Tag Archives: Akademik Eleştiri

Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları

Feyyaz Kayacan ve "Lütfiye Abla'nın Unutkanlıkları" 

 Dr. Ersin ÖZARSLAN*

Feyyaz Kayacan [Fergar] yurt dışında şair, yurt içinde ise hem şair hem hikâyeci kimliği ile tanınan bir sanatkârdır. Ayrıca tek kitaptan ibaret romancılığına da işaret etmek gerekir. 1919’da İstanbul’da doğan Kayacan, baba tarafından soylu bir Osmanlı ailesine mensup olup, paşazâdedir. Amcalarından biri Washington’da Osmanlı elçisi olarak görev yapmıştır (Gürpınar 2003). Saint Joseph Lisesi’nden mezun olan Kayacan yüksek öğrenim için Paris’e gitmiştir. Paris’te École Libre des Sciences ve İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve iktisat öğrenimi görmüş; fakat yayıncılık, mütercimlik ve yazarlıkla geçirmiştir. 1939’dan beri yaşamakta olduğu İngiltere’de BBC Türkçe yayınlar kısmı idareciliğinden emekli olmuş ve 1993’te Londra’da ölmüştür.

İlk kitabı onaltı yaşında lisede öğrenciyken Feyyaz Fergar adıyla çıkardığı Les Gammes Insolites-Poemes suivis de Destructions’dır[1](Turan 2006: 96).  İkinci kitabı 1943’te İngiltere’de Fransızca şiirlerini topladığı Gèstes à la Mer’dir[2]Türkçe şiirlerini Kaşık Havası (1976) ve Benim Örümceğim Başka, (1982) adlarıyla İstanbul’da; İngilizce şiirlerini ise A Talent for Shrouds (1991) adıyla İngiltere’de neşretti. İngiltere’ye gidişinden bir süre sonra tabiiyetini değiştirdi. Bu durumdan “sarsıntıya” varan bir rahatsızlık duydu ve kökleriyle münasebetini ana diliyle sürdürme dürtüsüyle Türkçe yazmaya başladı.

1950 Yıllarının başlarında, Yeditepe’de “Londra Mektubu” başlığı altında yazılar yayımlamaya başlamış; Yenilik, Ufuklar, Yeni Ufuklar, Seçilmiş Hikâyeler Türk Dili gibi dergilerdeki tercüme ve hikâyeleriyle dikkat çekmiştir. 1957’de Kayacan’ın Şişedeki Adam adlı ilk hikâye kitabı Yenilik Yayınları arasında yayımlanmıştır. İlk hikâyelerini ve ilk hikâye kitabını neşreden Nâim Tirali’yi yıllar sonra “velinimetim” diye överek yüceltmesi (Tirali 2002), dışarıda yaşayan bir yazarın, ülkesinde gördüğü ilgiye karşılık verişi olarak anlaşılabilir.

Şişedeki Adam’dan çok önce,  II. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere intibalarını, şuur akışı tekniğiyle kurgulayıp yazdığı Sığınak Hikâyeleri ile 1963’te Türk Dil Kurumu hikâye armağanını almıştır (Gürpınar 2003).Böylece Türk edebiyatında hikâyeci kimliği ile öne çıkmıştır. Daha sonra Cehennemde Bir Yusuf (1964),Gibiciler (1967),Hiçoğlu’nun Serüvenleri(1969), Bir Deli Değilin Defterleri (1987) adlı hikâye kitapları, Çocuktaki Bahçe (1983) adlı romanı ve Mutlu Azınlık (1968) adlı kısa oyunlardan ibaret kitabı neşredilmiştir.

Türkiye’ye kısa süreli geliş gidişlerinde “dostlarıyla özlem gidermekten artan zamanlarında kendi para­sıyla kitaplarını” yayımlatmanın yollarını aramıştır. Kayacan, “bin bir zorlukla bastırdığı eserlerinin çoğunun parasını vererek yayımlatmış, ama “sonra o kitaplardan hiçbir haber alama”mıştır (Gürpınar 2003; İleri 1993). Yaşarken eserine ciddi bir ilgi gösterilmeyen Kayacan’ın Türkiye’de gönlünce tanınıp, isim yapmak arzusunu kitapları hakkında yazılan “küçük bir tanıtma yazısı” üzerine duyduğu sevinçten anlamak mümkündür (Gürpınar 2003).

