Léautaud’nun Utkusu

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Léautaud'nun Utkusu 

 Robert KANTERS

 

Utku Léautaud'nun. Edebiyat Günlüğü[1]'nün onuncu cildi de çıktı. Bu bölüm bizi 1932 ekiminden 1935 ocağına kadar götürüyor. Ölümünden sekiz gün öncesine, yani son sayfayı yazdığı 15 şubat 1956 tarihine varmak için her halde sekiz dokuz cildin daha çıkması gerekecek. Bugün kitap piyasasında aşağı yukarı otuz bin frank değerinde yedi sekiz bin koca koca sayfalık bir şey olacak bu yapıtın tümü; söyliyecek bir şeyi olmıyan bir yazarın şimdiye dek verdiği en büyük yapıttır bu : On yıl önce M. Robert Mallet ile radyoda yaptığı konuşmalardan ötürü adı dillere destan olmuşsa da, sanmam ki Léautaud'nun okuyucu sayısı çok olsun. Yazılarından birinde, şu ya da bu yazarın mezarının başında birleşen ve hemen oracıkta kendi kendilerine o yazarı sevenler adı altında bir topluluk kuran kişilerle alay eder : Şu halde Léautaud'yu sevenler topluluğu diye bir topluluk da olmıyacak. Ya ne olacak? Birtakım] manyaklar, hastalar çıkacak; o bir sürü dedikoduyla düşünceden meydana gelmiş olan evrenin üstüne eğilip araştırmalarda bulunacak hastalar türeyecek; bunlar araştırmalarının sonuçlarını, daha az meraklı olanlara anlatacaklar; seçtikleri bazı sayfaları bastıracaklar; özlü sözlerden demetler çıkartacaklar; şuradan buradan aldıkları parçalan kitaplarına sıkıştıracaklar. İşte Léautaud'nun utkusu burada. Edmond Jaloux ondan söz ederken: «Altıncı belediye dairesinin Chamfort'u», derdi.[2] Onu bunu bilmem ama, Chamfort'un kendisidir Léautaud ; altıncı belediye dairesini, Valette'le Rachild'in hüküm sürdüğü bağımsız bir kırallık haline sokan, edebiyat haritalarında da o bölgeye gerekli yerini sağhyan bir Chamfort.

Geçenlerde M. Julien Green üzerine yazdığımız bir yazıda, edebî yapıtın gerçek büyüklüğünde belirecek olan bir iç müzikten, o müziğin boğuk ve dolaysız sesinden başka bir şey olmıyan Günlüklerden, eşlik müziğine benzettiğimiz Günlüklerden söz etmiştik. Ama Léautaud'da Günlük, asıl yapıta eşlik etmez, yapıtın kendisidir. Ondan başka bir şey de yazmamış gibidir: 1902 ile 1906 arasında Le Petit Ami, In Memoriam, Amours adında kendi hayatıyla ilgili üç küçük kitap çıkarmış, arkasından da tam elli yıl bunları çeşitli şekillere sokmağa çalışmış, kimi dergilere de, çabucak yön değiştirip itirafa kaçan eleştiriler vermiştir[3]. Dedim ya işte, Günlüğü bir yapıttır, onun yapıtı; bununla beraber, başlığını seçerken kendisinin de belirtmek istediği gibi, bu yapıtı en edebî anlamda kabul etmek gerekir: İçten gelen sözlerle bir sürü düzenbazlığın karması olan bu Günlük, edebiyat yapıtının görevlerinden birini tam olarak yerine getirmektedir; kendisini olduğu gibi başkalarını kandırmak için de, Leautaud'nun bulabildiği en iyi araçtır bu. Kendi kendine durmadan oyun oynıyan, ama bu oyunlara her zaman kanmıyan, bu da kendi iyiliğinedir, bir adamın yapıtıdır bu.

