Tag Archives: Ahmet Gözler

Pazarlanan Mevlana

"Mevlâna'yı Pazarlama Stratejisi ve Çok Dilde Kayıp (Bir) Gül'ün Hikâyesi"

(Ahmet GÖZLER)

(Serdar ÖZKAN, Kayıp Gül, 2010, İstanbul: TİMAŞ Yayınları, 205 s.)

İnsanlık için Mevlâna’nın gönül enginliğine ulaşabilmek belki de nihai bir hedeftir. Bu sebeple, Mevlâna’nın sevenleri Kayıp Gül; Serdar Özkanarasında dünyanın her yerinden, 72 milletten insan vardır. İnsan sevgisi ve hümanizm denilince büyük düşünürün “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel!” deyişi dillerde pelesenk oluverir. Gerçi bu sözün Mevlâna’ya değil de ondan önce bu yolun yolcusu olan büyüklerden birine ait olduğu söylenir. Ama kimin önce söylediği tartışması bir yana dursun, sözün büyüsü insanlığı yeterince sarmıştır. Keşke hepimiz doğrularıyla yanlışlarıyla insanı insan olarak kabul edip sevebilen bu ruh enginliğine ulaşabilsek.

Mevlâna Hazretlerinin Türk toplumu ve insanlık için ifade ettiği değer onun felsefesinde gizlidir. Onu tanımadan anlamak, onu yücelten misyonu kavramak mümkün değildir.

 “Büyük mutasavvıf ve düşünürümüz Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273), XIII. yüzyılda, İslâm dünyasının çalkantılı bir döneminde, maddî olduğu kadar manevî yönden de sarsıntı geçiren insanlara ve özellikle Anadolu insanına yeni bir ruh kazandırmak için çırpınan, bu yolda onlara ümit ve cesaret telkin eden bir himmet ehli, bir gönül eridir.

Moğol istilalarının her tarafı kasıp kavurduğu bir dönemde, o; camilerdeki vaazlarıyla, medreselerdeki dersleriyle, söylediği şiirlerle, irşad faaliyetleriyle halkın dinî hayatını yeniden inşa etmeye, İslâm’la olan bağlarını güçlendirmeye çalışmış, asrının en başta gelen manevî dinamiklerinden biridir.

Mevlânâ, sadece kendi çağında ve yalnız Müslümanlar üzerinde etkili olmakla kalmamış, günümüze kadar çok geniş bir coğrafyada, farklı din ve inançlara mensup geniş kitleler üzerinde de etkili olmuştur ve hâlen de etkili olmaya devam eden müstesna bir şahsiyettir.[1]

Mevlâna’yı bir değer ve sembol olarak tüm dünyaya tanıtmak düşüncesi elbette ki önemli, önemli olduğu kadar da takdir edilecek bir düşüncedir. Ancak son dönemlerde bir grup sanatçı- yazar arasında Mevlâna ve felsefesinin pek bir rağbet görür olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Türk müziğinin önemli siması Ahmet Özhan’la başlayan furya ile bu felsefenin Mazhar Alanson’dan Deniz Arcak’a, Mercan Dede’ye kadar pek çok sanatçıda yansımasını görür olduk. Öyle ki artık bu durum televizyon programlarında, gazete sayfalarında verilen röportajların temel konusu olmaya kadar uzanyor, kamuoyunun ilgisini ve beğenisini topluyor.  Anlaşılan o ki bu ilgiyi ranta çevirmek isteyenler tarafından şöyle bir pazarlama mantığı ile yaklaşılıyor meseleye: “Mademki burada bir reyting var ve bu malzeme halkın değişik kesimlerinin hatta yurt dışından insanların da ilgisini çekiyor. Öyleyse tüketene kadar kullanalım.”