Kayacan’ın yazdıkları belli bir ilgi ile karşılanmışsa da münferit değerlendirmelerden ileri gidilememiş ve yazar bugüne kadar toplu bir değerlendirmeye tâbi tutulmamıştır.

Melisa Gürpınar (2003)’ın teşvik edici ifadelerine karşılık, Selim İleri (1975), önce Kayacan’ın dilini “giderek soyutlaşan, dahası anlamsızlaşan” bir dil olarak değerlendirmiş, yazdığı hikâyeleri “yabancıladığını” söylemiştir. İleri, yıllar sonra, yazarın ölümünün ardından yaptığı bir değerlendirmede daha mültefit hatta övgü dolu ifadeler kullanmıştır:

“Feyyaz Kayacan Öykü sanatına, öykü diline, yenilikler getirmiş bir sanatçıydı. Sözcükleri seçişte söz dizininde, anlamın aktarılmasında alışılagelmiş yöntemlere bilinen tarzlara büyük bir yakınlık duymayan yazar, dili zorluyor, hatta dilin özek çivisini oynatıyordu.” (İleri 2003: 16)

Ayfer Tunç (2006: 2-3), Feyyaz Kayacan’ı Yeni Türk Edebiyatı’nda oluşan  ve “güçlü bir damar olarak günümüze kadar” ulaşan “Türk anlatı geleneği” içinde farklı bir yere oturtur. Bu güçlü “damarın tümüyle dışına çıkan ve başka bir damarı işaret eden yazarlar” arasında Tunç’un aklına gelen ilk iki isimden biri Kayacan’dır.

Onun hakkında, kimileri “düşünce ve kurguya önem veren, yola çıkış noktasını özden çok biçime dayandıran bir yazar olarak göründü” şeklinde genel hükümler belirtmiş (TDÜA VI: 3182); kimi “modernist” ve “edebî tecridi en uç noktalara taşıyan” hikâyeciler arsında saymıştır (Akçay 2006). Kimi “Türkçe hikâyeciliğin temellerinden” biri addetmiş, (Rıza 2006), kimi de “elli kuşağı” diye adlandırılan hikâyecilerin öncüleri arasında göstermiştir:

 “Öykü dilini gramerinden noktalamaya değiştirmek, gerçeğin boyutlarını masal boyutlarıyla açıklamak, öykü zamanlarında kaymalar oluşturmak, sınıfsal farkları simgeler, olaylar ve mizahla çizmek bence bu kuşağın öykülerinin özellikleri arasında. Elbet bu kuşağın yazmaya başladığı günlerdeki öykü öncülerini, Sait Faik, Nezihe Meriç, Vüs'at Bener, Feyyaz Kayacan, Tahsin Yücel ve Bilge Karasu'yu, öykümüze onların getirdiklerini de anımsamak gerekli…” (Sezer 2003).

Kayacan’ın üç dilde birden yazmasına, bunlardan Türkçe ve İngilizce’nin “haklarını sonuna kadar verdiğini”,  zenginleştirdiğini”, “hatta bu dilleri ateşlediğini rahat rahat söyleyebilirim” diyen Güven Turan (2006)’ın aksine, Enis Batur’un şu ifadeleri sarf etmiş olması düşündürücüdür:

“Feyyaz Kayacan’ın hem Fransızca, hem İngilizce yapıtları var ama, gene de tamıtamına çok dilli sayabilir miyiz Türkçe’nin bu soy yazarını, emin değilim” (Batur 2004).