Bir ân, kendisi tarafından çizilmiş portresiyle herkesin bildiği portresini (ikisi de birdir ya bunların, neyse) inceliyelim. Uzlaşılması güç, erkinliğine düşkün, kendini beğenmiş bir yazar; bütün hayatını yazmak onur ve mutluluğuna feda etmiş, yıllarca Mercure de France'ta az para getiren aşağılık bir görevde çalışmış, bundan ötürü de acı içinde kıvranmış bir yazar; ama üzerine titrediği erkinliğini bir ân olsun yitirmediği için böylesi daha hoşuna gitmiş. Ne para peşinde koşmuş ne de şöhret, yalnız bir şey aramış; o da, tam bir erkinlik içinde gerçeği söylemesini sağlıyacak olan yazarlık görevini sonuna kadar yürütebilmek. 1895 ten 1902'ye kadar tam yedi yıl, çıkara çıkara elli sayfalık bir kitapçık çıkardığı için sevgilisi ve övücüsü matmazel Marie Dormoy: «Bütün yaratıcılar gibi o da gelecekteki yapıtını daha da olgunlaştırmak amacıyla kendi içine kıvrılmıştı» diyor. Çok güzel bir söz bu. Ama işin kötüsü şu ki, yapıt diye bir şey de yok ortada; bağımsızlığına düşkün olan bu yazar bir şey yazmıyordu da ondan; yazmıyordu, çünkü söyliyecek bir şeyi yoktu; söyliyecek bir şeyi yoktu, çünkü kafası dar, yüreği kuruydu oncağızın. Tam otuz üç yıl Mercure'de bir köle gibi çalıştığı için sızlanıp durdu; peki ama, böyle, gözleme elverişli bir yerde bulunmasaydı, Günlüğü nasıl bir şey olurdu, düşündünüz mü hiç? Bana kalırsa, yeri yurdu olmıyan bir kapıcı kadının anıları olurdu, işte o kadar. İşi, iki yönden besliyordu onu: bir yandan yaşamasını, öte yandan da akşamlan yalnız kaldığı zaman geviş getirmesini sağlıyordu. Eleştirileri, hayal gücü, bağımsızlığı vardı diyeceksiniz. Doğru. Leautaud, Boulevard'- larda pala sallamak istiyen sözüm ona oyun yazarlarım, kitapları kapış kapış giden romancıları, zekâsını kullanmak suretiyle hiç irkilmeden yerlerine oturttu. Ama ne var ki, onun yargısı da pek öyle güvenilecek yargılardan olamaz. Örnek mi istiyorsunuz, işte size bir tane: Oyun yazarlığı konusunda Leautaud, Paul Claudel'den ya da Corneille'den çok Sacha Guitry'yi beğenir. 1932 ile 1935 yılları arasındaki edebiyat dünyası üzerine, Günlüğün son çıkan cildine göre bir kanı edinmek isterseniz yanlış bir yol tutmuş olursunuz: Bernanos'tan Marlaux'ya, Mauriac'tan Montherlant'a kadar, sanatlarının en üst noktasına ulaşmış yazarların adlarını göremezsiniz orada; görseniz bile yersiz, lüzumsuz bir şekilde görürsünüz. Le Voyage au bout de la «w/f'den salt, Goncourt ödülünün verilişindeki dedikoduları anlatmak için söz açar[4]. Bununla beraber haksızlık etmemek de gerek: 1933 şubatında Léautaud, çok güzel bir romanı, Marcel Prévost'nun «iddiasız olduğu kadar üstün ve güzel bir üslûpla yazılmış olan» romanını, Fébronie,yï bulup çıkarır. Gerçekte ise, Marie Dormoy'nın dediği gibi «gözleriyle de, kafasıyla da uzağı göremiyen» Léautaud, hemen hemen hiçbir şey okumaz, hiçbir şey yazmazdı. Öyle ya, sekiz bin sayfalık bir günlük, bunu yıllara bölerseniz, yılda iki yüz sayfa eder. «Günde otuz satır ha! İşte size buz gibi soğuk bir kafa. Peki, nasıl yazardı bu adam? diyeceksiniz, biliyorum. Damla sayar gibi her halde. Ya da, günde yarım saat yazar, geri kalan zamanını da başka işlere verirdi». Léautaud'nun kendisidir bunları söyliyen; ama Rosny Aîné'den söz ederken. Peki ama kendisi ne yapardı? Neye harcardı zamanını?

