Category Archives: Sinema

Apokaliptik/Distopik Bir Film: Aden

Mehmet Toygar Özdemir

(13 Eylül 2021)

aden 2018 yapımı bir dram. Yönetmenliğini Barış Atay’ın yaptığı, senaryosunu Onur Orhan’ın kaleme aldığı filmin görüntü yönetmeni Barış Aygen. Oyuncular: Funda Eryiğit, Sermet Yeşil, Caner Erdem, Onur Ünsal, Cemalettin Çekmece.

İstanbul Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü’ne layık görülen film,  Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ (Funda Eryiğit) ve ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ (Devrim Ömer Ünal) kategorilerinde ödül kazandı.

Aden, kısıtlı imkânlarla, düşük bütçeyle çekilmiş bir filmdir. Kültür Bakanlığının bol keseden dağıttığı sinema desteğini almamış. Kendi imkânlarıyla filmi çeken Barış Atay’ı kutlamak lazım. 

Filmin Konusu:

Aras’la Marba evli bir çifttir. Savaş ve sonrasında oluşan kıtlıktan dolayı korkusuzca yaşayıp karınlarını doyuracakları bir yer bulma amacıyla memleketlerini terk edip yola düşerler.

Yaşadıkları yer cehenneme döndüğünden kaçış kaçınılmazdı. Cennet artık başka diyarlardadır, onu bulmak için bin bir umutla bilinmeze yolculuk yapmak gereklidir. Dağ, tepe demeden korkunun, tedirginliğin izleri yüzlerinde belirginleşen Aras’la Marba arkalarına bakmadan kaçmayı denerler. Bir zaman sonra bir gece vakti umutlarının tükendiği bir anda suya kavuşurlar. Yaşam izi gördükleri çiftlik evine doğru yaklaşırlar. Marba, kendi can güvenliğini düşündüğünden karısını kardeşi olarak tanıtmaya karar verir. Libak’la Pukay evi paylaşan iki kardeştir. Bu davetsiz misafirleri tereddütle evlerine kabul ederler.

Göçebe/Yerli Ekseninde Film.

Aras’la Marba, savaş yüzünden terk ettikleri yurtlarına dönmeyi düşünmüyor ama nereye gideceklerini de bilmiyorlar. Tek istedikleri şey hayatta kalabilmek ve karınlarını doyurmaktır. Zorlu geçen bir yolculuktan sonra bir ırmak çıkıyor önlerine. Çölde vaha bulmuş gibi seviniyorlar. Su ihtiyaçlarını giderip ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra bir meşale ile ırmağa giriyorlar. Irmak, köprü ve bir kadınla bir erkek… İşte cennet burası dedirten bir kadraj. Cennete doğuş, kâbustan uyanır gibi. İşte bir kulübe. Yaşamaya dair iz. Aras’la Marba korku ve tedirginlikle kulübeye yaklaşıp kendilerini bir bilinmeze teslim ediyorlar.

Filmin arka planında mültecilik, mülk, yerleşme, hayatta kalma mücadelesi, güç, savaş, yıkım, kıskançlık, iktidar, haksızlık, açlık, kadın sorunu ve sınıfsal mücadele var.

Apokaliptik bir film. Her sınıf insanın dramı resmedilmiş. Cennet bir arayış, kurgu, hayal… Cehennem her yerde, insanlar iliklerine kadar bunu yaşıyor.

Barış Atay, filme politik bir arka plan yüklüyor. Bu filmde solun gereksiz takıntısı olan toplumsal gerçekçilikten uzaklaşılmış. Bu iyi de olmuş. Film, masalımsı bir anlatımla dinsel mitolojiyle kuşatılmış âdeta. Bununla tarihi bir derinlik oluşturulmak istenmiş. Filmde iktidar, şiddet, kadının meta olarak algılanması, baskı gibi ögelerle distopik bir atmosfer yaratılmış.

Filmde zaman ve mekân masalımsı bir ortamda yeniden yaratılsa da kadının meta halinde kabul görmesi doğuyu, Ortadoğu’yu çağrıştırıyor. Dinsel hikâyelerle tarihi bir derinlik verilmek istenen film, Tevrat’a göndermelerde bulunuyor. Mitolojik anlatım güncelleniyor.