Kayacan’ın hikâyeleri hakkındaki değerlendirmeler ana hatlarıyla müspet olmakla birlikte okuyucuda aynı karşılığı bulması mümkün olmamıştır. Selim İleri bu hususa şöyle dikkat çekmiştir:

“Yirmi yıl önce, Feyyaz Kayacan’ın Çocuktaki Bahçe adlı romanını, şaşırtıcı dil ve anlatım inceliklerine vurularak okumuştum. Hiç değilse, edebiyatseverlerin Çocuktaki Bahçe'ye ilgi göstereceğini sanıyordum. Çıt çıkmadı. Çocuktaki Bahçe sessizce yitti.” (İleri 2001)

Gerçi “kullandığı dilde çağrışımlara ve ironiye yer veren anlatımından dolayı «Türk Edebiyatının şen kirpisi» olarak adlandırılmış” (Barbarosoğlu 1993), bu dil dolayısıyla Türk Dil Kurumu armağanı ile taltif edilmiştir, ama durum değişmemiştir. Fakat Feyyaz Kayacan, “her zaman, en alaycı anında bile, en eleştirel olduğunda bile şen şatır bir yazar” (Turan 2006: 97)  olarak kalmış, ilgisizlik karşısında tavrını değiştirmemiştir.

Kendi neslinin dışında, farklı ve çarpıcı bir dil kullanan Kayacan çağrışım ağırlıklı kelime seçimiyle kendini diğerlerinden ayırır. Hakkındaki bazı değerlendirmelere karşı söyledikleri hikâye anlayışını ortaya koyar niteliktedir:

 “Ben gerçekçi bir yazar değilim. Olmam da. Buna engel duygu evrenimin biçimlendiği çocukluk yıllarımdan kalma oşarma eğilimi. Bir yere dek eksiklik bu. Ama olanakları türeten de eksiklik gene. Alegorik öykü yolu bende bu oşarma eğilimine denk düşen biricik yol.” (Kayacan 1975).

Hikâyelerinde başlangıçtan beri muhtevadan ziyade şekle, ne anlattığından ziyade nasıl anlatacağına kafa yorup emek veren Feyyaz Kayacan bu tavrını 1987’de neşrettiği Bir Deli Değilin Defterleri adlı kitabına kadar sürdürür. Bu kitaba kadar nesir dilinden ziyade şiir dilinin imkânlarına yaslanarak tahkiyesini ören yazar, ifadede yer yer müphemiyete varır. Buğulu, örtük zaman zaman çok anlamlı,  bazan da anlamsızlığa ulanan kelime tasarrufu ve cümle yapılarıyla yürüttüğü anlatımıyla üslubuna bir renklilik ve farklılık kazandırmayı başarmıştır. Anlatımındaki kapalılığa ilave olarak rahatlığı, sınır tanımazlığı, cesareti, alaycılığı ve hicve varan tenkidî tavrının da belirtilmesi gerekir. Bu özellikleri, onu yeni, özgün ve şaşırtıcı bir yazar hâline getirmiş ve bu yolla dikkatleri üzerine çekmiştir.

Yazar anlatıcı, sanki seyrettiği hususî bir hayatın kroniğini tutmakta veya onları gözleyip zapta geçirmektedir. Fakat bütün anlattıkları, gözüyle gördüğü, gözlemlediği hatta yaşadığı gerçekten başkadır.  O ne gördüğü, ne gözlemlediği ne de yaşadığı gerçeği doğrudan doğruya aktarmaz, anlatmaz, yansıtmaz. Anlattığı aktardığı, yansıttığı gerçeklerin tamamı, onun görüp, gözleyip, yaşadıklarının belli bir benlik, gönül ve dil zemininde söze, metne dönüştürülmüş hâlidir.

O, ne dediği vasıtasız ve birebir anlaşılan yazarlardan değildir. Söyledikleri, şiir dilinin imkânlarıyla örülmüş ifadelerin arkasında kalır, kendini gösterip ele vermez. İfadelerinde «çok açık ve anlaşılabilir» olduğu hissini veren belirli bir müphemiyet hüküm sürer. Bu müphemiyetin sebebi ne ifadesindeki kapalılık, ne de şiir dilinin çok anlamlara gebe, tahayyüle, tedaiye açık hatta muhtaç yapısını kullanmasıdır. Asıl sebep, seçtiği kelime ve kavramları nesir dilinde karşılaşılmayan şaşırtıcı, çarpıcı hatta garip bağdaştırmalarıdır:

 “çok verimli düşlerinden birinde ün terzilerine boyunu gene ölçtürdükten, tümcelerinin derinliğine eleştirmeleri gene batırıp çıkardıktan sonra uyandı.” …“Kalem büyük bir yapıtın boğuk dölütüyle birlikte yere düştü.” …“Bir benzetim daha epitmekten kendini alamadı.” …“gazeteden alıp kestiği haberin düzinelerce kopyasını çıkartarak, tümcelerinin ve dehasının yalayıcılarına göndermişti.”  (Bütün Öyküler, 249-252)

İnsanın, eşyanın ve dünyanın hâli onda durmadan değişir. Bu bir istikrarsızlık gibi görünürse de yazdığı her şey olanca unsurlarıyla bir tutarlılığı yansıtır. Bu hâle bir ad vermek gerekirse istikrarsızlığın istikrarı, tutarsızlığın tutarlılığı denebilir.

Hikâye, öteden beri, nesirle şiir arasında yer alan bir form olarak anlaşılır. Buradan hareketle bazı hikâyelerin daha çok şiir kutbuna, bazı hikâyelerin de masal kutbuna yakın durduğu kabul edilir. Feyyaz Kayacan’ın hikâyelerinde de bu hususu görmek ve tespit etmek mümkün iken, onun bazı hikâyelerinin bu tasnifi zorladığı görülür. Çünkü onun hikâyeleri arasında hem masal hem şiir kutbuna aynı derecede yakın olan, her iki kutupta değerlendirilebilecek hikâyeler yanında hiçbir tasnife sokulamayacak metinler de vardır.

Bir Deli Değilin Defterleriadlı kitabında bir üslûp değişikliği yahut evrilmesi görülür. Yazar artık eskisi kadar anlatım tarzına eğilmemekte, muhtevayı daha önde tutmaktadır. Özellikle “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları” (Kayacan 1996:318-327) adlı son hikâyede muhteva, anlatım endişesinin önüne geçmiştir. Bu hikâye, şekil, muhteva, anlatım tarzı ve teknikleri bakımından diğer hikâyelerinden farklılık göstermektedir. Feyyaz Kayacan’ın tahkiye dünyasında geldiği yeri göstermesi bakımından üzerinde durmak gerekir.

Konu: “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları”nda yıllardır Lonra’da yaşayan mütercim şair Fikret Gürkan’ın Londra’dan gelip, İstanbul’daki yaşlı ablasının evine misafir oluşu konu edinilmiştir.

Şahıslar:  “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları”nda hikâyenin ana kahramanları abla kardeş iki kişidir: Lütfiye ve kardeşi Fikret Gürkan. Tâlî kahramanlar sadece isim olarak geçerler.

Lütfiye Abla, Hikâyenin iki aslî kahramanından biridir. İstanbul’da Kadıköy’de Mühürdar semtinde bir apartman dairesinde oturur. Muhtemelen bir paşazâdedir. Çünkü dedesi Osmanlı’nın son dönemlerinde “Arabistan’da yüksekcene işlerde” görevlendirilmiştir.

Ufarak yapılı hiç evlenmemiş, bir bakıma evlenememiş bir kadındır. Ufaklığından dolayı Fikret Gürkan çocukluğunda onu  “serçe abla” diye çağırmıştır. Seksen üç yaşındadır. Kendi ifadesiyle “yalnız yaşayan takallüs etmiş bir kadın”dır (s. 319). Unutkanlıkla maluldür. Unutkanlıkla bunaklık arasında bir yerdedir. Zaman duygusunu ve idrâkini kaybetmiştir. Zamanı hayalleri ve hatıralarıyla karıştırmaktadır. Gerçeklik duygusunu yitirmiştir: Yeşilköy Hava Limanı’na gemilerin yanaştığını zannetmekte Yeşilköy Hava Limanı’nda bir rıhtım tahayyül etmektedir.

Alman Kız Lisesi’nde okumuştur. Almancası iyidir, Frau Rilke’den edebiyat okuduğunu söyler. Edebî eserleri okuyup anlayacak kadar edebiyattan anlar. Türk şiirinin vezinlerinden haberdardır. Ama Türkçe şiirlerin İngilizce’ye aruz vezniyle tercüme edilemeyeceğini akıl edemeyecek kadar da gerçeklikten kopuktur.

