Category Archives: Deneme

Deneme Eleştirileri

Türkler niçin yabancı dil (İngilizce) öğrenemiyor?

page_1

Türkler niçin yabancı dil (İngilizce) öğrenemiyor?

(Why can’t Turks learn a foreign language [English]?)

Halûk Harun DUMAN

İster isen anlamak cihânı,

Öğrenmeli Avrupa lisânı.

Bilmek gerek ordaki fünunu,

Terk eyle taassub u cünunu

Ziya Paşa (1829-1880)

WEST, Richard vd., Türkiye’de Yükseköğretim Kurumlarındaki İngilizce Eğitimi, British

Council-TEPAV, Kasım 2015, 112 s., (online: www. http://www.britishcouncil.org.tr)

BRITISH COUNCIL ve TEPAV tarafından Kasım 2015‘de yayımlanan İngilizce eğitimi konulu “Durum Analiz Raporu” birçok yönden önemli ve dikkat çekici bilgiler içermektedir. Ancak her çalışma gibi raporda eksik bırakılan veya  görmezden gelinen yönler olduğu fark edilmektedir. Bunlara geçmeden önce rapor hakkında kısa bilgiler vermenin yararlı olacağını düşünüyorum.

Türkler niçin yabancı dil (İngilizce) öğrenemiyorlar?” ana sorusuna cevaplar aranan araştırma, giriş bölümü dışında şu başlıklardan oluşmaktadır.

1) Uluslararası Bağlam: Küreselleşme

2) Ulusal Bağlam: Eğitim Dili

3) Kurumsal Bağlam: Dil Öğretim Programları

4) Departmansal Bağlam: İngilizce Öğretimi

5) Departmansal Bağlam: Eğitim Dilinin İngilizce Olması

6) Özet Bulgular ve Öneriler

Altı bölüm halinde ele alınan konu, alt başlıklarla ayrıntılı bir şekilde işlenmektedir. İstatistiksel bilgiler, gözlemler, anket soruları, raporlar vs. gibi ölçülebilir verilerle araştırma desteklenmektedir. Raporun sonunda Türkiye’nin daha büyümesi ve gelişmesi için üniversite sisteminin değişmesi gerektiği, bu kapsamda İngilizce öğreniminin adeta bir zorunluluk olduğu vurgulanmaktadır. Söz konusu araştırmada öne çıkan bulguları şöyle özetlemek mümkündür.

1. Araştırma, 15 ilde 38 üniversiteyi (% 12.5) kapsamaktadır (s. 4) Oysa bu sayının ilerleyen sayfalarda 8 il, 22 üniversiteyi kapsadığı belirtilmektedir (s. 28). Hangisi doğru bilmiyorum ancak araştırmaya göre öğretim kurumlarında verilen yabancı dil eğitimi yetersiz ve düşük verimlidir. Bu durum da ekonomik gelişmeyi tehdit etmektedir.

2. Türkiye’de üniversiteler yıllar içinde nicelik (sayısal) olarak artmış ancak nitelik (kalite) olarak artmamıştır. 2001-2015 yılları arasındaki sayısal artış aşağıdaki tablodan anlaşılmaktadır:

tablo1

3. Times Higher Education’un yaptığı uluslararası üniversiteler sıralamasına göre 2013 yılında dünyanın 200 üniversitesi arasında 4 Türk üniversitesi yer alırken 2015 yılında bu sayı 8’e yükselmiştir. Bu sıralamaya: Çin (27), Tayvan (19), Hindistan (11), Türkiye (8) ve Rusya (7) üniversite ile dâhil olmuştur.

4. Türk öğrenciler üniversiteye gelinceye kadar 1000 ve üzeri saat İngilizce ders almalarına rağmen temel düzeyi aşamamaktadırlar.

5. Hazırlıkta verilen 8 aylık eğitimle öğrencilerin B2 düzeyine çıkmaları çok zordur.

6. 2012 yılında Türkiye’den TOEFL sınavına girenlerin ortalama puanı 120 üzerinden 75’tir. Bu düzey Latin harflerinden farklı alfabe kullanan Sudan ve Etiopya ile aynıdır.

7. 2014 yılı İngilizce Yeterlilik Endeksi’ne (EPI) göre Türkiye; Avrupa’da 24., dünyada ise 47. sırada yer almaktadır.

8. İngilizce genel bilim camiasında ortak dil olarak kullanılmaktadır. Scopus’un veri tabanına göre dünyada yapılan bütün yayınların % 80’i İngilizce yapılmaktadır.

9. OECD’nin 2011 yılındaki araştırmasına göre dünya genelinde 4, 7 milyon uluslararası öğrenci bulunmaktadır. Bu öğrenciler yaklaşık 170 milyar dolar harcamaya sebep olmaktadırlar. Bu sayının 2025 yılında 8 milyona, harcama bütçesinin ise iki katına çıkması beklenmektedir.

10. Türkiye dünyanın en büyük öğrenci ihracatı yapan ülkelerinden biridir.

tablo2

(Bu sayılar ülke nüfuslarına göre oranlansaydı, Türkiye, eğitim amacıyla yurt dışına gönderdiği öğrenci sayısı ile en üst sırada yer alan ülke olurdu.)

11. Türkiye uluslararası öğrenci pazarından maalesef istenilen sayıda öğrenci çekememektedir.

tablo3

12. Türkiye’ye gelen uluslararası öğrenciler büyük oranda Türk dünyasından ve Osmanlı coğrafyasından gelmektedirler:

tablo4

13. İngilizce öğrenmek kültürel kimliğe karşı bir tehdit olarak algılanmaktadır.

14. Anadolu Liselerinin müfredatlarındaki değişiklik İngilizce öğrenme performansını düşürmüştür. Öğrencilerde motivasyon eksikliği, derslere katılmada isteksizlik ve devamsızlık dil eğitimini olumsuz etkilemektedir.

15. Öğrenciler konuşurken veya yazarken “hata yapacağım” korkusu ile derslere yeterince katılamıyorlar. Haftada 30-35 saat yabancı dil hazırlık okuyan öğrencilere, altıncı veya daha fazla kez Present Perfect Tense’i öğretmeye çalışmak tuhaflığı yaşanıyor.

16. İngilizcenin gerekliliği ve önemi geç yaşlarda anlaşılıyor.

17. Sınıf içinde motivasyonu ve iletişimi artırıcı çalışmalar yapılmalıdır. İngilizce iletişim dili ve akademik dil olarak öğretilmelidir. Sınıf içi ihtiyaç analizi çıkarılmalıdır.

18. Öğrencilere verilen ödev, proje, sunum vs. gibi çalışmalarda kendi disiplinleri ile ilgi kurulmalıdır (Örn: Çevre Kirliliği / Biyolojik Açıdan Çevre Kirliliği / Mühendisliğin Çevre Kirliliğine Getirebileceği Çözümler vs.)

19. Yabancı dil eğitiminde Genel Amaçlı İngilizce > Genel Amaçlı Akademik İngilizce > Spesifik Amaçlı İngilizceye odaklanılmalıdır.

20. Yapılan ödev ve benzeri çalışmalar e mail veya diğer yollarla toplanmalı, sınıfta yansıtılmalı ve dijital arşiv çıkarılmalıdır. Sunumlar öğrencilerle paylaşılmalıdır.

Araştırmanın pek çok yerinde Türkiye’de İngilizce öğretimi (İÖ) alanında beklenenden düşük performans sergilediği; eksikliğin ilk ve orta öğretimde verilen eğitimin yetersizliğinden kaynaklandığı belirtilmektedir. Bu yetersizliğin Türkiye’nin ekonomik gelişimi için bir tehdit oluşturduğu kanısı ortaya çıkarılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği gibi araştırmada bazı açılardan önemli tespit, öneri ve sonuçlar yapılsa da meselenin özüne yönelme konusunda ciddi eksikler olduğu görülmektedir. Bu konudaki eleştirileri birkaç başlık altında toplayıp kısaca açıklayabiliriz:

I. Türklerin içinde bulundukları kültürel çevre

II. Türkçe ve İngilizce arasındaki farklılıklar

III. Coğrafi ve Demografik özellikler

IV. Emperyalist algı

V. Dil eğitimindeki yanlış yönlendirmeler

Sonuç ve Öneriler

Bu başlıkları kısaca izah etmek yararlı olacaktır.

I. Türklerin içinde bulundukları kültürel çevre: Bilindiği gibi Türkler Orta Asya kökenli bir millettir. Binlerce yıllık tarihsel süreç içinde doğudan batıya, kuzeyden güneye farklı coğrafyalarda at koşturmuş, vatan kurmuş ve devlet yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Dönemsel olarak esnek bir şekilde genişleyip daralan coğrafya içinde temel dil ve kültür özelliklerini koruyup yaşatmayı başarmışlardır.

Epistemolojik olarak Batı kültürü ile Türk kültürünün beslendiği kaynaklar ile tarihsel geçmiş ve merkezler farklıdır. Bunun gibi dini ve felsefi temeller de değişiktir. Türklerin dillerini, kültürlerini ve dünya görüşlerini farklı coğrafyalardaki kültürlerle etkileşime girerek zenginleştirdiği bilinmektedir. Ancak bunu yaparken öz değerlerin yok olmasına razı olmadıkları da bir gerçektir. Bunun en açık ve somut örneğini Türk dilinde görmek mümkündür. Türkçe günümüze kadar Çince, Moğolca, Farsça, Arapça, Rusça, Fransızca, İngilizce vs. gibi farklı dillerin etkisi altında kalmasına rağmen yok olmamış mucizevi olarak varlığını koruyabilmiştir.

19.yy’da yoğunlaşan batılılaşma çabaları her ne kadar siyasal, ekonomik, kültürel değişim ve dönüşümlerin yaşanmasına sebep olmuşsa da öz değerler her zaman korunmaya çalışılmıştır.

II. Türkçe ve İngilizce arasındaki farklılıklar: Bilindiği gibi Türkçe; Ural-Altay dil ailesine mensup olduğu için İngilizceden çok farklı yapı özelliklerine sahiptir. Hint-Avrupa dil ailesinin bir üyesi olan İngilizce ile Türkçe arasındaki farklılıklar azımsanmayacak boyuttadır. Bunlardan birkaçını şu şekilde göstermek mümkündür:

  • Cümle sıralaması Türkçede: Özne + nesne + yüklem şeklindedir. İngilizcede ise özne + yüklem + nesne şeklinde olur.
  • Kendi dilinde harf-i tarif, phrasal verbs vs. gibi gramatik özellikler olmayan insanlara bunları tanıtmak ve öğretmek sanıldığı kadar kolay değildir.
  • Türkçe sondan eklemeli bir dil olup ifadeler ekler yoluyla zenginleştirilebilir. İngilizcede ise Türkçede olmayan önekler ve farklı sözcük türetme yolları vardır.
  •  Türkçe yazıldığı gibi okunur, İngilizce yazıldığından farklı yarı transparan okunur.
  • Türkçede 5 zaman kipi kullanılır, bu sayı İngilizcede 12’dir.