Senaryo çok net değil. Bulanık bir havuzda inci aratıyor. Kadın konusu oldukça yüzeysel kalmış. Sol- Marksist bir dünya görüşüne sahip olan yönetmen, senaristin birbirine boca ettiği mitolojik hikâyeleri birer metafor olarak görüp alt metin olur umuduyla filmde işlemiş. Dini referanslar sınıfsal mücadeleye, mültecilik ve kadın sorununa tarihi derinlik katabilir diye düşünülmüş. Bunda başarılı olunmuş demek çok zor. Çok şey anlatmaya kalkarsanız hiçbir şey anlatamazsınız. Savaşla birlikte oluşan mültecilik sorununa derinlemesine girebilirdi. Çok yüzeysel geçince derinlik kazanan olay da kalmamış.

Funda Eryiğit oyunculuğunu konuşturmuş, zaten bu kendisine ödül de getirmiş. Sermet Yeşil de hakkını vermiş oyunculuğun. Libak sönük ve zayıf kalmış. Marba mecbur kalınmış da oynatılmış gibi duruyor. Marba, zayıf oyunculuğuyla filmin ritmini düşürmüş. Sinema filmi için çok da derli toplu değil. Kısıtlı bir mekâna sıkıştırılan filmin senaryosu daha çok tiyatroya uygun. Belki bu metinden bir televizyon dizisi de çıkarılabilirdi.

Finalde çok zorlanılmış. Film bir an önce bitsin de kurtulalım denmiş âdeta. Gerilimli ama sakin seyreden film finalde hızlanmış. Ses miksajı kötü. Kurgusu iyi, görüntü yönetmeni de tüm imkânsızlıklara rağmen iyi iş çıkarmış.

Hikâyede eksiklik var. Mültecilik sadece savaşla anlatılmış. İki kardeş neden orada yaşıyor? İleri sürülen sebep tatmin edici değil. Savaştan kaçmak, belirsiz zaman ve mekâna yolculuk yapmak yoruyor insanı. Film boyunca bu gerilim devam ediyor.

 aden2

Tevrat esinlenmeleri… 

Aden: Cennet, yeryüzü cenneti.

“Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu ( Tevrat, Tekvin, 2/8)

Yönetmen Barış Atay, bir röportajında filme adını veren “Aden”in “cennet bahçesi” olduğunu belirterek kendi cennetini arayan insanları anlattığını dile getiriyor. Masalsı bir hava katmak için dini mitolojiye başvuruyor. Keşke dozunu biraz azaltsaydı.

Aden: Cennet bahçesi. Aranan yer. Yoksa burada kadın adı mı? Yani, kadın olduğu yer cennet olur mu denmek istenmiş? Geldikleri yer cennet değildi. Yoksa Adem’le Havva’nın dünyaya düşüşü olarak da yorumlanabilirdi. Distopik bir dünya. Hristiyanların dünyaya bakışı gibi. Günah sonrası çile. Loş kiliseler…

Aden, Tevrat’ta Adem’le Havva’nın kovulmadan önce yaşadığı cennet olarak biliniyor. Kuran’da “Adn” olarak geçiyor. “Dünya üzerinde bir yerdir.” diyenler de var. Tevrat’a göre dünyada olan bir bahçe. Başka âlem değil. Yeri belli olmayan dünyevi bahçe. Tevrat’ta yapılan tasvirlerde buranın “Allah’ın Bahçesi” olduğu anlatılıyor. Burada dört kola ayrılan bir nehirden bahsedilmektedir. Bu dört kollu nehir filmdeki dört ana karakter mi? Hepsinin akış gücü ayrı ve farklı yere dökülüyor.

Tek mekân diyebileceğimiz bir ortamda flu bir zaman biriminde masalımsı anlatım filmin omurgasını oluşturmuş ama yaşanan gerçeklikten kopmadan. Dinsel mitolojilere göndermede bulunarak filmin hikâyesine derinlik verilmek yoluyla alt katmanlar oluşturulmak istenmiş.