Lütfiye Abla, “yaşlı ve pas tutmuş bir oyuncak gibi santimlik adımlarla,ayak sürterekten, etrafta durmadan dolaşır”. Bir zamanlar tenis de oynamıştır. Bizde tenise başlayan ilk kadınlardandır (s. 320-321). Bu bakımdan modern ve monden bir kadın olduğu söylenebilir.

Kendini “titiz, belki de aşırı titiz bir kadın olarak” tavsif eder. Cezve ve fincanlarına dokunulmasını istemez. Hayatı boyunca öfkeli bir kadın olmuştur. Yağmuru bile tersleyecek kadar öfkelidir. Mutfağı hususunda çok hassastır. Kendisine haber verilmeden, izin alınmadan mutfağına girilmesini istemez; böyle bir davranışı laubalilik sayar. Girenlerin her şeyi karıştıracağını, mutfağın altını üstüne getireceğini düşünür. Düzensizlikten hoşlanmaz, sıkılır. Hâlinden memnun değildir. Eski günlerin daha iyi olduğunu düşünür:

“-Yazık yahu, yazıklar olsun. Neydik ne olduk? Nerdeydik nerelere geldik? Birgün böyle sefertası kadar daracık bir apartman dairesinde oturmaya mahkûm olacağımı kim tahayyül edebilirdi? Bu, attan inip eşeğe binmekten beter bir talihsizlik bu. Bu, attan inip pireye, tahtakurusuna binmenin ta kendisidir.” (324)

Lütfiye Abla, ölümden korkmaz ama oturursa öleceğinden korkar. “İskemlede,  kanepe ya da koltukta otururken ölmek” istemez (324). Babası gibi yatağında ölmek ister. Lütfiye Abla, Fikret Gürkan’ın ablasıdır. Çocukluğunda kardeşine, hastalıkları sırasında da ana ve babasına bakmış onların her türlü hizmetini görmüştür.

Beğenmediği isimleri Kendi bulduğu mutantan isimlerle değiştirmek ister. Erkekleri sever. Hiç olmazsa bir erkeğin isminde azıcık payı olmasını ister. Gençliğinde keman dersleri almış, devrin en iyi keman hocası Berger’in öğrencisi olmuştur. Berger’in keman sınıfındaki öğrencilerden Enis’e karşılıksız yakınlık duymuş ama aşkını itiraf edememiştir.  Enis’i her bakımdan beğenmiş, sevmiştir:

“Çok parlak, ince bir müzikalitesi vardı, Enis'in. Levent boylu bir gençti. Göl kamışı misali, için için sallanırdı çalarken. Ne güzel birlikte çalışırdık Wieniawsky'ye Tchaikovsky, Dvorak ve Kreisler'e… Ufak tefek şeylerdi bunlar. Ama içim erirdi Enis'i dinlerken. Gözlerimin içinde dize gelirdim ona her bakışımla…” (326)

Enis’i hayatı boyunca unutamamış, sevgisini bir ömür saklayıp büyütmüştür. Veda etmeye geldiği gün ilk ve son defa tokalaşmışlar; her şeyi unutup karıştırabilen Lütfiye bu anı hiç unutmamıştır. Enis’in gidişinden sonra keman çalmayı bırakan Lütfiye kaderinin de Enis’le birlikte uzaklaştığını düşünür. Hayatını “unutulmuş bir ürperti gibi” sürdüren Lütfiye’nin içi baştan başa Enis’le doludur. Evlenmeyip ortalarda kaldığını düşünmesine karşılık bunda bir teselli bile bulur:

“Şimdi içimde göller dolusu kamışlar salınıyor. Gö­lün dibinde dize gelmişim… ENİS, ENİS, ENİS, bir kere olsun, gözle­rini gezdirmedindi üstümde… Sen bir gün allahaısmarladığa gel­din ve bir daha görünmedin bana… Tek o gün, elin elime değdiydi. Kemanı da o gün bıraktım. Herkes, herkesler evlendiler. Bir ben ortalarda kaldım. Kaderim senle beraber uzaklaştı. Unutulmuş bir ürperti gibi yaşıyorum. Ama o da birşey yani… Hiçten daha iyi…” (326)

Olanca yıkıntıya rağmen kendini “bir hiç” olarak düşünmez. Bulunduğu “hiçten daha iyi” noktada duyduğu memnuniyet yaşama sevincini yitirmediğini gösterir. Tesellinin kaynağı da bu yaşama sevincidir. Varlığını adeta Enis’in varlığı, hatta hayaliyle gerçekleştirir. Karşılıksız sevginin ifşa edilmemiş olması sürekliliğini de temin eder.

