için yapılabileceklere dikkat çekilecektir.

Anahtar Kelimeler: Edebiyat, sinema, roman, film, uyarlama, etkileşim, teknik.
 

How to be Successful Films Novel Adaptation?

Abstract: in this study, the relation between novel and film will be detected by means of examining the relation between cinema and literature, the reasons of cinema’s application for literature and the methods of adaptation from a novel to a movie will be expressed and the ways of how unsuccessful literature adaptations can be successful will be pointed out.

Key words: literature, cinema, novel, film, adaptation, communication, technique.

 

Sinema-Edebiyat İlişkisi

Sinema, kendisinden önce var olan edebiyat, resim, müzik, tiyatro, heykel, dans gibi sanat dallarının hepsiyle iletişim içindedir. Ancak sanatın önemli bir dalı olan sinema, en güçlü bağını edebiyatla kurmuş ve ilk ortaya çıktığı andan beri edebiyattan beslenmiştir. Edebiyat ürünleri eski çağlardan beri, insanlar arasında sözlü ve yazılı iletişim sağlar. Sinemanın da önemli bir kitle iletişim aracı olması, iki sanat dalı arasındaki ortaklığın başlangıcıdır. Bu iki iletişim aracı kültürün gelişmesine katkıda bulunurken insanları bilgilendirir, eğlendirir, onların estetik zevkine hitap eder, bakış açılarını geliştirir ve zaman zaman da onları tartışmaya sevk eder.
Film, yazılı tasvirler, hareketli görüntü, söz ve müzik gibi anlatım boyutlarını içerir. Yazıda ise sadece kâğıt üzerindeki harflerden oluşan bir malzeme vardır. İki sanat dalı arasındaki farklı doku, aynı zamanda benzerliklere de işarettir. Farklı malzemelerle yola çıkıp özgün ürünlerini yaratan sanatlar, anlatım teknikleri bakımından kaçınılmaz bir etkileşime girer. Örneğin Salvador Dali, M. Duras, Mayakovski, Boris Vian ve Marcel Pagnol gibi ressam, şair ve yazarlar senaryo yazarlığı, oyunculuk ve yönetmenlik yaparak kendilerini sinemada ifade etmeye çalışmışlardır. Sinemanın en sık karşılaştırıldığı ve benzetildiği sanat türü anlatıdır. Edebiyat-sinema etkileşiminden ilk kez bahseden yönetmenlerden biri olan D. W. Griffith, film çekerken Dickens’la aynı şeyi yaptığını, kendi yaptığı şeyin tek farkının “resimle öykü anlatmak” olduğunu söyler. O zamandan bu yana eleştirmenler, yazarlar, yönetmenler ve araştırmacılar, film ile roman arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalışmışlardır.

Edebiyat ve sinemanın amaçları benzer olsa da araçları farklıdır. Roman, amacına ulaşmak için ‘dil’i malzeme seçerken sinema ‘görüntü’yü kullanır. Her ikisinin de anlatı dilleri farklıdır. Roman, ‘yazı dili’ kullanırken sinema ‘sinematografik dil’ kullanır. Romandaki sözcükler, sinemada görüntüye dönüşür ve romanın sözcükleri aynı kalırken perdedeki görüntü sürekli değişir. Roman, okuyucunun isteğine bağlı olarak değişen bir sürede bitirilirken film, gerçek zaman kesitiyle sınırlıdır. Her ikisinde de anlatıcı olabilir ancak aralarında farklar vardır.

“Roman sanatı, esas karakteri itibariyle anlatılacak bir ‘hikâye’ ile bu hikâyeyi sunacak bir ‘anlatıcı’ya dayanır. (…) O olmadan hikâyeyi anlatmak, olayları nakletmek ve olayların akışında rol alan figürleri tanıtmak mümkün olamaz.”
Sinemadaki anlatıcı ise, romandakinden farklıdır. Ses, müzik, dekor, oyuncu, ışık, kurgu, kamera açısı ve hareketi gibi görsel ve işitsel teknik özelliklerin birleşiminden oluşur. Dolayısıyla sinema ve edebiyat aynı şeyden bahsetseler bile sinema izleyicisi perdede ne görüyorsa onu algılar. Dahası bütün izleyiciler aynı sahneyi hemen hemen aynı şekilde algılar. Oysa roman okuyucusu romandaki bir figürü, bir sahneyi yahut bütün bir içeriği istediği kadar şekillendirip çeşitlendirebilir. Örneğin roman, güzel bir kadından bahsediyorsa, okuyucu yüzlerce güzel kadın hayal edebilir. Sinema izleyicisinin böyle bir imkânı yoktur. Onun hayali sadece perdede gördüğü kadınla sınırlı kalır.

Roman daha çok zamana, film ise mekâna dayalıdır. Kullandıkları zaman kipi de birbirinden farklıdır. Sinema, zamanı ve mekânı kullanarak yeni bir gerçeklik yaratır ve genel olarak şimdiki zamanı anlatır. İzlenen her kare o an oluyormuş gibidir, geçmiş de gelecek de izlenildiği anda vardır. Ancak geriye dönüşlerle ve zamanda sıçramalarla, zaman konusunu esnek bir hâle getirebilir. Romanda ise geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman iç içe geçerek kullanılabilir.

Üretim şekilleri konusunda da iki sanat dalı farklılıklar gösterir. Edebiyatın bireysel bir üretim olmasına karşın sinema bir ekip çalışmasıdır. Maliyeti yüksek bir sanat dalı olan sinemanın zamanı kısıtlıdır; romanda ise böyle bir durum söz konusu değildir. Yazarın tasvir ettiği mekânın sınırları okuyucunun hayaline bağlıdır.
Edebiyat ve sinema dillerinin temel benzeşme ölçütü yapısal ve kurgusaldır. Her iki sanatta da en küçük birimlerden büyük birimlere doğru gelişme söz konusudur. Romanda genel olarak harfler sözcükleri, sözcükler cümleleri, cümleler paragrafları, paragraflar bölümleri, bölümlerse romanı oluşturur. Sinemada da fotoğraflar çekimleri, çekimler sahneleri, sahneler ayrımları, ayrımlar bölümleri, bölümlerse filmi oluşturur. Her iki sanat dalı da bir iletim işi gerçekleştirir ve iletim sırasında çeşitli yöntemlere gereksinim duyar. Örneğin sinema, yazı dilinde var olan ‘kurgulama, kesme, eksiltme’ gibi teknikleri kendi bünyesine uyarlayarak zaman içinde dilini oluşturmuş ve başka tekniklerle de gelişimini sürdürmüştür. Cemal Aykın, “Batı Toplumlarında Roman ve Sinema İlişkileri” adlı makalesinde “Aynı bakış (kamera) açısından çeşitli alan derinliklerinde betimlemelerin (çekimlerin) zincirlenişi, betimleme açısının (alıcının) devingenliği, kaydırılması (travelling) yöntemleri de gerçekte sinemaya olanaklar sağlayan roman teknikleri arasındadır.” diyerek bu teknikleri açıklar.

Sinema, Edebiyattan Nasıl Beslenir?