Filmdeki kahramanların isimleri ters çevrilmiş. “Ey seyirci bizler dini mitolojiden yararlandık. Eğer hikâyelerle ilgi kuramazsanız size yardımcı olmak adına isimleri tersten okuyun.” denmek istenmiş sanki.

Aras (Sara) İbrahim peygamberin karısı.

Marba (Abram-İbrahim).

Abram, Nemrut’un elinden kurtularak Babil’i terk edip karısı Sara ile birlikte Mısır’a gitmiştir. Sara’nın güzelliği Firavun’un kulağına kadar gitmiş. Abram,  Firavun’a Sara’nın kardeşi olduğunu söylemiştir. (Marba’nın Aras’ı kardeşi gibi sunması buraya göndermedir.)

Kadın olmak başlı başına zor bir şey. Erkek egemen bir toplumda kadınca yaşamak da zor. Aras, savaş ve kıtlık nedeniyle bir erkeğin ardına takılıp gidiyor. Yoksulluk ve sahipsizlik onu çaresiz bırakıyor. Kocası ne derse onu kabul ediyor. Kocasına karşı itaatkâr, hamile olduğu halde kocasının, “Kardeşim gibi davran.” demesini de kabulleniyor.

Aras, erkekler arasında eziliyor. Eşi kendi hayatını kurtarmak için kardeşi olduğunu söylemesini istiyor. “Eğer kocan olduğumu anlarsalar sana sahip olmak için beni öldürürler.” diyor. Aras itaat eden kadın. Kim ne söylüyorsa onu yapıyor. Çaresiz. Libak tarafından tecavüze uğrarken çocuğunu korumak adına buna ses çıkarmıyor. Ama kocasının bu olaya sessiz kalmasına da çok içerliyor.

Kadın bütün dengeleri değiştiriyor. Bütün erkekler etrafında pervane. Ama kadına eşya gibi bakıp sahip olmak istiyorlar. O yüzden onun düşüncesinin bir önemi yoktur. Kadın erkekler için sadece ele geçirilmesi gereken bir metadır. Cinsel arzuların giderilmesi için bir nesnedir. Marba, kardeş olduğu söylediği için Libak’ın karısının odasına girmesine ses çıkaramıyor. Kadının buradaki pozisyonu çok da önemli değil. Marba ile Sara ev sahibi olsaydı, iki kardeş dışarıdan gelseydi, Sara yine cinsel tacize uğrardı.

Marba’nın tüm amacı hayatta kalmak ve rahat bir yaşama kavuşmaktır. Bunun için iki kardeşi soyup kaçma planları yapıyor. Marba ( Abram/ İbrahim) kaderci ama iyi yaşamak istiyor. En azından hayatta kalma çabasındadır. Aras’ı kontrol ediyor. Kendisini dinlemesini, ne derse onu yapmasını istiyor Aras’tan. Sınıfsal çatışmalarda işbirlikçiliği de temsil ediyor.

Ev sahibi iki kardeş. Yerleşik. Ataları da burada yaşamış. Şehirden uzak kimsesiz bir ortamda yaşamaları garip karşılansa da bir düzen kurmuşlar. Yurt, ev, mekân sorunu, aç kalma korkusundan ve savaştan uzak yaşıyorlar.

Bukay (Yakup).

Libak (Kabil).

Bukay, ağa diye hitap ettiği büyük kardeşinden karakter olarak daha iyi. Kadına duygusal yaklaşıyor. Ona sahip olmak istiyor ama bunu oyunlarla zamana yayıyor. Aras’ı banyo yaparken çıplak seyrediyor, onun hamile olduğunu görüyor. Bu vesileyle Marba’nın kardeşi değil de kocası olduğunu anlıyor.

Libak; ağabey, ağa, devlet, güç. Sahip olma egosu zirvede. Çekinmeden, hesap sorulamayacağını bildiğinden Aras’ın odasına girerek tecavüz ediyor. Bunu hakkı olarak görüyor. Kötülük, zorbalık, aç gözlülük bu işte. Kabil’den beri bu böyle. Kadın paylaşılamıyor, Kabil-Habil hikâyesinde olduğu gibi. Kadına sahip olma arzusu  savaşın fitilini ateşliyor.