Sevişmeğe. Kendine göre bir sevişme tarzına. Léautaud'nun psikolojisinin, hattâ hayatının temel belirtisi (Gide'de olduğu gibi, ama tüm başka nedenlerden), fiziksel sevgiyle duyusal sevgiyi biribirinden kesin ve kökün bir şekilde ayırmış olmasıdır: kadınlara düşkündür, bedeniyle; hayvanları sever, kalbiyle. Günlüğün son cildinde, öteki ciltlerin çoğunda olduğu gibi, sevdiği kadının hep aynı olduğunu görürüz: le Fléau der ona (madam Cayssac). Hep aynı şekilde tanımlar onu: budaladır, manasızdır, kötüdür; yanılmamış gibi gelir bize de. Ama, aralarındaki bağın bozulmasını engelliyen, gidip evinde yemek yemekten duyduğu rahatlık bir, bir de onunla sevişmekten aldığı zevktir. Edebiyat Günlüğünde, kimi zaman aşırı derecede açık ayrıntılariyle anlatılan bu sevişme sahneleri bol bol yer alır; hattâ bu sahnelerin daha açık, çoğu zaman insanın midesini bulandıracak ölçüde açık ayrıntılarını içine alan Özel bir Günlük de çıkarmaktan geri kalmadılar. Bundan başka elimizde, Léautaud'nun kadınlarla olan münasebetleri üzerinde bizi daha da aydınlatacak bir belge var: madam Véronique Valcault imzasıyla son zamanlarda çıkan Le Monologue passionné[5] adındaki kitap Bu yapıtın gerçekliğini kabul edersek (kaynakları üzerinde pek öyle fazla bilgi verilmemesine, basılışında kimi gizler bulunmasına rağmen öyle olmasından şüphe edemeyiz), kitabın bir roman değil, doğrudan doğruya yazarın 1924-1925 yıllarına doğru Léautaud'ya duyduğu sevginin bir hikâyesi olduğunu görürüz. Véronique Valcault o sıralarda edebiyata düşkün taşralı bir genç kızmış; gidip Léautaud ile Mercure'deki odasında görüşmüş; ikinci görüşmede ihtiyar çapkın genç kızdan bir öpücük istemiş; genç kız yaz tatilinde anasının babasının yanma gittiği zaman Léautaud, üçüncü ya da dördüncü mektubunda ona daha aşırı tekliflerde bulunmuş, karşılaştığında da yine daha aşırı şeyler istemiş…

Genç kız Paris'e dönüşünde gidip Léautaud'yu görmüş, zaman olmuş tekliflerini reddetmiş, zaman olmuş kendiliğinden adamcağızın boynuna sarılmış. Daha dün kaleme alınmış, ama yer yer, Günlüğün olaylarla ilgili yerlerinden alman parçalarla süslenmiş şu Monologue passionné'yï okuduğu zaman insan, madam Vacault'nun hiçbir edebî değeri, psikolojik sezilerinin de pek öyle verimli olmadığını görüyor. Léautaud onunla alay etmekte güçlük çekmemiş. Olayları ele almak, bayanın Günlüğündeki açıklamalarla Don Juan'm Günlüğündeki açıklamaları karşılaştırmak mümkün: 12 Ocakta (1925) bayan, savaş kazanmış bir komutan edasıyla: «Nihayet meydan okur gibi yapıp kızıştırdım onu, diyor. Beraber yattık; sevişen bir çiftiz artık. Gülüyorum ve seviyorum onu.» Genç kıza A… adını veren Léautaud ise aynı tarihte Günlüğüne, Mercure için kaleme aldığı bir yazı üzerine mânâsız bir hikâyeyi sıkıştırmakla yetiniyor. Kendisi le Fléau'nun huysuzluklarıyla, az çok başarıyla son bulan sevişme sahneleriyle ilgilenirken genç kızın heyecan içinde kıvranmasına aldırmıyor bile (Véronique'le ya da A… ile sevişme sahneleri de zaten pek öyle başarılı olmaz). Günlüğünde A…'dan sıyrılmak istiyormuş gibi, bazan da o budala kıza açıyormuş gibi görünür. Gerçekte ise sevmez onu; şöyle bir çaba harcıyacak kadar da bir istek uyanmaz içinde. Monologué1^ Günlük karşılaştırılınca Léautaud'nun davranışındaki çekingenlikle bayağılığı görmek mümkündür. Zavallı Véronique ona iki kere başka başka adlarla mektup gönderir; her defasında da Léautaud, bunlara heyecanla karşılık verir. Edebiyata düşkün bütün genç kadınları bürosuna kabul etmeğe hazırdır; yeter ki hepsiyle ayrı ayrı en kısa zamanda düşüp kalkabilsin; nitekim, M… adında birisinin le Matin gazetesindeki odasına gelen kadınlara karşı nasıl davrandığını anlatırken onda biz bir tiksinme, bir iğrenme duygusunun değil daha çok bir kıskançlık duygusunun uyandığını görüyoruz (sayfa 325, 29 Ekim 1934). Kadınlar söz konusu oldu mu Léautaud'da yalnız cinsel duygular uyanıyor: Léautaud hayvanlaşıyor.

