Apokaliptik/Distopik Bir Film: Aden

Mehmet Toygar Özdemir

(13 Eylül 2021)

aden 2018 yapımı bir dram. Yönetmenliğini Barış Atay’ın yaptığı, senaryosunu Onur Orhan’ın kaleme aldığı filmin görüntü yönetmeni Barış Aygen. Oyuncular: Funda Eryiğit, Sermet Yeşil, Caner Erdem, Onur Ünsal, Cemalettin Çekmece.

İstanbul Film Festivali’nde Mansiyon Ödülü’ne layık görülen film,  Adana Altın Koza Film Festivali’nde ‘En İyi Kadın Oyuncu’ (Funda Eryiğit) ve ‘En İyi Sanat Yönetmeni’ (Devrim Ömer Ünal) kategorilerinde ödül kazandı.

Aden, kısıtlı imkânlarla, düşük bütçeyle çekilmiş bir filmdir. Kültür Bakanlığının bol keseden dağıttığı sinema desteğini almamış. Kendi imkânlarıyla filmi çeken Barış Atay’ı kutlamak lazım. 

Filmin Konusu:

Aras’la Marba evli bir çifttir. Savaş ve sonrasında oluşan kıtlıktan dolayı korkusuzca yaşayıp karınlarını doyuracakları bir yer bulma amacıyla memleketlerini terk edip yola düşerler.

Yaşadıkları yer cehenneme döndüğünden kaçış kaçınılmazdı. Cennet artık başka diyarlardadır, onu bulmak için bin bir umutla bilinmeze yolculuk yapmak gereklidir. Dağ, tepe demeden korkunun, tedirginliğin izleri yüzlerinde belirginleşen Aras’la Marba arkalarına bakmadan kaçmayı denerler. Bir zaman sonra bir gece vakti umutlarının tükendiği bir anda suya kavuşurlar. Yaşam izi gördükleri çiftlik evine doğru yaklaşırlar. Marba, kendi can güvenliğini düşündüğünden karısını kardeşi olarak tanıtmaya karar verir. Libak’la Pukay evi paylaşan iki kardeştir. Bu davetsiz misafirleri tereddütle evlerine kabul ederler.

Göçebe/Yerli Ekseninde Film.

Aras’la Marba, savaş yüzünden terk ettikleri yurtlarına dönmeyi düşünmüyor ama nereye gideceklerini de bilmiyorlar. Tek istedikleri şey hayatta kalabilmek ve karınlarını doyurmaktır. Zorlu geçen bir yolculuktan sonra bir ırmak çıkıyor önlerine. Çölde vaha bulmuş gibi seviniyorlar. Su ihtiyaçlarını giderip ellerini yüzlerini yıkadıktan sonra bir meşale ile ırmağa giriyorlar. Irmak, köprü ve bir kadınla bir erkek… İşte cennet burası dedirten bir kadraj. Cennete doğuş, kâbustan uyanır gibi. İşte bir kulübe. Yaşamaya dair iz. Aras’la Marba korku ve tedirginlikle kulübeye yaklaşıp kendilerini bir bilinmeze teslim ediyorlar.

Filmin arka planında mültecilik, mülk, yerleşme, hayatta kalma mücadelesi, güç, savaş, yıkım, kıskançlık, iktidar, haksızlık, açlık, kadın sorunu ve sınıfsal mücadele var.

Apokaliptik bir film. Her sınıf insanın dramı resmedilmiş. Cennet bir arayış, kurgu, hayal… Cehennem her yerde, insanlar iliklerine kadar bunu yaşıyor.

Barış Atay, filme politik bir arka plan yüklüyor. Bu filmde solun gereksiz takıntısı olan toplumsal gerçekçilikten uzaklaşılmış. Bu iyi de olmuş. Film, masalımsı bir anlatımla dinsel mitolojiyle kuşatılmış âdeta. Bununla tarihi bir derinlik oluşturulmak istenmiş. Filmde iktidar, şiddet, kadının meta olarak algılanması, baskı gibi ögelerle distopik bir atmosfer yaratılmış.

