Tag Archives: Ahmet Hamdi Tanpınar

Ahmet Hamdi Tanpınar

"Ahmet Hamdi Tanpınar"

"Edebiyata Adanmış Bir Hayat:

Ahmet Hamdi Tanpınar"

(Halûk Harun DUMAN)

Sanatkâr bilmeli ki efkâr-ı umûmiye yoktur; daima birkaç, birkaç yüz kişi vardır. Bu birkaç yüz kişiyi seçmek meselesidir ki asıl hünerdir. Bu birkaç yüz kişi senin ayarında olursa ayağın sağlam basar…

TANPINAR.

 

Romanları, şiirleri, Denemeleri ve edebiyat tarihiylekültür dünyasında önemli bir yere sahip olan Tanpınar, 62 yıllık hayatını, tam anlamıyla edebiyata adamıştır. 23 Haziran 1901 tarihinde, İstanbul'da hayata gözlerini açan yazar, müftü ve kadılar yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Ailesi o yıllarda İstanbul'un Şehzâdebaşı semtinde oturmaktaydı. Burası, Fatih ve Beyazıt arasında kalan, İstanbul’un eski bir semtiydi. Camileri, medreseleri ile muhafazakar; direklerarası ve diğer eğlence mekanları ile de yeniliği içinde barındıran bir muhitti. Bir yandan Şehzâdebaşı Camii’nin görkemli silüeti, öte yandan kalabalık sokakları buraya farklı bir hava vermekteydi. Anadolu deneyimleri gibi, Şehzâdebaşı’nın renkli yaşantısı Tanpınar’ın zihninde önemli bir yer edinecekti. İlerleyen yıllarda, özellikle faytonuna semaver koyup yangın izlemeye giden İstanbul paşasını ve ramazan geceleri kahveleri dolduran sarıklı ulemayı bir masal havası içinde hatırlayacaktı…

Tanpınar'ın doğduğu yıllar, Osmanlı Devleti'nin yıkılma sürecinin hızlandığı ve durdurulamaz bir noktaya geldiği dönemdi. Siyasi çalkantılar, kaybedilen savaşlar ve topraklar, iflas etmiş bir devlet ekonomisi, ülkedeki sosyal huzursuzluğu gün geçtikçe artırmaktaydı. Daha önce Osmanlı Devleti'nin birer unsuru olan azınlıklar, ayrılık sevdasıyla devlete baş kaldırır hale gelmişti. Bu nedenle Makedonya'da büyük bir ayaklanma başlamış, Arap yarımadısında ise isyanlar artmıştı. Nitekim bu kargaşa birkaç yıl sonra etkisini daha da artıracak ve Tanpınar henüz on yaşında bir çocukken, ülke ard arda gelen bir savaş sürecine girecekti. 1911 yılında Trablusgarp, 1912 yılında Balkan, 1914 yılında ise I. Dünya Savaşı'na maruz kalan Osmanlı’nın yıkılışı artık kesinleşmişti.

İşte bu acılı ve hüzünlü yıllar, henüz çocuk denecek yaşta olan Tanpınar'ı derinden etkiler. Babasının tayiniyle birlikte dolaştığı Anadolu şehirlerinde yokluğu, yoksulluğu ve hayatın acımasızlığını yakından tanır. Yazar çocukluğunu, kadı olan babasının görevle gittiği yerlerde geçirir. Ergani, Erzurum, Kerkük, Musul, Sinop, Siirt, Antalya’da muhteşem Osmanlı coğrafyasının, birbirinden farklı uçlarını görür. Henüz çok küçük yaştadır. Buralarda edindiği intibaları daha sonraki yıllarda eserlerinde birer motif olarak kullanacaktır. Çünkü bu yerler, Türk kültürünün zirveye ulaştığı mekanlardır. Buralarda mekanın insan ruhunu şekillendiren taraflarını tanır. Aradan uzun yıllar geçse bile, buralarda edindiği intibaları içinde canlı olarak yaşatır. Henüz onbir yaşında Balkan Savaşı (1912-13) yangınının ardından Erzurum’da kendisini bir masal havası içinde bulur.

Sürekli bir göçle geçen bu çocukluk yılları, onun düzenli bir eğitim almasını engeller. Ancak, aile eğitimlidir ve okumanın önemini çok iyibilen bir kültürel geçmişe sahiptir. Bu nedenle ilk eğitimine aile içinde başlar. Babası, annesi onu hayata hazırlamak için her imkanı sunarlar. Herşeyden önemlisi geleneksel halk edebiyatını çok iyi bilen Trabzonlu ninesi ona hikayeler, masallar anlatır, şiirler okur. Bu anlatılanlar çocuk zihninde önemli bir yer tutar. Yıllar sonra yaptığı Erzurum seyahatinde ninesinin anlattıklarını şöyle anımsar:

Bu dağlardan sonra Aşık Kerem, benim için bir hayalet yolcu gibi kervanımıza takılmıştı. Zaten ninemin sık sık hatırlayışları yüzünden bu yolculuk biraz da onun namına yapılıyor gibiydi. Bu Trabzonlu kadının bütün coğrafya bilgisi memleketiyle gençliğinde gittiği Yemen, Mekke bir yana bırakılırsa, bu hikayeden gelirdi. Bu, bilgiden ziyade dine benzeyen bir coğrafya idi. Bütün akarsulara, dağlara canlı, ebedi varlıklar gibi bakardı. Sanki şiir, din, gurbet duygusu, hayat tecrübesi, birbiri ardınca yaşanmış hayatların rüyalarımızda birbirine karışmasına çok benzeyen bir yığın inanış artığı bu dağları, dereleri onun için ilahi varlıklar yahut veliler haline getirmişlerdi. İkide bir beni mahfesinin yanına çağırarak biraz sonra uzağından geçeceğimiz veya huzuruna varacağımız ebediyetin adını, varsa hikayesini söyler, Yunus’tan Aşık Kerem’den beyitler okurdu. Suphan Dağı’nın yolumuzun hangi tarafına düşeceğini, hangi gece Yıldız Dağı’nın dibinde konaklayacağımızı mekkarecilerden daha yola çıkmadan sorup öğrenmişti. Onun için ikimiz de hazırdık…[1]

Bu yıllarda, henüz onüç yaşında yaşadığı bir trajedi onu hayatı boyunca etkiler. Kerkük'ten ayrılırken hastalanan annesi Musul'da vefat eder. Bu acı ve öksüzlük içinde sığınağı şiir kitapları, bilhassa Ahmed Haşim'in Şiir-i Kamerleri olur. Okuduğu bu şiirlerin etkisiyle kendisi de şiir yazmaya ve bu büyülü dünyanın kapılarından içeri girmeye başlar. Sonraki yıllarda yazdığı annem için başlıklı şiirde şöyle der:

 Seni gömdük anne yıllarca evvel"Ahmet Hamdi Tanpınar"

 Göz yaşlarımızla bu ıssız yere

 Kimsesiz bir akşam ziyaya bedel

 Matem dağıtırken hasta kalblere…

 

 Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun

 Hüznüyle erirken Dicle de sessiz

 Öksüzlük denilen acıyla vurgun

 Bir başka ölüydük bu toprakta biz…

Henüz gençtir ve arayışları devam etmekdir. 1916 yılında babası Antalya’ya atanır. İç dünyasını etkileyen bu şehirde liseyi bitirir. Üniversite eğitimini tamamlamak için İstanbul’a gelir. 17 yaşında, Darülfünun-ı Osmani, yani bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Baytar Mektebi’ne kaydını yaptırır (1918). Ancak buradaki eğitim onun şair ruhunu tatmin etmez. Sürekli olarak sanatla ve şiirle uğraşacağı bir bölüme geçmeyi düşünür. Bir yıl sonra, kendisine bambaşka bir dünyanın kapılarını açan edebiyat bölümüne geçiş yapar. Onun gerçek anlamda edebiyatla tanışması ve uğraşması da bu yıllarda başlar. Bölümde sanat tarihi ve edebiyat derslerini veren Yahya Kemal (Beyatlı) bütün hayatını değiştirecek şekilde onu etkiler. I. Dünya Savaşı'nın çalkantılı ortamı içinde, gelecekten çok şeyler bekleyen biri olarak burada okumaya başlar. Osmanlı Devleti artık son yıllarını yaşamak üzeredir. Savaşlar kaybedilmiş ve İtilaf Devletleri donanması İstanbul boğazına demirlemiştir. Basına ve mektuplara uygulanan sansür nedeniyle insanlar olup bitenlerin farkında değildir. Bütün ülkeye büyük bir kaos ve hüzün çökmüştür. Sultan Vahdettin bu durumdan kurtulmak için İngilizlerin himayesini ve rehberliğini istemektedir.

Bu ortam içinde Tanpınar’ın, hoca olarak karşısında bulduğu Yahya Kemal onun için büyük bir şans olur. Balkan acısını bizzat yaşamış, Doğu ve Batı kültürlerini çok iyi bilen bu ünlü şair, onu kısa zamanda kendine bağlar. Yahya Kemal, Osmanlı'nın haşmetli ve azametli günlerini eserlerinde yansıtarak, her şeyin henüz bitmediğini öğrencilerine aktarır. O, bir ulusun yaralar alabileceğini, ancak bunlarla ölüp yok olmayacağına inanmaktadır. Başlı başına bir dünya olan Yahya Kemal, genç şairi etkilemekte fazla zorluk çekmez. Billur bir kaseyi andıran bu genç adama bilgilerini akıtır. Fakülte sıralarını aşan bu bilgi aktarımı arkadaşlarıyla katıldığı kahvehane sohbetleriyle devam eder.

Ülkeyi içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak için aydınlar harekete geçerler. Eski bir Osmanlı generali olan Mustafa Kemal Paşa, bu amaçla yola çıkar ve Anadolu'ya gider. Çünkü Anadolu henüz İstanbul gibi kozmopolitleşmemiş ve düşman kontrolüne tam anlamıyla girmemiştir. Binlerce yıldır Türk yurdu olan bu yerlerdeki miliyetçilik duygusunu harekete geçirmeye kararlıdır. 23 Temmuz 1919 tarihinde yapılan Erzurum Kongresi’nde millî sınırların aşılamayacağı ve düşmana teslim edilemeyeceğine dair önemli kararlar alınır. Bu kararlar, Türk ulusunun yeniden uyanış ve kurtuluş mücadelesinin başlangıcı olur.

Tanpınar bir yandan fakülteye devam ederken, öte yandan Yahya Kemal ve arkadaşlarının yaptığı özel toplantılara katılır. Burada ateşli konuşmalara tanık olur. Ayrıca, edebiyatın ve şiirin her dakika yaşadığı çevrelerden yararlanır. Kültürlü bir gençtir. Edebiyata, sanata karşı aşırı bir ilgisi vardır. Hadiseleri yalnız okudukları ile değil, gördükleri ve yaşadıkları ile de yorumlama özelliğine sahiptir. Arkadaşları ve hocalarıyla birlikte gittiği yerlerden biri de Nuruosmaniye’de bulunan İkbal Kahvehanesi’dir. Kurtuluş Savaşı’nın bu sıkıntılı ortamında birlikte olduğu arkadaşları ve öğretmenleriyle Dergâh dergisini çıkarmaya başlarlar. Acemi ve usta yazarların bir arada çıkardığı dergide Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı ve Yakup Kadri gibi kendilerini ıspatlamış yazarlar ön sırada yer alır. Onların hemen yanıbaşında ise Ahmet Kutsi, Kemalettin Kami, Hasan Ali ve Ahmet Hamdi gibi genç isimler yazı kadrosunu oluşturur. Bu edebiyat mahfili onun entelektüel gelişiminde önemli rol oynar.

Aynı yıllar içinde, ilk şiirini yayınlama fırsatı elde eder. Celal Sahir’in (Erozan) yayınladığı Altın Kitap dergisinde, “Musul Akşamları” şiiri çıkar. Hüzün ve yanlızlığın yoğun olarak işlendiği şiirin ilk iki kıtası şöyledir:

Son ziyalar iner uyuyan nehre,

Ufku mineleyen kızıl akşamdan.

Nakş eder her hüzme ihtiyar şehre,

Titrek, loş gölgeler, hicranla gamdan…

 

Sularda açılır fani çiçekler,

Ufka ezanların yükselir ahı.

Şimdi boş sahili, gurbetle bekler,

Kimsesiz çöllerin yorgun seyyahı…

Bu onun adını şair olarak duyurduğu ilk deneyimidir. Daha sonraki yıllarda, aralarında Dergâh, Millî Mecmua, Hayat, Görüş, Ülkü, Varlık, Oluş, Kültür Haftası ve Aile gibi saygın dergilerin bulunduğu edebiyat dünyasında bu tür eserlerini yayınlar.