Bu nedenle Türkiye’nin; Danimarka, Hollanda, İsveç, Finlandiya, Norveç gibi ülkelerle karşılaştırılması doğru değildir. Bu ülke insanının istatiksel olarak İngilizce öğrenmede başarılı, Türklerin ise başarısız olduklarını belirtmek sosyolojik ve dil bilimsel anlamda yanlıştır. III. Coğrafi ve demografik özellikler: İngilizce yeterlilik endeksine göre yabancı dil öğrenmede başarılı olan ülkeler coğrafi açıdan ve ortak tarih açısından İngiltere’ye daha yakındır. Kaldı ki bu ülkelerin hepsinin nüfus ve demografik özellikleri Türkiye’den çok farklıdır. Örneğin; Finlandiya, İsveç ve Norveç gibi ülkeler bir bütün olarak toplansa bile İstanbul’un nüfusuna yaklaşamamaktadırlar. İngilizce yeterliliğine göre Avrupa sıralamasında (EPI 2014) ilk beş içinde yer alan ülkelerin nüfus durumları ve coğrafi anlamda İngiltere’ye (Londra) yakınlıkları dikkat çekicidir:

tablo5

Kaynak: https://tr.wikipedia.org

Aşağıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi, Türkiye, nüfus olarak hem kalabalık hem de coğrafi ve kültürel anlamda İngiltere’ye çok uzaktadır.

tablo6

Nüfusu az olan ülkelerde eğitim sistemini güçlendirmek ve düzenlemek her zaman için daha mümkündür. Oysa yalnızca ilk ve orta dereceli okullarda okuyan öğrenci sayısı (yaklaşık 18 milyon) bile çoğu Avrupa ülkesinin kat be kat üzerinde olan Türkiye’de böyle bir sistematik reform yapmak takdir edilecektir ki zordur. Bütün zorlayıcı yönlerine rağmen arzu edildiği ve siyaseten desteklendiği takdirde radikal değişikliklerin yapılabileceği de açıktır.

Bilindiği gibi bir dili öğrenmek için o dilin konuşulduğu coğrafyada yaşamak veya oraya yakın 1-avrupaya-ilk-gonderilen-ogrencilerolmak son derece önemlidir. “Dil banyosu” diye bilinen uygulamada en önemli husus o dilin konuşulduğu coğrafyada yaşamak veya oraya yakın olmaktır. Türkiye’nin yukarıda sayılan beş ülkeden daha uzakta ve farklı bir kültür coğrafyasında bulunması doğal olarak İngilizce öğrenmesini zorlaştırmaktadır.

Tanzimat döneminde eğitim amacıyla

batıya gönderilen ilk Türk öğrenciler…

(Kaynak: Tanzimat – I, İstanbul: Maarif Matbaası, 1940)

IV. Emperyalist algı: İngilizce öğrenme konusundaki isteksizlik ve soğukluğun önemli sebeplerinden biri de İngilizlerin tarihten gelen emperyalist tutumundan kaynaklanmaktadır. Yoksa binlerce yıl Arap ve Farslarla iç içe yaşayan ve Arapçayı din dili, Farsçayı bilim dili olarak kullanan Türklerin yabancı dil öğrenmeye karşı oldukları söylenemez.

Bu bağlamda Türk kültürünün gelişmesinde Doğu dillerinden yapılan çevirilerin yanı sıra özellikle 1850-1860’lı yıllardan itibaren Batı dillerinden yapılan çeviriler de etkili olur. İlk Fransızca kitap 1776 yılı gibi çok erken sayılabilecek bir süreçte yayımlanır. Bu yıllardan sonra özellikle Fransızca bilmek, öğrenmek, konuşmak ve yazmak bir tutku derecesinde toplumda yer eder. . O kadar ki insanların Fransızcayı kolay öğrenmeleri için 1850 yılında Yusuf Halis Efendi, Miftah-ı Lisan adında mülemma (birden fazla dilli) şiir şeklinde düzenlenmiş Fransızca sözlük bile hazırlar.1 Bir beyiti aşağıda yer alan sözlük şöyledir:

Allah Diyö gökler siyö yer ter komanse ibtidâ

(Dieu), (cieux), (terre), (commencer)

Dâim tujur bâkî eternel enfini bî-intihâ

(toujours), (éternel), (infini)

Bilindiği gibi 1830’lu yıllardan beri Avrupa’ya ilim tahsil etmek için öğrenci gönderen Osmanlı Devleti bu konudaki ihtiyacın farkındadır. Bu program kapsamında Fransa’ya giden İbrahim Şinasi (1826-1871) döndüğünde ilk Türk gazetesini çıkartıp kamuoyu ve düşünce özgürlüğü fikirlerini savunur. Şinasi’ye göre en önemli mesele: “Asya’nın akl-ı pirânesi ile Avrupa’nın bikr-i fikrini mezcetmektir”. Günümüz Türkçesiyle Şinasi; “Asya kıtasının (Doğu dünyasının) yaşlı ve tecrübeli aklıyla, Batının yeni fikirlerini birleştirilmesini” önerir.

indir                        download

İbrahim Şinasi (1826-1871)                             Ziya Paşa (1829-1880)

Yine Tanzimat döneminin ünlü şairi ve düşünürlerinden Ziya Paşa’nın epigraf olarak aldığımız sözleri de yabancı dil öğrenmenin önemini vurgulayacak niteliktedir. Ziya Paşa; Avrupa’da gelişen bilimi öğrenmek için bir Batı dilinin öğrenilmesini ister. Bunu yapmamanın muhafazakârlık (aşırı tutuculuk), hatta delilikle eş değerde olacağını söyler.

Aynı anlayış Cumhuriyet döneminde de devam eder. 1416 sayılı yasa ile binlerce öğrenci MEB’in organizasyonu ile yabancı dil ve bilim öğrenmeleri, bilgi ve görgülerini arttırmaları için Avrupa’ya gönderilirler. Bu uygulama halen başarılı bir şekilde devam etmektedir. 1416 sayılı yasadan yararlanan Prof. Dr. Sadi Irmak ve Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in yurt dışına eğitim amacıyla gidişine dair yaşanan etkileyici öykülerini unutmamak gerekir.

Ancak İngilizlerin Osmanlı’ya karşı uyguladığı acımasız “parçala-böl-yönet” politikası, Bizans’ı aratmayan entrikacı yaklaşımları ve “emperyalist” tutumlarını Türk insanı asla unutmaz. Her İngilizce öğretmeninin öğretmeye ve sevdirmeye çalıştığı İngilizce karşısında; her tarih, edebiyat veya sosyal bilgiler öğretmeni, İngilizlerin entrikalarından ve emperyalist yaklaşımlarından bahseder. İngilizceyi bir Truva atı gibi gören kendi kültürüne kast eden, varlığını tehlikeye düşüren bir olgu gibi algılayanların sayısı azımsanmayacak derecededir.

V. Dil eğitimindeki yanlış yönlendirmeler: Türkiye’de dil öğretimindeki yanlışlarla, yalnız yabancı dillerde değil, kendi dilini öğretmede bile karşılaşılmaktadır. Bugün Türkiye’nin farklı coğrafyalarında eğitimini tamamlamış insanların Türkçe dil bilgisi konumundaki ortak yönleri birbirinden çok farklıdır. Bırakın öğrencileri, Türkçe hocaları bile dilbilgisi konusunda farklı bilgilere sahiptir. Örneğin bazı öğretmenler zamir terimini kullanırken bazıları adılı kullanmaktadırlar. Bunun gibi farklı terminolojik ifadelerden birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

Ayraç: Parantez

Belirteç: Zarf

Bükümlü dil: Bitişken dil

Dilbilgisi: Gramer

Edat: İlgeç

Fiil: eylem

Hikâye: Öykü

Zarf fiil: Bağ eylem

Dil öğretmeyi; dil tarihi, ek, kök veya cümle bilgisi öğretmekle eş değer gören dil eğitim anlayışı halen ilk, orta ve yükseköğretimde devam etmektedir. Elektronik medya olmasaydı ülkede ortak konuşma dili olan İstanbul Türkçesi, genel nüfusta belki de bu kadar kabul görüp yaygınlaşmayacaktı. Kısacası kendi öz dilini bile öğretmekte zorlanan ve bu konuda metot geliştiremeyen bir ülkenin yabancı bir dili vatandaşlarına sular seller gibi öğretmesi hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

Üniversiteyi bitirmiş olmasına rağmen, hâlâ iki kelimeyi bir araya getirip Türkçe cümle kuramayan veya meramını yazı ile rahatça anlatamayan insan sayısı az değildir. 30 yıllık akademisyen ve yaklaşık 8 yıllık yöneticilik hayatımda gördüğüm dilekçe hatalarını hatırlayınca rahatsız oluyorum. Bu dilekçeleri yazanların çoğu üniversite mezunu, hatta büyük bir kısmı da maalesef akademisyen konumunda insanlardır.

Sonuç ve Öneriler

Türkçede kullanılan “Cümlenin maksudu bir amma rivayetler muhtelif” cümlesi yabancı dil konusunda da karşımıza çıkmaktadır. Hemen herkes İngilizce öğrenme konusunda hemfikir ancak bunun nasıl yapılacağı konusunda farklı düşüncelere sahiptir. Bir kısım insana göre İngilizce eğitimi anaokulunda başlamalı, bir kısmına göre de bu gereksiz ve erkendir. Yine bir kısım insana göre İngiltere veya Amerika’ya gidilmeden İngilizce öğrenilemez. Bazılarına göre İngilizce “gâvur” dilidir ve öğrenilmesi de caiz değildir. Bu son ifadeyi bir kenara koyarsak İngilizce öğrenmeyle ilgili hazırlanan raporda önemli tespitler olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu tespitlerin bir kısmının uygulanabilir olmadığı veya umulanı vermeyeceği açıktır.

Örneğin, hazırlık okullarında dil öğretmenin isteğe bağlı bırakılması kanaatimize göre yanlıştır. Türkçede “keyfe keder” deyimi bu konuda doğacak sıkıntıların bir özeti niteliğindedir. Bir konunun isteğe bırakılması demek “yapılmayacak” veya “gereksiz” olduğu anlamına gelir. Altı yıllık yüksekokul yöneticilik deneyimime göre de bu böyledir. İsteğe bağlı açılan sınıflarda öğrenciler önce severek, isteyerek derse girmekte, ancak zorlandıkları anda devamsızlığa başvurmakta veya programdan ayrılmaktadırlar. Bu nedenle isteğe bağlı dil öğrenmek çözüm değildir.

Bilindiği gibi yükseköğretimde yabancı dilde %30 ve %100 eğitim yapan bölümler vardır. Bu ayrım tam anlamıyla bir felakettir. Yüzde yüz eğitim verilen birimlerde okutulan derslerin tamamının yabancı dilde olması öngörülmektedir. Buna göre zorunlu Türk Dili ve İnkılap Tarihi dersleri çıkınca bütün derslerin ve bu derslere ait proje, ödev, sınav ve benzeri çalışmaların yabancı dilde yapılması gerekir. Bu şartlarda okuyan öğrenciler kendilerini eğitime rahatlıkla adapte edip ona göre hazırlayabilirler. Ancak derslerin yüzde otuzu yabancı dil, geri kalanı Türkçe olan programlarda hangi dersin, ne şekilde ve niçin yabancı dilde yapılacağına dair bir kesinlik yoktur. Bu nedenle dersin hocası Türkçe konuşmaya zorlanmakta ve öğrencinin talebi doğrultusunda İngilizce yapılması gereken ders Türkçe yapılmaktadır.