Filmin ilerleyen bölümlerinde evde başka birinin varlığından haberdar oluyoruz. Libak’la Pukay kendilerinden küçük kardeşlerini anne babalarının onu çok sevdiğini düşünerek kıskanmış ve bir  kuyuya atmışlar. Pukay Aras’ı bodruma götürerek kardeşini hem gösteriyor hem de onun hikâyesini anlatıyor. Sakat kalan kardeş ve halâ devam eden işkence…

Marba hayatta kaldığı için mutlu. O, cennetine yaklaşmıştır. Aras hamiledir. Karnındaki çocuğunu korumak istiyor. Bununla birlikte bodrumdaki küçük kardeşi de kurtarmak istiyor.

Josef (Yusuf).

Küçük kardeş. Kuyu metaforuyla Yusuf kıssasına gönderme yapılmış. Libak güçlü, çünkü iktidarda. Her türlü silah masasında duruyor, parası da var. Otoriter, kendisine baş kaldıracak kimse yok.

Savaşlar dünyanın sonunu getiriyor. Bu felâket insanlığın da kıyametidir. İnsanlar yok oluşu görüyor ama kötülükten yine de vazgeçmiyor. Bir döngüye bağlıyor film hikâyeyi. Kader ya da Sisifos. Kadın bu döngünün hızı, nedeni… Belki de cennet bu.

Bu gönderme yapılan hikâyeler daha çok Tevrat kaynaklıdır. Marba (Abram), karısını kardeşim diye tanıtarak bir nevi Libak (Kabil)’a sunuyor.

Aras (Sara),  güzel ama çaresiz bir kadın.

Libak (Kabil), Firavun, Yakup’un kardeşi Esav.

Pukay (Yakup), Habil. Esav’ın kardeşi.

Josef (Yusuf), kardeşlerinin kıskançlıklarından dolayı kuyuya attıkları güzel çocuk.

Senaryo karışık, net değil. Daha iyi çalışılabilirmiş. Senaryoda boşluklarla hatalar sanırım bütçe yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dört kişiyle sabit bir mekânda çekilen film, tiyatroyu andırmış. Gerilimi düşürmeden devam etmesi filmin başarısıdır.

Filmin sonunda teknik ekip, reji, yönetmen çekimlerden sıkılmış sanki. Filmi bir an önce bitirip gidelim, havasında çekmişler. Teknik hatalar genelde sona denk gelmiş.

Gece yarısı Marba’nın tıkırtılarına uyanıp onu öldüren Libak, Aras’ın bodrumun kapağını birkaç kez açıp kapamasının çıkardığı sesi duymuyor. Libak, Pukay’ı vuruyor, elinde silahla yürüyüp gidiyor. O sırada küçük kardeşi çığlık atarak koşup saldırıyor ama Libak tepkisiz bekliyor.

Filmdeki ortam ve kostümler modern zamanı işaret etmezken arabanın varlığı sırıtıyor. Arabada avcılık izleri var. Zaten fazla da kullanılmamış. Filmin başında şehre gitmek için kullanılıyor. Bir de filmin sonunda ortaya çıkıyor, silahlı çatışma yapıldığında…

Final, belirsizliği beraberinde getiriyor. İki kardeşin iktidar mücadelesi nasıl sonlanacak? Aras özgürlüğüne mi kavuştu? Yaşayan hangi kardeşin tahakkümüne girecek. Ezilen sınıfı temsil eden Yusuf, o haliyle hayatta kalmayı başarabilecek mi? Yoksa hayatta kalmayı başaranlar kendilerine yeni efendiler mi arayacak?