1923 yılında Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin mesnevisi üzerine bir bitirme tezi hazırlar. Tanpınar henüz 22 yaşında bir gençtir. Öğretmen olarak Millî Mücadele'nin başlangıç yeri olan Erzurum'a atanır. Bu onun Erzurum'a ikinci kez gelişidir. Savaşların yakıp yıktığı, harap ettiği Erzurum, onun gözüne yaslı bir kent olarak görünür. Ancak bu acılı yas perdesi sonsuza kadar sürecek değildir. Millî Mücadele'nin kurmayları bu kez de siyasi arenada başarılı olmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Lozan Konferansı toplanır ve ülkenin geleceği hakkında kararlar alınmaya başlar. Bu ortam içinde göreve başlayan Tanpınar, Erzurum’da Millî Mücadele'nin mekanları ve insanlarını tanıma fırsatı elde eder. İlk kongrenin açıldığı binayı, Atatürk'ün kaldığı evi, mücadeleyi destekleyen Albayrak gazetesinin çıktığı matbaayı ve onu çıkaranları görür. Bunun ötesinde, kurtuluş savaşını hazırlamanın haklı grurunu içlerinde taşıyan, ancak vakar ve ulviyetlerini kaybetmeyen insanlarla tanışır. Hiç bir zaman unutamayacağı bu anlar, hayatının en önemli belki de en çarpıcı dönemleri olacaktır.

Tanpınar, şehri tanıma dışında, bir yandan eğitim hayatına, öte yandan edebi çalışmalarına zaman ayırır. Şehirde çıkarılmaya başlanan küçük okul dergilerinde ilk şiirlerini ve yazılarını yayınlar. Erzurum’da öğretmenler tarafından çıkarılan Muallimler Birliği Dergisi’nin 15 Mart 1924’de çıkan ilk sayısında "Sonbahar" başlıklı şiiri yer alır:

Durgun havuzları işlesin, bırak

Yaprakların güneş ve ölüm rengi

Sen kalbini dinle, ufuklara bak.

 

Düşünme mevsimi inleten hangi

Elemdir mest etsin ruhumu yeter

Esen rüzgarların durgun ahengi.

 

Yan yana sessizce mevsimle keder

Hicrana aldanmış kalbimde gezsin

Esen rüzgarlara sen neş’eni ver…

Yine aynı sayıda "Şöhret ve Edebiyat" başlıklı bir yazısı çıkar. Bu iki yazı, onun entellektüel hayatının başlangıcında kaleme aldığı ilk ürünler olurlar. Bu yazıda sanat ve edebiyatta kalıcılık meselesini irdeleyen Tanpınar'ın, genç yaşında böyle bir konuya el atması oldukça önemlidir. Henüz genç bir öğretmendir ve bu ilk ürünler onun, gelecekte iyi bir yazar olacağının müjdecisidir. Bunun gibi, bütün Türk ulusunun ümitlerini artırıcı haberler ardı ardına gelir. Lozan Antlaşması imzalanmış, İstanbul düşman işgalinden kurtulmuş ve Ankara başkent olmuştur. Bütün bunlardan önemlisi, 29 Ekim 1923 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı taçlandıran cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu zafer, Atatürk ve arkadaşlarının Türk ulusuna verdikleri büyük ve görkemli bir armağan olacaktır.

Erzurum'da birkaç yıl süren öğretmenlik hayatından sonra yazar, unutulmaz dostluk ve anılarla şehirden ayrılır. Yine öğretmen olarakBeş Şehir'de anlattığı Konya ve Ankara'da görev yapar. Konya'da Türk-İslam mimarisinin ve kültürünün derin izlerini bulur. Burada Mevlana’yı daha ayrıntılı olarak tanır. Ayrıca tasavvuf edebiyatı üzerinde derinlemesine bilgi edinir. Ankara'da ise yeni kurulan devletin coşkusuna ortak olur. Bu coşkuyu Ankara ovasına sinen tarihi olaylarla birleştirir. Gezdiği bu şehirler meraklı genç adamın, adeta tarihle konuşmasını ve buluşmasını sağlar.Bütün bu şehirlere, eserlerinde yeri geldikçe göndermeler yapar.

Yıllar süren Anadolu tecrübesi, Ahmed Hamdi’nin meselelere farklı bakmasına sebep olur. Görünenin arkasında görünmeyene dikkat ederek ulusal ruhu açığa çıkaran eserler verir. Bergson'un sezgiciliğini eserlerinde uygulamaya çalışır. Şiirlerinde, mimari eserlerden yola çıkarak zengin Türk kültür tarihini irdeler. Aşk, doğa ve insana mistik bir gözle bakar. Hikaye ve romanlarında ise eski günlerin hem hüzünlü, hem ironik taraflarını işler. Bu eserleri, onun sanatkarlığının unutulmaz taraflarını ortaya çıkaran ürünlerdir. Hocası Yahya Kemal gibi şiirlerinde değişkiler (transposition) yaparak, tarihi olanı aktüel zaman içine yerleştirir.

1930 yılından sonra Ankara’da Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışır. 1932 yılındaysa İstanbul’da Kadıköy Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanır. Bir yıl sonra, Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi, estetik ve mitoloji dersleri verir. Bunun yanısıra Amerika Koleji’nde Türk edebiyatı okutur. Şiirleri yanında, öyküleri de dergilerde çıkmaya başlar. İlk öyküsü olan “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni 1936 yılında Ağaç dergisinde yayınlar. Yayın faaliyetini sürdüren Tanpınar, 1937 yılında ise Tevfik Fikret hakkında küçük boyutlu bir kitap hazırlar.

Yazının başlığında da belirtildiği gibi Tanpınar, hayatını tam anlamıyla edebiyata ve sanata adamış bir kültür adamıdır. Bu nedenle, 1933 yılında ünlü şair Ahmet Haşim ölünce, sanat tarihi derslerini vermekle görevlendirilir. Ülkenin en seçkin okullarından biri olan Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat tarihi, estetik ve mitoloji kürsüsünde öğretim üyesi olur. Bu coşkun ırmak nihayet akacağı doğru kanalı bulmuştur. Akademideki yılları oldukça verimli geçer. Sanat ve edebiyat hakkında birbirinden önemli eserler yazar. Daha onbeş yaşında başladığı şiirlerini farklı edebiyat dergilerinde yayımlar. Bunun yanında bulunduğu çevre içinde yazdıklarıyla haklı bir üne kavuşur. Edebiyatı yalnız edebi eser üretmek olarak görmeyen yazar, onun tarihi ve kuramsal yönüyle de ilgilenir. Birbirinden ilginç makalelerinde teorik olarak konuyu araştırır. Onun bu merakı nihayet meyvesini verir ve 1939 yılında, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atanır.