Filmde zaman ve mekân masalımsı bir ortamda yeniden yaratılsa da kadının meta halinde kabul görmesi doğuyu, Ortadoğu’yu çağrıştırıyor. Dinsel hikâyelerle tarihi bir derinlik verilmek istenen film, Tevrat’a göndermelerde bulunuyor. Mitolojik anlatım güncelleniyor.

Senaryo çok net değil. Bulanık bir havuzda inci aratıyor. Kadın konusu oldukça yüzeysel kalmış. Sol- Marksist bir dünya görüşüne sahip olan yönetmen, senaristin birbirine boca ettiği mitolojik hikâyeleri birer metafor olarak görüp alt metin olur umuduyla filmde işlemiş. Dini referanslar sınıfsal mücadeleye, mültecilik ve kadın sorununa tarihi derinlik katabilir diye düşünülmüş. Bunda başarılı olunmuş demek çok zor. Çok şey anlatmaya kalkarsanız hiçbir şey anlatamazsınız. Savaşla birlikte oluşan mültecilik sorununa derinlemesine girebilirdi. Çok yüzeysel geçince derinlik kazanan olay da kalmamış.

Funda Eryiğit oyunculuğunu konuşturmuş, zaten bu kendisine ödül de getirmiş. Sermet Yeşil de hakkını vermiş oyunculuğun. Libak sönük ve zayıf kalmış. Marba mecbur kalınmış da oynatılmış gibi duruyor. Marba, zayıf oyunculuğuyla filmin ritmini düşürmüş. Sinema filmi için çok da derli toplu değil. Kısıtlı bir mekâna sıkıştırılan filmin senaryosu daha çok tiyatroya uygun. Belki bu metinden bir televizyon dizisi de çıkarılabilirdi.

Finalde çok zorlanılmış. Film bir an önce bitsin de kurtulalım denmiş âdeta. Gerilimli ama sakin seyreden film finalde hızlanmış. Ses miksajı kötü. Kurgusu iyi, görüntü yönetmeni de tüm imkânsızlıklara rağmen iyi iş çıkarmış.

Hikâyede eksiklik var. Mültecilik sadece savaşla anlatılmış. İki kardeş neden orada yaşıyor? İleri sürülen sebep tatmin edici değil. Savaştan kaçmak, belirsiz zaman ve mekâna yolculuk yapmak yoruyor insanı. Film boyunca bu gerilim devam ediyor.

 aden2

Tevrat esinlenmeleri… 

Aden: Cennet, yeryüzü cenneti.

“Ve Rab Allah şarka doğru Aden’de bir bahçe dikti ve yaptığı adamı oraya koydu ( Tevrat, Tekvin, 2/8)

Yönetmen Barış Atay, bir röportajında filme adını veren “Aden”in “cennet bahçesi” olduğunu belirterek kendi cennetini arayan insanları anlattığını dile getiriyor. Masalsı bir hava katmak için dini mitolojiye başvuruyor. Keşke dozunu biraz azaltsaydı.

Aden: Cennet bahçesi. Aranan yer. Yoksa burada kadın adı mı? Yani, kadın olduğu yer cennet olur mu denmek istenmiş? Geldikleri yer cennet değildi. Yoksa Adem’le Havva’nın dünyaya düşüşü olarak da yorumlanabilirdi. Distopik bir dünya. Hristiyanların dünyaya bakışı gibi. Günah sonrası çile. Loş kiliseler…

Aden, Tevrat’ta Adem’le Havva’nın kovulmadan önce yaşadığı cennet olarak biliniyor. Kuran’da “Adn” olarak geçiyor. “Dünya üzerinde bir yerdir.” diyenler de var. Tevrat’a göre dünyada olan bir bahçe. Başka âlem değil. Yeri belli olmayan dünyevi bahçe. Tevrat’ta yapılan tasvirlerde buranın “Allah’ın Bahçesi” olduğu anlatılıyor. Burada dört kola ayrılan bir nehirden bahsedilmektedir. Bu dört kollu nehir filmdeki dört ana karakter mi? Hepsinin akış gücü ayrı ve farklı yere dökülüyor.

