Kar Romanı

Orhan Pamuk Kar

"Kar Romanındaki Kurgu Yanlışları"

(Halûk Harun DUMAN)

Bu kitap da uluslararası arenaya çıkacak. Ben istemesem de. Ve orda aslanlar gibi koşturacak!..

Orhan Pamuk (Hürriyet Pazar, 20 Ocak 2002)

2002 yılı başlarında yayınlanan Kar romanı içeriğinden çok tanıtım alanındaki kampanyalarla dikkati çekti. Eser piyasaya dağıtılmadan önce birkaç köşe yazarı tarafından göklere çıkarılarak, etrafında merak uyandırıcı bir hâle oluşturuldu. Yayınevinin profesyonel reklam kampanyaları sayesinde kısa sürede kamuoyunda romanı okuma isteği arttı. Yapacağı yankının genişliğini fark eden yayınevi de Türkiye ortalamasını çok aşan bir miktar olan 100 bin baskıyla eseri dağıtmaya başladı. Ortalama bir kitabın 1000-3000 arası basıldığı bir ülke için bu rakam oldukça astronomikti. Medyada yapılan tartışmalarda romanın içeriğinden çok pazarlanma şekli ele alındı. Tanıtımın farklı bir yöntemi böylece sezdirilmeden kamuoyuna enjekte edildi. Kar, kısa zamanda efsanevi ve mutlaka okunması gereken bir roman imajıyla raflardaki yerini aldı.

Ben bu yazıda, romanın tanıtımından çok içeriği üzerinde ana çizgileriyle durmak istiyorum. Yazarın daha önce yazdığı romanlarla kıyaslanmayacak derecede hatalarla dolu eserdeki kurgu yanlışlarına dikkat çekmenin yararlı olacağına inanıyorum. Bu nedenle araştırmamızda eserdeki olay örgüsü, kişiler, mekân kullanımı vs. gibi kurguyu oluşturan yapı unsurları üzerinde durulacaktır.

I. Olay örgüsü

Kar romanı yakın dönemde Kars şehrinde cereyan eden birtakım siyasal olaylar etrafında kurgulanmıştır. Olay örgüsü islamcı-milliyetçi-solcu ve radikal Kürtçü  ideolojiler çerçevesinde genişletilmiştir. Şehirde gerçekleştirilen göstermelik bir askeri darbe ile merak unsuru yükseltilmeye ve aksiyon hızlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak, olay örgüsü daha ilk etapta göze çarpan hatalar üzerine kurulmuştur. Örneğin, eserin dikkat çekici ve merak uyandırıcı bir olayla başlamaması en önemli hatalardan biridir. Oysa çağdaş roman anlayışı içinde, olay örgüsünün dikkat çekici bir tarzda başlaması, bu yolla okurun ilgisinin yakalanması temel prensiplerden biridir. Kar romanında ise böyle ilgi uyandıracak bir başlangıç göze çarpmamaktadır. Kars'a gelen Ka adlı şairin yolculuğuyla eser başlar. Ka'nın merak uyandırıcı problemlerle karşılaşmasına ise romanın ilerleyen sayfalarında yer verilmiştir. Okurun bu ilgi çekici bölümlere ulaşması için birçok sıkıcı sayfayı okuması romancı açısından başarılı bir düşünce değildir.

Olay örgüsündeki hata yalnızca bununla sınırlı değildir. Yazar sıradan, sıradanlığın ötesinde basit bir askeri darbe ile olayları genişletmeye çalışmıştır. Bir tiyatro sahnesinde başlayan askeri darbe kısa sürede sanallıktan çıkıp gerçeğe dönüşür. Bütün şehir üç gün boyunca darbenin etkisi altında kalır. Bilindiği gibi yazar daha önceki romanlarında, özellikle de Benim Adım Kırmızı (İstanbul:1998)’da olay örgüsünü katmanlar halinde başarılı bir şekilde kurmuştur. Ancak benzer başarıyı Kar romanında gösteremediği görülür. Bir biriyle iç içe girmiş olaylar arasında yeterli ilgi kurulamadığı için örgü gevşemiştir. Bu nedenle romanın çekirdeğini desteklemesi gereken çerçeve olaylar birbirinden kopuk halde kalmıştır. Bu konuları birer cümle halinde şöyle gösterebiliriz:

Orhan Pamuk, Kar

  • *Gazeteci-şair Ka'nın Kars'a gelişi, İpekle olan ilişkileri
  • *Kars şehrinin tarihi ve geri kalmışlığı
  • *Kars'ta yaşanan siyasal olaylar ve ideolojik çatışmalar
  • *Şehrin etnik yapısı
  • *Askeri darbe ve cinayetler
  • *Yazarın Ka'nın şiirlerini araştırması.

Bunlar arasında aksiyonu içinde barındıran konular birkaç tanedir. Yazar bu nedenle romandaki olayları genişletebilmek için, ideolojik çatışmalar ve aşkı önplana çıkarmaya çalışır. Küçük bir şehir ölçeğinde siyasal grupların birbirleriyle veya devletle olan çatışmalarına dikkat çeker. İşlenilen bir kaç cinayetle eserin dramatik ve entrik yönünü artırmayı amaçlar. Yazarın çatışma içinde ele aldığı gruplardan solcular, değişen konjoktürle birlikte, eski güçlerini yitirmişlerdir. Ortaya çıkan islamcılar arasında ise tam bir bütünlük göze çarpmaz. Bir kısmı tarikat farklılıkları, bir kısmı ise Kürtçü islamcılık gibi etnik kökene dayanan bir anlayışa bağlıdır. İslamcılığı bir maske gibi kullanıp asıl amaçlarına daha farklı yollarla ulaşmayı arzu ederler. İslamcılar ve Kürtçülerin karşısında yer alan grup ise devletle iş birliği yapanlardan oluşur. Ancak onlar da karşıt görüşte olanlar gibi, devletin şehre olan ilgisizliğinden yakınmaktadırlar.