Bilindiği gibi bu yıl, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın yüzüncü yıl dönümüdür. Bunu, Türk tarihi açısından mühim bir başlangıç olarak gören yetkililer, edebiyat fakültesinde böyle bir kürsünün açılmasına karar verirler. Böylece çağdaşlaşma devrinin sosyo-politik ve kültürel birikiminin daha iyi bir şekilde inceleneceğini düşünürler. Bu hem Tanzimat'ın gerçekleşmesinde etkili olan edebiyatçılar, hem de uluslaşma bilincini eserlerinde işleyen sanatkarların unutulmadığını gösteren önemli bir kadirbilirliktir. En verimli yıllarını bu kürsüde geçiren Tanpınar, edebiyat tarihi araştırmalarında bir zirve olan eserini bu dönemde kaleme alır. Ayrıca, kendisinden sonra gelecek olan araştırmacıların yetişmesini sağlar.

Bu yıllar yine bütün dünyayı etkileyecek olan savaş yıllarıdır. Almanlar, 1 Eylül 1939 tarihinde Polonya'ya saldırır. Böylece yıllar boyu sürecek olan II. Dünya Savaşı başlamış olur. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal'in ölümünün üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve kurmayları Türkiye'yi savaşa sokmamak için azami gayret gösterirler. Çünkü onlar savaşın yıkım ve acısını bizzat yaşamış insanlardır. Yeni kurulmuş bir devleti, sonu bilinmeyen bir maceraya sürüklemenin büyük bir kötülük olacağına inanılar. Türkiye bu yıllarda hemen her alanda bir içe kapanma ve kendi yağıyla kavrulma politikasını tercih eder. Bu nedenle ülke içinde yokluklar ve kıtlıklar baş gösterir. İnsanlar gıda maddelerini karneyle almakta, geceleri karartma uygulanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, ulaşım ve eğitim hayatında yavaş da olsa bir büyüme göze çarpar. Yeni demiryolları açılır, bazı Anadolu şehirlerinde hava alanları faaliyete geçer ve kırsal kesimi aydınlatmak için Köy Enstitüleri kurulur.

Halk Partisi'nin tek başına iktidarda olduğu bu yıllarda, kültür ve sanat hayatı bu partinin politikasına göre şekillenir. Kendini batı kültürünün bir parçası göstermek için Avrupa edebiyatlarından tercümeler yoğunlaşır. Özellikle, Türklerin eski Anadolu uygarlığının bir parçası olduğu görüşü halen varlığını muhafaza etmektedir. Bu nedenle Sümerler, Etiler, Hititler gibi eski çağ medeniyetlerinin izleri araştırılır. Bunun dışında bazı aydınlar, Türklerin batılı olabilmesi için önce antik Yunan kültürünü bilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Bu amaçla, çıkarılan Tercüme Dergisi’nde, antik Yunan klasikleri çevrilip, yayımlanmaya başlanır. Bu çeviri faaliyetleri II. Dünya Savaşı yıllarında da hızla devam eder.

Devletin resmi kültür politikası bu yönde olmasına karşın, bazı aydınların bakış açıları farklıydı. Onlara göre Batı kültür ve medeniyet çevresine girebilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyordu. Kendi dilimizi, kendi kültürümüzü ve kendi sanatımızı tanıyıp Batılı formlarla şekillendirmemiz lazımdı. Bu düşüncede olanlardan biri de, Tanpınar'ın hocası Yahya Kemal'di. O, şiirlerinde ve edebi sohbetlerinde her zaman Türk kültürünün, özellikle de Osmanlı şiirinin muhteşem örneklere sahip olduğunu iddia etmekteydi. Bunun gibi Türk mimarisinin ve müziğinin de Batı'nın imrenebileceği ölçüde eserler olduğuna inanıyordu. İşte II. Dünya Savaşı yılları, yurt dışında askeri çatışmalar, yurt içindeyse bu tür fikri kamplaşmalarla devam etmekteydi.

Tanpınar, 1940 yılında, yetişmesinde büyük emeği geçen, gerek fikri, gerekse sanatsal açıdan etkilendiği Yahya Kemal hakkında bir kitap yayımlar. Hocasının şiir dünyasını ve sanatçı yönünü tanıtır. Bu eseri de yazarın orijinal çalışmaları arasında yerini alır. 17 Şubat 1941'de Alman orduları Bulgaristan'ı işgal ederek Türk sınırlarına yaklaşırlar. Bu durum iç piyasayı olumsuz etkiler. Buğday ve arpa unu karışımından yapılmış tek tip ekmek yapımına karar verilir. Hitler, İnönü’ye bir mektup göndererek desteğini ister. Türkiye'nin savaşa gireceğini düşünen halk İstanbul'u terketmeye çalışır. Bu karanlık ortam içinde II. Dünya Savaşı'nın sonunu getirecek olan Alman-Rus Savaşı 22 Haziran'da başlar. Askerlik üç yıla çıkarılır, başka ekmek olmak üzere gıda maddelerinin fiyatları astronomik ölçüde artar.

İşte bu yıllarında A. Hamdi Tanpınar, özgeçmişine yeni bir sıfat ekleyecek ve Maraş milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'ne katılacaktır (1942). Bu zorlu dönemde siyasi hayatla yakından ilgilenecek ve görüşlerinden yararlanılacaktır. Edebiyatçıların veya bilim adamlarının meclise girmesi, Atatürk döneminde başlatılmış bir uygulamadır. Onların katılımıyla meclisin entellektüel düzeyinin artırılması düşünülür. Ayrıca, bu insanlara çalışmalarını daha rahat bir ortam içinde yapmalarına fırsat tanınır. Bu dönem içinde Tanpınar, önce Namık Kemal Antolojisi (1942) ardından Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943) adlı eserlerini yayımlar. Beş öyküden ibaret olan ikinci eserinde yazar ruh çözümlemesi ve kimlik üzerinde durmaktadır. Öykü karakterlerinin karanlık geçmişi ve yine karanlığa yol bulan geleceğini estetik bakış açısıyla yansıtır.

Tanpınar’ın her öyküsünde insanın kendi özünü ve kimliğini arayışı söz konusudur. Bu öykülerine kendi yaşantısından kesitler katan yazarın, özellikle ruh çözümlemesi ve rüya üzerinde durması önemlidir. Bu iki husus, onun sanat felsefesinin temelini oluşturan özelliklerdir. Örneğin, Erzurumlu Tahsin öyküsünde, Erzurum'dan tanıdığı birinin öyküsünü anlatır. Zengin bir ailenin çocuğu olan ve hukuk eğitimi alan bu gencin dünyaya boş vermişliğini işler. Savaşlar, depremler ve yokluklar içinde geçirilen günlerin bir genç adam üzerinde yaptığı olumsuz etkiyi gözler önüne serer. Yazar, böylece kişisel gözlem, yaşantı ve anıların, öykü yazmada ne kadar etkili olduğunu da gösterir. Bunun bir başka örneği 1944 yılında Ülkü Dergisi’nde tefrika edilen Mahur Beste romanında görülür. Bu romanda Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşayan seçkin bir çevrenin hayatları anlatılır. Diğer roman ve öykülerinde olduğu gibi bu eseri de kendi yaşantısından izler taşır.