Yabancı dil destek/Hazırlık sınıfları, bölümlerini tamamen o dilde okuyacak öğrenciler için zorunlu olmalıdır. Bölümlerin kısmen yabancı dilde okuma uygulaması kaldırılmalı, yabancı dili geliştirmek amacıyla farklı uygulamalara gidilmelidir. Üniversitelerde yabancı dilde verilebilecek kaliteli eğitim, dolaylı olarak daha fazla yabancı öğrencinin Türk üniversitelerini tercih etmesini sağlayacaktır. Bu da Türkiye’ye ekonomik, kültürel ve sosyo-politik anlamda müthiş bir güç kazandıracaktır.

Bütün bu olumsuzlukları bir kenara bırakırsak, yabancı dil, özellikle de İngilizce eğitim-öğretiminde temel bazı yenilikler yapılmasının yararlı olacağı kanısındayım. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür.

1. Türk öğrencilerin İngilizce öğrenirken karşılaştıkları sorunlar tespit edilmeli, hata ve ihtiyaç analizleri çıkarılmalıdır. Bu ihtiyaçlar göz önüne alınarak Türk öğrencilere yönelik özel materyaller hazırlanmalıdır. (Örneğin, bazı öğrenciler İngilizce ders kitaplarında kiliseden vs. bahsedilmesinden hoşlanmazlar, bu gibi hususlar dikkate alınıp ona göre metin oluşturulması yararlı olacaktır.)

2.İngilizce ve Türkçe farklı dil ailelerine mensup olsalar bile sonuçta her ikisi de dildir benzer veya yakın yönleri vardır. Eğitim-öğretim aşamasında bu benzerliklerin ve yakınlıkların öne çıkarılması yerinde olur. Öğrencinin etrafını o dil ile sarıp sarmalamak adına, farklı seviyede eğitim veren 30-40 dakikalık eğitim programlarının günde 4- 5 kez farklı saatlerde yayınlanacağı özel bir televizyon kanalı olmalıdır. Böylece sadece okula giden öğrenci değil, ilgilenen emekli ve ev hanımı gibi istekliler de bu programlardan faydalanabilmelidir. Programlar, ilkokul 1. Sınıf İngilizcesi, İlkokul 2. Sınıf İngilizcesi, vs. gibi sınıflara göre ve/ veya Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Programı’na (CEFR) göre hazırlanabilir. Türkiye’de yabancı dil (İngilizce) öğrenilememesi ya da öğretilememesi öğrenci ve öğretmenlerden çok sistem ile ilgili bir durumdur. Yabancı dilin öğrenilebilmesi için en önemli yollardan biri öğrencinin etrafını o dil ile sarıp sarmalamaktır. Örneğin üniversitelerde yabancı dille eğitim verilen dil ve edebiyatla (dilbilim, filoloji, mütercim-tercümanlık vs.) ilgili birimlerin bir arada bulunması veya bir çatı altında toplanması yararlı olacaktır.

3. Üniversite hazırlık aşamasında olan lise öğrencileri, yabancı dil derslerini ve sınavlarını önemsememektedirler. Çünkü üniversite sınavlarında Yabancı Diler Eğitimi, Mütercim-Tercümanlık Bölümlerini tercih etmeyenlerin yabancı dil sorularını cevaplandırması gerekmemektedir.

4. Yabancı dil hâlâ öğrenilmesi gerekli bir zorunluluk olarak algılanmamaktadır. Bu en iyi devlet liselerindeki uygulamalardan anlaşılmaktadır. Yabancı dilde eğitim yapan bölümlerde bile sınav sistemi ve bu sisteme yönelik çalışan öğrenciler için Beden Eğitimi, Resim, Müzik dersleri gibi Yabancı Dil dersleri de YGS sınav için önem verilmeyen ders kategorisinde yer almaktadırlar.

5. Yabancı dil eğitimine anaokulundan ziyade daha ilerleyen yaşta başlanılmalıdır. Öğrenci ilk 4 yılda kendi ana dilini ve bu dilin inceliklerini öğrenmelidir. Ana dilini iyi öğrenemeyen birinin yabancı dili öğrenmesi zordur.

6. Bu bağlamda 4+4+4 eğitim sistemi yeniden düzenlenmelidir. 4+1/+4+4 veya 4+1/+4+3 şeklinde bir yapı oluşturulmalıdır. İlk dört yıl temel eğitime ayrılmalı +1 yıl ise yoğunluk İngilizce olmak şartıyla Matematik, Beden ve Müzik eğitimine ayrılmalıdır. Bir yıl boyunca, 15- 20 kişilik sınıflarda, yoğun olarak, örneğin haftada 25 saat, 4 dil becerisine göre alınacak bir yabancı dil eğitimi öğrenci üzerinde kalıcı etki yapacaktır. Sonraki sınıflarda müfredata konulacak yabancı dil dersleri ile bu bilgilerin pekiştirilip, belirli bir düzeye (en azından A2) çıkarılması mümkün olacaktır.

7. Üniversitelerde eğitim dili %100 olan bölümlere en az A2 düzeyinde yabancı dil bilgisine sahip öğrenciler alınmalıdır. ÖSYM’nin yaptığı sınavda dil soruları bu düzeyi ölçecek ve belirleyecek şekilde hazırlanmalıdır. A2 düzeyinde olan bir öğrencinin Yabancı Diller Yüksekokulu’nda (Dil Hazırlık Okulları) bir yıl okuyarak B2 düzeyine gelmesi ve Genel Amaçlı Akademik İngilizce bilgisine sahip olması mümkün olabilecektir.

8. Üniversite mezunlarından isteyenlere bir yıl süre ile yoğun yabancı dil eğitimi verilmesi yararlı olacaktır. Öğrencilere sunulacak cazip ücret ve imkânlarla genel ve mesleklerine yönelik dil eğitimi verilmesini sağlayacak düzenlemeler yapılmalıdır. Öğrencilerin bu hizmeti kendi üniversitelerinde veya başka bir üniversitede almaları mümkün olmalıdır. Hatta bu amaca yönelik özel eğitim kurumları açılabilir ve istihdam oluşumuna katkı sağlanabilir. Bu düşünülerek Yabancı Diller Yüksekokullarının kadro ve derslik ihtiyaçları giderilmeli veya sözleşmeli elemanlar istihdam edilerek hizmet sağlanmalıdır.

9. Yabancı dil özellikle de İngilizce eğitimi günümüzde büyük bir endüstriye dönüşmüş durumdadır. Bu dersle ilgili kitaplar, materyaller, sorular, sınavlar, programlar vs. mühim gelir sağlayan kalemler arasında yer almaktadır. İngiltere, Malta, ABD, Kanada başta olmak üzere çok sayıda ülke İngilizce eğitimi sayesinde geniş bütçe gelirleri elde etmektedirler.

10. YÖK veya MEB, Üniversiteler ve British Council gibi kuruluşlarla işbirliği yaparak yoğun yabancı dil kampüsleri (veya kampları) açmalıdır. Öncelikli olarak akademisyenlerin alınacağı bu 9-12 aylık kamplarda; öğretim elemanından, memuruna, hizmetlisine, hatta bekçisine herkesin öğretilen yabancı dili konuşması zorunlu tutulmalıdır. Bu yoğun eğitime katılacak akademisyenler idari izinli sayılmalı, eğitim süresince belirlenen şartları yerine getiremeyenlerin kampla, hatta akademik kadrolarıyla ilişiği kesilmelidir. Bu yoğun eğitimin dil öğrenme sürecini ciddi şekilde hızlandıracağı kısa sürede görülecektir.

Kısacası, British Council ve TEPAV tarafından Kasım 2015‘de yayımlanan İngilizce eğitimi konulu “Durum Analiz Raporu” ülkemizde yabancı dil eğitiminde yaşanan aksaklıkların bir kısmına temas eden bir özelliğe sahiptir. Rapor bazı yönlerden eksik olsa bile konun tartışılmasına zemin teşkil etmesi bakımından önemlidir. Yabancı dil eğitimi ülkemizin gelişmesi ve uluslararası alandaki etkinliğini artırıcı boyutları ile göz ardı edilmemesi gereken bir durum arz etmektedir. Başta MEB olmak üzere YÖK, Üniversiteler ve devletin ilgili kurumlarının konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapması ve bunları bir an önce hayata geçirmesi yararlı olacaktır.

İletişim: halukharunduman@gmail.com

Leave a Comment

Filed under Deneme

Yasaların Ruhu Üzerine

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Yasaların Ruhu Üzerine

VOLTAIRE

Voltaire, Feylesofça Konuşmalar ve Fıkralar adındaki kitabının XXVII. konuşmasında Hobbes, Grotius ve Montesquieu üzerine bir eleştiride bulunuyor. Üç kişi, A.B.C., aralarında konuşuyorlar; konuşmanın gidişinden, A.'nm bir İngiliz, B.'nin de Voltaire'in kendisi olduğu anlaşılıyor. Önce Grotius'tan söz ediyorlar, Montesquieu'ye şöyle bir dokunuyorlar; sonunda da A., Grotius'un bir ukalâ olduğunu, ama Montesquieu'- nün ukalâ olmadığını ileri sürüyor ve B.'ye Yasaların Ruhu için ne düşündüğünü soruyor. B.'nin verdiği karşılıklar Voltaire'in eleştiri alanındaki yeteneğini ve sanatını belirtmektedir.

A — Montesquieu ise ukalâ değil. Yasaların Ruhu adındaki kitabı için ne düşünüyorsunuz?

B — Çok hoşuma gitti; çünkü içinde çok alaycı, çok doğru, çok cüretli, çok kuvvetli şeylerle İranlı Mektuplarına, girmeğe lâyık bölümler var: XIX. kitabın XXVII. konusu, sizin İngiltere'nin, Paul Véronèse tarzında çizilmiş bir tablosudur; yazarın çok parlak renkleri var; fırçasını istediği gibi kullanabiliyor; yalnız giysi bakımından bazı aksaklıklar göze çarpıyor. Engizisyon tablosiyle zenci kölelerin portresi Callot'nun tablolarından çok üstün. Kitabının her yerinde despotlarla savaşıyor; maliyecileri korkunç, dalkavukları iğrenç, papazları da gülünç bir şekle sokuyor: böylece, papaz, maliyeci ve memur olmıyanlar veya olmak istemiyenler özellikle Fransada çok sevindiler. Kitabın, ne başı var ne sonu; böyle metotsuz bir şekilde yazılmış olmasına üzüldüm. Bundan başka, yasalar üzerine kitap yazan bir insanın, önsözünde: Kitabımda çıkıntı bulamıyacaksınız, demesine de şaşıyorum. Halbuki kitabı baştan başa çıkıntılarla dolu; tuhaf değil mi? Bana kalırsa, Montesquieu, yasacı kılığına bürünmüş bir Michel Montaigne'dir: nitekim ikisinin de hemşeri olduklarını görüyoruz.

Kitaptan yüz bölüm kadar okudum; çoğunun iki satırlık, bazılarının ise on iki satırlık olduğunu gördüm; kendimi gülmekten alamadım. Yazarın, en ağır konularda okuyucu ile alay etmek istediğini sanıyorum.