Yazar bu farklı ideolojiler arasında romanın asli karakteri Ka'yı bir katalizör gibi işler. Eski bir sosyalist olan Ka, devletin baskıları nedeniyle Almanya'ya kaçmıştır. Gazeteci ve şair olarak hayatını sürdürmektedir. Kars'a geliş amacı ise gazetesi adına, intihar eden türbanlı genç kızları (intiharcı kızlar) araştırmak ve kendilerini öldürme nedenlerini bulmaktır. Bir başka amacı ise, eski sevgilisi İpek'i görmektir.

Ka, karlı günler ve geceler boyu yaptığı araştırmalarda kendisini Kars gerçeği ile yüz yüze bulur. Görkemli bir tarihe sahip olan şehir, çocukluk dönemlerinde gördüğünden çok farklıdır. Caddeler ıssız, evler bakımsız, gençler işsiz ve mutsuzdur. Yoksulluk ve huzursuzluk had safhadadır. Gençlik yıllarının canlı ve zengin hayatı kaybolmuş, Kars hayalet bir şehre dönmüştür…

Şehri harap halde gören Ka, insanlar arasındaki huzursuzluğun bir başka nedeni olarak da ideolojik farklılıklar olduğunu belirler. Esrarengiz kişiliğiyle Lâcivert etrafında gruplaşan islamcılar, militan bir tavırla şehirde terör estirmektedirler. Bu militanlardan biri Ka ve sevgilisi İpek'in gözü önünde İmam Hatip Lisesi müdürünü kurşunlayarak öldürür. Katil elini kolunu sallayarak kayıplara karışır. Cinayetin sebebi ise müdürün başörtülü kızları okula almamasıdır.

İşte bu olaylarla birlikte Ka kendini şehirdeki gizli hesaplaşmalar içinde bulur. İslamcılar laiklere ve devlet yanlılarına düşmandır. Ka, birkaç kez Lâcivertle gizlice konuşur. Ayrıca şehirdeki islamcılar üzerine etkili olan Şeyh Saadettin Cevherle tanışır. Bu ortamda yapılacak bir seçim Kürtçü islamcıların işine yarayacaktır. Bunu kabullenemeyen devlet yanlıları, karın yolları kapadığı bir günde askeri darbe yaparak şehrin yönetimini ele geçirirler. Kısa zaman içinde belirlenen terörist odakları çökertilir. Çıkan olaylarda insanlar yaralanır veya ölürler.

Askeri darbe liderlerinden olan tiyatro oyuncusu Sunay ile daha önce tanışan Ka, darbe liderinin isteği üzerine Lâcivertle konuşur. İslamcı gençliğin liderlerinden olan İpek'in kız kardeşi Kadife, darbecilerin hedefi haline gelmiştir. Sunay, bir oyunda ona yer vererek kendi isteğiyle başını açmasını ister. Ayrıca Kadife ve Lâcivert arasındaki aşk ilişkisini kullanarak, bu grup üzerinde etkili olmaya çalışırlar. Bütün bu olaylarda Ka arabulucu rolü ile gençleri iknâ etmeye çalışır.

Kadife, Lâcivert'ten gelen direktifler üzerine başına açmayı kabullenirse de darbeciler kontrol edilemez hal almışlardır. Devlet desteği ile başta Lâcivert olmak üzere çok sayıda islamcı ve Kürtçü genç öldürülür. Barındıkları İmam Hatip Lisesi dağıtılır. Darbe liderlerinden İpek'in de Lâcivert'in sevgilisi olduğunu öğrenen Ka büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Onunla ilgili bütün hayalleri yıkılır. Buna rağmen yine de onu alıp Frankfurt'a götürme niyetindedir. Ancak İpek, Lâcivert'in ölümünden Ka'yı sorumlu tutarak onunla gitmez. Darbeciler tarafından Kars'tan zorla uzaklaştırılan Ka bir müddet sonra Almanya'ya döner ve buradaki rutin hayatına devam eder. Burada bir gün yol ortasında vurularak öldürülür. Görgü tanıkları ile konuşan yazar, Türk'e benzer birinin Ka'yı öldürdüğünü öğrenir. Kaldığı yeri aradığında, bir sürü dağınık eşya arasında şiir kitabını bulamaz.

Ka, Kars'tayken farklı insanlarla ve farklı olaylarla karşılaşmıştır. Ancak onu en fazla etkileyen şey, aralıksız bir şekilde yağan kardır. Gecesiyle, gündüzüyle şehri örten bu “beyaz karanlık” Ka'nın şair ruhunu etkiler. Çok sayıda şiir adeta uhrevi bir makamdan gönderilmişçesine kendisine gelir. Kars'ın tenha sokaklarına yağan kar gibi, Ka'nın yalnız kalbine ilhamlar yağar. O da bunları küçük bir deftere kaydeder. Ka'nın yazdığı ondokuz şiir, ona ilham veren kar tanesinin yıldızı andıran simetrik köşelerinde farklı bir duruma tekabül eder. Yazar bunu şöyle gösterir:

Mantık Hafıza Hayal Merkez

Kar

Gizli simetri

Yıldızların arkadaşlığı

Çaresizlikler, zorluklar

Bütün insanlık ve yıldızlar

Satranç

Allah'ın olmadığı yer

İhtilal gecesi

Rüya sokaklar

Vurularak ölmek

Köpek

Dünyanın bittiği yer

Çikolata kutusu

İntihar ve iktidar

Mutlu olacağım

Cennet

Aşk

Kıskançlık

Ben, Ka

Arkadaşının ilginç macerasını ve yazdığı şiirleri merak eden romancı (Orhan Pamuk), önce Almanya'ya, ardından Kars'a giderek Ka'nın hayatını araştırır. Onu tanıyanlarla ilişki kurar, yaşadığı mekânları inceler. İpek ve ailesiyle tanışır. Bütün uğraşılarına rağmen birkaç şiiri hariç diğerleri hakkında hiçbir ipucu bulamaz. Karlarla kaplı Kars şehrinde İpek'in güzelliğinden etkilenen yazar, birkaç gün sonra buradan ayrılarak İstanbul'a geri döner. İhmal edilmiş bir şehrin mutsuz, yaralı ve yoksul insanlarını arkasında bırakır. Bütün anılarını, Ka'nın yaşadıklarıyla da birleştirerek Kar romanını tamamlar.

Romanda yazarın konumu da ilginçtir. Yazar, yani Orhan Pamuk, arkadaşı Ka'nın yazdığı şiir kitabı peşindedir. Bu dünya edebiyatında sık kullanılan bir izlektir. Örneğin Umberto Eco Gülün Adı adlı eserinde bunu başarılı bir şekilde kullanmıştır. Konuya Arşetip eleştiri (Archetypal criticism) açısından baktığımızda bu izleği kutsal kitabın en doğru versiyonunu arayış eylemine kadar uzatabiliriz.(ABRAMS 1993: 223-25) Hatta yazar Benim Adım Kırmızı adlı romanında buna benzer bir izlek kullanmıştır. Dolayısıyla Kar 'ın yeni bir roman olmasına rağmen, eski bir izlek üzerine kurulması fazla ilginç gelmemektedir. Hatta bu, yazarın kendini tekrarladığını ve yaratıcılığının sınırına geldiğini göstermektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi roman çok çapraşık bir olay örgüsüne sahiptir. Bu nedenle okuru etkileyecek ve onu sürükleyecek bir kurgusallıktan uzaktadır. Asıl vurgulanmak istenen olay veya durumlar belirsizdir. Birbirine karışan ve desteklemeyen yönleriyle roman kaotik bir yapıya sahiptir. Bazı gazeteciler tarafından eserin bu yönü başarı olarak vurgulanıp Grotesk kurguyla yazıldığı söylense de bu doğru bir tesbit değildir.(ALPAY 2002:81) Eserdeki tesadüflerin haddinden fazla olması, inandırıcılıktan uzak ve yapmacık taraflarıyla kurgu felcine uğramış bir havaya sahiptir. Yazar çoğu zaman geri dönüşler ve zaman atlamaları yaparak olaylar arasında ilgi kurmaya çalışır. Kendini, tanıdıklarını olayların içine katıp basit göndermeler ve çağrışımlarla zorlandığı yerlerden kurtulmaya çalışır. Bu yüzden eser ilgi cümleleri ve gereksiz bir takım çözümleme denemeleriyle detaylar yığınına dönüşür. Örneğin Kars'ın caddeleri, sokakları, evleri aşırıya varan bir ayrıntı ile işlenir. Bunların ön plana çıkarılması asıl konunun arka plana düşmesine ve anlaşılmamasına neden olur.

II. Kişiler

Olay örgüsü gibi romandaki kişiler de belirgin değildir. Ka'nın ne fiziki yapısı, ne de psikolojisi yeterince tasvir edilememiştir. Ka eski sevgilisi İpek'in eşinden boşanmış olmasını fırsat bilerek onunla romantik ilişkiye girmiştir. Amacı onunla evlenmek ve Frankfurt'a giderek mutlu bir hayat sürmektir. Romana katılan bu romantik boyut, kısa zaman içinde Ka ve İpek'in sevişmeleri ile heyecanını yitirir. Aşkın erişilmezliği ve yüceliği yerini bir anda erotik ilişkiler yığınına bırakır. Ka'nın güçlü bir kişiliğe sahip olmaması onu islamcıların ve darbecilerin kullanımına acık hale dönüştürür. Bu nedenle Ka okura elinde küçük bir bloknot, Kars'ın sokaklarını kolaçan eden bu hayata yabancı bir ajan gibi görülür.

Ka, romanın merkezinde yer alan bir karakter olmasına rağmen güçlü ve etkileyici olmaktan çok uzaktadır. Yaptığı bir söyleşide yazar Ka ile kendisi arasındaki ilgiyi şöyle ifade eder:

"Ka'nın hafif yeteneksiz olduğunu düşünüyorum. Onun yeteneğinin anlaşılmadığını düşünüyorum! Ka benim ünlü olmamış halim. Ünlü olmasaydım, ki ün rastlantısal bir şeydir, daha zor anlaşılır kitaplar yazsaydım, medya patlaması ünüme hizmet etmeseydi, ya da ilk gençlik yıllarımda düşündüğüm gibi şair kalmakta ısrar etseydim, Ka gibi biri olurdum… Kızgııın, öfkeliii, sinirliii, hüzünlüüüü ve yalnız! Bende olan bazı başka itici özellikler de var onda… Başına kötülükler gelebileceğini düşünüp küçük hesaplar yapıyor. Kendini sevdirmek istiyor ama kararsızlıklar çekiyor. Öfkelenip bir şeyler yapıyor, sonra da pişman oluyor. Korkuyor. Korktuğundan da korkuyor! O sadece bir kenara çekilip kendi odasında mutlu olmak istiyor!. Bunlar benim özelliklerim…"

 

Bu cümlelerdeki gibi yazar Ka ile kendisi arasında bir aynileştirme yaparken Ka'nın romandaki konumuna dikkat etmemiştir. Bu nedenle onu romanın gerçek anlamda sürükleyici bir lokomotifi gibi kullanamamıştır. Tam tersine, "İpek'i tavlamak ve şiir yazmaktan başka yapacak bir işi olmayan" (s. 211) aylak bir adam imajıyla okurlara tanıtmıştır. Dolayısıyla bu yaklaşım romanı olumsuz şekilde etkilemiştir.