Tanpınar, milletvekili olarak Ankara'da görevine devam ettiği yıllarda dünya büyük bir karmaşayı yaşamaktadır. 1945 yılında Sovyet orduları Almanya'ya girer ve 7 Mayıs'ta Almanya teslim olur. Bu başarıdan güç alan Sovyetler Birliği, Ardahan, Kars, Artvin illerinin kendisine verilmesini ister. Ayrıca boğazlardan üs talep eder (25 Haziran). Ancak, İnönü ve arkadaşları bu isteği geçiştirmekte başarılı olurlar. Yine bu yıl içinde insanlık tarihinin en büyük katliamı gerçekleşir. Hiroşima'ya atılan atom bombası ile 78 bin kişi ölür (6 Ağustos). İki gün sonra Nagazaki'ye ikinci atom bombası atılır ve Rusya, Japonya'ya savaş ilân eder (8 Ağustos).

Dış dünyada cereyan eden bu gelişmeler, yurt içini etkilemekte gecikmez. Tek Parti yönetiminin uygulamalarını ve keyfi tutumunu protesto eden Celal Bayar, CHP'den ayrılır. Bu ilerde yeni siyasi olumuşlarını gerçekleşeceğinin ilk ve en canlı habercisidir. 21 Ekim 1945’de yapılan genel sayım, ülke nüfusunun 19 milyona yaklaşttığını göstermektedir. Bütün zor şartlara rağmen kalkınma hamleleri yapılmaktadır. Ancak genç Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni olaylara gebe kalacağı açıktır. Nitekim, birkaç ay sonra öğrenci olayları yoğun olarak yaşanmaya başlanır. Sovyetler Birliği yanlısı solcu öğrenciler ile onlara karşı olan milliyetçi gruplar arasında çatışmalar artar. Üniversiteli gençler solcuların yayın organı olarak gördükleri Tan Matbaası'nı basıp tahrip ederler (4 Aralık 1945).

Bu karmaşa içinde Tanpınar, 1946 yılına kadar meclis çatısı altında yer aldı. Ancak, siyaset onun sanatkar ruhundan çok uzak ve çok farklıydı. Bu nedenle dört yıllık görev süresi bitip yeniden aday gösterilmeyince bir süre Millî Eğitim Müfettişi olarak çalıştı. 1948 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde yeniden estetik dersleri verdi. Yaklaşık bir yıl sonra da ölünceye kadar çalışacağı üniversitedeki kürsüsüne döndü. Bu arada Demokrat Parti kurulmuş ve ülkede çok partili hayata geçişin ilk ciddi adımları atılmıştı. Halk Partisi'nin halkı karşısına alan politikasına muhalif, halkın yanında ve onunla birlikte olan yeni bir parti doğmuştu.

Bu yıl aynı zamanda yazarın unutulmaz eserini yayımladığı bir yıl olur ve Beş Şehir 1946 yılında okurlarla buluşur. Erzurum, Konya, Ankara, Sivas, İstanbul'un anlatıldığı eser, bu şehirlere adanmış devasa bir abideyi andırır. Taş ve topraktan değil, kelimelerden ve duygulardan yapılmış bir abideyi… Tanpınar, bir müddet yaşadığı bu şehirleri, tarihten gelen özellikleri ile okurlara tanıtır. Adeta şehirlerin ruhunu yakalamaya çalışır. Mekanın insan üzerindeki etkisine ve ulusal bilincin oluşmasında mekan-insan arasındaki ilişkinin önemini irdeler.

II. Dünya Savaşı ardından kurulan düzende iki bloklu dünya ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Sovyetlerin oluşturduğu sosyalist dünya, diğeri ise ABD'nin temsil ettiği kapitalist dünyadır. Türkiye'nin jeo-stratejik önemini kavrayan Amerika, demokrasiyi destekleme adına ülkeye para yardımına başlar. Truman’ın önerileri ile ABD Senatosu Türkiye'ye 100 milyon dolar yardım yapmayı kabul eder (22 Nisan). Böylece Amerika, zenginliğini kullanarak, güçlü bir müttefik kazanmış olur. Doğal olarak bu yakınlaşmada Türkiye'yi Rusya'ya karşı bir tampon olarak kullanma isteği önemli rol oynar. Ayrıca Ortadoğu'da kurulacak olan İsrail Devleti'ne tepki göstermesini engellemiş olur. Nitekim İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde Telaviv'de kurulur. Türkiye ise bu dönemde, Kıbrıs ve öğrenci gösterileri ile uğraşmaktadır.

1949 yılına gelindiğinde, CHP bazı uygulamalardan geri adım atmak zorunda kalır. Dine karşı olmadığını göstermek için Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırılır. Birkaç ay sonra ise kapatılmış olan bazı türbelerin yeniden açılmasına izin verilir. Bu hareketler, CHP'deki paradigma değişiminin önemli işaretleridir. Çünkü, CHP yöneticileri yapılacak bir seçimde iktidarı elde tutamayacaklarını bilmektedirler. Bunun en önemli sebebi ise dini uygulamalar karşısında takındıkları sert tavırdır.

Milletvekilliğinden ayrılmış olan Tanpınar, en önemli eserlerinden biri olan 19’uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ni bu yıl içinde yayımladı. Bu eserinde Tanpınar yalnız estetik formasyonunu değil, edebiyat tarihçiliğini de ön plana çıkaran bir anlayışa sahiptir. Edebi gelişmeleri siyasal-sosyal ve ideolojik oluşumları göz önüne alarak inceler. Her şeyden önce edebi eserin bir estetik ürün olduğunu ve bu ürünü veren sanatkârın da estetik bir amaç güttüğü görüşünü hissettirir. Tanpınar hocası Köprülü gibi, edebiyatı kültür tarihinin bir dalı olarak görür. Bu nedenle, kültürü oluşturan farklı unsurlar, özellikle de değişen zihniyetler konusuna eserinde yer verir. Yazdığı eserin, Türk insanında başlayan yeni bir düzenin tarihi olduğunu belirtir. Bunun için seyyal bir metod takip ettiğini söyleyerek, etkilendiği Batılı tarihçiler ve yöntemlere kısaca temas eder. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1. Brunetiere'nin "edebi türlerin gelişimi"ne dayanan devirlere göre sınıflandırma.