Sinemanın en önemli ögesi olan senaryo, iki şekilde meydana getirilir. Bunlardan birincisi, film yapmak isteyen kişinin tasarladığı konuyu, yalnızca sinema diliyle ifade edilecek şekilde vücuda getirdiği ‘özgün senaryo’; diğeri ise daha önce yazılmış bir metni senaryo biçimine dönüştürme işlemi olan ‘uyarlama’dır.
Romandan filme yapılan uyarlamalar genel olarak üç şekilde gerçekleşir: Bunlardan ilki, romanın sinema yararına bir senaryo hammaddesi olarak kullanılması ve sinema boyutlarına indirgenmesi yoludur. Bu tür uyarlamalar, yönetmene serbest hareket etme imkânı tanır ve romandan farklı bir seyir izleyen sinema örneklerini kapsar. Sanatçı, başarılı olmuş bir ürünün biçimini, malzemesini ya da fikrini ödünç alır ve kendi yapıtı için kullanır. Kimi zaman kişiler ve öykünün konusu, dış çizgileriyle korunsa da kaynak yapıtın dilsel özellikleri bozulur, temel yapısal özelliği yitirilebilir ve bildirileri değişikliğe uğrar. Bu türün en tipik örnekleri, Shakespeare metinlerinden ya da bazı destanlardan hareketle yapılan filmlerdir. İkinci tür uyarlamalar, romanın aslına sadık kalan sinema örnekleridir. Burada kaynak olarak kullanılan metne sadakat büyük önem taşır. Sinemacı, romancının yaptığını sinema diliyle yapmayı hedefler. Romanın dilinden uzaklaşılmadan yapılan bu tür uyarlamalar, zaman zaman kuru bir anlatımı olduğu gerekçesiyle eleştirilere maruz kalır. Bondarchuk’un, Savaş ve Barış romanından yaptığı altı saatlik bire bir uyarlama, bu türe örnek gösterilebilir. Üçüncü tür uyarlamalarda ise bir dönüştürme söz konusudur. Burada, edebî metnin iskeleti olduğu gibi korunur fakat sinemacılar bu iskeletten yepyeni bir sanat yapıtı ortaya çıkarırlar. Bu tip uyarlamalar en başarılı uyarlama örnekleridir ve romanı bir malzeme olmaktan çıkarıp sinema estetiğine göre yeniden yorumlamayı amaçlar.
Roman kaynaklı senaryo yazmak, romanı bir nevi basitleştirmeyi gerektirir. Basitleştirmeden kastedilen sadece konu değildir. Karakterler, zaman, mekân, dil, üslûp, mesajlar ve entelektüel içeriğin dâhil olduğu bir basitleştirme söz konusudur. Filmler mesajlarını az sözle ve daha çok imgeyle iletmek zorundadırlar. Filmlerin karmaşıklığa, ironiye ve bir defada birden çok mesaj vermeye tahammülleri yoktur. Bu bağlamda, sinemaya aktarılan romanın birçok sözcüğünü ve bu sözcüklerin anlamlarını kaybettiği söylenebilir. Bir filmin, imgeler sayesinde sözcüklerden daha çok şey anlatacağı düşünülebilir. Oysa romandaki sözcüklerin ‘yaklaşık olarak’ anlattıkları şeyler, kendi içinde değerlidir ve yazarın mührüdür. Yazar, seçtiği sözcüklerle kendisini ifade eder ve kendine has üslûbunu oluşturur. Bu üslûp, bir başkası tarafından sinemaya uyarlandığında ortaya çıkan ürün ‘başka bir sanatçının bireysel çalışması’ olur. Buna adaptasyon, uyarlama, esinlenme, taklit, çalışma vs. denilebilir fakat eser denemez. Bu sebeple, roman uyarlaması izleyen bir kimse, romanı okumuş ve yazarını anlamış olmaz. Ancak ne yazık ki romanı okumadan önce uyarlama filmi izleyen birçok kişi, eseri okumaya gerek duymaksızın roman ve yazarı hakkında bilgi sahibi olduğunu düşünür. Roman hakkında bilgi sahibi olmadan fikir yürütmek ise edebiyata çok büyük zararlar verir. Önceliği romana vermiş olan izleyicininse filmden beklentileri ve talepleri vardır. Romanı okurken onu etkileyen ancak filmde yer almayan kişi, mekân, tema vs. gibi ögeler onu rahatsız eder ve sonunda eserin sadece isminin kaldığını görmek büyük bir hayal kırıklığı yaratır.
Uyarlama, eseri yeniden dekore etmek gibidir. Sinemacının uyarlama yaptığı romanı kendi bakış açısına, ticarî kaygılarına, ideolojisine göre yorumlaması, onu bambaşka bir şekle büründürür. Bir roman, birçok farklı şekilde okunabilir. Zaman, mekân, karakter, yazar vb. merkezli okumalar yapılabileceği gibi konuya duygusal, sosyal, siyasî, dinî vb. pek çok pencereden bakılarak eser farklı şekillerde algılanabilir. Bu nedenle bir eserin yorumlanmasında mutlak doğru olamaz. Eserin yorumu herkesin okuma tekniğine ve bakış açısına göre değişir.

 

Başarısız Edebiyat Uyarlamalarının Başarısızlık Sebepleri

Sinemanın edebiyattan beslenmesine itiraz edemeyiz ancak beslenme kaynağına sadık kalmayıp eserin özünü aktarmak yerine onu ekonomik, ideolojik vb. çıkarlara hizmet etmesi için kullanan zihniyete karşı çıkmamız gerekir. Roman uyarlamalarının başarısız olma sebeplerini sıralayacak olursak sinemacıların, seyircinin isteklerini ön plana alarak romanı büyük bir serbestlik içinde değiştirmeleri; kısıtlı bir zamanda sinemaya aktarılan romanın, eksik ve yanlış bir şekilde beyazperdeye yansıması; edebiyat bilgisi ve sevgisi olmadan salt ekonomik kaygılarla roman uyarlaması yapan sinemacıların, işlerinin ehli olmamalarından romanın ana fikrini ve kurgusunu bozmaları; roman karakterleriyle örtüşmeyen oyuncuların uyarlama filmlerde oynatılması sebebiyle roman karakterlerinin deformasyona maruz kalmaları; yazar ile sinemacının dünya görüşü farklılıkları yüzünden romanın bildiri ve mesajlarının başka mecralara sürüklenmesi; edebiyat ve sinema dillerinin birbirinden farklı olması sebebiyle romanla örtüşmeyen duygu, düşünce ve görüntülerin ortaya çıkması gibi faktörlerden bahsedebiliriz. Bu sebepler ayrı ayrı irdelenirse sinemacıların edebî eserlere nasıl baktıkları, hangi sebeplerle bu eserleri beyazperdeye aktarmak istedikleri ve uyarlamaların neden edebiyata zarar verdiği daha iyi anlaşılacaktır.
Bir edebiyat eseri, sinemacı tarafından “Seyirci böyle istiyor!” zihniyetiyle sinemaya uyarlanırsa eserin aslından uzaklaşılması kaçınılmazdır. Bunun başlıca sebebi “Bölge İşletmeleri” adı verilen araştırma kuruluşlarıdır. Sinema filmleriyle ilgili piyasa araştırmasına girişen bölge işletmelerinin yaptıkları anketlerle beyazperdede görülmek istenen oyuncular belirlenir. Örneğin Ege Bölgesi’ndeki seyirciler, “efe konulu bir filmde” Kartal Tibet’i görmek isterlerken Doğu Anadolu’daki seyirciler bir “kabadayı filminde” Yılmaz Güney’in oynamasını arzu ederler. Bu durumda neyin nasıl anlatıldığı değil kim tarafından anlatıldığı önem kazanır. İzleyicinin istediği doğrultuda çekilecek olan film bir roman uyarlamasıysa romanın anlatmak istedikleri kolayca göz ardı edilebilir, zira izleyici sadece aktör/aktristle ilgilenmektedir.
Edebiyatçının uzun süren araştırma ve çalışmaları sonucunda ortaya koyduğu eser onun hayat deneyiminin, manevî dünyasının ve bilgi birikiminin bir parçasıdır. Romancının aylar, belki de yıllar süren meşakkatli çalışmaları sonucunda bin bir emekle yazıya döktüğü kurgu, filmin ‘doksan dakikalık’ dar çerçevesi içine yerleştirilmeye çalışılır. Bu sebeple roman kısaltılır, değiştirilir ve yönetmenlerin kararına bağlı olarak “romanda olup da sinema için gerekli görülmeyen detaylar, filme konulmaz.” Böylece romanın satır aralarında ve yan hikâyelerinde gizli olan mesajlarının izleyiciye ulaşması engellenmiş olur.