Söz konusu özellik İpek'te de görülür. Evlendiği eşi Muhtar'dan ayrılıp babasının otelinde yaşayan bu kadın genç ve güzel biridir. Yalnız yazar güzelliğinin detayları üzerinde yeterince durmamıştır. Gözleri ve yüzü hakkında birkaç fırça darbesi gibi etkisiz tasvirler yapmıştır. Asıl onu güçsüz kılan durum ise Ka ile girdiği ilişkinin boyutudur. İpek, kısa zamanda kendini Ka'nın kollarına atmaktan büyük bir zevk duymaktadır. Daha sonra Lâcivert’le de benzer bir ilişki içinde olduğunun açığa çıkması İpek karakteri açısından kötüleyici olmuştur. Hele ki Lâcivert'in hem İpek, hem de kız kardeşi Kadife'yi birlikte kullanması tam anlamıyla kokuşmuşluğun bir göstergesidir.

Bunun gibi yetersiz ve hatta aşırı gizemli bir şekilde tanıtılan kişilerden biri de Lâcivert'tir. Yazarın, bu kişiyi asıl adı yerine Lâcivert diye nitelemesi onun etrafında büyülü bir atmosfer çizebilmek içindir. Ka'nın birkaç kez konuşma fırsatı elde ettiği bu genç adam devlet güçlerinden köşe bucak kaçmaktadır. Ne hikmetse Kars gibi küçük bir şehirde olmasına rağmen bir türlü yakalanamamaktadır. Asıl amacı islami devlet kurmaya yarayacak potansiyel güçleri bir araya getirmek ve Kars'ta örgütlenmeyi sağlayabilmektir. Etkili konuşması yanında düzgün fiziği ile de dikkati çeken Lâcivert de cinsel hırslarını kontrol edemez haldedir. Bir zamanlar İpek'i kendine bağlayan Lâcivert, ardından onun kız kardeşi Kadife'yi de haremine almaktan çekinmemiştir. Onun bu tasarrufu önemli bir husustur. Zira aynı anda iki kız kardeşle sevişmeyi sürdürmenin islami anlayışta cevaz görür tarafı bulunmamaktadır. Hele ki, islamcı bir grubun teorisyenliğine soyunmuş bir kişinin bunu yapması tam anlamıyla cehalet veya kişiliksizlik olarak nitelenebilir. Bu nedenle, Lâcivert de, diğer iki kişi gibi olumlu bir imajla okur karşısına çıkmaz.

Söz konusu kişi hakkında en dikkat çekici ve hatalı tanıtım ise onun yaşı ile ilgilidir.Yazar Ka’nın gözüyle Lâcivert’i şöyle tanımlar:

“Gözlerinin mavisi bir Türk’te hiç görülmeyecek koyu bir Lâciverte yaklaşıyordu. Kumraldı, sakalsızdı, Ka’nın sandığından çok daha gençti, hayret uyandıracak kadar soluk bembeyaz bir teni ve kemerli bir burnu vardı. Olağanüstü yakışıklı gözükuyordu. Kendine duyduğu güvenden kaynaklanan bir çekimi vardı. Halinde, tavrında, görünüşünde laik basının çizdiği bir eli tespihli, bir eli silahlı, sakallı, taşralı, saldırgan şeriatçıya benzeyen hiçbir şey yoktu.” (s.75-76)

Bu detaylardan yola çıkarak, Lâcivert’in klişeleşmiş şeriatçı tipine uygun olmadığı imajını vermeye çalışır. Ancak yazar ilerleyen sayfalarda aynı kişiyle ilgili verdiği bilgiler bu ölumlu özellikleri yalnışlar niteliktedir. Lâcivert’in Ka’ya anlattığına göre İstanbul Defterdarlığı’ndan emekli bir katibin oğludur. Üniversite yıllarında Amerikan uçak gemisinden çıkan denizcileri taşlamış, evlenip ayrılmış, elektronik mühendisidir. Bu günlerde inanç zaafı yaşamış, 1979’da gerçekleşen İran devrimini desteklemiş; Seyyid Kutup, Ali Şeriati’nin eserlerinden etkilenmiş; Askeri darbeden kaçmak için Almanya’ya sığınmıştır (1980). Grozni’de Çeçenlerle birlikte Ruslara karşı savaşmış, sağ ayağından yaralanmış. Sırp kuşatması sırasında (1992) Bosna’ya gitmiş ve bir Boşnak kızı Marzuka ile evlenmiş. Siyasi faaliyetleri yüzünden hiçbir şehirde iki haftadan fazla uzun kalmadığı için Marzuka’dan da ayrılmıştır. Türkiye’yi karış karış dolaşmış, hiç kimsenin ölümüne veya öldürtülmesi eylemine karışmamıştır. Kars’a intihar eden genç kızları bu fikrinden vaz geçirmek için gelmiş. Lacivert şiir de yazmış ve bunları eski karısı Marzuka’ya bırakmış. Ölümünden sonra bunların yayınlanmasını istiyormuş…” mışlarla muşlarla özetlemeye çalıştığım bu paragrafı şöyle bir incelediğimizde yazar Orhan Pamuk’un kişi betimlemelerinde ne kadar tutarsız olduğunu ve çelişen yönlerinin ne denli fazla olduğunu kolayca çıkarabiliriz.