Yunanlılarla Romalıların yasalarından söz ettikten sonra, sanki şu sayacağım ülkelerin hükümet şekilleri üzerinde şaşmaz bir bilgisi varmış gibi, Bantam'in, Cochin'in, Tunquin'in, Achem'in, Bornéo'nun, Jacatra'mn, Formose'un yasalarından söz açan bir yazarın eserini insan ciddiye alamıyor. Maddi, mânevi, tarihî konularda doğru ile yanlışı sık sık karıştırıyor: meselâ Puffendorf'un kitabına dayanarak kıral IX. Charles zamanında Fransa'da yirmi milyon insan olduğunu söylüyor. Puffendorf yirmi dokuz milyona kadar çıkıyor: adamcağız gelişigüzel savunuyor. O zamana kadar sayım yapıldığı yoktu. İnsanlar, doğanlarla ölenleri saymak suretiyle nüfus sayısını anlamanın mümkün olacağını bilmiyecek kadar cahildiler. O çağlarda Alsace, Lorraine, Franche-Comté, Roussillon, Artois, Cambrésis, Flandre'ın yarısı Fransa'nın değildi; bugün bütün bu eyaletler Fransa'nın olduğu halde 1751 de yapılan sayım neticesinde, memleketimizde aşağı yukarı yirmi milyon insan olduğu anlaşılmıştır.

Aynı yazar, Chardin'in verdiği bilgiye dayanarak İran'da yalnız Cyrus ırmağı üzerinde gemi ile dolaşmak mümkün olduğunu söylüyor. Chardin imkânı yok böyle yanlış bir şey söylememiştir. II. cildin I. bölümünde şöyle diyor: «Kırallığm ortasında gemilerin dolaşmasına elverişli bir ırmak yoktur». Halbuki Fırat, Dicle ve Sint ırmaklarını hesaba katmasak bile sınırlardaki eyaletlerin hepsinde, ticareti kolaylaştıran toprağı verimli bir hale koyan ırmaklar vardır. Zinderud ırmağı İsfahan'dan geçer; Agi ırmağı Kur ile birleşir. Bütün bunlar iyi, hoş ama, Yasaların Ruhu ile İran'daki ırmaklar arasında acaba nasıl bir ilgi var? Asya'da büyük büyük imparatorlukların, Avrupa'da ise ufak tefek bir sürü devletin kuruluşunu açıklarken gösterdiği nedenler, bana, İran ırmakları hakkında söylediği sözler kadar yanlış geliyor. «Büyük İmparatorluklar Avrupa'da hiçbir zaman yaşıyamamıştır» diyor; oysa, Roma imparatorluğu tam beş yüz yıl sürdü; ekliyor: «Bu büyük imparatorluklar sırf büyük ovalarda kuruldukları için yaşamışlardır». Bunu söylerken de İran'ın yer yer dağlarla kesilmiş olduğunu düşünmüyor; kolları bütün Asyayı kaplıyan Kafkas'ları, Toros'ları, Ağrı dağını, Immaus ile Saron dağlarım unutuyor. Var olmıyan şeyler için neden göstermeğe lüzum olmadığı gibi var olan şeyler için de yanlış nedenler göstermeğe lüzum yoktur.

Az buçuk aydın bir okuyucuyu isyan ettirecek birşey daha var: kitapta sık sık görülen aşırmaların da hemen hepsi yanlış; yazar, belleğinden yararlandığını sanarak hayal gücünden yararlanıyor.

Kardinal de Richelieu'nünmüş gibi gösterilen Testament adlı kitapta: «Eğer halkın içinden namuslu bir adam çıkarsa, bu adamdan faydalanmak doğru olmaz. Çünkü erdem denen şey kırallık yöneteminin alanına girmez,» diye yazılı olduğunu söylüyor.

Yanlışlıkla Kardinal de Richelieu'nünmüş gibi gösterilen zavallı Testament''da ise tam anlamiyle bunun aksi yazılı.

Bundan başka Montesquieu, Yunan yazarlarından aldığı parçalarda da Fransız'lardan

aldığı parçalar kadar hataya düşüyor. Çoğu zaman, onlara, söylediklerinin aksini söyletiyor.

Kitabın bir yerinde de: «Birçok kimselerden işittim, diyor; Christophe Colomb Amerika'yı Fransa'ya vermek istemişse de, I. Francois bu teklifi reddetmiş; bunu bana anlatanların içleri sızlıyordu.» Colomb, Amerika adalarını keşfettiği zaman I. François'mn daha doğmamış olduğunu tabiî siz de bilirsiniz.

Karışık bir yolda kendime bir kılavuz aradım ama, karşıma benden daha bilgili olmıyan bir yol arkadaşı çıktı. Kitapta yasalarm ruhunu değil, yazarın çok geniş olan zekâsını buldum. Doğru dürüst yürüyecek yerde sıçrıyor, aydınlatacak yerde parlıyor; hükürn verecek yerde bazen hicvediyor; insan, içinden, «böyle bir dâhi, insanı hayrette bırakmağa çalışacak yerde aydınlatmağa çalışsaydı daha iyi ederdi» diyor.

Çoğu zaman eksik olan bu kitapta, birçok kimselerin iğrenç bir şekilde taklit ettiği çok güzel şeyler var. Nihayet yobazlar da, özellikle insanlığın teşekkürlerine lâyık olan yerleri için kitaba hakaret ettiler.

Bütün eksiklerine rağmen bu kitabın insanlar için çok değerli olması gerekir. Çünkü büyük Bossuet de dâhil, Fransa'daki yazarların çoğu düşünmedikleri şeyleri yazdıkları halde, Montesquiu düşündüklerini yazıyor. Bütün insanlara, özgür olduklarını hatırlatıyor. İnsanlığa yeryüzünün büyük bir kısmında yitirdiği niteliklerini gösteriyor. Boş inanlara karşı savaşıyor, ahlâki ilkeler ilham ediyor.

Şunu da söyliyeyim ki, son derece yararlı olabilecek böyle bir kitabın hayal ürünü bir bölmelemeğe dayanması beni çok üzdü. Erdem cumhuriyetlerin, şeref de kıratlıkların ilkesidir diyor. Muhakkak ki cumhuriyetler hiçbir zaman erdem ihtiyaciyle kurulmuş değildir. Genel çıkar bir kişinin egemenliğini kabul etmedi; mülkiyet kavramı, insanın kişisel tutkuları, bir kişinin tutkularını ve ve yağma zihniyetini baskı altmda tutmak istedi. Her vatandaşın gururu komşusunun gururunu korudu. Hiç kimse, bir başkasının heveslerinin kölesi olmak istemedi. İşte bir cumhuriyetin kurulmasına, devam etmesine sebep olan budur. Bir Grison'da bir İspanyol'dan çok erdem bulunduğunu sanmak gülünç olur.

A — Bütün bunlar Yasaların Jtuhu'ndâ mükemmel bazı yerlerin bulunmasına engel değil. Düşünen ve beni düşündüren insanları severim. Bu kitabı hangi kitapların arasına koyuyorsunuz?

B — İnsana mükemmeli isteten dehâ eserleri arasına. Bu kitap bana kötü bir temele dayanan, plânsız bir bina hissini veriyor; içinde cilâlı ve yaldızlı birçok güzel daireler var.

A — Bu dairelerde birkaç saat kalmak, doğrusu ya hoşuma giderdi.

Çeviren : Fehmi BALDAŞ

Leave a Comment

Filed under Deneme

Yabanıl Anka Kuşu

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Yabanıl Anka Kuşu

F. R. LEAVIS

Lawrence geçmişin adamı sayılıyor artık; etkilemiyor bizi bugün. Kendine özgü üstün yanları vardı şüphesiz; ama onu yaşam tutumumuzu, günün sorunlarım etkileyebilen düşünsel, tinsel bir güç olarak kabullenmek pek de kolay değil bir zamanlar ona yürekten bağlananlar olduğunu düşünmek inşam bayağı eğlendiriyor. Bugün, boşuna harcadığı, nedense sınırlı olan yetilerini tanımakla birlikte, kuru bağnazlıklarına zorla gülümseyebiliyoruz.

Bugünün edebiyat ortamının insanda bıraktığı etki bu. Lawrence'm gözden düştüğü su götürmez bir gerçek. Ününü izinsiz kazandığı için pek de göze girmiş sayılmazdı. İzin verilecek ozanlardan değildi Lawrence. «Anka Kuşu», yetkili edebiyat kişilerince tehlikeli sayılan özellikleri ansıtan değerli bir belgedir. Lawrence bu yapıtta eşsiz bir eleştirmen olarak çıkar karşımıza. «Klâsik Amerikan Edebiyatı Üstüne Çalışmalar» adlı başyapıtını bilenler, onu günümüzün en büyük edebiyat eleştirmeni yapan üstünlüğün nereden geldiğini sorabilirler. Yüksek bir anlama gücü değildi bu; Quennell'in görüşüne göre Lawrence'm kafası karmakarışıktı; Eliot da Lawrence'm düşünme yetersizliğinden söz eder. Oysa bu eleştiri yazılarında çok çeşitli konulan ele aldığını görüyoruz; önündekileri iyice görüp, kendi yargılarını da ekliyerek, konunun özüne usta bir tutumluluk, güvenli bir akış içinde vardığı etkisini bırakıyor. Eleştiri dengesi canlı, alaycı bir şakacılık üstüne kuruludur Lawrence'm; sevimli canlılığıyla, duruluğuyla pek de kötülük gütmiyen bir şakacılıktır bu. Yazarın kişiliğinden doğan yönteminin bencillikten böylesine uzak oluşu çok şaşırtıcı. İnsan yaradılışıyla yaşantılarını çok iyi kavrıyan sezgileriyle bencilliği yamna uğratmıyan bir adamın şakacılığı bu bence. Bu sözlerimle Lawrence'i, kendini inceliyebilen, uyanık, olağanüstü derecede bilinçli bir kişi yapıyorum. Düşündüklerim onu «kendini eleştirme yetisinden yoksun» sayan Eliot'un görüşüyle çelişiyor. Kesinlik Lawrence'm yadsınmaz özelliklerinden biridir; bocalıyan bir tinsel durum içinde ya da kendini kötülerken görülmemiştir pek; ama ilgisinin içtenliğiyle, kendini bilmenin verdiği güvenle, Eliot'un zorunlu saydığı ölçütlere aldırmasa da Eliot'a baskın çıkar. Önce de söylediğim gibi, Lawrence'm ince duyarlığı, keskin anlayışından ayrılamaz bence. Onun, düşünsel, toplumsal eğitimden yoksun olduğuna inanmak için gerçekten öyle olup olmadığım araştırmak gerekir. Oxford ya da Harvard'a gidemediği; ailesinin, oğullarını bu ünlü üniversitelerde okutabilecek toplumsal sınıftan olmadığı doğrudur; yine de E. T. nin Lawrence'la ilgili anılarım okuyanlar arasından, kendi gördükleri yüksek öğretimin Lawrence'inkinden üstün olduğunu söyliyebilecek pek az kişi çıkar sanırım.