Edebiyat uyarlamalarının başarısız olmasındaki önemli etkenlerden birisi de maddî kaygılardır. Dönemin ‘en çok gişe sağlayan’ filmini yapma iddiasında olan sinemacılar uyarlama yapacakları eserleri, romanın ve yazarın popülaritesine göre belirlerler. Seçtikleri klasik eserin toplumsal mesajlarını ve yazarın kendi dönemine bakış açısını göz ardı ederek eseri ‘popüler tarzda’ yorumlamaya çalışırlar. Bu da ‘çok okunan’ bir romanı ‘çok izlenen’ bir film hâline dönüştürme çabasına yol açar ve roman, amacının dışında kullanılmış olur. Selim İleri, “Kerime Nadir Adı Bir Teminattır” başlıklı makalesinde, Kerime Nadir adının yapımcıların büyük garantisi olduğunu söyler ve “Onun romanlarından iyi iş filmi çıkar. Hesaplar boşa gitmez. Seyirci, yıllara rağmen bu filmlerden vazgeçmez.” diyerek roman uyarlamalarının bir nevi ‘gişe garantisi’ olduğunun altını çizer. Eski ve ünlü romanların sinemaya aktarılmasının her zaman bir gişe garantisi olarak görüldüğünü düşünenlerden birisi de Vecdi Sayar’dır. Sayar, A. Dumas’nın Kamelyalı Kadın adlı eserinin bu sebeple yirmi iki defa beyaz perdeye aktarıldığını ve her seferinde aynı gişe başarısını yakaladığını belirtir. Kuşkusuz ki film ‘gişe başarısı’ yakaladığı oranda roman okunma artışı sağlamamıştır. Filmi izleyenler romanı okumaya gerek görmemişler ve tembel okuyucuların çoğu gibi kendilerini ‘kitabı okumuş’ addetmişlerdir.

Edebiyat ve sinema disiplinlerinin sağlıklı bir şekilde örtüşmesi, bir tanesinin çözümlemek zorunda olduğu bir problemi, diğerinin de kendi imkânları çerçevesinde çözümleme gereği duymasıyla mümkün olabilir. Bir roman uyarlamasını izlemek, romanı yönetmen/senaristin gözünden okumakla aynı şeydir. Yönetmen/senarist, uyarlayacağı romanı, yaratıcısından farklı bir amaç güderek yorumlamışsa yapıt, kaynağından hayli uzaklaşmış olacaktır. Örneğin senarist romanı güncelleştirmeye karar vermişse romandaki karakterlerin meslekleri, isimleri, bulundukları mekânlar vs. değişikliğe uğrayabilir. Ancak eser sadece şeklî mânâda dönüştürülerek filmin çekildiği dönemin ruhundan, siyasî, sosyal ve ekonomik özelliklerinden bahsedilmezse güncelleme dayanaksız kalır.

Edebiyat ve sinemanın dil farklılıkları da uyarlamalarda edebiyatın aleyhine çalışan bir faktördür. Roman yazarının bir varlığı/nesneyi (somut bir kavramı), kimi davranışların sebeplerini, herhangi bir gelişimi, oluşumu anlatması ve bir çevreyi tasvir etmesi için birçok sözcüğe başvurması gerekir. Buna karşılık senaryo yazarı, belirtilen varlığı/nesneyi, gelişimi, oluşumu tek bir görüntüyle ortaya koyabilir. Bunun sebebi, zaman açısından ekonomik davranma gerekliliği ve sinemanın görsel/işitsel bir sanat dalı olmasıdır. Senaryo, romanda olduğu gibi kişilikleri, nesneleri, gelişimleri tanımlamaz; onları varlık olarak sunar. Üstelik bunu, roman anlatımındaki atmosferi yaratacak görüntülerle ve film gereklerine (akış, süre vs.) uygun olarak yapması gerekir. Bu bağlamda, roman yazarının birkaç cümle ile anlattığı bir psikolojik durumu senaryo yazarı, uzun görüntüler dizisine başvurarak anlatmak zorunda kalabilir. Senaryo yazarı, senaryosunun sinematografik ögeler taşıması için simgelere, karşılaştırmalara ve söz sanatlarının görüntüdeki karşılıklarına başvurur. Ancak kimi zaman bu simgeler, romanda anlatılan karmaşık ruh durumunu tasvir etmeye yetmez. Bu bağlamda, yazın dilini görüntü diline aktarmayı kendine dert edinmeyen sinemacı, bunlarla uğraşmak yerine, hızlı yoldan filmi çekip para kazanma isteğine yenilir ve romanın söylemini bozarak sadece konusuyla ilgilenir.
Romandan sinemaya uyarlama yapılırken romandaki diyalogların sinemaya yansıma biçimleri de üzerinde durulması gereken bir konudur. Necati Cumalı bu konuya farklı bir pencereden bakar ve bir edebiyat yapıtını sinemaya uyarlamak isteyen yönetmenin, o yapıtı taklit etmek yerine yapıtın özünü sindirmesi gerektiğinin altını çizer. Cumalı’ya göre yönetmen, önce eseri edebiyat yapıtı olarak aldığı biçimden soyutlamalı ve edebiyat dilinden kurtarmalıdır. Sonra da sinema diliyle o özü yeniden yaratmayı ve yansıtmayı düşünmelidir. Cumalı, bunun sanıldığı kadar kolay bir iş olmadığını belirtir ve “Başarılı olması için hiçbir şeyin esirgenmediği Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi yapıtlarda bile; Tolstoy’un anlatımında satırlar arasında gizli tada ulaşılamamıştır.” der.

 

Sonuç

Roman uyarlamalarına gereksinim duyulmasının başlıca sebepleri arasında sanatsal ve ticarî kaygılar, yazar ve yönetmenin politik mesajlarının uyuşması, beğenilmiş bir romandan uyarlanan filmin ilgi görme garantisi, senaryo yazmak adına kısıtlı zaman bulunması, film bütçesinde senaryoya ayrılan payın düşük olması, senaryo kıtlığı vb. sebepler sayılabilir. Başarısız edebiyat uyarlamalarının başarısız olma sebepleri hakkında tespit ettiğimiz ve yukarıda kısaca bahsettiğimiz maddelerin her biri ayrı bir yazı konusu olmaya uygundur. İyi niyetle yola çıkılmış olsa dahi bazı ihmallerden kaynaklanan ve esere özünü kaybettiren sebepler üzerinde ne kadar çok durulursa bu konuda yapılan yanlışların önüne geçmenin ve daha başarılı edebiyat uyarlamaları yapmanın o kadar çok mümkün olacağı kanaatindeyiz.
Sinemacı roman yazarıyla mizaç ve dünya görüşü yakınlığı kurabilecek birikime sahip değilse, edebiyattan sinemaya uyarlanan eser, sadece romanın adını kullanmaktan ibaret kalır. Yazara özel bir ilgi ve yakınlık beslememesine karşın edebî eserin ve yaratıcısının adlarının saygınlığından yararlanarak bunu maddî kazanca dönüştürme kaygısıyla yola çıkan sinemacı, edebiyata zarar verir. Edebiyat dünyasının eserlerini, ‘gişe kaygılarına’ alet ederek eserleri okumamış insanların kafalarında yanlış imajlar oluşturmak ve onları okumanın büyülü dünyasından uzaklaştırmak, edebiyat adına işlenebilecek en büyük suçtur. Edebiyat uyarlaması yapmak isteyen sinemacı, uyarlamayı düşündüğü eseri konu bulma sıkıntısıyla değil ilgi duyduğu yazarın sevdiği bir romanını toplumun gözleri önüne sereceği bilinciyle hareket etmeli ve eserin yaratıcısının emeğine saygı göstermelidir. Özellikle son yıllarda Türk ve dünya sinemalarında çok başarılı olmuş edebiyat uyarlaması örnekleri de bulunmaktadır. Unutulmamalıdır ki sinema, var olduğundan bu yana edebiyattan etkilenmiştir ve her iki sanat dalı var olduğu sürece bu ilişki devam edecektir.