Yukarıda ifade edilen hususlar çerçevesinde Mevlâna ve felsefesi bir anda bir ticari meta hâline geliverdi. İşte bu tavır, hem Hazreti Mevlâna’nın şahsına ve yüce felsefesine hem de Türk okuruna karşı takınılmış son derece yanlış bir tutumdur. Bu yanlış tutumun bir yansıması olarak Türk okuru, önce Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ı ardından da aynı yayın evinden (Doğan Kitapçılık) neredeyse eş zamanlı denilebilecek bir zamanlamayla yayınlanan iki eserin rüzgârına kapıldı; önce Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar”ından geçip ardından Elif Şafak’ın “Aşk”ına tanık oluverdi. Bir anda gencinden yaşlısına hemen hepimiz, aşkın tezahürü farklı renkli kapaklarla basılmış bu eserle “Aşk”landık. “Bab-ı Esrar”, polisiye bir maceranın içine yerleştirilmiş, “Aşk” ise biraz daha derin bir araştırmanın ürünü “Mevlâna – Şems-i Tebrizî” muhabbeti üzerine kurulu iki eser. Türk okuru, bunları okuyup sindirmeye, tasavvufun felsefesini anlamaya çalışırken bir de daha önce pişirilip önüne konulan ancak pek rağbet görmeyen bir yemeğin, kurulan bu ziyafet sofrasında şaşaalı bir törenle yeniden servis edilişine şahit oldu. Neydi bu yemeğin adı? “Kayıp Gül”…

“Kayıp Gül” hangi mağazada kitap reyonuna uğrasanız çok satanlar bölümünün en başköşesine kurulmuş bir eserin adıdır. Bu eser, edebiyat camiasında adı pek duyulmamış, Robert Kolej mezunu genç bir yazarın, Serdar Özkan’ın ilk romanı. Öylesine iddialı ifadelerle basılmış bir kapağa sahip ki doğrusu okurun kayıtsız kalması mümkün görünmüyor. “34 Dilde, 40’ı Aşkın Ülkede…”, “Simyacı, Küçük Prenses ve Martı’yı sevenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.”  ifadeleriyle Slovenya’dan Air Beletrina (her kim ya da ne ise) kapağı vasıtasıyla bu çok iddialı eserin çığırtkanlığını yapıyor. Yuvarlak bir çerçeve içinde daha da iddialı bir sayı kitapseverlerin gözünü alıyor, “İkinci 100.000”.  Kitabın arka tarafını çeviriyorsunuz, “Kayıp Gül” ön kapaktan daha cezb edici sloganlarla sizi kaybolduğu yerden kendisini bulmaya davet ediyor. Evet, “İşte bu! diyorsunuz. Bizim de bir romancımız sonunda bütün dünyada baskı yapıp satan bir romanla Türk edebiyatının gururu oluyor.Şu hususu samimiyetle ifade etmeliyiz ki bir yazarımızın adı, kimliği, mensubiyeti hiç önemli değil, gerçekten böylesi bir başarıya hakkıyla ulaşmış olması son derece gurur verici bir hadisedir. Artık bunca tezgâhtarlığa almamak olmaz diyorsunuz. Ödeyip ücretini alıyorsunuz. Sonra büyük bir şevkle okumaya başlıyorsunuz. Ancak pek çok okurun ortak İtirafı: “Birkaç saat içinde kesintisiz bir okumayla bitiriverdim kitabı. Anlayın işte birkaç saatte okunuverip tüketilen bir kitap.”  İşte bizde uyandırdığı intiba da bundan öte olmuyor. Peki, “Kayıp Gül” neyi anlatıyor? Kısaca özetleyelim;

Her nedense tıpkı yukarıda bahsedilen diğer romanlarda olduğu gibi bu romanda da yine yabancı bir roman kişisinin, San Fransisco’lu Diana’nın kaybettiği ikizini yani diğer yarısını bulma, başka bir deyişle kendini bulma, kendi olma macerası anlatılıyor. Kitabın başında William Blac’ten ve Yunus Emre’den alınmış iki şiir parçası yer alıyor. Kitap, ardından gelen Efes’ten, Artemis’ten, Hazreti Meryem’den ve zıtlıklardan bahsedilen “Öndeyiş” ile hikâyenin anlatıldığı 48 bölümlük tahkiye bölümünden oluşuyor.[2]

Annesinin vefatı sonrası bıraktığı vasiyet niteliğindeki mektupla bir ikiz kardeşinin olduğunu öğrenen roman kahramanı, kendini ikiz kardeşini arama macerası içerisinde bir şekilde İstanbul’da buluveriyor.