Oysa, hayvanların karşısında sevgidir o. Bir sürü köpek, yüzlerce kedi, binlerce manca; para ve zaman bakımından birçok fedakârlık; sevgi dolu cümleler; o zavalh dostlarının ölümü üzerine yazılmış şiirler, insana gözyaşı döktürecek nitelikteki şiirler. Léautaud'nun Günlüğü, hayvanlara olan sevgisinin süreli ve direnmeli bir gösterisidir. Şunu da unutmamak gerek ki, kedilerinin yavrularım doğar doğmaz öldürmeyi kural edinmişti Léautaud kendine; hal böyle olunca da, yüzlerce kedisi olan bir insanın işlemek zorunda kalacağı cinayetlerin sayısını varın siz hesaplayın artık. Bundan başka bir dişi maymunla çok sevdiği üç kedisini bir leğende boğduğunu söylemeden de geçemiyeceğiz. Hayvanlara beslediği sevginin gerçek niteliğini belirtir bu ama, hayvan sevgisinin de tüm yokolduğunu göstermez: hayvanları severdi, ama hayvanlara olan sevgisini daha çok severdi diyeceğiz. Hayvanları, sevilmekten kaçmadıkları için severdi dersek daha doğru bir şey söylemiş oluruz: hayvanlar, o uçsuz bucaksız gururunu tehlikeye düşürmeden onun sevmek gücünü harcamasını sağlarlardı da ondan. Léautaud için kadınlar ruhsuz, hayvanlar da yaşantısız varlıklardı: bundan ötürü de onları bir yandan sever, bir yandan öldürebilirdi. Yerimiz olsaydı, ölüm karşısındaki davranışının, aynı ayrılıktan, fiziksel duygularla mânevi duygular arasındaki kökün ayrılıktan ileri geldiğini ispatlamakta güçlük çekmezdik: onuncu kitabın aşağı yukarı bütün ilk yarısında, Mercure'ün direktörü olan Louis Dumur'ün can çekişmesinden söz eder; zavallı gırtlak kanseri olmuştur, aylarca kıvranır; Léautaud da bütün ayrıntıları âdeta kıvançla not eder, belirtir. Ama onun tanımlağa çalıştığı şey çürümeğe yüz tutan bir vücuttan başka bir şey değildir; vücudun insandan ayrılmasına imkân olmadığını bilmez âdeta. Madam Dormoy, arkadaşı Leo Larguier'nin cesedine dokunan Leautaud'nun birdenbire yepyeni bir gerçeği bulmuş gibi: «A… buz kesilmiş! » diye bağırdığını söyler.