Leave a Comment

Filed under Sinema

Paris’in En Hüzünlü Adamları Eylülde Ölür

Cengis Asiltürk

jean paul belmondoJean-Paul Belmondo 6 Eylül 2021’de öldü. 88 yaşında. Bugünlerde olgunluk veya yaşlılık evresi yaşayanların bir kez daha kalbinin bir yerlerine dokunarak kendi sayfasını kapattı gitti, dün. Üstelik Paris’te… İnsan Paris’te nasıl ölebilir ki? İsterse, yaşı 88 olsun! Belmondo, 9 Nisan 1933’te Fransa’da doğmuştu, Paris’in batısındaki Neuilly-sur-Seine banliyösünde. Burası, Fransa’nın Ile-de-France bölgesinde bir komün… Kim bilir kimler şimdi Neuilly-sur-Seine bölgesinin mutlak ziyaret edilmesi gereken yerlerini defterlerine not alıyor? Parc de la folie Saint James, Eglise Saint Pierre, Ancient Cemetery ve Eglise Saint Jean-Baptiste taraflarında Belmondo adında sevimli, hüzünlü, kimi zaman kabına sığmayan zıpır bir oğlanın siluetinin dolaştığını kim fark edecek? Kimi bölgeler, kimi adamlar orada doğduğu için o kadar güzeldir, o adamlar öldüğü için artık sonsuza kadar o kadar hüzünlüdür.

Babası Paul Belmondo, Albert Camus’nün arkadaşı ve ünlü bir heykeltıraş, annesi Madeleine ve kız kardeşi Muriél ise bir dansçı olan Jean Paul Belmondo, babasının ailesi aracılığıyla Sicilyalı olduğu için Akdenizli kanı taşıyor. Belmondo lise yıllarında futbolcu ve boksördü. Oyunculuk, ancak yirmili yaşlarında ilgisini çekti. Böylece, Conservatoire National Superieur d’Art Dramatique’e kayıt oldu. Gençliğinin en toy zamanlarında tiyatro oyuncusuydu.

Şimdi…

Sormaktan kaçarak nereye kadar gidebiliriz ki: Hayat nedir? Zaman nedir? İnsan neyin peşinde en sonunda ne olacaktır? Her şey bir hiç midir? Her şey bir hiç değilse, esasında başka nedir?”

Sanırım sonra bir dalgaya kapılıp gidecek insan; Jean Paul Belmondo’nun 1960’ta 27 yaşında Jean Luc Godard ve Jean Seberg ile Üç Jean’dan Biri olarak kapıldığı Fransız Yeni Dalgasına… İşte iyi bir yönetmen, iyi bir filmle oyuncusuna ölümsüzlüğü armağan ediyor! Sonuçta birinin ölümsüzlüğü yazılıyor pelikül üzerine. Ki, hareketli fotoğraflar sanatı bir açıdan da zaten bundan başka bir şey değil. Cevaplar hazır olsa bile durmadan katılaşıyor sorular. Daha önce de filmlerde, tiyatro oyunlarında yer alsa bile 27’sinde çok tuhaf bir dalgaya kapıldı Jean Paul Belmondo… Büyükbabalarımız ve büyükannelerimiz için dün kadar yakın olan o günler. Bir kader ânıydı! Hiç de yakışıklı bulunmayan, ancak sempatikliğiyle ve hüznüyle gönüllere incitilmeden alınan Jean-Paul Belmondo, Godard tarafından tercih ediliyordu. “Gel, senden iyi bir Michel Poiccard olabilir.”

1960 yılıydı. Sinemada daima gerçeği kollamış bulunan André Bazin’in kuramsal çalışmalarındaki romantikler romantiği kalfası, Fransız Yeni Dalga Sinemasının haşarı çocuğu Jean-Luc Godard, işte o yıl, À Bout de Souffle (Serseri Âşıklar) filminde öylesine bir Michel Poiccard heykeli yonttu ki, şaşırtmadığı zihin, girmediği kalp, konuşulmadığı ortam olabilsin! Ah, Ne mümkün!

Patricia Franchini, sen nasıl kırabildin bu adamı, o kadar kolay? Godard, üçüncü Jean’a, Jean Seberg’e, Belmondo’ya öyle davranmasını söylemişti, senaryoyu beraberce yazdıkları Claude Chabrol ve François Truffaut ile birlikte. Godard ki Fransız Yeni Dalga Sinemasının haşarı çocuğuydu işte. Belmondo hüznü ve eğlenceli tarafıyla işte bir heykel gibi fazlalıklarından arındırılıp ortaya çıkartılıyordu. Sonra 1960’lar boyunca Fransız ve Avrupa sinemasının kimi aksiyon, kimi komedi, kimi aşk filmlerinde yolculuğunu şiirsel bir atmosferde sürdürecekti. Paris’in bu güzel adamı…

