Yasaların Ruhu Üzerine

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Yasaların Ruhu Üzerine

VOLTAIRE

Voltaire, Feylesofça Konuşmalar ve Fıkralar adındaki kitabının XXVII. konuşmasında Hobbes, Grotius ve Montesquieu üzerine bir eleştiride bulunuyor. Üç kişi, A.B.C., aralarında konuşuyorlar; konuşmanın gidişinden, A.'nm bir İngiliz, B.'nin de Voltaire'in kendisi olduğu anlaşılıyor. Önce Grotius'tan söz ediyorlar, Montesquieu'ye şöyle bir dokunuyorlar; sonunda da A., Grotius'un bir ukalâ olduğunu, ama Montesquieu'- nün ukalâ olmadığını ileri sürüyor ve B.'ye Yasaların Ruhu için ne düşündüğünü soruyor. B.'nin verdiği karşılıklar Voltaire'in eleştiri alanındaki yeteneğini ve sanatını belirtmektedir.

A — Montesquieu ise ukalâ değil. Yasaların Ruhu adındaki kitabı için ne düşünüyorsunuz?

B — Çok hoşuma gitti; çünkü içinde çok alaycı, çok doğru, çok cüretli, çok kuvvetli şeylerle İranlı Mektuplarına, girmeğe lâyık bölümler var: XIX. kitabın XXVII. konusu, sizin İngiltere'nin, Paul Véronèse tarzında çizilmiş bir tablosudur; yazarın çok parlak renkleri var; fırçasını istediği gibi kullanabiliyor; yalnız giysi bakımından bazı aksaklıklar göze çarpıyor. Engizisyon tablosiyle zenci kölelerin portresi Callot'nun tablolarından çok üstün. Kitabının her yerinde despotlarla savaşıyor; maliyecileri korkunç, dalkavukları iğrenç, papazları da gülünç bir şekle sokuyor: böylece, papaz, maliyeci ve memur olmıyanlar veya olmak istemiyenler özellikle Fransada çok sevindiler. Kitabın, ne başı var ne sonu; böyle metotsuz bir şekilde yazılmış olmasına üzüldüm. Bundan başka, yasalar üzerine kitap yazan bir insanın, önsözünde: Kitabımda çıkıntı bulamıyacaksınız, demesine de şaşıyorum. Halbuki kitabı baştan başa çıkıntılarla dolu; tuhaf değil mi? Bana kalırsa, Montesquieu, yasacı kılığına bürünmüş bir Michel Montaigne'dir: nitekim ikisinin de hemşeri olduklarını görüyoruz.

Kitaptan yüz bölüm kadar okudum; çoğunun iki satırlık, bazılarının ise on iki satırlık olduğunu gördüm; kendimi gülmekten alamadım. Yazarın, en ağır konularda okuyucu ile alay etmek istediğini sanıyorum.

Yunanlılarla Romalıların yasalarından söz ettikten sonra, sanki şu sayacağım ülkelerin hükümet şekilleri üzerinde şaşmaz bir bilgisi varmış gibi, Bantam'in, Cochin'in, Tunquin'in, Achem'in, Bornéo'nun, Jacatra'mn, Formose'un yasalarından söz açan bir yazarın eserini insan ciddiye alamıyor. Maddi, mânevi, tarihî konularda doğru ile yanlışı sık sık karıştırıyor: meselâ Puffendorf'un kitabına dayanarak kıral IX. Charles zamanında Fransa'da yirmi milyon insan olduğunu söylüyor. Puffendorf yirmi dokuz milyona kadar çıkıyor: adamcağız gelişigüzel savunuyor. O zamana kadar sayım yapıldığı yoktu. İnsanlar, doğanlarla ölenleri saymak suretiyle nüfus sayısını anlamanın mümkün olacağını bilmiyecek kadar cahildiler. O çağlarda Alsace, Lorraine, Franche-Comté, Roussillon, Artois, Cambrésis, Flandre'ın yarısı Fransa'nın değildi; bugün bütün bu eyaletler Fransa'nın olduğu halde 1751 de yapılan sayım neticesinde, memleketimizde aşağı yukarı yirmi milyon insan olduğu anlaşılmıştır.

Aynı yazar, Chardin'in verdiği bilgiye dayanarak İran'da yalnız Cyrus ırmağı üzerinde gemi ile dolaşmak mümkün olduğunu söylüyor. Chardin imkânı yok böyle yanlış bir şey söylememiştir. II. cildin I. bölümünde şöyle diyor: «Kırallığm ortasında gemilerin dolaşmasına elverişli bir ırmak yoktur». Halbuki Fırat, Dicle ve Sint ırmaklarını hesaba katmasak bile sınırlardaki eyaletlerin hepsinde, ticareti kolaylaştıran toprağı verimli bir hale koyan ırmaklar vardır. Zinderud ırmağı İsfahan'dan geçer; Agi ırmağı Kur ile birleşir. Bütün bunlar iyi, hoş ama, Yasaların Ruhu ile İran'daki ırmaklar arasında acaba nasıl bir ilgi var? Asya'da büyük büyük imparatorlukların, Avrupa'da ise ufak tefek bir sürü devletin kuruluşunu açıklarken gösterdiği nedenler, bana, İran ırmakları hakkında söylediği sözler kadar yanlış geliyor. «Büyük İmparatorluklar Avrupa'da hiçbir zaman yaşıyamamıştır» diyor; oysa, Roma imparatorluğu tam beş yüz yıl sürdü; ekliyor: «Bu büyük imparatorluklar sırf büyük ovalarda kuruldukları için yaşamışlardır». Bunu söylerken de İran'ın yer yer dağlarla kesilmiş olduğunu düşünmüyor; kolları bütün Asyayı kaplıyan Kafkas'ları, Toros'ları, Ağrı dağını, Immaus ile Saron dağlarım unutuyor. Var olmıyan şeyler için neden göstermeğe lüzum olmadığı gibi var olan şeyler için de yanlış nedenler göstermeğe lüzum yoktur.