Okulda, daha sonra da Nottingham Kolejinde (bu okulu çok kötülemiş bile olsa) arkadaşlarıyla arasında, gerçek bir öğrenimin gerektirdiği toplumsal, düşünsel ilişkileri sağlıyan kaynaklara, bilim araçlarına yeterince uyarılmış, yöneltilmiştir. Bu gençlerin çok geniş bir okuma alanları vardı. Eski ya da çağdaş İngiliz, Fransız yapıtlarını büyük bir içtenlikle tartışırlardı. Erginlik çağındaki insanlar için şaşırtıcı bir ilgi alanıdır bu; ülkede önemli bir yer tutan onurlu yoksullar sınıfından olmaları düşünsel eğitimlerini toplumsal bir eğitime bağlamakla kalmamıştı (Lawrence'm toplumsal eğitimini tanımıyan Eliot'un buna ne diyeceğini bilmiyorum) ; aynı zamanda özünü dinsel gelenekten alan ekinsel geleneği de benimsemişlerdi. Lawrence'la arkadaşlarının içinde yaşadıkları aile ortamının (uygar olmakla birlikte günden güne ekonomik ve başka güçlüklerin baskısiyle ezilen) bir yandan kömür ocaklariyle (Lawrence'm babası bir kömür işçisiydi), öte yandan da çiftliklerde ilişkisi vardı (Miriam'ın babası küçük bir çiftçiydi). Bana kalırsa, D. H. Lawrence'm yirmi bir yaşındaki düşünsel eğitimi Eliot'un aynı yaştaki duramımdan hiç de aşağı değildi; ne daha az okumuştu (Yunanca bilmese bile) ne de yetilerini kullanacağı araçları, kendini geliştirme yollarını Eliot'tan az biliyordu; Eliot'unki kadar yeterli bir gelenek duygusu, çok iyi işliyen bir kafası vardı. Yaşamın kötülüklerini bilme bakımından Eliot'tan geride olsa bile yaşam bilgisi hiç de aşağı sayılmazdı. Bir Shakespeare değildi Lawrence; ama üstün bir yaradılıştaydı; üstünlüğü us almaz bir kavrayış yeteneği olarak çıktı ortaya. Eliot'un Lawrence'tayadsımadığı yaşıyan bilgiler, şaşkınlık verecek genişlikte, yoğunluktaydı.

Anadilinden başka dört dil daha biliyordu. Cunninghome Graham'ın «Pedro de Valdivia»smı eleştirirken İspanyol ulusal utkuları (zaferleri) üstünde geniş bir genel bilgisi olduğunu göstermekle kalmaz; Graham'ın çevirisinin kimi yerlerinin Ispanyolcasma değinerek, yazarı «bir çevirmen için büyük kusur sayılan tembellikle, kayıtsızlıkla» suçlar. Resim sanatiyle ilgili yazıları için yetkili kişilerin ne diyeceklerini bilmiyorum ama çok ilgi duyduğu bu sanatı yakından tanıdığı bir gerçektir. Lawrence'm bu yanı yalnız Introduction to the Paintings (Bu Resimleri Tanıtma) adlı yazıda değil, Study of Thomas Hardy (Thomas Hardy'yi İnceleme)sinde de gösterir kendini.

Thomas Hardy'yi İnceleme adlı uzun çalışması belki de, Eliot'un yazarı «düşünme yetersizliğiyle» suçlamasının nedenlerini saklıyan bir yazıdır. Bu inceleme Lawrence'm ilk yazılarındandır. Hardy ile pek ilgili değildir. Lawrence Hardy'i bir bahane, bir araç olarak kullandığım gerçek amacının kendi birtakım sezgilerini, düşüncelerini araştırmak, arılaştırmak, geliştirmek olduğunu söyler. Bu yazıyı okumak güç geldi bana; hem dağınıktı, hem de durmadan kendini tekrarlıyordu. Lawrence aynı konuları başka yazılarında daha iyi işlemiştir. Yine de araştırmasının bütünlüğü içinde yazarın üstün yaradılışı beliriyor. Böyle bir çalışma olmasaydı, Lawrence'da daha sonra tanıdığımız rahatlık, güven, tutumluluk biraz eksik kalacaktı belki de.

Lawrence'm eleştirisinin sağlıklı oluşu bence sağlam dayanaklar üstünde duran ölçüsünden ileri gelmektedir. Bu ölçütün kullanılışı yalnızca «düşünce dediğimiz şeyi» değil de olağanüstü derecede yoğun, direşken, canlı bir çeşit düşünceyi göstermektedir.

«Anka Kuşu»ndaki Wyndham Lewis'le ilgili yazı bu çeşit sağlıklı, güçlü bir düşünceyi yansıtır. Eliot'un bu yazıya karşı söyliyecek çok sözü var; ama bir yerde Lawrence'i «tinsel bakımdan hasta» olarak damgalarken aynı zamanda da Lewis'in «parlak açıklanışmı», Lawrence'm eleştiri gücünü tanıdığını gösterebilmesi garip geliyor insana.

After Strange Gods (Yabancı Tanrılardan Sonra) da Eliot'un Lawrence'a karşı daha saygılı bir tutumu var; ama yine de İrving Babbitt'le karşılaştırabiliyor onu; Babbitt'in son derece bilgili,yaradılıştan eğitim görmüş bir insan olduğunu ondan daha bilgili olsa bile Lawrence'm yine de eğitim görmüş biri sayılamıyacağım ileri sürüyor. Edebiyata, sanata istiyerek kör, sağır kesilen, üstelik yetersizliğini hiç mi hiç anlıyamamış olan Babbitt! Duyarlığı böylesine gelişmemiş, böylesine cansız biri için «anlayışlı» diyebilmek çok güç. Eliot ondan sözler aktarırken, üstünde konuşurken bile anadan doğma bir kuramcı olarak (yaradılıştan eğitim görmüş olmak bu mudur?) inatçı, tartışmacı bilgisinin bütün dar görüşlülüğüyle çıkıyor karşımıza.

Eliot bütün bunları göz önüne sererek savunduğu noktaları böyle rahatça nasıl çürütebiliyor? Böylesine iyi işliyen bir kafanın, çok önemli bir görüşü bile bile harcaması şaşılacak şey doğrusu…

Çeviren : Ayşegül GÜNKUT

Leave a Comment

Filed under Deneme

Paul Léautaud’nun Duygulu Kinizmi

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Paul Léautaud'nun Duygulu Kinizmi

Marcel ARLAND[1]

M. Leautaud'nun kitaplarında yalnız bir konu vardır: kendisi. Az yazar, (değilse bile az yayımlar); üzerinde direndiği şeyler de azdır; ama dağarcığındaki bu hafif yükün, hiç şüphe yok, şimdi herkesin dilinde dolaşan kitapların çoğu unutulduğu zaman bir yeri, hem de çok özel bir yeri olacak. Onun, kafalarımızda kalan hayali gerçeğe uygun düşmezse, suçu, kendini de başkalarını da aldatmamayı amaç edinmiş gibi görünen kaleminde aramamak gerek. Kaba çizgileri yönünden bu hayal üzerinde hepimizin uzlaşacağına inanıyorum; Leautaud'yu düşününce gözlerimizin önünde bu hayalin, eski maroken koltuğuna gömülmüş, yüzü alaycı çizgilerle kırışmış, dizlerinin üstünde bir kedi, ayaklarının ucunda iki ya da üç köpekle canlanacağını biliyorum; kitaplarını okurken bir yandan kendimizden geçeceğimize, bir yandan da huzursuzluk içinde kıvranacağımıza inanıyorum. Ama asıl güçlük, bundan sonra, üzerinde yargıda bulunmak istediğimiz zaman başhyacak. Sanatı üzerinde demek istemiyorum; çünkü, olduğu gibi görünmek için Stendhal ile XVIII. yüzyıl yazarlarının bazılarından çok şey istediğinin, şakalarının kimizaman aşırı bir şekil aldığının şöyle böyle farkına varacağız; dilinin güzelliğini, karikatür çizmekte, hikâye anlatmaktaki Tanrı vergisini övmek için hepimiz aynı şeyi söyliyeceğiz. Ama Leautaud'yu bir insan olarak ele almak, onun ruhunun ve yüreğinin niteliklerine el atmak istedik mi işte o zaman iş değişecek, ortaya güzel bir çekişme konusu çıkacak. Ben kendi hesabıma şöyle bir konuşma tasarlıyorum bu konuda. (Kendisinden söz ederken geçmiş zamanı kullanıyorsam Leautaud beni bağışlasın, Charles Louis Philippe'in ölümü üzerine yazdığı düşünceler beni bu yola yönetiyor da ondan).

A — İğrenç adamın biriydi o! Öyle ya, böyle bu kerte bencil bir yaratık, böyle bu kerte kendinden memnun bir yaratık yeryüzüne ne gelmiştir ne de gelecek. Böyle bu kerte içine kıvrılmış, böyle olduğu için de hayatından bu kerte memnun bir yaratık nerede görülmüştür ki? Zevk alacağını umduğu süre insanların varlığıyla yokluğuyla ilgilenmiş. Kendi istekleri giderilmiye görsün, arkasından bütün insanlık batsa vız gelirdi ona. Hem ne istekler, ne istekler!

B — Duygulu bir yaratıktı o! Hayvanlara karşı duyduğu sevgi kadar dokunaklı bir şey olamaz yeryüzünde! Ölümlerinden nasıl söz ettiğini hatırlayın bir kez; ama sakın bunun bencil kişilerde öteden beri görülen bir şey olduğunu söylemeye kalkmayın. Leautaud hayvanları insanlardan çok sevdiyse, bunun nedeni, hayvanların hiç olmazsa daha sade görünmesi, daha çok sevgiye muhtaç olması, onu gerçekten sevmesiydi. Hem zaten, yalnız hayvanları severdi demek de doğru olmaz; hele bir Madam Cantili ile Petit Amfdeki kişileri hatırlayın; Leautaud istediği kadar onların gülünç yanlarını belirtmeğe çalışsın, onun bu habisliğinin arkasına saklanmış bir acıma duygusunu sezmemek imkânsız. Sert ve alaycı bir sevgi duyardı onlara karşı; ama ne var ki, bu çeşit sevgilerde gerçek payı daha çoktur.

A — Peki ama, o kinizmim, o kabalığım ne yapacağız? Onun aşktan söz ettiğini duysa, bir arabacının bile yüzü kızarırdı. Anasından, hele anasından söz ederken duysa…

B — İçinden öteden beri bir korku vardı da ondan; budala yerine konmak korkusu; genel kanının, herkesin harcı olan şeylerin bir türlü benimsiyemediği mânevi değerlerin elinde oyuncak olmaktan korkuyordu da ondan. Sizin kinizm dediğiniz şeyde kişi isterse salt kafa erkinliği de görebilir. Kabalığına gelince, onun da, bu sıkılgan, kim ne derse desin benim kanımca tam manasıyla edepli olan' bu adam için ne dereceye kadar bir örtü vazifesini gördüğünü söyliyecek olana bravo derim. Saldırganlığı ise..

A — Ben onun saldırganlığını değil, saldırış tarzını, saldırırken ileri sürdüğü nedenlerle duyduğu zevki yeriyorum. Nouvelle Revue Française'm 1928 Aralık sayısında çıkardığı konuşmayı hatırlarsınız belki.

B — Ne yalan söyliyeyim, bir hayli ağırdı.