 Arama esnasında yolu İstanbul’a düşen Diana’nın Zeynep Hanım’la İstanbul’daki evin saklı bahçesinde geçirdiği birkaç gün ve orada güllerle aralarında geçtiği söylenen oldukça pedagojik nitelikli diyebiliceğimiz diyaloglar hayatını, düşünce tarzını ciddi olarak etkiliyor ve tekrar San Francisco’ya döndükten kısa bir süre sonra Mary’yi buluyor. Yani Diana, ikizini, kendini, asıl Diana’yı buluyor. Aslında bütün bunların annesinin planladığı bir “oyun”dan ibaret olduğu, bir ikiz kardeşin olmadığı, Diana’nın annesinin Mary’den kastının Diana’nın henüz bulamadığı ve eksikliğini hissettiği diğer yarısı olduğu ortaya çıkıyor. Diana işte bunu anlıyor, annesinin her fırsatta kendisine söylediği “Öykü yazarı olmalısın.” tavsiyesine uyarak bütün yaşadıklarını kaleme alıp bir roman yazmaya karar veriyor ve hayatının romanını yazıyor.

 Romanın başındaki “Öndeyiş” bölümünde Meryem ile Artemis (yani nam-ı diğer Diana’nın) hikâyesinin niçin verildiği böylece anlaşılıyor. İnsan ruhunun iki zıt tarafını temsil eden bu isimlerin birleşmesinden yani hırçın Diana’nın müşfik Mary ile karışıp katışmasından doğan yüce ve mükemmel varlık, kâmil insan ortaya çıkıyor. Zaten romanın temel tezi de bunun üzerine kurulu diyebiliriz. Bir anlamda modern zamanların en popüler konusu “Medeniyetler İttifakı”nı gerçekleştirmek, Antik Yunan’ın, Hıristiyanlık inancının ve İslam dininin bütün güzel değerlerini bir potada eritip geleceğin insanlık ideolojisini kurgulamak amaçlanmış denilebilir.

Romanda özetle bunlar anlatılıyor. Kitabın hikâyesinden ziyade ne söylemeye çalıştığına dair bir değerlendirme yapmalıyız ki bir şekilde pazarlamacılık harikası kapağının büyüsüne kapılıp okumak isteyen okurlara haksızlık etmiş olmayalım.

Öncelikle şu hususu belirtmekte yarar var; kitapta verilmek istenen mesaj son derece güzel, anlamlı ve takdire değer: “Her ne kadar zengin, güzel ve başarılı olsanız da hayatınızdan memnun değilseniz, sahip olduğunuz gerçek güzellik, zenginlik ve sizi mutlu edecek şeylerin aslında kendinizde saklı olduğunu unutmayın. Bir insan için ‘Kendi’ olmayı başarabilmek, hayattaki en büyük zenginlik ve mutluluk kaynağıdır.”

Romanda, bir yandan “Kendin olmalı, olduğun gibi davranmalısın!’” öğretisi yapılırken, diğer yandan “Ben bunu yaparsam başkaları benim hakkımda ne düşünür?” gibi aslında insanı hayattan, hedef ve isteklerinden koparan zararlı bir düşünceden uzaklaşılması gerektiği mesajı eğlenceli bir şekilde veriliyor.

Okuyucuya verilmek istenen mesajı önemsediğimiz gibi, bu mesajın uygulanabilir olmasını da önemsiyoruz. Zira kendi olmayı başaramamış insanların oluşturduğu toplumlar ve bu toplumlardan müteşekkil bir dünya aslında işte bugün içinde yaşadığımız sorunlar yumağı bir dünya oluveriyor. Yunus Emre’nin bu öğretinin bir anlamda şifresi sayılabilecek meşhur dizeleri hep başımızın tacı olmuştur; “İlim ilim bilmektir. / İlim kendin bilmektir. /Sen kendin bilmezsin,/ Ya nice okumaktır.”  Ama bilinmesi gereken odur ki bu yol zor ve zahmetli bir yolculuğu gerekli kılar.