Lütfiye Abla, albümündeki resimlerde herkesi tanımasına karşılık kendisini tanıyamaz. “Ya ben neredeyim?” diye sorar. Resim çekilirken kendisini çağırmadıklarına hükmederek duruma içerler. Çünkü resimlerdekilerin çoğuna tenis oynamayı kendisi öğretmiştir. Bu ayrıntı onun gençliğinde tenis hocalığı  ettiğini gösterir.

Her gün birileri ölür. Ölenlerin ve ölümün farkında olmasına, hatta cenazelerine gitmesine karşılık, kimin öldüğünü bilmez. Yaşıtlarının, akranlarının, nesildaşlarının tabiî bir şekilde çekilip gitmelerine bir mânâ veremez. İnsanların, ölümü merak ettikleri için öldüklerine hükmeder. Ona  göre ölümde merak edilecek bir şey yoktur. Bu yüzden ölenlere de kızar. “Mahsus mu yapıyorlar” diye şüphelenir. 

Hayatta yapacak bir şeyi yoktur. Evin içinde biteviye dolaşır. Durmadan dolaşması aslında ölmemek içindir. Ölmek ile dolaşmak arasında yaptığı mukayese sonuçsuz kalır gibi görünse de dolaşmayı, yaşamayı, yani hayatı tercih ettiği anlaşılır. Yaşamanın nasıl olursa olsun bir mânâsı vardır ve yaşamak bir “hiç” değil “bir şey”dir.

 Fikret Gürkan:Lütfiye Abla’nın kardeşi. Sen Jozef’lidir. Paris’e gidip sosyalizm okumuştur. Almanların Paris’i işgal edeceklerini tahmin ettiği için İkinci Dünya Savaşı patladığında İngiltere’ye geçmiştir. İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde iktisat bölümüne girmiş ve orayı “pişmanlıklar içinde bitirmiş” ama iktisatla uğraşmamıştır. “Radyoculuk, muhabirlik, çevirmenlik yapmış”, evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. İngiltere’de yaşamakta, zaman zaman Türkiye’ye gelip gitmektedir. Şişelerle sarmaş dolaş bir insan olduğunu söyler; yani içki ile başı son derece hoş biridir. Meyhanede görüştüğü yazar çizer arkadaşlarından Onat Kutlar’ın adını zikreder.

Enis:Lütfiye Abla’nın hatıralarında yaşar. O da Lütfiye Abla gibi devrin en iyi keman hocası Berger’in öğrencisi olmuştur. “Çok parlak, ince bir müzikalitesi vardı[r]”. Lütfiye abla Enis’e keman dersleri sırasında âşık olmuştur.  “Keman “çalarken için için sallan[an], göl kamışı misali, levent boylu bir gençti[r]. Lütfiye Abla Wieniawsky'nin, Tchaikovsky’nin, Dvorak ve Kreisler’in “ufak tefek parçalar[ını] Enis’le birlikte çalışmıştır. Lütfiye Abla’nın ilgisinin farkında bile değildir. “Bir kere olsun, gözle­rini genç ve kendisine âşık Lütfiye’nin üstünde gezdirme[miştir]”. Bir gün Lütfiye Abla’ya veda etmeye gel­miş ve bir daha görünmemiştir. (326)

Esat Ağabey: Lütfiye Abla’nın hatıralarında yaşayan yakın bir akrabası. Lütfiye, bu zarif diplomatın otuz sene önce öldüğünün farkında değildir. Çok zengin olan plak koleksiyonunu Lütfiye’ye bırakmıştır. Ama Lütfiye onun pul koleksiyonu yaptığını sanmaktadır.

Anlatıcı kahraman: Yer yer rapor, yer yer dikte üslubuyla konuşur. Hikâyeye dışardan müdahale eder gibi bir havası vardır.