Tek mekân diyebileceğimiz bir ortamda flu bir zaman biriminde masalımsı anlatım filmin omurgasını oluşturmuş ama yaşanan gerçeklikten kopmadan. Dinsel mitolojilere göndermede bulunarak filmin hikâyesine derinlik verilmek yoluyla alt katmanlar oluşturulmak istenmiş.

Filmdeki kahramanların isimleri ters çevrilmiş. “Ey seyirci bizler dini mitolojiden yararlandık. Eğer hikâyelerle ilgi kuramazsanız size yardımcı olmak adına isimleri tersten okuyun.” denmek istenmiş sanki.

Aras (Sara) İbrahim peygamberin karısı.

Marba (Abram-İbrahim).

Abram, Nemrut’un elinden kurtularak Babil’i terk edip karısı Sara ile birlikte Mısır’a gitmiştir. Sara’nın güzelliği Firavun’un kulağına kadar gitmiş. Abram,  Firavun’a Sara’nın kardeşi olduğunu söylemiştir. (Marba’nın Aras’ı kardeşi gibi sunması buraya göndermedir.)

Kadın olmak başlı başına zor bir şey. Erkek egemen bir toplumda kadınca yaşamak da zor. Aras, savaş ve kıtlık nedeniyle bir erkeğin ardına takılıp gidiyor. Yoksulluk ve sahipsizlik onu çaresiz bırakıyor. Kocası ne derse onu kabul ediyor. Kocasına karşı itaatkâr, hamile olduğu halde kocasının, “Kardeşim gibi davran.” demesini de kabulleniyor.

Aras, erkekler arasında eziliyor. Eşi kendi hayatını kurtarmak için kardeşi olduğunu söylemesini istiyor. “Eğer kocan olduğumu anlarsalar sana sahip olmak için beni öldürürler.” diyor. Aras itaat eden kadın. Kim ne söylüyorsa onu yapıyor. Çaresiz. Libak tarafından tecavüze uğrarken çocuğunu korumak adına buna ses çıkarmıyor. Ama kocasının bu olaya sessiz kalmasına da çok içerliyor.

Kadın bütün dengeleri değiştiriyor. Bütün erkekler etrafında pervane. Ama kadına eşya gibi bakıp sahip olmak istiyorlar. O yüzden onun düşüncesinin bir önemi yoktur. Kadın erkekler için sadece ele geçirilmesi gereken bir metadır. Cinsel arzuların giderilmesi için bir nesnedir. Marba, kardeş olduğu söylediği için Libak’ın karısının odasına girmesine ses çıkaramıyor. Kadının buradaki pozisyonu çok da önemli değil. Marba ile Sara ev sahibi olsaydı, iki kardeş dışarıdan gelseydi, Sara yine cinsel tacize uğrardı.

Marba’nın tüm amacı hayatta kalmak ve rahat bir yaşama kavuşmaktır. Bunun için iki kardeşi soyup kaçma planları yapıyor. Marba ( Abram/ İbrahim) kaderci ama iyi yaşamak istiyor. En azından hayatta kalma çabasındadır. Aras’ı kontrol ediyor. Kendisini dinlemesini, ne derse onu yapmasını istiyor Aras’tan. Sınıfsal çatışmalarda işbirlikçiliği de temsil ediyor.

Ev sahibi iki kardeş. Yerleşik. Ataları da burada yaşamış. Şehirden uzak kimsesiz bir ortamda yaşamaları garip karşılansa da bir düzen kurmuşlar. Yurt, ev, mekân sorunu, aç kalma korkusundan ve savaştan uzak yaşıyorlar.

Bukay (Yakup).

Libak (Kabil).

Bukay, ağa diye hitap ettiği büyük kardeşinden karakter olarak daha iyi. Kadına duygusal yaklaşıyor. Ona sahip olmak istiyor ama bunu oyunlarla zamana yayıyor. Aras’ı banyo yaparken çıplak seyrediyor, onun hamile olduğunu görüyor. Bu vesileyle Marba’nın kardeşi değil de kocası olduğunu anlıyor.