Roman, oldukça sade bir dil ve üslupla kaleme alınmış. Okuduğum son iki romana kıyasla (“Bab-ı Esrar” – Ahmet Ümit ve “Aşk”- Elif Şafak) edebi sayılmayacak bir üsluba sahip denilebilir. Cümleler basit ve anlaşılır… Bu durum ilköğretim düzeyindeki okurlar için oldukça anlamlı olabilir, ancak dünyaca ünlü ve çok satan bir romanda daha edebi bir üslup arayanların hayal kırıklığına uğrayacakları da bir gerçek.

Romanda basit ve anlaşılır dil tercih edilmiş olması, eğitim ve kültür düzeyi yüksek okuyucular için okuma kolaylığından ziyade bir yavanlık hissi verdiği için bilakis zorluğa yol açıyor.  Zira kendinizi seviyenizin altında bir dil ve üslupla muhatap alınıyor hissediyorsunuz ve bu durum gerçekten bir rahatsızlığa yol açıyor. İlk yirmi bölümü sade, yavan dil ve üslubunun yanı sıra bir de olay bakımından durağanlıkla  birleşince gerçekten tahammül edilmesi güç bir okuma ameliyesi ile karşı karşıya bırakıyor okuru. Zira otuz dört dile tercüme edilmiş, kırktan fazla ülkede yayımlanmış ve uluslararası çok satanlar kategorisine girmiş bir kitabın her anlamda sıkıcı olmaması gerekir. Her bölümü “bir sonraki bölümde kitap açılacak” ümidiyle okuyan okurda derin bir gerilim meydana getiriyor. Bu bölümlerde anlatılanların büyük çoğunluğu çok gereksiz ve sanki kitabı hacim itibariyle kabartmak için kullanılmış izlenimi uyandırıyor. Bu ilk bölümlerde eğer yazarın amacı okuruna Diana’nın ruh hâli ve yaşadığı ortamı tanıtmaksa, böylesi ince hacimli bir kitapta bu kadar uzun tasvirlere  hiç gerek yoktu. Daha öz bir şekilde anlatılabilirdi.

Okurda uyanan “Roman, bir sonraki bölümde açılacak, iddiası nispetinde bir seviyeye ulaşacak.” düşüncesi ve beklentisi, eserin son bölümlerine doğru, özellikle Diana İstanbul’a geldikten sonra gerçekleşmeye başlıyor. Zeynep Hanım’la birlikte olaylar daha giriftleşmeye başlayor. Ama kitap kısa bir roman yahut uzun bir hikâye formatında olduğu için ilk yirmi bölümde oluşan olumsuz izlenimi giderecek ve okuru tatmin edecek bir düzeye ulaşamadan sona eriyor.

Roman okunurken varlık nedeni oldukca zayıf kalmış ve şeklî ve sunî bir biçimde kendine yer bulmuş izlenimi veren bir roman tipi ile karşılaşıyorsunuz. Diana’nın babasının da hayatta olduğu söyleniyor ama onunla ilgili pek bir ayrıntı göremiyorsunuz. Sadece, annesiyle görüştüğü ve kaybolan kızını bulması için yardım etmesini istediği belirtiliyor. Kitabın sonuna doğru babasıyla ilgili bir bağlantı yakalamayı umuyorsunuz ancak bu umudunuz boşa çıkıyor. Kanaatimce bu roman tipi kitaba konulma gerekçesini okurun zihninde haklı çıkarmıyor. Okuyucu, romana konan her karakter ve ayrıntı için bir bağlantı bekliyor ancak sonuç itibariyle bu bağlantıyı bulamayınca anlatılanlar boş bir ayrıntı gibi geliyor.

Kitabın eleştirilmesi gereken bir diğer  yanı ise iç tasarımı. Dış kapak çalışması ne kadar başarılı ise iç bölümdeki tasarım bir o kadar hayal kırıklığı kaynağı olacak şekilde karşınıza çıkıyor. Sanki sayfa sayısını artırmak için satır araları çok geniş tutulmuş, bölüm başlıkları neredeyse sayfanın ortalarına konmuş hissi uyandırıyor. Kitrap sadece birkaç bölümden oluşuyor olsa bu durum estetik bir kaygının neticesi olarak ortaya çıkmıştır düşüncesiyle kabul edilebilir. Ama kitap kırktan fazla bölümden oluştuğu için bu durum sanki kitabın hacmini kabartmak maksadıyla başvurulmuş bir hile izlenemi uyandırıyor.