Kala kala, hayatı, Paul Leautaud'yu aşırı derecede ilgilendiren bir varlık kalıyor ki, o da Paul Leautaud'nun kendisidir. Bununla beraber kendisi için söylediklerinin hemen hemen hiçbirine inanmamak gerekir. Paraya düşkün olmadığını söyler, ama bir yıllık kirasını ödetmek için doktor Le Savoureux'ye «kazık attığını» yazmaktan da çekinmez (cilt X, sayfa 271-272). Şan ve şerefi küçümsediğini söyler, ama kendisine nişan verdireceğini vadetmiş olan Bienstock ölünce, adamcağızın arkasından söylediği tek şey: «Gitti gürültüye bizim nişan!» cümlesidir. Kendisi hakkında şunun bunun söylediklerine aldırmadığını ileri sürer, ama söylenenlerin, yazılanların hepsini, hele övücü olanların hepsini bir bir not etmekten de geri kalmaz. Kendisi için der ki… evet ama kendisinden söz etmediği yer yok ki… Nitekim, Passe-temps adlı kitabında da: «Durmadan erdemlerinden söz eden erdemli kişiler kadar can sıkıcı ne vardır? Yaşasın edepsizliklerinden söz etmiyen edepsizler»[6] der. Şu Günlük'te aşırı derecede can sıkan, insana şüpheli, hattâ şüpheliden de ileri görünen bir şey var; o da, durmadan samimiyetinden söz eden şu samimî, erkinliğinden söz eden şu erkin, fakirliğinden söz eden şu fakir, alçakgönüllülüğünden söz eden şu alçakgönüllü kişinin kendisidir. Gösterişsiz erdemlerin tümünün birden kahramanıdır o; kendini tanımlamak için çizdiği iki portreden birini seçmemizi ister: biri, her şeyin yalanladığı lâyik bir veli portresi, öteki de bir maskara portresidir. Böyle bir insan, yani kafadan da yürekten de sakat bir insan bir Günlükken başka bir şey yazamazdı zaten. Bu Günlük ise, yarı yarıya özenilerek uydurulmuş bir yalan anıtıdır. Her akşam karşısına alıp baktığı bir aynadır bu yapıt; içinde gördüğü hayale benzemek için elinden geleni komadığı bir ayna.

Ama, kimi zaman bu hayal bizim için kıpırdar, ya da karmakarışık bir hal alır; işte o zaman, o iğrenç adamın yüzünde, surat buruşturmanın surat buruşturma olduğunu görürüz. Sırıtır; erkek olsun kadın olsun önüne gelene çıkışır; insanlara olan kinini suratlarına tükürür; dudağmdaki hafif titreme, ötedenberi elde edemediği, bundan sonra da elde edemiyeceği için üzüldüğü bir şeyi kötülediğini açığa vurur. O iğrenç adam bir anda zavallının biri olup çıkar ortaya. Uzun boylu acmdırmalarıyla, budalaca sözleriyle, kıyıda bucakta kalmış yazar bozuntuları için yaptığı dedikodularla kafamızı şişiren bu adama karşı birdenbire bir acıma duygusu uyanır içimizde; başımızı omuzunun üstünden uzatır, farkına varamadığımız bir sevgi kırıntısı buluruz diye hayatını günü gününe okumağa başlarız. Ama hayır, yok hayatında böyle bir şey. Günlük, Leautaud'nun bastırdığı ilk kitabıyla, kendi hayatını anlattığı le Petit Ami ile, bir de ölümünden sonra çıkan Lettres à ma mère'le aydınlatılmalı1 : bu yapıtlar da aynı korkunç ve dokunaklı gizi, kapanması imkânsız aynı kalb yarasını açıklar. Doğru dürüst bir sevgiden yoksun olan çocuk, ancak sevginin varlığını bile inkâr etmek suretiyle yaşayabilmiş. Sevgiden yoksun kalınca kendini gururla beslemiş; hattâ biricik çocuğunu da, gerçek ya da düşsel çocuğunu da gururla beslemiş; bu çocuk yine kendisiydi, başkası olamazdı zaten; Günlük de işte, Léautaud'nun çocuğu olan bu ikinci kişinin hem üstün, hem mânâsız anıtından başka bir şey değildir.