[1] İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı anabilim dalında doktora öğrencisi. (Marmara Üniversitesi’nde Türk Dili okutmanı)

 

Leave a Comment

Filed under Roman

Sinema: Kitaba Geçen Sinema Eleştirileri

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Sinema:

Kitaba Geçen Sinema Eleştirileri

Sinema eleştirisinin kuramsal yönü, ilke­leri üzerinde kitap biçiminde yayımlanmış her hangi bir inceleme yoktur. Bu konudaki tek tük çalışmalar, tıpkı arada bir yapılan açık oturumlar, soruşturmalar gibi hep dergi say­falarında kalmış ya da sinemanın genel sorun­larını ele alan kitapların birkaç sayfasına sıkıştırılmıştır. Sinema eleştirisi bugün de bu konuda uzun soluklu bir araştırmayı göze alacak insanı bekliyor. Doğrudan doğruya sinema eleştirisi örnekleri için de yine çokluk, gazete ve dergi sayfalarına başvurmak gere­kiyor. Ama bu arada, eleştirilerini büyük oku­yucu kütlesinin ulaşamıyacağı eski-yeni bu gazete ve dergi sayfalarından kurtarmağı de­neyenler de yok değil. Bu yazıda da böyle bir denemeye girişen eleştirmenlerin yapıt­larından söz açacağız. Böylelikle, okuyucu daha kolaylıkla edinebileceği bu kitaplar yardımiyle hem sinema eleştirisinin uygulama alanındaki örneklerini görebilecek, hem de bu örneklerden sinema eleştirisinin ilkeleri üzerin­ de kendi kendine birtakım sonuçlara varabile­cektir.

Sinema eleştirisinin ilkeleriyle ilgili kitap gibi, bu eleştirinin tarihi üzerinde de her­ hangi bir kitap yoktur. Yalnız, René Jeanne ile Charles Ford'u n ortaklaşa hazırladıkları Le Cinema et la Presse, 1895-1960 (Paris, 1961) bu boşluğu hiç olmazsa Fransa için, doldur­ maktadır. Le Cinema et la Presse (Sinema ile Basın), konuyu şu üç açıdan ele almaktadır: Basında sinema, sinema basını, sinemanın bir haberleşme aracı olarak basınla yarışması. Görüldüğü gibi kitap doğrudan doğruya bir Fransız sinema eleştirisi tarihi değildir; fakat kitabın genişçe bir bölümü, Fransa'da günlük basında ve süreli yayınlarda sinemanın nasıl yer aldığını, sinema basınının, bu arada sine­ma eleştirmenliğinin nasıl geliştiğini anlatmağa ayrılmıştır. Konunun tarih yönünü araştıran bu yapıttan sonra, bugün artık tarih olmuş ilk sinema eleştirileriyle işe başlıyabiliriz. Bu alanda en tanınmış üç örnekten en eskisi,

S. A. Luciani adlı İtalyan eleştirmeninin 1921 de yayımlanan "Verso una nuove arte: 11 cinematografo ( «Yeni bir sanata doğru: Sinema», Roma, 1921) adlı yapıtıdır. 1950 de ölen Lu­ ciani, bu kitapta, 1911 yılında başladığı ve «II Tempo» ile «II corriere italiano» da yayım­ ladığı eleştirilerinden yaptığı seçmeleri top­ lamaktadır. Fransız eleştirmeni Louis Delluc'ün Cinéma et Cie. (Sinema ve ortakları, Paris, 1919) daha eski tarihlidir ama içinde yer alan eleştiriler Luciani'ninkilerden biraz daha sonradır. Sinema eleştirisinin kurucusu sayılan, 1916-21 arasında «Film», «Ciné-Club»,

«Cinéa» gibi sinema dergilerini yöneten Delluc, adı geçen kitabında bu dergilerde çıkan ya­zılarından bazılarını derlemiştir. İtalyan asıllı olan, fakat Fransa'da yaşayıp Fransızca yazan Ricciotto Canudo sinema eleştirisi kuruculuğunu Delluc'le paylaşabilecek çapta bir eleş­tirmen sayılır. «Yedinci sanat» deyiminin de bulucusu olan Canudo'nun 1923 teki ölü­müne kadar sinema üzerine yayımladığı eleştiri­lerden en önemlileri Fernand Divoire tarafın­dan toplanıp L'Usine aux images (Görüntü fabrikası, Paris, 1927) adıyla yayımlanmıştır. Fransa'da Delluc'tan sonra, kitap biçiminde yayımlanan eleştiri yazıları, tarih sırasına göre şöyledir: 1918 yılından beri sinema eleştirileri yazan, 1920-28 arasında zamanın en önemli edebiyat dergilerinden sayılan «Mercure de France»ın sinema eleştirilerini kaleme alan Léon Moussinac, bunlardan bazılarını Naissance du cinéma (Sinemanın doğuşu, Paris, 1925) da topladığı gibi, 1929 da ikinci bir eleştiri derlemesi olan Panoramique du cinéma (Sinemaya toplu bakış, Paris, 1929 )yı yayım­lamış, 1946 yılında da Age ingrat du cinéma (Sinemanın yeniyetmeliği, Paris, 1946) da ge­rek önceki kitaplarda yer alan, gerekse sonradan yayımladığı eleştirilerini bir araya getirmiştir. Sinema eleştirmenliğine Moussinac'la hemen hemen aynı yıllarda başlıyan Goncourt Akademisi üyelerinden Alexandre Arnoux da ses­ siz sinema çağından İkinci Dünya Savaşı sonra­ sına kadar yayımladığı eleştirilerden bir seç­meyi Du muet au parlant (Sessizden sözlüye, Paris, 1946) da okuyuculara sunmuştur. Yönet­menliğe geçmeden önce sinema eleştirmenliği yapan René Clair'in Réflexion faite (Olgun düşünce, Paris, 1951) kitabı bu yazıda sırala­nan sinema eleştirisi toplamalarından oldukça değişiktir. Clair bu kitabında 1922-35 arasın­daki eleştirilerinden örnekler alıyor, sonra her örneğin ardından o zamanki düşünceleriyle bunlar üzerinde 1950deki düşüncelerini karşı­laştırıyor. Roger Régent'in Cinéma de France (Fransa'nın sineması, Paris 1948) adlı kitabı, bu eleştirmenin Alman işgali sırasında, 1941-44 arasındaki yazılarını bir araya getiriyor. Bunu tarih sırasıyla 1945-46 arasındaki eleştirilerini toplıyan «Les Nouvelles Littéraires»in yazarı Goerges Charensol'ün Renaissance du cinéma Français (Fransız sinemasının yeniden doğuşu, Paris, 1946) izliyor. 1947den beri «Figaro Littéraire»in sinema eleştirmenliğini yapan ve tanınmış romancı François Mauriac'ın oğlu olan Claude Mauriac da bu eleştirilerinden seçmeleri VAmour du cinéma (Sinema aşkı, Paris, 1954) datoplıyarak Charensol'a katılıyor. Fransızca yayımlar arasında en son örnek, savaş sonrası Fransız eleştirmenlerinin en ün­ lüsü olan André Bazin'in 1958 yılında ölümün­ den az önce yayımlanmıya başlıyan, fakat ancak geçen yıl tamamlanan dört ciltlik eleştiri «külliyat»ıdır. Qu'est-ce que le cinéma? (Sine­ ma nedir?) genel başlığı altında yayımlanan bu ciltler şu adları taşımaktadır: /. Ontologie et langage (Varlıkbilim ve dil), //. Le cinéma et eles autres arts (Sinema ve öbür sanatlar), ///. Cin éma et sociologie (Sinema ve toplumbilim) IV. Une esthétique de la réalité: Le néo-réalisme (Bir gerçek estetiği: Yenigerçekçilik).