Libak; ağabey, ağa, devlet, güç. Sahip olma egosu zirvede. Çekinmeden, hesap sorulamayacağını bildiğinden Aras’ın odasına girerek tecavüz ediyor. Bunu hakkı olarak görüyor. Kötülük, zorbalık, aç gözlülük bu işte. Kabil’den beri bu böyle. Kadın paylaşılamıyor, Kabil-Habil hikâyesinde olduğu gibi. Kadına sahip olma arzusu  savaşın fitilini ateşliyor.

Filmin ilerleyen bölümlerinde evde başka birinin varlığından haberdar oluyoruz. Libak’la Pukay kendilerinden küçük kardeşlerini anne babalarının onu çok sevdiğini düşünerek kıskanmış ve bir  kuyuya atmışlar. Pukay Aras’ı bodruma götürerek kardeşini hem gösteriyor hem de onun hikâyesini anlatıyor. Sakat kalan kardeş ve halâ devam eden işkence…

Marba hayatta kaldığı için mutlu. O, cennetine yaklaşmıştır. Aras hamiledir. Karnındaki çocuğunu korumak istiyor. Bununla birlikte bodrumdaki küçük kardeşi de kurtarmak istiyor.

Josef (Yusuf).

Küçük kardeş. Kuyu metaforuyla Yusuf kıssasına gönderme yapılmış. Libak güçlü, çünkü iktidarda. Her türlü silah masasında duruyor, parası da var. Otoriter, kendisine baş kaldıracak kimse yok.

Savaşlar dünyanın sonunu getiriyor. Bu felâket insanlığın da kıyametidir. İnsanlar yok oluşu görüyor ama kötülükten yine de vazgeçmiyor. Bir döngüye bağlıyor film hikâyeyi. Kader ya da Sisifos. Kadın bu döngünün hızı, nedeni… Belki de cennet bu.

Bu gönderme yapılan hikâyeler daha çok Tevrat kaynaklıdır. Marba (Abram), karısını kardeşim diye tanıtarak bir nevi Libak (Kabil)’a sunuyor.

Aras (Sara),  güzel ama çaresiz bir kadın.

Libak (Kabil), Firavun, Yakup’un kardeşi Esav.

Pukay (Yakup), Habil. Esav’ın kardeşi.

Josef (Yusuf), kardeşlerinin kıskançlıklarından dolayı kuyuya attıkları güzel çocuk.

Senaryo karışık, net değil. Daha iyi çalışılabilirmiş. Senaryoda boşluklarla hatalar sanırım bütçe yetersizliğinden kaynaklanıyor. Dört kişiyle sabit bir mekânda çekilen film, tiyatroyu andırmış. Gerilimi düşürmeden devam etmesi filmin başarısıdır.

Filmin sonunda teknik ekip, reji, yönetmen çekimlerden sıkılmış sanki. Filmi bir an önce bitirip gidelim, havasında çekmişler. Teknik hatalar genelde sona denk gelmiş.

Gece yarısı Marba’nın tıkırtılarına uyanıp onu öldüren Libak, Aras’ın bodrumun kapağını birkaç kez açıp kapamasının çıkardığı sesi duymuyor. Libak, Pukay’ı vuruyor, elinde silahla yürüyüp gidiyor. O sırada küçük kardeşi çığlık atarak koşup saldırıyor ama Libak tepkisiz bekliyor.

Filmdeki ortam ve kostümler modern zamanı işaret etmezken arabanın varlığı sırıtıyor. Arabada avcılık izleri var. Zaten fazla da kullanılmamış. Filmin başında şehre gitmek için kullanılıyor. Bir de filmin sonunda ortaya çıkıyor, silahlı çatışma yapıldığında…

Final, belirsizliği beraberinde getiriyor. İki kardeşin iktidar mücadelesi nasıl sonlanacak? Aras özgürlüğüne mi kavuştu? Yaşayan hangi kardeşin tahakkümüne girecek. Ezilen sınıfı temsil eden Yusuf, o haliyle hayatta kalmayı başarabilecek mi? Yoksa hayatta kalmayı başaranlar kendilerine yeni efendiler mi arayacak?

Leave a Comment

Filed under Sinema

Leave a Reply