Romanda anlatılanlar tam da bir Türk filmi kurgusuzluğunda başından sonu belli olacak şekilde olduğu hâlde, neden San Francisco yerine İzmir veya İstanbul’da geçmiyor diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Gerçi yukarıda da ifade edildiği gibi son birkaç kitaptır aynı ayrıntıyla karşılaşıyoruz ancak yine de gerekçesini algılamakta güçlük çekiyoruz. Niçin başkarakterler hep yabancı oluyor?  Anlaşılan o ki bu da pazarlama stratejisinin bir parçası. Galiba, Anadolu’dan bir genç bayanın hikâyesi olsaydı bu, banal ve klişe olacaktı.  Roman’ın neden özellikle yabancılar üzerine kurguladığından başlayarak eleştirimizin esas nedenine gelmek istiyoruz. Zira yukarıda ifade edilen teknik hususlardan da anlaşılacağı gibi roman, Türk edebiyatının roman türünde verilmiş tüm eserlerini aşıp yurt dışında “34 Dilde, 40’ı Aşkın Ülkede…” basılıp satılacak  “Simyacı, Küçük Prenses ve Martı’yı sevenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.”  şeklinde iddialı laflarla tanıtılacak yazınsal değeri haiz değil.  Ama bütün bunlara rağmen yazarla yapılan röportajlardaki ifadelere bakılırsa hedefe henüz ulaşılabilmiş değil. Zira yazar Akşam gazetesinde Sibel Ateş Yengin’e verdiği röportajında konuya ilişkin yöneltilen,

 “Kitabın birçok dile çevrilmesi hikâyesini anlatır mısınız?”sorusuna;

 “Yayıncılık dünyası iyi bilir ki, yurtdışında yayınevleriyle temaslar ajanslar vasıtasıyla olur. Bir ajans 'Kayıp Gül'ü değerlendirip temsil etmek istedi ve kitap yavaş yavaş diğer ülkelerdeki yayınevlerinden de ilgi gördü. Daha sonra kitap bestseller listelerine girdi. Kitabın satış başarısı, öykünün okura hitap etmesi ve eleştirmenler tarafından büyük övgü alması diğer ülkeleri tetikledi. Şu anda 40 ülkeyi geçti ve süreç devam ediyor. Biz 50 dile ulaşmasını ümit ediyoruz.[3]

şeklinde iddiasını daha da öteye taşıyan bir cevap veriyor.

Yazar, yine aynı röportajda kitabın 2003 yılında piyasaya sürülmüş olmasına rağmen o dönemde yeterince ilgi görmemesini, romanın kapak tanıtımında kıyaslandığı Simyacı ile örnekleyerek anlatıyor;

- Timaş'tan çıkan 'Kayıp Gül' romanınız daha önce de yayınlanmıştı; o zaman bu kadar çok ses getirmemesinin nedeni neydi?

Türkiye'de bazı şeylerin keşfedilmesi zaman alabiliyor. Bunu doğal karşılıyorum, her sene 1,500'den fazla roman piyasaya sürülüyor. 'Kayıp Gül' diğer ülkelerde çok geniş bir coğrafyaya yayıldığı için Türkiye'den daha önce keşfedildi ama şimdi keşif sırası Türk okurunda. 'Simyacı'nın serüveni de aynı şekilde olmuştu; kitap Brezilya'da sadece 900 adet satılmış sonra da durmuştu. Seneler sonra Amerika'da bir yayınevi kitabı bastı ve bütün dünyaya yayıldı.”[4]  Böylece kendi romanının nasıl olup da daha önce keşfedilemediğinden dem vurup bir kez daha yüceleşiyor okurunun gözünde, “Değeri sonradan anlaşılan büyük yazar!