Her şey unutulurdu da sinemada; artık À Bout de Souffle asla… Belmondo demek eğer biraz da hatta daha çok À Bout de Souffle’sa; ondan sekiz yıl sonra Marshalltown’da (Lowa Amerika) doğan ve ondan uzun süre önce (1979’da), oyunculuk kariyerinin büyük bölümünü yaptığı Paris’te ölen Jeanların üçüncüsü, eczacının harika kızı Jean Seberg de mutlaka anımsanmalı. Jean’a harikulade Seberg soyadını Amerika’ya gelen büyükbabası Edward Carlson (aman tanrım, Amerika’da hereksin soyadı Carlson olunca), İsveç’in su ve dağlarının anısına bıraktı. İşte Jean Paul Belmondo, sinemada devrim niteliğindeki o harikulade À Bout de Souffle adlı filminde, ölümsüzler listesine kare kare, sahne sahne, sekans sekans alınırken yanında, karşısında Jean Seberg (Patricia Franchini) vardı. Film henüz yirmili yaşlarındaki iki oyuncuyu da mesleklerinin doruğuna uçurmuştu. Atilla Dorsay’a göre belki de gerçek anlamda modern sinemanın başlangıcını oluşturan À Bout de Souffle filminde mitsel efsaneye dönüşen iki oyuncu, daha başka önemli filmlerde yer alsalar da, daha çok bu filmle anımsanmaktalar.

jean paul belmondo1956’dan sonra sinemayla yolu kesişen Belmondo, yılda bir iki filmde oynarken, bazen bir yılda dört filmde rol almıştır. Böylece, bir Belmondo gelir diye adeta kendisine rezerve edilmiş bulunan sinemadaki yerine yerleşti. Yüzündeki o doğa vergisi muzipliği, kurnaz ve çapkın mimiklerini kamera ve dolayımsız olarak izleyici sevdi. Esprili adamdı, hüzün dolu gözlerle bakıyordu. Sinemada oyuncuların objektife bakması yasak olsa bile, À Bout de Souffle filminin birinci Jean’ı, Godard-Luc Godard, deneysellik dolu filminde, ona kamera objektifine bakma serbestisi getirdi.

Jean Paul Belmondo 1958’de dört, 1959’da üç, 1960’ta biri À Bout de Souffle filmi olmak üzere tam sekiz filmde oynadı. 1970’li yıllara kadar yılda üç dört filmde oynadı. 2001 yılında felçli olunca oyunculuk çalışmalarını bıraktı.

Oynadığı aksiyon ve macera filmlerinin en tehlikeli sahnelerinde bile, asla dublör kullanmadı. Ne zamana kadar? 1985 yılına, yani Hold-Up adlı filmin çekimleri sırasında ciddi bir kaza geçirinceye kadar! Yapımcılığını ağabeyi Alain Belmondo’nun yaptığı kimi filmlerde oynadı. Bir film şirketi kurdu: Cerito. Kinci biriydi galiba bu adam! Yoksa ders vermeyi mi seviyordu? Zira bu adam, 1988 yılında kendisine en iyi oyuncu dalında César ödülü verildiğinde “şu heykelciği tasarlayarak ona adını veren César, bir heykeltıraş olan babamı bir zamanlar karaladı” diyerek ödülü reddetmişti. Şimdi biz, “kendisine takdim edilen Fransızların en büyük onur nişanı Legion d’Honneut’un yanında bir César heykeli nedir ki” mi demeliyiz?

Ki, Belmondo ölmüş. Paris’in en hüzünlü adamlarında biri… Eylülde… (9 Eylül 2021)

Leave a Comment

Filed under Sinema

Kovan

 

Mehmet Toygar Özdemir

kovanKovan, 2020 yapımı dram türü bir film. Yönetmen koltuğunda Eylem Kaftan oturuyor. Daha önce çektiği belgesellerle tanınan Eylem Kaftan’ın ilk kurmaca filmi. Oyuncular: Meryem Uzerli, Feyyaz Duman, Hakan Karsak, Burcu Salihoğlu, Sennur Nogaylar. Kovan, Malatya Film Festivali ve Kayseri Film Festivali’nden ödülle döndü.