A — Orada saldırmadığı şey yoktu ki… Dine de, vatanseverliğe de, yiğitliğe de saldırıyordu… Bouvard bile adını koymaktan çekinirdi o yazının altına. Haydi, en yiğit kişi bile arasıra korkar, gülünç durumlara düşer diyelim; ama bu, hiçbir mânevi değeri olmadığını, az görünen bir şey olmaktan başka hiçbir değeri olmadığını kabul etsek bile, yiğitliği küçümsemek için bir neden olabilir mi? Hem sorarım size niçin küçümsüyordu yiğitliği? Bencil olduğu için, kendi rahatına düşkün olduğu için değil mi?

B — Hayır, salt daha tabiî görünmek için.

A — Tabiî görünmek için öyle mi? Tuhaf şey doğrusu, şu kendilerine tabiî görünmiyen olaylara yapmacık damgasını yapıştıran kişilerin durumu! Diyelim ki yalnız spordan anlıyorsunuz, başka şeylerle uğraşan kişilere ikiyüzlü damgasını mı yapıştıracaksınız hemen? Kimi zaman gelip geçici bir heves bile yeter; örneğin, âşık oldum diyelim; bu kuruntu, bu ateş, bu kendinden geçiş, dünyanın birdenbire gelen bu yeniliği beni her şeyden daha çok kaygılandırıyorsa, bana hemen aktörün biri mi diyeceksiniz? Sizden daha gülünç olduğumu, tabiî olmaktan çıktığımı mı ileri süreceksiniz? Tanrı dediğimiz problem sizin için çözülmüş olabilir; bu, benim için de başkaları için de çözülmüş anlamına mı gelir yani? Ben Leautaud'ya, bayağılığa kaçtığı için kızmıyorum: Bilirim, böyle bir şeye güler geçerdi; benim asıl kızdığım, belki de haksız yere bayağılık dediğimiz şeyden hoşlanması, dar kafalı olması, ne kadar hoşa giderse gitsin yalnız kendi hayaliyle uğraşması. Tiyatro üzerine yazdığı eleştirilere bir bakın; Cocu magnifique'i, Saul'ü yazanla birlikte çağının en güzel oyunlarını vermiş olan Claudel'e veryansın etmekten çekinmiyor.

B — Eleştirilerinizi ters çevirip, Leautaud'nun yiğitliği küçümsemesinde bir bir çeşit yiğitlik olduğunu, hem de pek öyle kolay kolay elde edilemiyen bir yiğitlik olduğunu söyliyebilirler size. Adamcağızın kimseyi rahat bıraktığı yok ki… Şunun bunun düşmanlığını, nefretini kazanmak için çanak tutmuş sanki. Böyle bir şey ise her zaman, hele edebiyatta her zaman görünen şeylerden değil. Bana kalırsa Leautaud, kendisine hiçbir zaman şan ve şeref sağlamıyacağmı çok iyi bildiği bir dâvayı savundu durdu.

A — Peki öyleyse, bir kahramandı deyip çıkalım: böylece cezasını vermiş oluruz. Ben de zaten onu öteden beri, gösterişsiz, afişiz bir Cyrano, Rossinante'ı olmıyan bir Sancho olarak görürdüm. Bununla beraber kendisine verdiğimiz bu ceza da çok hafif sayılır !

B — Bitmedi ki… Ona verebileceğiniz bir başka ceza daha var.

A — Neymiş o ?

B — Sonsuzluğuna inandığı bir şey yoktu hayatta.

(Essais et Nouveaux Essais critiques)den

Çeviren: Fehmi BALDAŞ


[1] Magnum opus, baş eser anlamına.

 

 

 

 

 

Leave a Comment

Filed under Deneme

M. D’annunzio’ya

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

M. D'annunzio'ya

Remy De Gourmont

Serüveninizin en kötü yanı, sayım Bay, hiçbir ağırlığı bulunmayan ve yargılan herkesi güldürmekten başka bir şey yapmayan yazar Gaston Deschamps'm size karşı gösterdiği edebiyat dostluğudur. Bu eleştirmenin, aramızda hiçbir yetkisi yoktur bizim; çünkü, tümce aşırmadan daha iğrenç bir aşırma yolu daha vardır bizce, bu da düşünce kalıplarının aşırılmasıdır. Yaratılıştan biçimsiz M. Gaston Deschamps, tıpkı bir İtalyan alçısı gibi, türlü beyinlerden çıkan değişik parçaları alıp hemen kalıba dökmek böylece de kendine, ilk bakışta hiçte aşırılmamış gibi görünen bir konut dikmek sabrını göstermiştir: Bu petek gibi göz göz yapının en büyük bölümleri, Jules Lemaître'in o kedi saflığı ve Anatole France'ın o küçümseyici ilgisizliğinden meydana getirilmiştir. Anatole France gibi hiçbir şeyi önemsemez gibi görünen bu adamın işi gücü Jules Lemaître gibi her şeyle ilgilenmektir. Ama gerçek yaratılışı, güçsüzlerin, yetersizlerin yaratılışıdır onun; bir öykünme kafası, dolaysıyla çelişmelerle dolu bir kafa vardır kendisinde. Sizi öğüp göklere çıkarması, M. de Vogüe gibi davranmış olmak içindir; ve yine o eski elçiye öykünmek içindir ki, İtalya'da M. Thover'in öyle birdenbire kesip attığı o özel görevi kendisi yükleniyor. Çelişmelerle dolu yanı da şu: O sizi, siz olduğunuz için övgülere boğmaktan daha çok, çevirdiği dolaplara pabuç bırakmayan genç Fransız yazarları üzerinden bir silindir gibi geçmek için, o yaygın ününüzden yararlanmayı düşünüyordu. Burada «silindir» deyimini kullanışım, sayın Bay, ününüzün yuvarlak, dönen bir şey oluşundandır sizin; oysa siz, bu adamın elinde, bütün kendisi gibi düşünmiyen kafaları aynı harçla ezmeyi düşlediği bir havan elinden, başka bir şey değildiniz.

Lâtin rönesansına karşı gösterilen bir coşkunun içtenliğine inanmayacak kadar zeki biliyorum sizi; Tolstöi, Nietzsche, Ibsen, ve birçok Fransız ve İngiliz ya zarlarını okumuş olan siz, bugün artık, bir Rus, bir İskandinav düşüncesi olmayacağı gibi bir Lâtin düşüncesinin de olamayacağını bilirsiniz; var olan yalnız bir Avrupa düşüncesi, ve şu ya da bu ülkede, tek, özgün ve eksiksiz olduklarını ortaya koyan bireylerdir. Öyleyse şu lâtin rönesansı savının, bütün çıplaklığıyla ortaya  konduğunda, halkı oyalamak, onun kafasından düşünce denen şeyin geçmesini birkaç saat için bile olsa, engellemek amacıyla kullanmak istenilen kaba saba bir oyuncak olduğu görülür. Lâtin rönesansı: sırf basit bir kösnü, plâstik bir güzellik, güç belâ kapsadıkları şeylerle gizemlilik taslayan şu sevi, ölüm gibi birkaç sözcük, Pétrarka ve Leopardi'nin mutlu bir düzemi. «Güller dikin yavrularım, bakın ölüm geçiyor». Ama şu büyük yıkıma doğru koşuşan kalabalığın ayak seslerini duyurmayacak kadar gül dikebilecek misiniz, patlayan damarların kanım içmek için yeterince gül, gül kokusunun boğazlarda sevinç hıçkırıkları ve kin çığlıklarını bastırabilmesi için yeterince gül dikebilecek misiniz?..

Lâtin Rönesansı! Demek, bir Mazarinet'nin yaşlılık çılgmlığryla soyulup soğana çevrilen, memurların kırıp geçirdiği üzgün İtalya'dan, şu ölüler ülkesinden, bir meşe ağacı gibi dimdik yükselen, peygamberce yapıtlar veren bir sizdiniz O evrensel acı karşısında, tek başınıza ayakta boyun eğmeden kalabilip bütün alnıksal görüyü sevi oyunları ve çiçek yağmuruna çevirebilen bir siz oluyordunuz demek? Elinize bir zambak alıp alayın başına geçin. Lâtin rönesansmm ölüm alayını, ona yaraşır bir biçimde katılıp kutlayacağız.

Başınıza kakılan şeylere gelince. Yoo, doğrusu pek de önemli bir şey değil bu. M. de Vogüé, Fleurs du MaFáen tiksinir, Tentation'u küçümser, Maeterlinck'i tanımaz, UEthopée'yi tümden aşağılar, Verlaine'i pek uygunsuz bulurdu; ne var ki, sizin bahçenize aktarılmış olunca bu kişileri sever oluyor, yapıtlarına bayılıyor! Doğrusu bu serüven sizi büyültmüyor, ama, böylesine kötü bir bahçıvanın meslek yetkisini düşürdüğü kadar da değerden düşürmüyor. M. Gastón Deschamps ise bundan ancak utanmıştır, zaten hep utanç duymaktan başka birşey yapmıya sıra bulamamıştır.

Böyle bir yanlış anlaşılma oldu diye üzülmeyin, ve şuna da inanın ki, eğer biz yapıtınızda başka yazarları da bol bol tattıysak, sizin kendinizi de bulup tattık, hem tasarlıyamıyacağmız kadar güvenle.

Birkaç güzel tümceyi İtalya'da geniş halk tabakalarına yaymak bir suç, bir kıya mı? Öyleyse, emekliye ayrıldığından beri, başkalarının düşüncesini yaymaktan başka neyle uğraşıyor M. de Vogüé? Hattâ denebilir ki, yüz ağartan, saygıdeğer bir iş bu; ama topu topu bir iş işte, fazla bir şey değil. Hem sonra, M. Gastón Deschamps kendisi ne yapıyor bakalım, bütün öbür asalaklar gibi başkalarının sırtından geçinmekten başka ne yapıyorlar ki hepsi de. Eğer şu saatte, bu asalaklardan bazılarının sizden utandıklarını görecek olursanız, kendilerini utançlarıyla başbaşa bırakıp şöyle söyleyin: Siz nerde eleştirmenlik nerde; aranızdaki uzaklık, çanı döküp yapanla, onu yalnız çalan kayyum arasındaki kadardır.

(Epilogues, Réflexions sur la Vie – Hayat Üzerine Düşünceler) den

Çeviren: Tahsin SARAÇ

Leave a Comment

Filed under Deneme

Léautaud’nun Utkusu

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Léautaud'nun Utkusu 

 Robert KANTERS

 

Utku Léautaud'nun. Edebiyat Günlüğü[1]'nün onuncu cildi de çıktı. Bu bölüm bizi 1932 ekiminden 1935 ocağına kadar götürüyor. Ölümünden sekiz gün öncesine, yani son sayfayı yazdığı 15 şubat 1956 tarihine varmak için her halde sekiz dokuz cildin daha çıkması gerekecek. Bugün kitap piyasasında aşağı yukarı otuz bin frank değerinde yedi sekiz bin koca koca sayfalık bir şey olacak bu yapıtın tümü; söyliyecek bir şeyi olmıyan bir yazarın şimdiye dek verdiği en büyük yapıttır bu : On yıl önce M. Robert Mallet ile radyoda yaptığı konuşmalardan ötürü adı dillere destan olmuşsa da, sanmam ki Léautaud'nun okuyucu sayısı çok olsun. Yazılarından birinde, şu ya da bu yazarın mezarının başında birleşen ve hemen oracıkta kendi kendilerine o yazarı sevenler adı altında bir topluluk kuran kişilerle alay eder : Şu halde Léautaud'yu sevenler topluluğu diye bir topluluk da olmıyacak. Ya ne olacak? Birtakım] manyaklar, hastalar çıkacak; o bir sürü dedikoduyla düşünceden meydana gelmiş olan evrenin üstüne eğilip araştırmalarda bulunacak hastalar türeyecek; bunlar araştırmalarının sonuçlarını, daha az meraklı olanlara anlatacaklar; seçtikleri bazı sayfaları bastıracaklar; özlü sözlerden demetler çıkartacaklar; şuradan buradan aldıkları parçalan kitaplarına sıkıştıracaklar. İşte Léautaud'nun utkusu burada. Edmond Jaloux ondan söz ederken: «Altıncı belediye dairesinin Chamfort'u», derdi.[2] Onu bunu bilmem ama, Chamfort'un kendisidir Léautaud ; altıncı belediye dairesini, Valette'le Rachild'in hüküm sürdüğü bağımsız bir kırallık haline sokan, edebiyat haritalarında da o bölgeye gerekli yerini sağhyan bir Chamfort.