1. Lâcivert, 1960’lı yıllarda bir üniversite öğrencisi olarak eylemlere katıldığına göre 18-20 yaşandadır.

2. İran devrimine (1979) sempatiyle baktığı dönemde 39-40 yaşlarında bulunmaktadır.

3. Askeri darbede (1980) yurt dışına çıktığında 40 yaşındadır.

4. Romanın yazıldığı dönemde, yani 1999’lu yıllarda 59 yaşındadır. (Dolayısıyla Ka’nın belirttiği sandığından fazla genç görünmesi, herhalde bir göz yanılgısı olsa gerek).

5. Lâcivert bir şehirde iki haftadan fazla kalmadığı halde, örneğin Kars’ta, İpek ve Kadife adlı kız kardeşleri kendine bağlamayı bilmiş, ikisiyle de aşk yaşamıştır?!

6. İki kız kardeşle yaşadığı aşklardan sonra, başka bir Kürtçü bayanla evlenmiş ve bir çocuğu olmuş. (Bir şehirde iki haftadan fazla kalmayan biri için bu Guines rekorlar kitabına girebilecek bir başarı olsa gerek?!).

7. Lacivert yaşlı, bir ayağı sakat, polisten köşe bucak kaçan biri olmasına rağmen “kendine güven duyan” (?!) biridir. Bu güveni yüzünden Kars gibi küçük bir şehirde bile intiharcı kızları bu fikirden vazgeçirmek için çalışır.

8. İslamcı gençler tarafından usta olarak adlandırılan Lâcivert, klasik şeriatçı tipinden çok uzaktadır. Elektronik mühendisi olması nedeniyle şiir de yazar (?!).

 

Yukardaki açıklamaları okuyanlar, Lâcivert’in kişiliğiyle ilgili verilen imajların bir karakter yaratmadan uzak olduğunu anlayacaktır.

Üzerinde en fazla durulan ve islamcı genç kızların sembolü olarak algılanabilecek kişilerden biri de Kadife'dir. Otelci Turgut Bey'in liberal kızı, üniversite yıllarında başörtülü kızlara yapılan zulüm ve baskıyı protesto etmek için başını örtmüştür. Ablası İpek kadar güzel olmasa da cesur davranışları ile kısa zamanda türbanlı genç kızların simgesi haline gelmiştir. İslamcı gençler arasında itibarlı bir konuma yükselmesini ve erkeklerin ona âşık olmasını sağlamıştır. Darbe liderlerinden olan Sunay, bu karizmatik konumunu göz ününe alarak ona tiyatroda bir rol vermeyi kafasına koymuştur. Kadife, oyunun bir yerinde başındaki örtüyü çekip atacak, böylece genç kızlara örnek olacaktır. Lâcivert'in de isteğiyle bu rolü kabul eden genç kız oyun sırasında büyük bir performans göstererek izleyenleri büyüler. Ancak onun eser içindeki bu karizmatik yapısı da ablasının sevgilisi Lâcivert ile olan ilişkisi nedeniyle etkilenir. Romanın sonunda kendisine âşık olan islamcı bir gençle evlenmesi ve bir yuva kurmuş olması ise eserde nadir görülen iyimser yanlardan biridir.

Bunlardan yola çıkarak, Kar romanında etkileyici bir karakter veya tip yaratılamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün kişiler aşağı-yukarı ayni söylemle (discourse) konuşur. Hemen hepsi ideolojik sorunları çözmek için fikir jimnastiği yapar gibidirler. Ancak düşünceleri kristalize olmamış ve çarpıcı bir yetkinliğe ulaşmamıştır. Hemen hepsi kendi içlerinde çelişen, ikircil psikolojiye sahiptir. Örneğin Ka ateist olmasına rağmen ilk görüşte tarikat şeyhinin eline sarılıp öper. Tarikat şeyhi de ne hikmetse onun elini öper. Necip hem islamcı bir gençtir, hem de ateizmi merak eder. Birlikte girdikleri tiyatronun tuvaletinde Ka ile Allah ve din konusunu konuşurlar. İpek babasına saygı duyar, onun bulunduğu sırada Ka ile sevişmek istemez. Ancak birkaç kez bu fikrinden vaz geçip Ka’nın odasında doya doya onunla sevişir. Kadife baş örtüsünü bir bayrak gibi kullanır, ancak tiyatro sahnesinde onu çıkarıp atmaktan da edemez. Sunay Zaim Atatürkçü çatlağın biridir. Darbecilerle birlikte olup türbancılara karşı cephe alır. Lâcivert kadın düşkünü islamcı bir teorisyendir…

Bütün bu çelişkili durumlar roman kişilerinin kaypak bir zeminde olduklarını gösterir. Akla bunların içinde hiç mi aklı başında, normal, inanılıp güvenilen biri yoktur gibi bir soru gelebilir? O da ne yaptığını bilen romancının kendisi, yani Orhan Pamuk’dur. Tabi yayıncının, özellikle kitabı Kars kalesine tuğla yapma gibi fantastik düşünceye sahip olan  İletişim Yayınlarındaki sayın Barış Tüzün’ün düşüncesi de akılcıdır(Hürriyet Pazar, 20 Ocak 2002). Şanlı medyanın kağıttan kaplanlar ve romancılar yarattığı bir ülkede, kağıttan kaleler yaratılması boş bir fikir olmasa gerek…

III. Mekân: Kars'ın dramı

Roman yapısı içinde olay ve karaterler gibi etkili olan hususlardan biri de mekândır. Zira anlatılan olayların ve yaşayan kişilerin ayrıntıları mekânla olan ilişkileri ile verilir. Bu açıdan baktığımızda eserde genel mekân olarak Kars'ın önplana çıktığını görmekteyiz.[1] Özel mekânlar arasında ise Ka'nın yattığı otel, Yeni Hayat Pastahanesi, İmam Hatip Lisesi ve Millet Tiyatrosu’nu sayabiliriz. Ayrıca, Ka'nın Almanya'da kaldığı pansiyonu da özel mekânlar içinde değerlendirmek mümkündür.