 

Ayşe, ortaokulda okuduğu yıllarda memleketi olan Artvin’den Almanya’ya gönderilmiştir. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan, memleketine dönmeyi pek düşünmeyen Ayşe, annesinin çok hasta olduğunu öğrenince çocukluğunun geçtiği köyüne döner. Sadece iki gününü beraber geçirdiği annesi ölmeden önce arılarını Ayşe’ye bırakır. Ayşe, çocukluğundan kalma arı korkusu olmasına rağmen annesinin vasiyetini yerine getirerek arıcılık yapmaya karar verir. Arıcılıkta yeni bir şeyler denemeye çalışır, gelenekçi arıcılarla çatışmaya girer. Bu arada kovanlara dadanan ayılarla da başı derttedir.

Sinemada senaryo her şeydir. Senaryo (hikâye) sağlam değilse filmden mucize beklenemez. Bu filmde bunu açıkça görmek mümkündür. Filmin senaryosu çok zayıf, çalakalem yazılmış, üzerinde hiç çalışma yapılmadan, “Artvin’e gidip birkaç günde hemen çekelim bu filmi” demişler sanki.

Ayşe, köye gelince Almanya’yı arayıp bir süre Almanca konuşuyor. Yani Almanya’dan geldiğine inanmayan olursa “Bakın Almanca konuşuyor.” demek istemişler. Meryem Uzerli’nin Almanca bilmesi bu sahneyi düşündürmüş olabilir. Uzun yıllar Almanya’da yaşayan biri gelir gelmez köye uyum sağlayamaz. Bir intibak süresi olmalı. Bunu örtmek için Ayşe’nin Almanya’da yaşamaktan memnun olmadığı vurgulanıyor. Hasta anne aceleyle öldürülüyor. Sanki Ayşe’yi köye getirmek için hasta yapılmış, “Arıları sana bırakıyorum.” demesi için de iki gün yaşatılmış. Halbuki anne biraz daha yaşatılsaydı, geleneksel arıcılık üzerine bilgi aktarsaydı. Bu, filme derinlik katardı. Hem bu süreçte Ayşe arı fobisini yenmiş olurdu. Arılardan ölesiye korkan Ayşe nasıl olduysa bu fobisini çok hızlı bir şekilde yendi. Arıcılık elbisesini giyince de birdenbire usta arıcı oldu. Arı fobisi olan Ayşe çocukluğunun arılarla geçtiğini, onları iyi tanıdığını iddia ederek işe başlıyor. Senaryo hiç okunmamış sanki. Bu karışıklık hemen göze çarpıyor.

Anne Cemile Hanım arıcılığı severek yapmaktadır. Bu uğraş ona maddi katkı sunduğu gibi mutluluk da vermektedir. Soyun yürütülmesi gibi arıcılık mesleğinin de kuşaktan kuşağa devam ettirilmesini en önemli arzusudur. Cemile Hanım’ın yardımcılığını üstlenen ve arıcıktan anlayan Ahmet, Ayşe ile anlaşıp anlaşamayacağı konusunda tereddüt yaşamaktadır. Arıcılığın geleneksel bir şekilde yürütülmesi taraftarıdır. Dışarıdan müdahaleler çok yanlıştır dese de Ayşe’yi ikna edemez. Ayşe modernlikten, yenilikten yanadır.