2. Petersen ve Wechssler ile Albert Thibaudet'in nesiller görüşü.

3. Hippolyte Taine'in ırk, zaman ve muhit fikirleri.

Bu görüşler yanında, takip ettiği metodu araştırılan konunun belirlediğine değinen yazar, özellikle tahlillerde, edebi eserin bizzat kendisine başvurduğunu belirtir. Edebi eserin taşıdığı duygu, görüş, düşünüşe önem verir ve yazıldığı devir içindeki etkisini göz önüne alır. Bu amaçla eseri ortaya çıkaran sanatkârın hayatı üzerinde fazlaca durduğunu söyler.[2]

Tanpınar’ın 1949 yılında yayımladığı bir diğer ünlü eseri ise Huzur romanıdır. Dört bölümden ibaret olan ve her bölümü bir karakterin adını taşıyan eserde Mümtaz adlı bir gencin hayatından kesitler anlatılır. Galataray Lisesi ve Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Mümtaz'ın aşkları, hayat ve gelecekle ilgili kaygıları eserin ana omurgasını oluşturur. Psikolojik sıkıntılar içinde olan genç adamın yaşadıkları, İstanbul'un tarihi ve doğal güzellikleri içinde verilir. II. Dünya Savaşı'nın sıkıntılı ortamı içinde yazılan eserde, karşılıksız aşklar, intiharlar, hastalık ve yokluklar ustaca bir kurguyla verilmiştir. Asıl önemli tarafı bu savaş ve sosyo-politik kaygılar içinde, yazarın kendi hayatından izleri de esere yansıtmasıdır.

Tanpınar'ın bu iki dev eserinin yayımlanmasından bir yıl sonra CHP ve DP arasında başlayan siyasal gerilim iyice artar. Bu gergin atmosfer içinde yapılan 14 Mayıs seçimlerinde DP iktidarı ele geçirir. Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes ise başbakan olur ve kısa zaman içinde özellikle dini alanda değişiklikler gerçekleşir. Arapça ezan yasağı kaldırılır, radyoda Kur'an-ı Kerim yayınları başlar. Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı, din derslerinin zorunlu olmasına karar verir.

1950 yılı, Tanpınar için yine verimli bir yıl oldu. Sahnenin Dışındakiler adlı eserini yayımladı. Önce Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilen roman, daha sonra kitap halinde çıktı. Yazar, bu eserinde de II. Meşrutiyet dönemi parti çekişmeleri ve mütareke yıllarının belirsizliğini işler. Tanpınar için 1950’li yıllar Avrupa’ya yaptığı gezilerle öne çıkar. 1953’de Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İspanya ve İtalya’ya gider.

Bu yıllarda Tanpınar, yeni yayımlayacağı kitabının hazırlıklarını yapmaktadır. Yaz Yağmuru adını taşıyacak olan bu öykü kitabında yine kişisel hayatından yola çıkarak yakın çevresinde gözlemlediği olayları ve insanları irdeler. Ancak öykülerinde derinlemesine bir ruh çözümlemesi yapmaz. Öykülerde konu edilen kişiler, psikolojileri ve sosyal ilişkileri altüst olmuş insanlardır. Hemen hepsi sıradışı yaşantıları ile olay örgüsü içinde yer alırlar.

Bütün bu emeklerine ve uğraşılarına rağmen eserlerinin fazla ilgi görmemesinden yakınan Tanpınar, diğer romanlarını da kastederek şöyle şikayet eder:

(…) Bu eserlerden memnun muyum? Orası başka. Fakat Abdullah Efendi'nin Rüyaları, bilhassa birinci hikaye böyle tenkitsiz mi geçecekti? Huzur ki okuyanların hepsi sevdiler, üç makale ile, Yaz Yağmuru hiç bir akissiz mi geçecekti? Sanatkar bilmeli ki efkâr-ı umumiye yoktur; daima birkaç, birkaç yüz kişi vardır. Bu birkaç yüz kişiyi seçmek meselesidir ki asıl hünerdir. Bu birkaç yüz kişi senin ayarında olursa ayağın sağlam basar."[3]

Bu oldukça önemli değerlendirmeden de anlıyoruz ki, Tanpınar eserlerinin yeterince yankı bulmamasından yakınır. Bunun nedeni ise, kültür ve edebiyat hayatını elinde tutan kliklerin, yazara karşı gösterdiği olumsuz tavırdır. Sonraki yıllarda “medya-yayıncı kliği” olarak karşımıza çıkan ve halen devam eden bu yapının, Tanpınar gibi bir yazarı umutsuzluğa düşürmesi, kültür tarihi açısından dikkat çekici bir durumdur. Buna rağmen kültür ve sanat çalışmalarından uzak durmayan yazar, 1955 yılında Paris’te yapılan Filmoloji Kongresi’ne üç hafta süreyle üye olarak katılır.

1956 yılı yine siyasi kamplaşma ve karışıklıklar içinde geçer. Bu yılın başında DP, 20 milletvekilini partiden ihraç eder (2 Ocak). Her siyasi yönetimin sıkıntılı olduğu Basın Kanunu'nun ceza hükümleri ağırlaştırılır. Partiler seslerini Anadolu'da daha fazla duyurabilmek için basına önem verirler. Böylece yerel gazetelerin sayısında bir artış görülür. Tanpınar, 1957 yılında Münih’te yapılan XIV. Müsteşrikler Kongresi’ne bir bildiri ile katılır. Bu yıllar içinde sorun olmaya başlanan Kıbrıs konusu, Birleşmiş Milletler’de görüşülmeye başlanır. Yaklaşık bir yıl sonra, Kıbrıs'ta Türklerle Rumlar arasında çatışmalar olur ve sekiz Türk hayatını yitirir (28 Ocak 1958). Bu hadise Türkiye'nin ada konusundaki hassasiyetlerini artırır.