Geçenlerde M. Julien Green üzerine yazdığımız bir yazıda, edebî yapıtın gerçek büyüklüğünde belirecek olan bir iç müzikten, o müziğin boğuk ve dolaysız sesinden başka bir şey olmıyan Günlüklerden, eşlik müziğine benzettiğimiz Günlüklerden söz etmiştik. Ama Léautaud'da Günlük, asıl yapıta eşlik etmez, yapıtın kendisidir. Ondan başka bir şey de yazmamış gibidir: 1902 ile 1906 arasında Le Petit Ami, In Memoriam, Amours adında kendi hayatıyla ilgili üç küçük kitap çıkarmış, arkasından da tam elli yıl bunları çeşitli şekillere sokmağa çalışmış, kimi dergilere de, çabucak yön değiştirip itirafa kaçan eleştiriler vermiştir[3]. Dedim ya işte, Günlüğü bir yapıttır, onun yapıtı; bununla beraber, başlığını seçerken kendisinin de belirtmek istediği gibi, bu yapıtı en edebî anlamda kabul etmek gerekir: İçten gelen sözlerle bir sürü düzenbazlığın karması olan bu Günlük, edebiyat yapıtının görevlerinden birini tam olarak yerine getirmektedir; kendisini olduğu gibi başkalarını kandırmak için de, Leautaud'nun bulabildiği en iyi araçtır bu. Kendi kendine durmadan oyun oynıyan, ama bu oyunlara her zaman kanmıyan, bu da kendi iyiliğinedir, bir adamın yapıtıdır bu.

Bir ân, kendisi tarafından çizilmiş portresiyle herkesin bildiği portresini (ikisi de birdir ya bunların, neyse) inceliyelim. Uzlaşılması güç, erkinliğine düşkün, kendini beğenmiş bir yazar; bütün hayatını yazmak onur ve mutluluğuna feda etmiş, yıllarca Mercure de France'ta az para getiren aşağılık bir görevde çalışmış, bundan ötürü de acı içinde kıvranmış bir yazar; ama üzerine titrediği erkinliğini bir ân olsun yitirmediği için böylesi daha hoşuna gitmiş. Ne para peşinde koşmuş ne de şöhret, yalnız bir şey aramış; o da, tam bir erkinlik içinde gerçeği söylemesini sağlıyacak olan yazarlık görevini sonuna kadar yürütebilmek. 1895 ten 1902'ye kadar tam yedi yıl, çıkara çıkara elli sayfalık bir kitapçık çıkardığı için sevgilisi ve övücüsü matmazel Marie Dormoy: «Bütün yaratıcılar gibi o da gelecekteki yapıtını daha da olgunlaştırmak amacıyla kendi içine kıvrılmıştı» diyor. Çok güzel bir söz bu. Ama işin kötüsü şu ki, yapıt diye bir şey de yok ortada; bağımsızlığına düşkün olan bu yazar bir şey yazmıyordu da ondan; yazmıyordu, çünkü söyliyecek bir şeyi yoktu; söyliyecek bir şeyi yoktu, çünkü kafası dar, yüreği kuruydu oncağızın. Tam otuz üç yıl Mercure'de bir köle gibi çalıştığı için sızlanıp durdu; peki ama, böyle, gözleme elverişli bir yerde bulunmasaydı, Günlüğü nasıl bir şey olurdu, düşündünüz mü hiç? Bana kalırsa, yeri yurdu olmıyan bir kapıcı kadının anıları olurdu, işte o kadar. İşi, iki yönden besliyordu onu: bir yandan yaşamasını, öte yandan da akşamlan yalnız kaldığı zaman geviş getirmesini sağlıyordu. Eleştirileri, hayal gücü, bağımsızlığı vardı diyeceksiniz. Doğru. Leautaud, Boulevard'- larda pala sallamak istiyen sözüm ona oyun yazarlarım, kitapları kapış kapış giden romancıları, zekâsını kullanmak suretiyle hiç irkilmeden yerlerine oturttu. Ama ne var ki, onun yargısı da pek öyle güvenilecek yargılardan olamaz. Örnek mi istiyorsunuz, işte size bir tane: Oyun yazarlığı konusunda Leautaud, Paul Claudel'den ya da Corneille'den çok Sacha Guitry'yi beğenir. 1932 ile 1935 yılları arasındaki edebiyat dünyası üzerine, Günlüğün son çıkan cildine göre bir kanı edinmek isterseniz yanlış bir yol tutmuş olursunuz: Bernanos'tan Marlaux'ya, Mauriac'tan Montherlant'a kadar, sanatlarının en üst noktasına ulaşmış yazarların adlarını göremezsiniz orada; görseniz bile yersiz, lüzumsuz bir şekilde görürsünüz. Le Voyage au bout de la «w/f'den salt, Goncourt ödülünün verilişindeki dedikoduları anlatmak için söz açar[4]. Bununla beraber haksızlık etmemek de gerek: 1933 şubatında Léautaud, çok güzel bir romanı, Marcel Prévost'nun «iddiasız olduğu kadar üstün ve güzel bir üslûpla yazılmış olan» romanını, Fébronie,yï bulup çıkarır. Gerçekte ise, Marie Dormoy'nın dediği gibi «gözleriyle de, kafasıyla da uzağı göremiyen» Léautaud, hemen hemen hiçbir şey okumaz, hiçbir şey yazmazdı. Öyle ya, sekiz bin sayfalık bir günlük, bunu yıllara bölerseniz, yılda iki yüz sayfa eder. «Günde otuz satır ha! İşte size buz gibi soğuk bir kafa. Peki, nasıl yazardı bu adam? diyeceksiniz, biliyorum. Damla sayar gibi her halde. Ya da, günde yarım saat yazar, geri kalan zamanını da başka işlere verirdi». Léautaud'nun kendisidir bunları söyliyen; ama Rosny Aîné'den söz ederken. Peki ama kendisi ne yapardı? Neye harcardı zamanını?

Sevişmeğe. Kendine göre bir sevişme tarzına. Léautaud'nun psikolojisinin, hattâ hayatının temel belirtisi (Gide'de olduğu gibi, ama tüm başka nedenlerden), fiziksel sevgiyle duyusal sevgiyi biribirinden kesin ve kökün bir şekilde ayırmış olmasıdır: kadınlara düşkündür, bedeniyle; hayvanları sever, kalbiyle. Günlüğün son cildinde, öteki ciltlerin çoğunda olduğu gibi, sevdiği kadının hep aynı olduğunu görürüz: le Fléau der ona (madam Cayssac). Hep aynı şekilde tanımlar onu: budaladır, manasızdır, kötüdür; yanılmamış gibi gelir bize de. Ama, aralarındaki bağın bozulmasını engelliyen, gidip evinde yemek yemekten duyduğu rahatlık bir, bir de onunla sevişmekten aldığı zevktir. Edebiyat Günlüğünde, kimi zaman aşırı derecede açık ayrıntılariyle anlatılan bu sevişme sahneleri bol bol yer alır; hattâ bu sahnelerin daha açık, çoğu zaman insanın midesini bulandıracak ölçüde açık ayrıntılarını içine alan Özel bir Günlük de çıkarmaktan geri kalmadılar. Bundan başka elimizde, Léautaud'nun kadınlarla olan münasebetleri üzerinde bizi daha da aydınlatacak bir belge var: madam Véronique Valcault imzasıyla son zamanlarda çıkan Le Monologue passionné[5] adındaki kitap Bu yapıtın gerçekliğini kabul edersek (kaynakları üzerinde pek öyle fazla bilgi verilmemesine, basılışında kimi gizler bulunmasına rağmen öyle olmasından şüphe edemeyiz), kitabın bir roman değil, doğrudan doğruya yazarın 1924-1925 yıllarına doğru Léautaud'ya duyduğu sevginin bir hikâyesi olduğunu görürüz. Véronique Valcault o sıralarda edebiyata düşkün taşralı bir genç kızmış; gidip Léautaud ile Mercure'deki odasında görüşmüş; ikinci görüşmede ihtiyar çapkın genç kızdan bir öpücük istemiş; genç kız yaz tatilinde anasının babasının yanma gittiği zaman Léautaud, üçüncü ya da dördüncü mektubunda ona daha aşırı tekliflerde bulunmuş, karşılaştığında da yine daha aşırı şeyler istemiş…

Genç kız Paris'e dönüşünde gidip Léautaud'yu görmüş, zaman olmuş tekliflerini reddetmiş, zaman olmuş kendiliğinden adamcağızın boynuna sarılmış. Daha dün kaleme alınmış, ama yer yer, Günlüğün olaylarla ilgili yerlerinden alman parçalarla süslenmiş şu Monologue passionné'yï okuduğu zaman insan, madam Vacault'nun hiçbir edebî değeri, psikolojik sezilerinin de pek öyle verimli olmadığını görüyor. Léautaud onunla alay etmekte güçlük çekmemiş. Olayları ele almak, bayanın Günlüğündeki açıklamalarla Don Juan'm Günlüğündeki açıklamaları karşılaştırmak mümkün: 12 Ocakta (1925) bayan, savaş kazanmış bir komutan edasıyla: «Nihayet meydan okur gibi yapıp kızıştırdım onu, diyor. Beraber yattık; sevişen bir çiftiz artık. Gülüyorum ve seviyorum onu.» Genç kıza A… adını veren Léautaud ise aynı tarihte Günlüğüne, Mercure için kaleme aldığı bir yazı üzerine mânâsız bir hikâyeyi sıkıştırmakla yetiniyor. Kendisi le Fléau'nun huysuzluklarıyla, az çok başarıyla son bulan sevişme sahneleriyle ilgilenirken genç kızın heyecan içinde kıvranmasına aldırmıyor bile (Véronique'le ya da A… ile sevişme sahneleri de zaten pek öyle başarılı olmaz). Günlüğünde A…'dan sıyrılmak istiyormuş gibi, bazan da o budala kıza açıyormuş gibi görünür. Gerçekte ise sevmez onu; şöyle bir çaba harcıyacak kadar da bir istek uyanmaz içinde. Monologué1^ Günlük karşılaştırılınca Léautaud'nun davranışındaki çekingenlikle bayağılığı görmek mümkündür. Zavallı Véronique ona iki kere başka başka adlarla mektup gönderir; her defasında da Léautaud, bunlara heyecanla karşılık verir. Edebiyata düşkün bütün genç kadınları bürosuna kabul etmeğe hazırdır; yeter ki hepsiyle ayrı ayrı en kısa zamanda düşüp kalkabilsin; nitekim, M… adında birisinin le Matin gazetesindeki odasına gelen kadınlara karşı nasıl davrandığını anlatırken onda biz bir tiksinme, bir iğrenme duygusunun değil daha çok bir kıskançlık duygusunun uyandığını görüyoruz (sayfa 325, 29 Ekim 1934). Kadınlar söz konusu oldu mu Léautaud'da yalnız cinsel duygular uyanıyor: Léautaud hayvanlaşıyor.