Kitap biçimindeki sinema eleştirileri ala­nında zenginlik bakımından İtalya, Fransa'yı izlemektedir. Üstelik bu toplamaların hemen hepsi 500-600 sayfalık hacimleriyle Fransa'daki örneklerini aşmaktadır. Bunların başında, Ma­ rio Gromo'nun «La Stampa»da 1931-55 yıl­ları arasındaki eleştirilerini topladığı Filmvisti (Görülmüş filimler, Roma, 1957) gel­mektedir. Bugünkü İtalyan sinemasının kuram­ sal yönden dayanakları olan «Cetro Sperimentale di Cinematografia» adlı enstitünün ve bu öğretim kurumunun yayın organı «Bianco e Nero» nun yöneticisi olan, «yenigerçekçilik» terimini ortaya atan Umberto Barbaro'nun çeşitli eleştirileri, 1959daki ölümü üzerine Lorenso Quaglietti tarafından bir araya getirilerek Servitu e grandezza del cinema (Sinemanın köleliği ve yüceliği, Roma, 1962) adı altında yayımlanmıştır. Barbaro'nun ar­ kadaşı olan Luigi Chiarini'nin 1954-57 arasında «II Contemporaneo» ile «Cinema Nuovo»daki yazıları da Panorama del cinema contempo­ raneo (Çağdaş sinemanın panoraması, Roma, 1957) başlığıyla yayımlanmıştır. «Cinema Nuo- vo» adlı derginin yöneticisi eleştirmen Guido Aristarco'da 1958-61 arasında bu dergide gerek kendisinin gerekse arkadaşlarının yayım­ladıkları eleştirileri // mestlere del critico (Eleş­ tirmenin işi, Milano, 1962) adlı kitapta bir araya getirmiştir.

İngiltere'deki bu çeşit yayımlar oldukça eski tarihlidir. Tanınmış sinema tarihçisi Paul Rotha'nın 1928-58 arasındaki eleştirilerinden seçerek meydana getirdiği Rotha on the Film (Rotha'nın filim üzerine düşünceleri, Londra, 1956); Forsyth Gardy'nin İngiliz belge-filim okulunun kurucusu John Grierson'un 1930-45 arasındaki eleştirilerinden seçerek meydana getirdiği Grierson on Documentary (Belge-filim üzerine Grierson'un düşünceleri, Londra, 1946) 1934-37 arasında BBC radyosunda sinema eleştirileri yapan İngiliz eleştirmeni Alistaire Cooke'un 1935 sularındaki İngiliz-Amerikan eleştirilerinden seçtiği örneklerle meydana ge­ tirdiği Garbo and the Night Watchmen (Garbo ile gece bekçileri , Londra, 1937); «The Ob- server» gazetesinin eleştirmeni C. A. Lejeune'ün 1936-47 arasındaki yazılarından derlenen Chestnuts in Her Laps (Kucağındaki kestaneler, Londra, 1947); James Agete'in iki ciltlik Around Cinemas (Sinemaların çevresinde,Londra 1946, 1948), hem eleştirmen hem karikatürcü olan ve eleştirilerini karikatürle süsliyen Ric­ hard Winnigton'un Drawn and quartered (Çizilmiş ve haftalık, Londra, 1948) 1943-48 arası eleştirileri bu ülkedeki bu çeşit yayımların tamamını kapsamaktadır. Birleşik Amerika'da ise, bu çeşit yayının ancak tek ör­neği vardır. Romancı ve sinema oyunculuğunu eleştirmenlikle birlikte yöneten James Agee'nin 1941-48 arasında «The Nation» ile «Time» dergilerinde yayımladığı eleştirilerden meydana gelen Agee on Film (Agee'nin filim üzerine düşünceleri, New York, 1958).

Nijat ÖZÖN

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Ölçüt Olarak Kalıcılık

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Ölçüt Olarak Kalıcılık

I . A . Richards

Şiirin kalıcılığı buraya kadar söylediklerimize yakından bağlı bir konu. Tıpkı geniş bir okur topluluğunun ilgisini çeken eserlerden yana işliyen bir önyargı olduğu gibi, kalıcı eserlerden, «yüzyılların yargısına dayanmış», ya da dayanacağı sanılan eserlerden yana işliyen bir önyargı da var. İkisi de bir bakıma eleştirel çekingenliklerin ortaya çıkardığı önyargılar; kendi adımıza bir karar veremiyorsak, hiç değilse kalkan elleri sayıp çoğunluğa uyalım.

Ama kimi zaman değerlilikle hiç ilgisi olmıyan durumlar uzun ömürlülüğü sağlar, öte yandan büyük değerde bir eser salt o yüzden yok olur. Hiç basılmaz, kimse görmez ya da dinlemez. Ölümsüzlük sık sık, iyi eserlere bağlandığı sağlam­ lıkla, kötü eserlere de bağlanır. Hiawatha ya da The Black Ca/'den, Lorna Doone ya da Le Crime de Silvestre Bonnard'âan daha kötü pek az şey vardır, ayrıca an­ tolojilerin en büyük gözdelerinden[1] bazıları bu başarılarını «kötü sivrilişleri» ne borçludur.

Gene de ilgi çekişin devamlılığı ile belli bir yapı çeşidi arasında bir bağ kur­mayı, çok daha önemlisi, birdenbire edinilen ün ile sonraki kuşakların ilgisini çekmekteki başarısızlık arasında bir bağ kurmayı gerektiren nedenler yok değil. Hazır davranışlara karşılık veren bir eser, o davranışların bulunmadığı bir ortam­ da kalınca benzeri davranışlar yaratacak gücde olmadı mı, çoğunca bir kuşağa söylediğini arkadan gelen değişik davranışlı kuşağa söyliyemez. Anlaşma açısın­dan kalıcılığı önliyen bu duruma düşmesi bir eserin ille değersiz olduğunu gös­termez. Çoğu zaman, elbette, bu durum değersizlikle birlikte gelir; ama ille öyle olması gerekmez.

Kimi sanat eserlerinin kalıcılığı sık sık mantıksız birtakım varsayımların öne sürülüşüne yol açar. Bu çeşit sanatın ölümsüz özleri kapsadığı, «hiç değişmiyecek» özel doğruları ortaya vurduğu düşünülür. Ama bu gibi cılız düşünüşlerden her yerde olduğu gibi burada da kaçınılmalıdır. Sorunun en iyi tartışmasını sağlıyacak terimler bunlar değildir. Sanat eserinin başlangıcındaki itici güçlerin yeknasaklığı kalıcılığın yeterli bir açıklamasıdır. İtici güçlerini, gelip geçici bir yüksek heyecanlanma durumunun rasgele patlayışlarından alan bir sanat eserinde fazla bir kalıcılık gücü bulunabileceğini düşünmek akla yatkın olmaz. Nasıl bir önceki yıl, toplumsal nedenlerin oluşturması, dengeye getirmesi, tetiğin ucuna bağlama­sıyla, birtakım davranışların doğmasına sihirliymişcesine yol açabilen bir sözcük, ertesi yıl bütüniyle etkisiz, anlamsız kalabilirse, tıpkı öylece, ama daha geniş bir oranda, göze çarpıcılık derecesi daha az olarak, sanat eserleri de insanların içinde bulundukları özel toplumsal durumların yaratacağı etkilerle önem kazanabilir, ya da önemlerini yitirebilirler; örnekse bir eser belli bir durumda yetersiz uyandırıcılığından sıyrılıp öne çıkabilir. En önemsiz şeylerde olduğu gibi, en önemli şeylerde de modalar vardır, ama bir sanatçı için onlardan yararlanmak çoğunca kalıcılıktan vazgeçmektir. Böyle durumlarda sanatçının anlaşma kolaylığı ne ka­dar artarsa, modası geçme tehlikesi de o kadar artar.