Kars, mimarisi, demografik yapısı yanında ideolojik kamplaşmalar ve geri kalmışlığıyla eserde yer alır. Yalnız bu yer almada yazarın oldukça ön yargılı ve taraflı davrandığı görülür. Örneğin, yazara göre şehirdeki dikkat çekici her yapı Rus veya Ermenilerden kalmıştır. Bunların dışında kalan binalar ise çoğu cumhuriyet döneminde yapılan kişiliksiz yapılardır. Zaten yazara göre Kars'ın mimarisi gibi demografik yapısı içinde Türklerden bahsetmek pek mümkün değildir. Şehrin sokakları ve kahveleri işsiz Kürt gençleriyle doludur. Bu gençlerden bir kısmı ideolojik islamcı, bir kısmı da Kürtçü veya eski sosyalistlerden oluşmaktadır. Bunların karşısında yer alanlar ise devlet yanlısı Atatürkçü, laikler veya milliyetçi görüşü benimseyen insanlardır.

Ruslar elindeyken gelişmişliğin simgesi olan Kars, Türkler döneminde, özellikle de cumhuriyet döneminde büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Şehir, 1950'li yıllara kadar çağdaş bir sosyal yaşantıya sahipken, 1970'lerden sonra ideolojik çatışmaların merkezi konumuna dönüşmüştür. Özellikle solcu ideolojiyi benimseyen gençler, Sovyet sınırına yakın bu şehirde etkili bir örgütlenme safhasına girişmişlerdir. Arada çıkan sağ-sol çatışması yüzünden şehir halkı göçe zorlanmıştır. Kars'ın yerli halkının Anadolu'nun farklı bölgelerine taşınması nedeniyle şehir ekonomik ve kültürel anlamda büyük bir çöküş yaşamıştır.

Görüldüğü gibi yazar, eserinde bir nebze de olsa Kars'ın yaşadığı dramı gözler önüne sermeye çalışmaktadır. Şehirle ilgili vurguladığı hususların bir kısmı doğrudur. Ancak bir kısmı sosyal realiteye aykırı hususlardır. Örneğin görkemli yapıların Rus veya Ermenilerden kalmış olması ve bunların harabeye dönüşmesi doğru bir tesbittir. Hem işlevselliği, hem de estetik boyutuyla şehre farklı bir kimlik kazandıran bu binaların yıkılış öyküsü ise daha hazindir. Tarihi eser sayılarak, tamir edilmesine veya yeniden benzer şekilde inşa edilmesine izin verilmeyen bu evlerden çoğu zaman içinde yıkılmıştır. Daha sonra yapılan binalar ise zevksizliğin ve çarpık kentleşmenin abideleri olarak şehir silüetindeki yerlerini almışlardır.

Yazarın vurguladığı, ancak gerçeklerle örtüşmeyen bir husus şehirdeki Kürt nüfusun fazlalığıdır. 1980 öncesinde Kars'ın içinde Kürtlerin sayısı oldukça sınırlı miktardaydı. Bunlar daha çok Aralık, Digor, Göle vs. gibi kazalarda ve köylerde hayatlarını sürdürürlerdi. Artan terör hadiseleri, köy baskınları ve yaylaların hayvancılığa kapatılması bu insanlar üzerinde etkili oldu. Kalabalık kitleler halinde Kars'a ve batı kentlerine göç eden insanlar burada yeni bir hayat arayışına giriştiler. Bu nedenle yazarın sık sık vurguladığı "işsiz Kürt gençleri" "terörist Kürtler", "aranan Kürtler" vs. gibi nitelemeler çok doğru tesbitler değildir. Kars'taki işsizliğin boyutu etnik yapıyı aşan bir özellik taşır. Diğer bir söyleyişle, şehirde işsiz olanlar yalnızca Kürt gençleri değildir. Bunun gibi teröre bulaşanlar arasında da yalnızca belli bir etnik grubun varlığından bahsetmek mümkün değildir.

Bu noktada eserin yayınlanış tarihi ile Kürt meselesinin aldığı boyut arasındaki ilgiye de dikkat çekmek yararlı olacaktır. Eserin bu içerikle yayınlanması ile gündeme gelen Kürtçe eğitim, özel yayın isteği, siyasal ve sosyal haklar, azınlık statüsü vs. gibi isteklerin yoğunlaşması arasında bir ilgi var mıdır? Bu da araştırılmaya değer bir başka konu olsa gerek. Gerçi sayın Yalçın Küçük, son yayınladığı eserinde Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yılmaz Karakoyunlu (?) gibi romancıların neye ve kime hizmet ettiklerini ayrıntılı bir şekilde işlemiştir (KÜÇÜK 2002: 119) Tarihi tahrif eden, olanı yok, olmayanı var sayan çarpık zihniyetli bu yazarların gerçek amaçlarının “yozlaştırma” ve bu yolla sömürgeleştirme olduğunu vurgulamaktadır. Bu tür araştırmaların ilerde daha da yoğunlaşacağı muhakkatır.