Daha önce yazdığı romanlarının yeterince ilgi görmediğinden yakınan Tanpınar, bu karışıklığın ardından iki eser birden yayımlar. 1961 yılında yayımlanan eserlerinden biri Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanı, diğeri ise dergilerde kalan şiirleridir. Bu romanında yazar ironik bir söylem içindedir. Doğu ve Batı uygarlıkları arasında sıkışıp kalan ve bocalama devresi yaşayan Türk toplumundan izler yansıtmaya çalışır. İsim sembolizasyonu yolu ile karakterleri adlandıran yazar, onların başından geçen komik olaylara eserinde yer verir. Hayri İrdal ve Halit Ayarcı adlı iki asli karakterin merkezde yer aldığı olaylarda "zaman" adeta somut bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bütün sorunun zamanın akılcı kullanamamakta yattığına inanan bu iki arkadaş, bunun için bir enstitü kurarak, zamanı doğru kullanmayı amaç edinirler. Gerçek hayatın dışında, sürrealist bir dünyada yaşayan bu insanların faaliyetleri yurt dışında bile ilgiyle karşılanır. Kendini enstitünün faaliyetlerine adayan Hayri İrdal, en yakın arkadaşının karısını aldatmasını bile fark edemez. Bu zamanı ayarlama tutkusu, hükümetin olaya el koyması ile son bulur ve enstitü tasfiye hareketi ile kapatılır.

Tanpınar'ın bu eseri, 1876'lardan itibaren Türk siyasal hayatında başlayan karmaşa içindeki insanların bocalaması olarak değerlendirilmiştir. Mehmet Kaplan, eseri realitenin dışında yaşayan insanların abes hayatı olarak görür. Bu tespite başka özellikler de eklemek mümkündür. Çünkü eserdeki karakterler ve zaman sembolik varlıklardır. Zamanı, siyasi düşünce, enstitüyü siyasal parti ve karakterleri de siyasetçiler olarak yorumlarsak eserin değeri daha iyi anlaşılır.

Ahmed Hamdi'nin bu yıl içinde bir araya getirdiği şiirleri duygu dünyasını ortaya koyan mühim bir eserdir. Şiir yazmaya onbeş yaşında başlayan Tanpınar, şiir tarihimizin önemli simaları arasında yer alır. Onun şiiri üzerinde gerek Valery gibi Batılı, Yahya Kemal ve Ahmed Haşim gibi Türk şairlerinin etkisi vardır. Bunun yanında Fransız şiirinin özellikle de “poesie pure” diye adlandırılan saf şiir akımının, Tanpınar'a tesir ettiği bilinmektedir. O edebi eserlerde içerik olarak medeniyet krizi ve zihniyet ikilemi, yapı olaraksa aruz-hece kaynaşmasını arar. Yalnız şiirinde değil, düz yazılarında da şiirsel bir dil kullanır. Ses zenginliğinin insanı etkilemede ne denli önemli olduğunu fark eden ender şairlerden biridir.

Tanpınar, şiir kitabını yayınladıktan sonra önemli bir yankı uyandıracağını düşünür. Ancak, yalnızca Oktay Akbal tarafından küçük bir yazı ile radyoda yapılan tanıtım onu derinden sarsar. Ürettiği eserlerin asıl adresine varmadığını ve Türkiye'deki sağ-sol kesim tarafından doğru anlaşılmadığından yakınır. Bu nedenle, kendini "sıfırdan başlamış" gibi hisseder. Onun şiirlerinde gerçek alemden çok, soyut alemle ilgilenmesinde belki de bu okur ilgisizliğinin etkisi vardır. Bilindiği gibi onun şiirlerinde, semboller, rüya ve hayal önemli unsurlar olarak karşımıza çıkar:[4]

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

diyen şair, kendini adeta bu dünyanın ve gerçeklerin ötesinde görür. Dünyayı, kökü kendisinde, yani özünde bir sarmaşık olarak algılar. Dünya, şairi bir sarmaşık gibi maddi-manevi her yönüyle sarmış, sarmalamıştır. Dünya, sonsuz mavilikler içinde nasıl yüzüyorsa, şair de kendini mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzer gibi hissetmektedir. Bu "masmavi ışık" nitelemesi yaşam ve ölümü çağrıştıran ipuçları ile doludur. Ölüm halinde insan parlak bir ışık görür ve kendinin bu ışık tarafından çağrıldığını hissedermiş. Bazı belgesel filimlerde ölümden dönen insanlar bir ışık tarafından çağrıldıklarını anlatırlar. Bu nedenle, Tanpınar, yaşadığı dünyayı, kökü kendisinde bir sarmaşık gibi algılarken, ölümü masmavi bir ışık olarak niteler. Bu imajla o, henüz yaşarken bile ölümün sınırlarını zorlayan bir algılayış içinde olduğunu bize verir.

Ölümünden kısa zaman önce yayımladığı şiirlerinde aşkın ve sevginin süzülmüş halini bulmak mümkündür:

İçme, ilk yudumda zehirler seni
Bahtın kadehime döktüğü şarap.
Her akşam koynunda uyutur beni,
Her sabah alnımdan öper ızdırap

Bu dörtlük onun bütün hayatını anlatan ipuçları ile doludur. Altmış yaşını aşkın bir hayat geçiren, savaşlar, barışlar, karmaşalar içinde ömür tüketen şair, kendisini bilinçli olarak aşktan uzak tutmuştur. Hiç evlenmemiş, sevdiklerini eserlerinde bir karakter olarak işlemeyi yeğlemiştir. Böylece içinde taşıdığı sevgi tohumunu bir başkasıyla paylaşmadan hayata veda etmiştir. O aslında ızdıraplar içinde olan bir insandır. Çevresindeki insanlar, zaman, kader, yüzsüzlükler, dünyanın gidişatı, mediniyet krizi ve ikilemler onu ızdırabını derinleştirmiştir. Önüne çıkan Avrupa'ya gitme fırsatını kaçırmasını bir yara olarak ömrünün sonuna kadar içinde taşımıştır. O, anlaşılmamaktan ve değerinin bilinmemesinden şikayetçidir. Çorak bir ülkenin, çorak toprağında yetişmiş ve hoyrat eller tarafından derilmeye çalışılmış bir sanatkâr olarak kendini algılamıştır.