Serdar Özkan, romanının 40’ı aşkın ülkede basılıp satılmasına ilişkin olarak da yine aynı röportajında şunları söylüyor: 

Kitabın birçok dile çevrilmesi hikayesini anlatır mısınız?

Yayıncılık dünyası iyi bilir ki, yurtdışında yayınevleriyle temaslar ajanslar vasıtasıyla olur. Bir ajans 'Kayıp Gül'ü değerlendirip temsil etmek istedi ve kitap yavaş yavaş diğer ülkelerdeki yayınevlerinden de ilgi gördü. Daha sonra kitap bestseller listelerine girdi. Kitabın satış başarısı, öykünün okura hitap etmesi ve eleştirmenler tarafından büyük övgü alması diğer ülkeleri tetikledi. Şu anda 40 ülkeyi geçti ve süreç devam ediyor. Biz 50 dile ulaşmasını ümit ediyoruz. “[5]

Eğer bir eserin edebî kıymeti, Türk edebiyatındaki yeri ve başarısı sadece satış rakamları ve kaç dile çevirilip yayınlandığı ile ölçülür olursa işte bu ve benzeri pazarlama hileleri ile daha çok karşılaşacağız diyebiliriz. Zira biraz paraya kıyıp bir tercüme bürosu aracılığıyla farklı dillere çevirttiğiniz bir çalışmayı çeşitli ülkelerde temas ettiğiniz kişi ya da kuluşlar aracılığıyla satış endişesi olmaksızın yayınlatabilirsiniz. Sonra da siz toptan satın alırsınız ve böylece onlarca dile çevrilmiş ve onlarca ülkede satılmış bir kitabınız olur. Ardında da getirip bunu Türkiye’de en çok satanlar listesinde ve raflarında insanların popülarite hissiyatını suiistimal ederek satabilirsiniz.

Bütün bu anlatılanları ve daha fazlasını röportajın verildiği adresten ulaşıp okuyabilirsiniz ama bizim size okumanızı tavsiye edeceğimiz birkaç yazı daha var. Bu yazılarda ne mi anlatılıyor? Sedar Özkan’ın almış olduğu “İşletme ve Psikoloji“ eğitimini nasıl başarıyla kullanarak insan psikolojisinin sinir uçlarını işletmeciliğin pazarlama stratejilerinin hizmetine sunup bir pazarlama mucizesi meydana getirdiği anlatılıyor.  Ezgi Başaran’ın  8 Kasım 2009 tarihli Hürriyetgazetesindeki yazısı[6] ile bir internet sitesinde yer alan “Kayıp Gül” ve Tanıtım Mucizesi”[7] adlı yazı ve yine bir başka internet sitesinde yer alan Gizem Çiçek’in  “Kayıp Gül: Kendini Simyacı’nın Aynasında Gören Kitap”[8] adlı yazısında okuyacaklarınız sanırım bu kitapla ilgili düşüncelerimizin teyidi açısından oldukça önemli  yazılar olacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki “Kayıp Gül”, “Tam mevsimi, işte birileri sofrayı kurdu, biz de bu parsadan payımızı alalım diye” çok iddialı tanıtımlar ve süslü ifadelerle ortaya saçılmış “Mevlâna’yı Pazarlama Stratejisi ve Çok Dilde Kayıp (Bir) Gül’ün Hikâyesi” ve edebî nitelikten yoksun, iddiası nispetinde doyurucu bir üsluba sahip olmayan bir eserin,  koskocamanbir hayal kırıklığının adıdır.


[1]Dr. Mehmet Bulut ,  “Mevlânâ, Aydınlatmaya Devam Ediyor”, Diyanet Aylık Dergisi 2007 Aralık Sayısı, Mevlana özel ekinden alınmıştır.

 

[2]ÖZKAN, Serdar, “Kayıp Gül”, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul

 

[3]http://aksam.medyator.com/2009/10/24/haber/pazar/408/29_dile_cevrilen_40_tan_fazla_ulkede_satilan_kitap__kayip_gul.html

 

[4]A.g.y.

 

[5]A.g.y.

 

[8]http://www.kitaphaber.net/kayip-gul-serdar-ozkan/

 

 

Comments Off

Filed under Roman