Kars'a bir ajan-provakatör gözü ile bakan Ka'nın dikkat ettiği hususlar nedense hep belli bir noktada düğümlenmektedir. O da, şehirdeki ideolojik çatışmalardan ziyade Türk-Kürt etnik yapısındaki çelişkilerdir. Yazar, bu isimleri kullanırken önlerine ve arkalarına getirdiği niteleyici kelimelerle asıl amacını açıkca ortaya koyar. Örneğin yazara göre Kars'ta yaşayıp tutuklanan, hapse atılan, cahil bırakılan, hizmetcilik gibi basit işlerle uğraşan, işsizlik yüzünden kahveleri dolduran insanların hepsi Kürt'tür. Bu nitelendirmelere göre Türkler onları sömüren ve ezen bir gruptur.

Elbette roman gerçekliği içinde yazar, istediği gibi düşünme ve kurgulamayı istediği şekilde yapma özgürlüğüne sahiptir. Ancak bunu yaparken sorumlu ve dürüst olmasını da okurun beklediğini unutmamalıdır. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, Kars'ta gerçekte sıkıntı çeken kesim yalnız Kürtler değildir. Hatta son yıllarda, satın aldıkları araziler, kurdukları iş yerleri ve edindikleri sosyal konumla Kürtler şehrin burjuva sınıfını oluşturmaktadırlar. Bu gerçekleri göz ardı edip, bütün olumsuzlukların bu şehirden kaynaklandığını düşünmenin faydası ne olacaktır. Kaldı ki yazarın Kars’la ilgili nitelemeleri de pek olumlu değildir:

*Kars'ın yarısı sivil polis (138)

*Kars'ta ancak aptallar ve kötüler mutlu olabilir (139)

*Yıllardır bütün Kars'ı fişleyen, şehir nüfusunun onda birini muhbir olarak kullanan MİT (196)

Bu benzeri nitelemelerin şehrin kimliğine ne gibi olumlu katkı sağladığı tartışılabilir. Herhalde yazar yaratmak istediği kurgusal gerilimi ve etkileyiciliği artırabilmek için bu tür nitelemeleri yapmıştır. Ancak bunların realiteyle ilgisinin olmadığı açıktır.

Yazar şehri anlatırken bazen aşırı derecede ayrıntıya dikkat eder. Cadde ve sokak isimlerinde, özel mekanlarda gerçekte var olan yerleri kullanır. Bazen de ne hikmetse bir sürü yanlışlıklar yapar. Örneğin Kars'ta Kale altı diye bir mahalle yoktur. Yine Kars'ın içinden akan suyun ismi de Kars çayı olarak bilinir. Yazar bunu Kars nehri, Kars deresi diye yanlış adlandırır. En önemli ve fahiş hatası ise şehirde yaşayan Azerileri alevi olarak nitelemesidir. Oysa Azeriler şiâ kimliğine sahiptirler. Yazarın böyle bir hatayı yapması bilgi yetersizliğinden kaynaklansa gerekir.

Eserde çizilen Kars imajının, sıradan okur için aşırı olumsuzluklarla dolu olması başka bir hatadır. Bu eserden sonra Kars'a gitmek isteyenlerin bundan vaz geçecekleri açıktır. Korkutucu ve ürkütücü bir havayla sunulan şehrin gerçekte öyle olmadığına kişileri inandırmak zor olacaktır. İnsanlar bırakın orayı görmeyi, mümkünse onun sınırlarından bile geçmemek istemeyeceklerdir. Hele yıllar sonra eseri okuyan ve gerçeği bilmeyen insanlar, romandan yola çıkarak şehri nitelemeye çalışacaklardır. Kars ve Karslıların bu kötülüğü hakkettiklerine inanmak mümkün değildir. Ünlü romancı Orhan Pamuk'un Kars'a hediye ettiği bu milenyum hediyesi karşısında kamuoyunun nasıl tepki göstereceğini gerçekten merak etmekteyim. Karslıların yerinde olsam yazarın bir büstünü şehrin en uygun yerine, örneğin Mal Meydanı'na dikilmesi için çalışırdım. Heykelin altına da: "Kars'ı romanlaştıran ünlü yazarımız Orhan Pamuk?!" diye gösterişli bir tanıtım levhası asılmasını sağlardım.

Aslında yazarın bakış açısı ve romanın yayınlandığı konjoktür bize bazı önemli ip uçları vermektedir. Örneğin terörist grupları "savaşçı gerilla" gibi öven nitelemeleri gerçek amacını yansıtmaktadır. Yazar Kars başta olmak üzere Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da yaşanan olayları bir Türk-Kürt savaşı gibi göstermeye çalışmıştır. Yıllardan beri bölücü güçlerin siyasi anlayışıyla uyan bu hususların kimin işine yarayacağı ise açıktır. Oysa yine Kars'ın da aralarında bulunduğu Anadolu'nun birçok şehri kozmopolit yapısına rağmen huzurlu yaşantısıyla bilinmektedir. Yazarın bu olumlu hususlara bir kez bile olsun değinmemiş olması gerçekten düşündürücüdür. Birbiriyle evlenen Kürt ve Türk gençleri yok mudur? Bu yolla akraba olan ailelere hiç mi rastlamamıştır? Şehrin ileri gelen zenginleri arasında hiç mi Kürt bulunmamaktadır? Yıllardır dostça yaşayan farklı etnik kökene sahip insanlar yok mudur? Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmek sosyal ve tarihi hoşgörü değil de illâ devlet görüşü müdür?… Bütun bu soruları daha da artırmak mümkündür. Ancak, bir seçim gezisi için ulusal bir gazete tarafından görevlendirilip Kars'a giden ve ardından böyle bir roman yazan Nişantaşlı aydının bunları fark etmesi mümkün değildir. Nişantaşı nere, Kars nere?.. Değil mi?..