Gerçekte eski büyük sanatın kimi eleştirmenlerce ileri sürülenden çok daha fazlasının modası geçmiştir; o eleştirmenler sanat eserlerine nasıl geniş bir bilgi yüküyle yaklaştıklarını unutuyorlar. Tanrısal Komedya bunun güzel bir örneğidir. İyi hazırlanmış okurlar için, Aquinas dünyasının genel görünüşünü hayalinde canlandırabilen, kadınlara ve el değmemişliğe karşı, anlaması belki daha da güç olan, bazı davranışları bilenler için, bu eserde eskimişlik, modası geçmişlik bulunmadığı doğrudur elbette. Ama unutulmuş şiirlerin pek çoğu için de aynı şey söylenebilir. Modası geçmek genellikle değer düşüklüğünün işareti değildir, anlaşma için özel koşulların, özel bir çevrenin gerekli olduğunun işaretidir. Bir eserin ça­ğını yansıtması, çağını özetlemesi, çağından her yanına işliyen etkiler alması düşük değerli olduğunu söylemeyi gerektirmez, ama ne varki bir eserin kalıcılığım önleyen özelliklerin en belli başlısı da budur. Gelip geçici aşırı heyecanlandırmalardan uzak bir yöntemle, değişmez gibi görünen öğelere yaslanarak, örnekse biçimsel öğelere yaslanarak yaratılan eserlerin zamana dayanması daha kolaydır. Dante'nin az okunması dolaylı olarak günümüzdeki kapalılığından geliyor yalnızca; biçim yönünden her zaman yanma yanaşılabilecek bir sanatçı. Ama böyle tek yanlı bir yanaşmayla yetinmiyen okurların onu anlamak için çok çalışmak zorunda kalmaları, bilginlerce bile niye böylesine az okunduğunu açıklıyan başlıca engel­dir. Ondan anlaşılabilecek, başka dillere çevrilebilecek şeyler, eserinin özü, söy­ledikleri, hem günümüz hem de gelecek için çok az önemi olan, aynı zamanda da çok güç anlaşılan şeylerdir.

(Edebiyat Eleştirisinin İlkeleri)nden Çeviren: Memet FUAT


[1] Örnekse, When lovely Woman stoops to folly, Heraclitus, The Miller's Daughter, Alexander Selkirk ve hiç değilse en iyi bilinen parçalariyle, The Skylark.

 

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Okumanın ABC’si

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Okumanın Abc'si

Ezra Pound

«Katkısız öğeler»ini aramıya başladığınız zaman, edebiyatı birkaç çeşit insanın yarattığını göreceksiniz:

Türeticiler. Yeni bir yol bulanlar, ya da kalıcı eserleriyle bize bir yolun ilk bilinen örneğini verenler.

Ustalar. Böyle birkaç yolu birleştiren, onları türeticileri kadar, ya da türeticilerinden daha iyi kullananlar.

Sulandıranlar. Bu iki çeşit yazarın arkasından gelen, onlar kadar başarı gösteremiyenler.

Göze çarpan nitelikleri olmıyan iyi yazarlar. Belli bir memleketin edebi­ yatı iyi bir düzene girmişken, ya da bir yazı çeşidi «sağlık» içindeyken, doğmak talihine ermiş yazarlar, örnekse, Dante'nin günlerinde sonnet yazanlar, Shakespeare'in günlerinde ya da birkaç on yıl sonra kısa lirikler yazanlar, ya da Flaubert nasıl yazılacağını gösterdikten sonra Fransız romanları, hikâyeleri ya­ zanlar.

Belles-lettres yazarları. Gerçekten hiçbir şey türetmemiş olan, ama yazının bir çeşidinde uzmanlaşan, hayatın ya da yaşadıkları çağın bütün yönleriyle sunuluşunu vermiye çalışan yazarlardan ya da «büyük adam»lardan sayılamayacak kimseler.

Gelip geçici, aşırı modaları başlatanlar.

Okur ilk iki çeşit yazan bilmezse hiçbir zaman «ağaçlardan kurtulup ormanı göremiyecek»dir. Neyi «sevdiğini» bilebilir. En lüks biçimde ciltlenmiş, güzel basılmış kitaplarla dolu geniş bir kitaplığı bulunan, «tam bir kitapsever» olabilir, ama hiçbir zaman bildiğini bütün içindeki yerine oturtamıyacak, ya da bir kitabın öteki kitaplar karşısındaki değerini ölçemiyecektir; hele yeni bir yazarın «alışıl­ mıştan koparak» yazdığı bir kitap üzerine karara varırken, seksen ya da yüz yıl önce yazılmış bir kitaba bakarkenki durumuna oranla, çok daha gücsüzleşecektir.

En sevdiği kötü yazarın üstünlüklerini ikinci ya da üçüncü elden düşüncelerle ballandıra ballandıra anlatmasının bir uzmanı niçin öylesine sıktığını hiçbir zaman anlıyamıyacaktır.

Kendi gözden geçirmelerinizi, kendi yakın incelemelerinizi yapana kadar, hiç değilse şu kimselerden gelen düşüncelerden sakınmalı, kaçınmalısınız :

Kendileri ilgiye değer bir eser vermemiş olanlar.

O Yaptıkları gözden geçirmeler, yakın incelemelerde ağırbaşlı bir davranışları olsa bile, vardıkları sonuçlan yayımlamayı göze alamıyanlar.

Çeviren: Memet FUAT

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Neye Yarar Eleştiri?

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

 Neye Yarar Eleştiri?[1]

Charles Baudelaire

Evet, neye yarar eleştiri? -İşte size, daha birinci bölümün ilk adımında eleş­tirinin yakasına yapışan geniş ve korkunç bir soru işareti.

Önce sanatçı, resim yapmak istemiyen, şiir yazmayı aklının ucundan geçirmiyen burjuvalara-hattâ eleştirinin doğmasını sağlıyan sanata bile- bir şeyler getirmediği, öğretmediği için eleştiriye çıkışır.

Oysa, zamanımızda, nice nice sanatçı, yalnız ona borçludur ününü! Eleştiriye çıkışmaları için tek neden budur belki de.

Gavarni'ni n bir resmini görmüşsünüzdür herhalde; han i tablosunu n üzerine eğilmiş bir ressam var ya, işte o. Ressamın arkasında, elinde son yazısını tuta n ağırbaşlı, kupkuru, dimdik, beyaz kıravatlı bir ada m vardır. «Sanat soyluysa eleştiri kutsaldır.» -«Kimmiş bunu diyen?» -«Eleştirmen.» Sanatçı kendine düşen işi böyle bu kadar kolaylıkla yapıyorsa, bu, hiç şüphesiz, eleştirmenin, sürüsüne bereket eleştirmenlerden biri olmasındandır.

Eserlerden çıkartılıp ortaya konulacak araçlardan ve usullerden, burada, halkla sanatçının hiçbir şey öğrenmiyeceğini ben de biliyorum K Bu çeşit işler yal­nız atelyelerde öğrenilir, halk ise yalnız sonuçla ilgilenir.

İçten söylüyorum; en güzel eleştiri, şiir diliyle yazılan, eğlendiren eleştiridir; yoksa, her şeyi açıklıyacağım diye, sevgiyi de kini de bir yana iteliyen, istiye istiye kendini her çeşit duygudan yoksun eden o soğuk ve matematik eleştiri değil; za­ten -güzel bir tablo her zaman sanatçının yansıttığı doğa olduğundan- zeki ve duygulu bir varlığın yansıttığı bu tablonun eleştirisi de aynı nitelikte olur. Böy­lece, bir tablo üzerinde en güzel bilgiyi bize ya bir sone ya da bir ağıt verir.

Ama bu çeşit eleştiriler şiir demetleriyle şair ruhlu okuyucular içindir. Ger­ çek eleştiriye gelince, umarı m ki filozoflar ne demek istediğimi anlıyacaklar: doğruluktan ayrılmama k için, yani varlığını kabul ettirmek için, eleştiri taraf tut­ malı, tutkulu olmalı, politik olmalı; yani tek görüşlü olmalı; ama bu, öyle bir tek görüşlülük olmalı ki, alabildiğine ufuk açabilsin.

Rengi bırakıp çizgiyi göklere çıkarmak, ya da çizgiyi bırakıp rengi göklere çıkarmak, elbette bir görüştür; am a ne öyle aşırı derecede geniş, ne de öyle aşırı derecede doğru bir görüştür; üstelik böyle bir görüş özel yaşantılar üzerinde büyük bir bilgisizliği de ortaya çıkarır.