Kazandı Léautaud. Bir yazarın utkusudur bu utku: cümlenin açıklığı, biraz da kuru olan kesinliği, paragrafın solumluluğu ve canlılığı, önemsiz şeylerle ilgilenmek için bir istek uyandırdı içimizde; hem sonra, en gizli kaygısı için söylemek istediklerini de açıkça söylemekten çekinmemiş. Doğrusunu isterseniz, ona körü körüne bağlananlardan biri olacak değilim ben; zaten kendisi de hangisi olursa olsun bağlılığın her türlüsünden nefret ederdi. Bununla beraber Léautaud'yu unutmak imkânsız: birkaç yıl sonra Günlüğün bu baskısı tamamlanmış olacak. Çok iyi bir baskı ama yararsız: içinde, metin yerine noktalardan meydana getirilmiş satırlar, bütünü yazılmamış adlar var; kimi adların ük harfleri bile bile yanlış yazılmış; doğrusu açıklanmamış yanlışlar ve yalanlar sürüyle; çoktan unutmağa başladığımız kimi kişiler üzerine aydınlatıcı notlar da eksik bu baskıda. Ama yine de kazanacak Léautaud: bir eleştiri baskısı yapılırsa, Günlük, çağımızın, seve seve okuyabileceğimiz sayısı az yapıtlarından biri olur da ondan.

( Le Figaro Littéraire, 5 ağustos 1961 )

Çeviren : Fehmi BALDAŞ


 

 

[1] Leautaud'nun Edebiyat Güıılüğü'nden bazı parçaları Tercüme dergisiyle Türk Dili dergisinde çıkmıştır. XIX. yüzyılın sonuyla XX. yüzyılın ilk yarısındaki edebiyat hareketlerini canlandıran bu kitap, bilhassa yazarın açık gönüllü ve pervasız bir kişi oluşundan Fransa'da büyük bir başarı elde etmiştir.

 

[2] Paris şehri bir çok belediye dairesine ayrılmıştır; bu dairelerin her biri sayı ile gösterilir. Chamfort, XVIII. yüzyılda yaşamış bir Fransız düşünürü; Özdeyişler adında bir kitabı vardır. Şunu bunu iğnelemekten, kusurlarını yüzüne vurmaktan çekinmezdi. Leautaud da aşağı yukarı aynı şeyi yapmıştır. Bu bakımdan olacak, yıllarca önce ülkemize gelen Fransız eleştiricisi Andre Rousseaux da rahmetli Ataç'ı Leautaud'ya benzetmiştir.

 

[3] Le Petit Ami, Küçük dost; Amours, Sevgiler demektir. Bu arada Leautaud çeşitli dergilere, Mercure de France'a, Nouvelle Revue Française'e Chronique'ler vermiştir. Bu yazılar hemdedikoduyu, hem de eleştiriyi gerektiren yazılardır.

 

[4] Voyage au bout de la nuit, gecenin sonuna yolculuk ya da gecenin sonunda yolculuk diye çevrilebilir. Günlükteki parçalardan anlıyoruz ki Leautaud Goncourt ödülünü almak için çok uğraşmış, dostlarının teşvikiyle bazı teşebbüslerde bulunmuş, ama bir türlü istediğini elde edememiştir.Bu konuda artık ona dedikodu yapmaktan başka bir şey kalmamıştır.

 

[5] Le Monologue passionné; bu kitabın adım Tutkulu monolog diye çevirmek mümkünse de hiçbirşey anlatmıyacağından okuyucuya, Deli gibi seven birinin kendi kendisiyle konuşması diye çevirmeyidaha uygun bulduk.

 

[6] Passe-temps, eğlence, vakit geçirmek için diye çevrilebilir. Asıl hoş olan taraf, erdemlinin erdeminden söz etmesi, edepsizin ise edepsizliğinden söz etmesidir. Ama Leautaud edepsizliğini gizlemiyen bir edepsizdir. Yazar bunu belirtmek istiyor.

 

 

 

Leave a Comment

Filed under Deneme

Leave a Reply