Sonuç

Yazar eserinin ismini Kar koymasına, baştan sona kardan bahsetmesine rağmen bu imge üzerinde yeterince duramamıştır. Yalnızca karın yağışı ve beyazlığını vurgularken onun farklı boyutlarına değinmemesi önemli bir olumsuzluktur. Örneğin karda yürüyen insanların düşünceleri, yeni yağan basılmamış karın çıkardığı ses, kar fırtınasının çağrışımları, kar soğununun insanın içine işlemesi, karla gelen bereket, kar ve kışın ölüm simgesi olarak kullanılması vs. gibi taraflara eserde rastlanmamaktadır. Karın asıl bu yönleri vurgulanıp, bu beyaz karanlığın şehre nasıl bir hava verdiği üzerinde daha geniş bir şekilde durulabilirdi. Romanın asli kişisi Ka’ya ağaç dallarından sarkan buzları bile saygı ile seyrettiren (s.166) yazarın, bu tür fantaziler yerine daha gerçekçi yaklaşımı yararlı olurdu.

Karın imgelenmesinde olduğu gibi sembolik yönü de fazla araştırılmamıştır. Eserin 261. sayfasında yer alan ve önemine binaen arka kapağa aynen basılan simetrik açılım ise halk arasında çok bilinen bir özelliktir. Örneğin halkın dokuduğu kilim veya halılarda sık sık bu desene rastlamak mümkündür. Bunun felsefi yorumları yapılırken söz konusu gelenekten bahsedilmemesi ise önemli bir eksikliktir. Roman Cevat Fehmi Başkut’un Buzlar Çözülmeden adlı eserinin modern bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Bu da söz konusu eserin olay örgüsü açısından fazla bir özgünlük içermediğini göstermektedir.

Romanda irdelenmeye çalışılan ideolojik farklılıklar ve çatışmalar ise sıradan bir aydının yakından tanıdığı, hatta fazlasıyla bildiği gruplaşmaları oluşturur. Yazarın bunları daha farklı bir perspektifle yorumlaması beklenirdi. Ancak siyasal konular ve mekân olarak seçtiği şehrin kültürüne uzaklığı onu bu tür çözümlemeler yapmaktan alı koymuştur. Bu yazarın Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide eleştirdiği tuzağa kendisinin düştüğünü göstermektedir. “Nişantaşı'nın ağzı muhallebi kokan, burjuva yazarının” yazabileceklerinin bunlar olması, aydınımızın memleketi tanıma ve tanıtma başarısı (?!) için canlı ve önemli bir örnektir. Sanırım, Hürriyet Pazar’da yapılan söyleşide belirttiği gibi yazarın konudan uzun süre kopuşu ve tekrar dönüp konsantre olmaya çalışması esere kötü bir şekilde yansımıştır.

Kısacası, kurgu hataları, yetersiz karakterizasyonu ve bakış açısındaki darlıklar nedeniyle Kar romanı başarılı bir eser olmaktan uzaktır. Bütün reklam kampanyaları, astronomik baskısı, medya desteği, cilalı ve yağ kokan tanıtımlarına rağmen, okur arasında ilgi uyandırmayacağını söyleyebiliriz. Hatta eseri alıp okumak isteyenlerin, birkaç sayfa sonra sıkılıp bir kenara bırakacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu yalnızca romancı açısından değil, romanı bu haliyle  piyasaya süren ve para kazanmayı düşünen yayıncılar açısından da hüsran olacaktır. Önemli olan reklamcılar veya angaje köşe yazarlarıyla büyük kitlelere seslenmek değil, okurun sağ duyusuna seslenmek ve onun güvenini kazanabilmektir. Maalesef Kar romanında Orhan Pamuk, yazarlığına güvenenleri hayal kırıklığına uğratmıştır diyebiliriz. Roman çok satabilir, uluslararası arenada aslanlar gibi boy gösterebilir, ancak okurun gönlünde ve edebiyat tarihindeki yeri pek parlak olmayacaktır.

Kaynaklar

Abrams, M. H. (1993), A Glossary of Literary Terms, New York: Columbia University

Alpay, Necmiye (2002), "Kar Kışkırtıcı", Milliyet Sanat, Mart.

Küçük, Yalçın (2002), Şebeke (Network), İstanbul: YGS Yayınları.

Pamuk, Orhan (2002), Kar, İstanbul: İletişim Yayınları.

 


[1] Degerli elestirmen sayin Dogan Hizlan romandaki Kars ile gerçek Kars arasindaki ilgisizlige dikkat çekerek söyle demektedir: “Siz eger gerçek bir Kars sehri içerisine olaylari, kisileri yerlestirmege çabalarsaniz, sonuçsuz bir ise girmis olursunuz, çünkü romanin bir kurgu isi oldugu gerçegine ters düsersiniz…” (Hürriyet, 26 Ocak 2002). Bu çok dogru ve gerçekçi tesbittir. Ancak romanin kurgusal yönünü gerçek Kars sehrine yerlestirmeye çalisan okur degil romanci olmustur. Bu nedenle, romanda kendisiyle ilgili geçen bölümler ne kadar gerçek Orhan Pamuk’u yansitiyorsa, sehirle ilgili geçenlerin de bilinen gerçek Kars’i yansittigini söylemek mümkün olsa gerektir. Bir diger arastirmaci sayin Yalçin Küçük ise Orhan Pamuk’un romanindaki kurguyla ilgili sunlari söylemektedir: “Romanda kurgu, her halde mükemmel bir akildir; bu nedenle de hem dogal ve hem de gerçekci olmak zorundadir…” KÜÇÜK, 2002. Söz konusu tesbitler için eserin 70 ve 119. sayfalarina bakilabilir.

Comments Off

Filed under Roman

Comments are closed.