Oysa, hayvanların karşısında sevgidir o. Bir sürü köpek, yüzlerce kedi, binlerce manca; para ve zaman bakımından birçok fedakârlık; sevgi dolu cümleler; o zavalh dostlarının ölümü üzerine yazılmış şiirler, insana gözyaşı döktürecek nitelikteki şiirler. Léautaud'nun Günlüğü, hayvanlara olan sevgisinin süreli ve direnmeli bir gösterisidir. Şunu da unutmamak gerek ki, kedilerinin yavrularım doğar doğmaz öldürmeyi kural edinmişti Léautaud kendine; hal böyle olunca da, yüzlerce kedisi olan bir insanın işlemek zorunda kalacağı cinayetlerin sayısını varın siz hesaplayın artık. Bundan başka bir dişi maymunla çok sevdiği üç kedisini bir leğende boğduğunu söylemeden de geçemiyeceğiz. Hayvanlara beslediği sevginin gerçek niteliğini belirtir bu ama, hayvan sevgisinin de tüm yokolduğunu göstermez: hayvanları severdi, ama hayvanlara olan sevgisini daha çok severdi diyeceğiz. Hayvanları, sevilmekten kaçmadıkları için severdi dersek daha doğru bir şey söylemiş oluruz: hayvanlar, o uçsuz bucaksız gururunu tehlikeye düşürmeden onun sevmek gücünü harcamasını sağlarlardı da ondan. Léautaud için kadınlar ruhsuz, hayvanlar da yaşantısız varlıklardı: bundan ötürü de onları bir yandan sever, bir yandan öldürebilirdi. Yerimiz olsaydı, ölüm karşısındaki davranışının, aynı ayrılıktan, fiziksel duygularla mânevi duygular arasındaki kökün ayrılıktan ileri geldiğini ispatlamakta güçlük çekmezdik: onuncu kitabın aşağı yukarı bütün ilk yarısında, Mercure'ün direktörü olan Louis Dumur'ün can çekişmesinden söz eder; zavallı gırtlak kanseri olmuştur, aylarca kıvranır; Léautaud da bütün ayrıntıları âdeta kıvançla not eder, belirtir. Ama onun tanımlağa çalıştığı şey çürümeğe yüz tutan bir vücuttan başka bir şey değildir; vücudun insandan ayrılmasına imkân olmadığını bilmez âdeta. Madam Dormoy, arkadaşı Leo Larguier'nin cesedine dokunan Leautaud'nun birdenbire yepyeni bir gerçeği bulmuş gibi: «A… buz kesilmiş! » diye bağırdığını söyler.

Kala kala, hayatı, Paul Leautaud'yu aşırı derecede ilgilendiren bir varlık kalıyor ki, o da Paul Leautaud'nun kendisidir. Bununla beraber kendisi için söylediklerinin hemen hemen hiçbirine inanmamak gerekir. Paraya düşkün olmadığını söyler, ama bir yıllık kirasını ödetmek için doktor Le Savoureux'ye «kazık attığını» yazmaktan da çekinmez (cilt X, sayfa 271-272). Şan ve şerefi küçümsediğini söyler, ama kendisine nişan verdireceğini vadetmiş olan Bienstock ölünce, adamcağızın arkasından söylediği tek şey: «Gitti gürültüye bizim nişan!» cümlesidir. Kendisi hakkında şunun bunun söylediklerine aldırmadığını ileri sürer, ama söylenenlerin, yazılanların hepsini, hele övücü olanların hepsini bir bir not etmekten de geri kalmaz. Kendisi için der ki… evet ama kendisinden söz etmediği yer yok ki… Nitekim, Passe-temps adlı kitabında da: «Durmadan erdemlerinden söz eden erdemli kişiler kadar can sıkıcı ne vardır? Yaşasın edepsizliklerinden söz etmiyen edepsizler»[6] der. Şu Günlük'te aşırı derecede can sıkan, insana şüpheli, hattâ şüpheliden de ileri görünen bir şey var; o da, durmadan samimiyetinden söz eden şu samimî, erkinliğinden söz eden şu erkin, fakirliğinden söz eden şu fakir, alçakgönüllülüğünden söz eden şu alçakgönüllü kişinin kendisidir. Gösterişsiz erdemlerin tümünün birden kahramanıdır o; kendini tanımlamak için çizdiği iki portreden birini seçmemizi ister: biri, her şeyin yalanladığı lâyik bir veli portresi, öteki de bir maskara portresidir. Böyle bir insan, yani kafadan da yürekten de sakat bir insan bir Günlükken başka bir şey yazamazdı zaten. Bu Günlük ise, yarı yarıya özenilerek uydurulmuş bir yalan anıtıdır. Her akşam karşısına alıp baktığı bir aynadır bu yapıt; içinde gördüğü hayale benzemek için elinden geleni komadığı bir ayna.

Ama, kimi zaman bu hayal bizim için kıpırdar, ya da karmakarışık bir hal alır; işte o zaman, o iğrenç adamın yüzünde, surat buruşturmanın surat buruşturma olduğunu görürüz. Sırıtır; erkek olsun kadın olsun önüne gelene çıkışır; insanlara olan kinini suratlarına tükürür; dudağmdaki hafif titreme, ötedenberi elde edemediği, bundan sonra da elde edemiyeceği için üzüldüğü bir şeyi kötülediğini açığa vurur. O iğrenç adam bir anda zavallının biri olup çıkar ortaya. Uzun boylu acmdırmalarıyla, budalaca sözleriyle, kıyıda bucakta kalmış yazar bozuntuları için yaptığı dedikodularla kafamızı şişiren bu adama karşı birdenbire bir acıma duygusu uyanır içimizde; başımızı omuzunun üstünden uzatır, farkına varamadığımız bir sevgi kırıntısı buluruz diye hayatını günü gününe okumağa başlarız. Ama hayır, yok hayatında böyle bir şey. Günlük, Leautaud'nun bastırdığı ilk kitabıyla, kendi hayatını anlattığı le Petit Ami ile, bir de ölümünden sonra çıkan Lettres à ma mère'le aydınlatılmalı1 : bu yapıtlar da aynı korkunç ve dokunaklı gizi, kapanması imkânsız aynı kalb yarasını açıklar. Doğru dürüst bir sevgiden yoksun olan çocuk, ancak sevginin varlığını bile inkâr etmek suretiyle yaşayabilmiş. Sevgiden yoksun kalınca kendini gururla beslemiş; hattâ biricik çocuğunu da, gerçek ya da düşsel çocuğunu da gururla beslemiş; bu çocuk yine kendisiydi, başkası olamazdı zaten; Günlük de işte, Léautaud'nun çocuğu olan bu ikinci kişinin hem üstün, hem mânâsız anıtından başka bir şey değildir.

Kazandı Léautaud. Bir yazarın utkusudur bu utku: cümlenin açıklığı, biraz da kuru olan kesinliği, paragrafın solumluluğu ve canlılığı, önemsiz şeylerle ilgilenmek için bir istek uyandırdı içimizde; hem sonra, en gizli kaygısı için söylemek istediklerini de açıkça söylemekten çekinmemiş. Doğrusunu isterseniz, ona körü körüne bağlananlardan biri olacak değilim ben; zaten kendisi de hangisi olursa olsun bağlılığın her türlüsünden nefret ederdi. Bununla beraber Léautaud'yu unutmak imkânsız: birkaç yıl sonra Günlüğün bu baskısı tamamlanmış olacak. Çok iyi bir baskı ama yararsız: içinde, metin yerine noktalardan meydana getirilmiş satırlar, bütünü yazılmamış adlar var; kimi adların ük harfleri bile bile yanlış yazılmış; doğrusu açıklanmamış yanlışlar ve yalanlar sürüyle; çoktan unutmağa başladığımız kimi kişiler üzerine aydınlatıcı notlar da eksik bu baskıda. Ama yine de kazanacak Léautaud: bir eleştiri baskısı yapılırsa, Günlük, çağımızın, seve seve okuyabileceğimiz sayısı az yapıtlarından biri olur da ondan.

( Le Figaro Littéraire, 5 ağustos 1961 )

Çeviren : Fehmi BALDAŞ


 

 

[1] Leautaud'nun Edebiyat Güıılüğü'nden bazı parçaları Tercüme dergisiyle Türk Dili dergisinde çıkmıştır. XIX. yüzyılın sonuyla XX. yüzyılın ilk yarısındaki edebiyat hareketlerini canlandıran bu kitap, bilhassa yazarın açık gönüllü ve pervasız bir kişi oluşundan Fransa'da büyük bir başarı elde etmiştir.

 

[2] Paris şehri bir çok belediye dairesine ayrılmıştır; bu dairelerin her biri sayı ile gösterilir. Chamfort, XVIII. yüzyılda yaşamış bir Fransız düşünürü; Özdeyişler adında bir kitabı vardır. Şunu bunu iğnelemekten, kusurlarını yüzüne vurmaktan çekinmezdi. Leautaud da aşağı yukarı aynı şeyi yapmıştır. Bu bakımdan olacak, yıllarca önce ülkemize gelen Fransız eleştiricisi Andre Rousseaux da rahmetli Ataç'ı Leautaud'ya benzetmiştir.

 

[3] Le Petit Ami, Küçük dost; Amours, Sevgiler demektir. Bu arada Leautaud çeşitli dergilere, Mercure de France'a, Nouvelle Revue Française'e Chronique'ler vermiştir. Bu yazılar hemdedikoduyu, hem de eleştiriyi gerektiren yazılardır.

 

[4] Voyage au bout de la nuit, gecenin sonuna yolculuk ya da gecenin sonunda yolculuk diye çevrilebilir. Günlükteki parçalardan anlıyoruz ki Leautaud Goncourt ödülünü almak için çok uğraşmış, dostlarının teşvikiyle bazı teşebbüslerde bulunmuş, ama bir türlü istediğini elde edememiştir.Bu konuda artık ona dedikodu yapmaktan başka bir şey kalmamıştır.

 

[5] Le Monologue passionné; bu kitabın adım Tutkulu monolog diye çevirmek mümkünse de hiçbirşey anlatmıyacağından okuyucuya, Deli gibi seven birinin kendi kendisiyle konuşması diye çevirmeyidaha uygun bulduk.

 

[6] Passe-temps, eğlence, vakit geçirmek için diye çevrilebilir. Asıl hoş olan taraf, erdemlinin erdeminden söz etmesi, edepsizin ise edepsizliğinden söz etmesidir. Ama Leautaud edepsizliğini gizlemiyen bir edepsizdir. Yazar bunu belirtmek istiyor.

 

 

 

Leave a Comment

Filed under Deneme