Doğa, şu ya da bu yaratıkta ne ölçüde çizgi zevkiyle renk zevkini karıştırmış­ tır, sonucu bir tablo olan bu kaynaşmayı hangi gizli usullerle meydana getirmiştir, bilemezsiniz.

Bundan ötür ü de, daha geniş bir görüş doğal olarak bireycilik olur: sanatçıya, yeteneğinin sağladığı bütün olanakların yardımıyla mizacının saflığından ve bunun iç belirtilerinden yararlanmayı salık vermeli. Kendine öz bir mizacı olmıyan kişi tablo yapamaz;[2] böylesi – taklitçilerden, hele seçmecilerden usandığımız için- kendine öz mizacı olan bir ressamın buyruğu altında işçi olarak çalışmalı. Bu yazımın son bölümlerinden birinde bun u açıklayıp göstermeğe çalışacağım.

Bundan böyle, elinde kesin bir ölçü, doğada n alınmış bir ölçü bulunan eleş­tirmen, görevini tutkulariyle yerine getirmeli; kişi, eleştirmen olmakla insanlığım yitirmezde ondan; tutku ise biribirine benziyen mizaçları yaklaştırır, aklı da yep­yeni tepelere doğru yükseltir.

Stendhal bir yazısında: «Resim, diyor; kurulmuş bir ahlâkta n başka bir şey değildir.» Şu ahlâk sözcüğünü az çok geniş bir anlamda alırsanız, bütün sanatlar için aynı şeyi söyliyebilirsiniz. Sanat dediğimiz şey öteden beri herkesin duygusiyle, tutkusiyle, hayal güciyle ortaya koyduğu güzel olduğuna göre, yani birlikte değişiklik, ya da saltığın (mutlağın) çeşitli görünüşleri olduğun a göre, eleştiri her an metafiziğe dokunuyor demektir.

Her yüzyıl, her insan topluluğu güzelliğin de, ahlâkın da kendine öz bir an­latımını elinde bulundurduğundan , -romantizmden amaç eğer güzelliğin en yeni, en modern anlatımı ise- aklı başında ve tutkulu eleştirmen için büyük sanatçı yukarıda belirtilen şartlara saflığı, yani mümkün olduğu kadar çok romantizmi birleştiren kişi olacaktır.

(Curiosités esthétiques) 'den çeviren: Fehmi BALDAŞ


[1] Bugünkü eleştirinin başka savları olduğunu biliyorum; bu yüzdendir ki durmadan renkçilere çizgiyi, çizgicilere de rengi salık verirler. Doğrusu ya çok yerinde, çok üstün bir zevk.

 

[2] Bireycilik için, 1845 salonundan söz ederken William Haussoullier üzerine yazdığım yazıya bakın. Bu konuda bana çıkışanlar çok oldu; ama ben, söylediklerimde direniyorum yeter ki okuyanlar, ne demek istediğimi anlamağa çalışsınlar.

 

 

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Eleştiri Türleri

 

 

Tarihsel Eleştiri

“Tarihsel eleştiri”nin başlangıç tarihini tam olarak vermek mümkün görünmese de, 1894 yılında yayına başlayan, günümüzde de yayını devam eden “Fransa’nın Edebiyat Tarihi” isimli edebiyat dergisi kurucularından Gustave Lanson’un tüm eserlerinde ve makalelerinde edebiyat eserlerini retorik yaklaşımla değerlendirmeyi reddeden bakış açısının yayılmaya başladığı 19. yy.ı tarihsel eleştiriye geçiş dönemi olarak adlandırabiliriz. Tarihsel eleştirinin kaynağında tıpkı diğer entelektüel hareketlerin kaynağında da olduğu gibi eskidiği ve yararsızlaştığı düşünülen bir önceki değerlerin reddedilmesi, yerine yenilerinin getirilmesi bulunmaktadır. Bu bağlamda “Tarihsel Eleştiri” özellikle trajedi türünün tanımının yapılıp, kurallarının belirlendiği, Aristo’nun “Poetika” adlı eserinden esinlenerek yapılan retorik yaklaşımla edebî eserlerin eleştirilmesi savını ortadan kaldırma çabasına girmiştir. Buradaki ana neden, artık edebî eserden çok, onu yaratan sanatçının incelenmek istenmesidir. Bu yeni durum, edebî eseri ikinci plana atmak anlamına gelmemektedir, aksine eserin yaratıldığı dönemin özellikleri, onu yaratan yazarın hayatı, içinde yetiştiği toplumun o dönemde ortaya koyduğu ortak değerlerin eserine yansıması gibi özelliklerle edebî eserin “Tarihsel eleştiri” ışığında daha derinlemesine analizi anlamına gelir.

1810’lu yıllarda Sorbonne Üniversitesi’nde yeni bir entelektüel yaklaşım, felsefeci Victor Cousin, tarihçi François Guizot ve edebiyatçı Abel Villemain’in üçlü çalışma grubunun çalışmaları ile ortaya çıktı.  Felsefenin, edebiyatın ve tarihin bir arada değerlendirildiği bu çalışmalar sonucunda, edebiyatın estetik yönünün felsefeyle, gerçeklik yönünün de tarihle değerlendirildiği, “Tarihsel Eleştiri” türünün temelleri atıldı. Bu çalışmaların sonucunda üniversite çevrelerinde önemli değişimler oldu. Edebiyat derslerinin içeriğinde yazarlar incelenirken mutlaka döneme ait toplumsal özelliklerin altının çizildiği tarih seminerleri verilmeye başlandı.

Tarihsel eleştiriye göre eseri daha iyi anlamak için yazıldığı dönemin dünya görüşünü, inançlarını, toplumun yaşam felsefesini bilmek gerekmektedir. Türk Edebiyatında tarihsel eleştirinin öncüleri arasında Ahmet Hamdi Tanpınar önemli bir yere sahiptir.

Sosyolojik Eleştiri

1789 Fransız İhtilali yıllarında Rousseau farklı bakışlar sunan bir edebiyatın gerekli olduğunu savını savunurken, edebiyatta yeni duyguların da var olması gerekliliği üzerinde durmaya başladı. Dönemin önemli yazarları tarafından da öne sürülen bu görüşler “nasıl yazıldığı değil, ne yazıldığı” incelenmeli bakış açısını kuvvetlendirdi. 1800’lü yıllarda Mme de Staël, değişim ve ilerleme kavramlarının edebiyatta incelenmesi gerektiğinin altını çizmeye başladı. Edebiyat tarihçileri 19. yüzyılda ortaya çıkan Sosyolojik Eleştiri türünün, edebiyat dünyasında sonuçsuz tartışmalara bir nokta koymak, edebiyat eserini öznel bakış açısından kurtularak incelemek amacıyla önem kazandığını söylemektedir. “Sosyolojik Eleştiri”nin en önemli isimlerinden biri olan H. Taine her toplumun kendine ait bir edebiyatı olmasının nedenini açıklarken, edebiyat eserlerinin ırk, ortam ve dönem üçgeninde incelenmesi gerektiğinin önemini vurgulamaktadır. Sosyolojik Eleştiri’nin inceleme metodu olarak kullandığı ırk, bir ulusun kendine özgü dünya bakışını, alışkanlıklarını; ortam, coğrafi koşulların insan üzerine olan etkilerini; dönem ise, eserin yazıldığı anı ifade etmektedir.

Günümüzde Sosyolojik Eleştiri daha çok edebiyat eserlerini inceleyerek, yazıldığı döneme ait toplumsal özellikleri anlamak için kullanılmaktadır. Bu anlamda edebiyat eserleri tarihçiler için önemli bir başvuru kaynağı oluşturmaktadır. 