Az buçuk aydın bir okuyucuyu isyan ettirecek birşey daha var: kitapta sık sık görülen aşırmaların da hemen hepsi yanlış; yazar, belleğinden yararlandığını sanarak hayal gücünden yararlanıyor.

Kardinal de Richelieu'nünmüş gibi gösterilen Testament adlı kitapta: «Eğer halkın içinden namuslu bir adam çıkarsa, bu adamdan faydalanmak doğru olmaz. Çünkü erdem denen şey kırallık yöneteminin alanına girmez,» diye yazılı olduğunu söylüyor.

Yanlışlıkla Kardinal de Richelieu'nünmüş gibi gösterilen zavallı Testament''da ise tam anlamiyle bunun aksi yazılı.

Bundan başka Montesquieu, Yunan yazarlarından aldığı parçalarda da Fransız'lardan

aldığı parçalar kadar hataya düşüyor. Çoğu zaman, onlara, söylediklerinin aksini söyletiyor.

Kitabın bir yerinde de: «Birçok kimselerden işittim, diyor; Christophe Colomb Amerika'yı Fransa'ya vermek istemişse de, I. Francois bu teklifi reddetmiş; bunu bana anlatanların içleri sızlıyordu.» Colomb, Amerika adalarını keşfettiği zaman I. François'mn daha doğmamış olduğunu tabiî siz de bilirsiniz.

Karışık bir yolda kendime bir kılavuz aradım ama, karşıma benden daha bilgili olmıyan bir yol arkadaşı çıktı. Kitapta yasalarm ruhunu değil, yazarın çok geniş olan zekâsını buldum. Doğru dürüst yürüyecek yerde sıçrıyor, aydınlatacak yerde parlıyor; hükürn verecek yerde bazen hicvediyor; insan, içinden, «böyle bir dâhi, insanı hayrette bırakmağa çalışacak yerde aydınlatmağa çalışsaydı daha iyi ederdi» diyor.

Çoğu zaman eksik olan bu kitapta, birçok kimselerin iğrenç bir şekilde taklit ettiği çok güzel şeyler var. Nihayet yobazlar da, özellikle insanlığın teşekkürlerine lâyık olan yerleri için kitaba hakaret ettiler.

Bütün eksiklerine rağmen bu kitabın insanlar için çok değerli olması gerekir. Çünkü büyük Bossuet de dâhil, Fransa'daki yazarların çoğu düşünmedikleri şeyleri yazdıkları halde, Montesquiu düşündüklerini yazıyor. Bütün insanlara, özgür olduklarını hatırlatıyor. İnsanlığa yeryüzünün büyük bir kısmında yitirdiği niteliklerini gösteriyor. Boş inanlara karşı savaşıyor, ahlâki ilkeler ilham ediyor.

Şunu da söyliyeyim ki, son derece yararlı olabilecek böyle bir kitabın hayal ürünü bir bölmelemeğe dayanması beni çok üzdü. Erdem cumhuriyetlerin, şeref de kıratlıkların ilkesidir diyor. Muhakkak ki cumhuriyetler hiçbir zaman erdem ihtiyaciyle kurulmuş değildir. Genel çıkar bir kişinin egemenliğini kabul etmedi; mülkiyet kavramı, insanın kişisel tutkuları, bir kişinin tutkularını ve ve yağma zihniyetini baskı altmda tutmak istedi. Her vatandaşın gururu komşusunun gururunu korudu. Hiç kimse, bir başkasının heveslerinin kölesi olmak istemedi. İşte bir cumhuriyetin kurulmasına, devam etmesine sebep olan budur. Bir Grison'da bir İspanyol'dan çok erdem bulunduğunu sanmak gülünç olur.

A — Bütün bunlar Yasaların Jtuhu'ndâ mükemmel bazı yerlerin bulunmasına engel değil. Düşünen ve beni düşündüren insanları severim. Bu kitabı hangi kitapların arasına koyuyorsunuz?

B — İnsana mükemmeli isteten dehâ eserleri arasına. Bu kitap bana kötü bir temele dayanan, plânsız bir bina hissini veriyor; içinde cilâlı ve yaldızlı birçok güzel daireler var.

A — Bu dairelerde birkaç saat kalmak, doğrusu ya hoşuma giderdi.

Çeviren : Fehmi BALDAŞ

Leave a Comment

Filed under Deneme

Leave a Reply