İlker, aniden ortaya çıkıyor. Tanımadığı bir bayana oldukça sert davranıyor. Bu tarz Yeşilçam filmlerinde ve dizilerde çok işlendi. İlk tanışma kaba davranma ve kavgayla başlar, sonra tutkulu bir aşk… Bu çok acemice ve sırıtan bir kurgu. Diyaloglar yapay, gerçekçilikten oldukça uzak. Oyuncular arasında uyum yok. Dışarıdan gelen bir kadını ortama alıştıracak bir karakter yok. Annesinin arıcılık konusundaki yardımcısı Ahmet rolünün hakkını veriyor ama yeterli değil. Ayşe’nin ablası çok zayıf bir oyunculuk sergiliyor. Zaten verilen rol de çok uygun değil. Kardeşinden nefret eden bir abla profili filme ne kazandırmış. Halbuki batılı yaşam tarzından köye yani köklerine dönen bir kadına yardımcı olacak bir karakter olabilirdi. Dışarıdan gelen Ayşe’nin orada yaşayan insanlara ve doğaya alışması kolay olmayacaktır. Bu süreçte abla, filmi kendi gerçekliğine oturtturabilirdi. Nasıl oluyor da Almanya gibi bir ülkenin bir şehrinde yaşayan Ayşe köye gelmesiyle birden doğayla uyum içine girebiliyor.

Ayşe, Kafkas ırkı arıların gen merkezi olduğu belirtilen köyde tepki çeken uygulamalar yapmaya başlıyor. Tepeden inme arıcı gibi modern metotlarla takviye yapmaya başlıyor. Yönetmen filmi bu çatışma üzerine oturtmaya çalışırken bile yetersiz kalıyor, olayı derinleştiremiyor. Bu konuyu çok yüzeysel geçerek ana mesajdan uzaklaşıyor.

Ayşe arıcılığa, kovanlara yeni yeni hakim olmaya başladığında başka bir tehditle karşılaşıyor. Dağlardan, ormanlardan ayılar köye inmeye başlamıştır. Ayılardan biri sürekli Ayşe’nin kovanlarını parçalayıp ballarını yemektedir. Elektrikli tel ve gece nöbeti de fayda vermiyor. Ayıyı öldüren Ayşe filmin akışını değiştiriyor.

Bölge kaliteli balıyla meşhur. Bu biraz öne çıkartılabilirdi. Kafkas ırkı arıların özelliği üzerinde durulmalıydı. Belgeselci bir yönetmen bunları es geçmemeliydi diye düşünüyorum. Bölge cennetten bir köşe. Doğasının güzelliği tartışılmaz. Görüntü yönetmeni çok zorluk çekmeden bu güzelliği yansıtarak üzerine düşen görevi yapıyor. Bu muhteşem güzelliğe sahip doğanın arıcılıkla olan ilişkisi işlenmeliydi. Görüntüler kartpostal gibi kalmış.

Durup dururken bar da neyin nesiydi? Madem buraya geldik bir de bar oynayanları çekelim, demişler. Oyun verecekseniz bari bir yere bağlayın, bir düğün gibi. Düğün değil bayram değil, eniştem beni niye öptü, olmuş açıkçası.

Ayşe, kovana farklı arı sokmak istiyor. Ahmet buna karşı çıkıyor. “Geni bozmayalım, bu arılar Kafkas ırkı.” diyor. Tam burada ben, “Vay be bu bir metafor!” diyorum. Kovana katılmak istenen kraliçe arı gibi Ayşe de dışarıdan geldi, bunun üzerinde film ilerleyecek sandım. Yanıldım. Yok böyle bir şey.

Ahmet’in karısının çocuk düşürmesinin neye hizmet ettiği anlaşılmıyor. O sahne olmasaydı ne olurdu? Oldu da filme ne kazandırdı?

Meryem Uzerli yani Ayşe rolünün hakkını vermiş ama filmi kurtarmaya yetmemiş bu performansı. Ayşe, Avrupa’dan gelen modern bir kadın. Doğadaki yaşamı iğreti.

Arılardan, ayılardan, yalnızlıktan, geceden korkan Ayşe, birden yatakların arasından çektiği silahla (Silah dolu bırakılmaz.) gece yarısı ayıyı vurdu. Nerede aldı bu eğitimi? Avcıların zorlandığı bir işi Ayşe ilk defa eline silah alarak başardı. Ne kadar gerçeklikten uzak. Bu senaryo hiç çalışılmamış.

Hareketli sahnelerle ve olayı özetleyen konuyla başlayan film ilerledikçe durağanlaşıyor. Konular, mesajlar birbirine giriyor. Kumlu bir derenin bulanıklığına dönüşüyor. Kurmaca film ile belgesel film arasında kalmış 06.09.2021

 

 

Leave a Comment

Filed under Sinema