Marksist Eleştiri

Marksist Eleştiri, Sosyolojik Eleştiri gibi dış dünyaya ve topluma dönük bir eleştiri türüdür. Fakat sosyolojik eleştiriden ayrılan yönü, sanat eserlerinin oluşumunda etkili olan tüm sosyal ve politik sebepleri de yargılamasıdır. Bu eleştiriye göre, tüm sanat eserleri ekonomik altyapı ve sınıflar arasındaki farklılıklarla ilişiği vardır. Edebiyat eserindeki estetik güzelliği ikinci plana atan, hatta küçümseyen Marksist Eleştiri, bir anlamda sanat eserinin içeriğinin eleştirisidir. Bu kurama göre, edebiyat toplumu etkilediği için, edebiyat eserinin konuları yönetici, ezici bir sınıfın çıkarlarına hizmet etmemeli, okura yararlı bir etki bırakmalıdır. Böylelikle, toplumcu olmayan hiçbir edebiyat eserinin, estetik güzellikler taşısa bile değerli olmayacağı fikri benimsenmiştir. Marksist Eleştiri’nin önemli öncülerinden biri olan Lukacs, yanlış bir dünya görüşüyle yazılmış bir eserin sanatsal değerinin olamayacağından bahsetmektedir. Buna karşın, yine önemli Marksist eleştirmenlerden sayılan Fisher ise, sanatsal anlamda diğer eleştirmenlerden ayrılmaktadır. Fisher’e göre, toplumcu olmayan bir eser de değerli olabilir, çünkü ona göre sanatı bir ideolojiye bağlamak hatalıdır, aksi takdirde fikirler bir dogmaya yerleşmek zorunda kalır.   

Psikanalitik Eleştiri

20. yüzyılda Freud’un çeşitli bilimsel çalışmalarıyla, psikanaliz yöntemi her türlü sanat eserinin yorumlanmasında önemli bir yer edinmiştir. Kişilerin davranış ve tutumlarının sebebini bilinçaltının sırlarıyla açıklamaya çalışan bu yöntem edebiyat eserlerini de bu gözle yorumlamıştır. Psikanalitik eleştiri öncesi ünlü Fransız yazar ve eleştirmen Genette “psycholecture” (eserleri psikolojinin kullandığı yöntemlerle okuma) adlı eserinde psikoloji ilmini eleştirinin hizmetinde kullanmıştır. Ünlü Fransız şair “Mallarmé”’nin eserlerini de yine bu yöntemi kullanarak çözümlemiştir. “psikanalitik Eleştiri” terimi ise 1948 yılında ünlü Fransız yazar ve eleştirmen Mauron tarafından edebiyat dünyasına getirilmiştir. Mauron’un bu yöntemle incelediği eserlerin yazarları arasında Hugo’yu, Racine’i, Molière’i sayabiliriz. Psikanalitik eleştiri sadece edebiyat dünyasında sadece sanatçıların bilinçaltı dünyasını veya psikolojini ortaya koymamaktadır, bazı eleştirmenler bu yöntemi kullanarak eserin içindeki kahramanların da bilinçaltını inceleyerek, davranış ve tutumlarını çözümlemeye çalışmışlardır. Freud kuramında yaratma eylemi ve nevroz arasında bir bağıntı kurduğundan, insanın gerçek hayatta kavuşamadığı isteklerine hayal dünyasında, yani yaratma eylemi sırasında kavuştuğunu söylemektedir. Aynı zamanda, bu eleştiri yöntemini kullanan eleştirmenlere göre, yazarın eseri psikanaliz tedavisindeki bir hastanın sözleri gibi ele alınabilir, fakat daha önceden de belirttiğimiz gibi, psikanalitik eleştiri esere ait özellikleri de ortaya koyabilir. Psikanaliz yönteminin yaratıcısı olan Freud da bu eleştiri yöntemini kullanarak Dostoyevski’nin eserlerini incelemiş, bu yöntemle yapılan eleştirinin de ilk örneklerini kendisi vermiştir.

Psikanalitik eleştiri yöntemini kullanan bir değer yazar ve eleştirmen ise “Shakespeare” ve eseri “Hamlet”in ortaya koyduğu tüm bilinçaltı sırları çözümlemeye ve yorumlamaya çalışan Ernest Jones’dur. Eserin doğuşunu açıklayan, eserin değeri ile ilgilenmeyen bu betimleyici eleştiri türünün günümüzde de örneklerini görmeye devam etmekteyiz.  

Yapısalcı Eleştiri

1960’lı yıllarda Fransa’da Roman Jacobson’un ortaya attığı fikirler yapısalcılık akımının temellerini oluşturmaktadır. Yapısalcı anlayışa göre edebiyat da aynı dil gibi bir iletişim aracıdır. Bu bağlamda edebiyatın da kendine göre bir sistemi, öğeleri ve öğeleri arasında bağıntıları ve tüm bunları düzenleyen de birtakım kuralları vardır. Edebiyatta “yapıt” kavramı, ünlü dilbilimci Saussure’ün kuramında belirttiği “söz” ile aynı anlamdadır. Dili kendi kendine işleyen bir sistem olarak gören Saussure’den etkilenerek şekillenen “Yapısalcı Eleştiri” Todorov, Barthes, Greimas tarafından eleştiri yöntemi olarak kullanılmıştır. Yapısalcı eleştiri eseri incelenirken, metin ve yazar arasında veya metin ve tarih arasında bir bağıntı kurulmaz. Eser mutlaka eşzamanlılık kavramını ele alarak incelenir. Todorov, incelemelerinde öykülerin yüzeyde görünmeyen ama derinde yatan yapısını şemalarla incelerken, Greimas anlatının temel ilkelerini araştırıp, yönteme daha bilimsel bir şekil vermeye çalışmıştır. Greimas’a göre eserlerin içindeki kişiler, psikolojileri ve karakterleri ile değil, yaptıkları eylem içinde önemlidir.

Yapısal Eleştiri kuramı içinde Marcel Proust’un “Yitik zaman” adlı eserini bu yöntemle inceleyen Genette, ise daha çok söylem kavramıyla ilgilenmiş, öykü ve söylem arasındaki bağıntıları çözümlemeye çalışmıştır. Edebiyat eserlerinin tümünün uyduğu sistemi eşzamanlılık içinde araştıran “Yapısalcı eleştiri” dilbilim modelini edebiyata uygulaya yönelik bir eleştiri türüdür.    

Yapısökümcü Eleştiri

Dilbilim çalışmalarından etkilenen Yapısalcı Eleştiri özellikle Jacques Derrida, Jacques Lacan, Foucault ve Barthes tarafından hayli değişikliğe uğratılarak yapısalcılık ötesi düşünce kavramını ortaya çıkarmışlardır. Özellikle Derrida’nın görüşleri “Yapısökücülük” diye adlandırılan bir felsefeyi aynı zamanda bir eleştiri türünü ortaya koymuştur. Sözmerkezcilik, sesmerkezcilik ve différance (ayrı olmak/ertelenmek) kavramlarının üzerine kurulmuş olan yapısökücülük felsefesine göre yazı konuşandan kopmuş olduğu için gerçek bilinci yansıtmaz, çünkü yazıya geçen düşünce sahibinin denetiminden çıkmıştır. Yapısökümcü Eleştiri’ye göre bir metnin anlamı çelişkilidir, oynaktır ve belirsizlikler taşır. Bu yüzden dilbilim üzerine kurulu bir edebiyat bilimi kurulamaz. Yapısökümcü eleştirmenler bu yüzden metnin tutarlılığı veya bütünlüğü sorunlarıyla ilgilenmezler. Onların dikkatlerini yoğunlaştırdıkları nokta, metinde bulunan çelişkiler ve tutarsızlıklardır. Metinlerin çok-anlamlılığını kanıtlamak isteyen bu eleştiri türü, metnin söylemek istediğini söyleyemeyeceğini, hatta tam tersini söyleyebileceğini iddia eder.  

“Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”, İletişim Yay., Berna MORAN / “Méthodes Critiques pour l’analyse littéraire” eserlerinden özetlenerek alınmıştır.

Leave a Comment

Filed under Araştırma