Tanpınar yalnız şair, romancı veya edebiyat hocası değildir. O aynı zamanda tercüme faaliyetleri ile de adını duyuran bir yazardır. Çevirdiği eserler arasında Euripides’in Medeia, Elektra ve Alkestis adlı oyunları ile Poul Valery’nin M. Teste adlı eseri sayılabilir. Bütün bu yoğun çalışmanın ve eserleri yayımlamanın ardından Tanpınar hastalanır. Yalnız ve kimsesiz bir şekilde, onu seven birkaç insan arasında hastalığını atlatmaya çalışır. Ancak dönüşü olmayan gemi son yolculuğuna hazırdır. 24 Ocak 1962 tarihinde bir kış günü bu ünlü şair ve yazar, ani bir kalp krizi ile son nefesini verir. Onu hayattayken çok sevdiği ve her yönüyle etkilendiği hocası Yahya Kemal'in Rumelihisarı’nda bulunan kabri yanına defnederler. Acılar, hüzünler ve dualar içinde toprağa konulur. Bu tarihte yayımlanan Akşam gazetesinde, yazar hakkında tanıtıcı bir yazı çıkar. Yazıda, Tanpınar’ın nitelikleri şöyle sıralanır:

Tanpınar şiiri varlık nedeni olarak görmekle birlikte, başta roman olmak üzere hikaye, edebiyat tarihi, demene, eleştiri, fıkra, gezi-anı gibi türlerde çok değerli eserler verdi. Şiirlerinde kılı kırk yaran bir kuyumcu işçiliği dikkat çekerken, düz yazılarında daha teklifsiz, daha rahat bir uslup geliştiren Tanpınar, metinlerindeki şiirselliğin yanı sıra, engin ve çok yönlü kültürünün dildeki yansıması olan uçsuz bucaksız söz varlığıyla da okurlarını etkiledi. Sanata bir din gibi bağlanan bu estet, edebiyat tarihi, estetik, felsefe ve psikoloji alanlarındaki derin kültürüne dayanarak soyut sanat sorunlarını ele aldığı yazılar dışında, başta ezeli Batılılaşma sorunu, pek çok tarihi ve sosyo-kültürel sorunu irdelediği yazılar da kaleme aldı. Tanpınar, Batılılaşma’nın değil, yüzeysel Batılılaşmanın karşısındaydı. Ona göre Doğu-Batı karşıtlığı değil, gerçek-sahte karşıtlığı vardır; bizim atalarımız gibi Batı da gerçek hayat değerleri yaratmıştır ve bunlardan bir kısmını biz kendi hayatımıza “ekleyebiliriz” (Akşam,  24 Ocak 1962).

Tanpınar ölümüyle, arkasında onun eserlerini okuyan ve seven insanların göz yaşlarını bırakır. Hayata kendilerinden farklı bir gözle bakan, ondaki ruhu yakalamaya çalışan bu insanın yokluğu etkisini kısa zamanda hissettirmeye başlar. Bu yokluğu dolduracak tek şey, ona ilişkin güzel anılar ve arkasında bıraktığı eserler olacaktır.

Yazarın vefatından sonra onunla ilgili yeni eserler hazırlanır. Bunlardan biri önce 1969, daha sonra 1977 yılında yayınlanan Edebiyat Üzerine Makaleler adlı eserdir. Prof. Dr. Zeynep Kerman tarafından yayıma hazırlanan eser, Tanpınar’ın sanat, edebiyat ve Doğu-Batı çatışması hakkındaki görüşlerinden oluşur. Onun entelektüel düzeyini yansıtan yazılar bu eserde bir araya getirilir. Bir diğer eseri ise 1970 ve 1977 yıllarında yayımlanan Yaşadığım Gibi adlı deneme-anı türündeki kitaptır. Prof. Dr. Birol Emil tarafından yayıma hazırlanan bu eserde insan-cemiyet, insan ve ötesi, üç şehir, Parisle ilgili yazılar, Türk edebiyatı, musiki ve güzel sanatlar hakkındaki görüşlerinden oluşur. Eserde aynı zamanda yazarın renkli kişiliğinden izler bulamak mümkündür. 1987 yılında onun ardında bıraktığı notlardan hazırlanan Aydaki Kadın adlı romanı da anılmaya değer bir başka eseridir. Diğer romanlarında görülen kültür ve uygarlık çatışmalarını daha karışık bir şekilde bu eserinde ele aldığı hissedilir.

Türk kültür hayatında sıkca görülen öldükten sonra değerinin bilinmesi vefasızlığının örneklerinden biri de Tanpınar’dır. Yaşadığı yıllarda eserlerinden fazla bahsedilmeyen, sağ ve sol gibi şablon görüşler arasına sıkışıp kalan yazar hakkında öldükten sonra birçok araştırma yapılır. Tanpınar'ın hangi eserini okursanız okuyun, yararlanacağınız ve etkileneceğiniz bir parçayla karşılaşacaksınız. Ben onun şiirleri, romanları kadar, hayran olduğum Beş Şehiri'ni defalarca okumaktan büyük bir zevk aldım. Orda anlatılanlar beni duygulandırdı, düşündürdü ve hüzünlendirdi. Bu satırları yazarken de aynı hisleri yeniden yaşadım. Niçin, niçin bu insanların değeri yaşarken bilinmemiş? Niçin birileri onu unutturmak için elinden geleni ardına koymamış? Niçin, niçin… Yoksa takdir edilmek bu ülkede yetenekli insanların hakkı değil mi?..

Kaynaklar

Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 11.Bs., (İstanbul: Dergâh Yayınları 1996).

Ahmed Hamdi Tanpınar, Bütün Şiirleri, (Haz: İnci Enginün), (İstanbul: Dergâh Yayınları 1989).

Ahmet Hamdi Tanpınar, 19’uncu Asır Edebiyat Tarihi, (Haz: Abdullah Uçman),  (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006), 568 s.

Doğumunun 100. Yılında Ahmet Hamdi Tanpınar,(Haz: Sema Uğurcan), (İstanbul: Kitabevi Yayıncılık), 2003.

İnci Enginün, Araştırmalar ve Belgeler, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000).

İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001).

Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, (İstanbul: Dergâh Yayınları 2001).

Orhan Okay, Ahmet Hamdi Tanpınar, (İstanbul: Şule Yayınları, 2000)

Ömer Faruk Akün, “Ahmet Hamdi Tanpınar”, Türk Dili ve Edebiyatı, (12), 1963, ss. 1-32.

Selahattin Hilav, “Tanpınar Üzerine Notlar”, Yeni Dergi, (106), Temmuz 1973.

“Tanpınar, Ahmet Hamdi”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, [Komisyon], c. II, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları)

Turan Alptekin, Bir Kültür Bir İnsan: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Edebiyatımıza Bakışlar, (İstanbul: İletişim Yayınları 2001).


[1]Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 11. Bs., (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1996), s. 157

[2]Tanpınar’ın edebiyat tarihi Prof. Dr. Abdullah UÇMAN tarafından gözden geçirilerek yeniden yayınlanmıştır: (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006), 568 s.

[3]Aktaran: İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, (İstanbul: Dergah Yayınları),  2001, s. 313.

[4]Tanpınar ve Semboller konusunda bkz.:İnci Enginün, Araştırmalar ve Belgeler, (İstanbul: Dergah Yayınları, 2000), ss. 393-399.

Comments Off

Filed under Araştırma