Meisner Paşa: Yaşlı bir Alman cer mühendisidir. Lütfiye Abla’nın hatıralarında yaşayan Fransızca’sı çok iyi bir tanıdık.

Meisner Paşa’nın Karısı: Lütfiye Abla’nın hiç görmediği, fakat varlığından haberdar olduğu bu hanımın sadece bahsi geçer. Lütfiye, hanımın adını hatırlayamaz, ama annesinin Ermeni olduğunu söyler.

***

Hikâyenin sahicilik, yaşanmışlık ve inandırıcılık boyutu çarpıcıdır. Çünkü Fikret Gürkan ile yazarın hayat çizgileri birbiriyle örtüşmektedir. Bu husus, hikâyenin bir tarafıyla, otobiyografik bir hikâye olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle Feyyaz Kayacan’ın yaşadıklarını yazan bir hikâyeci olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü bu hikâyede anlatıcı, dışardan bir kişi gibi hikâye kahramanının hayatından bazı kesitler verir. Mesela şu satırlar Kayacan’ın vaktini geçirdiği Hatay Meyhanesi’ni hatıra getirmektedir:

“Fikret'in tek isteği, Kadıköy Postanesinin bulunduğu Damga sokağının öte ucundaki meyhaneleri şöyle bir yoklamaktı. Bugün Cumaydı. Meyhanelerden birinde toplanmış olmalıydı yazar çizer arkadaşları. Mühürdar'ın burnunun dibinde bir yer orası. Beş on dakikalık bir yol.”  (320)

Çünkü Feyyaz Kayacan, izinlerinde İstanbul’a geldiğinde “Cemal Süreya, Mehmed Kemal ve İsmet Kemal Karadayı” vaktinin Hatay meyhanesi’nde geçirmiştir. Bu çevre için “Bir dönem onlar için Hatay, evlerinden önce gelmiş. Hatay’dayken dünyanın başka hiçbir yerinde olmak istememişler[dir].” (Bayazoğlu 2003). Arkadaşlarından Onat Kutlar’ı ismen zikretmesi de yazarın biyografisiyle örtüşen bilgilerdir. Bu durum hikâyeyi otobiyografik hikâye dairesine sokar.

Fakat Feyyaz Kayacan’ın yaşayıp gördüklerini bire bir aktaran bir yazar olmadığını belirtmek gerekir. O hayatında görüp gözlediklerini, bir mânâda yaşantılarını belli bir seçme, ayıklama ve süzgeçten geçirme ameliyesinden sonra değerlendiren bir yazardır. Yaşadığını, gördüğünü, gözlediğini bire bir gerçekçilikle değil, hayatının gerçeğine müdahale ettikten sonra yansıtır. Böylece hayatın çiğ gerçeğini, sanatın munis ve mukavemet etmeyen gerçeğine dönüştürür. Bunda şiirin imkânlarından faydalanır. Hayatın geçeğini gizler, müphemiyete büründürür ve sanatın gerçeği hâline dönüştürür.

Tezat noktaları: Bir hikâyede tezat noktaları çatışmayı içinde barındırır. Fikret Gürkan ile Lütfiye Abla kardeş olmalarına rağmen birbirleriyle tezat teşkil ederler. Lütfiye Abla’nın gerçeklik duygusunu yitirmiş olmasına karşılık, Fikret Gürkan, kendinin ve Lütfiye Abla’nın durumu dâhil diğer bütün gerçekliğin farkındadır. Bu yüzden ablasını olduğu gibi kabul eder. Lütfiye Abla’nın hayatı ve hatıraları günün gerçeğinin dışında olmasına karşılık Fikret Gürkan gerçeğin yani hayatın içindedir. Arkadaşları, oturduğu şehir, içinde bulunduğu semt, çevre, sokak hatta gideceği meyhane hayatın gerçeği ile birebir örtüşür. Arkadaşları gerçek kişilerdir. Bulunduğu mekân, semt, mahalle, sokak hatta gideceği meyhane bile metinden hareketle adres tayinine imkân verebilecek kadar gerçektir.

Fikret Gürkan ile Lütfiye Abla arasındaki nesil farkı başka bir tezat noktası teşkil eder. Bundan hareketle her ikisi de kendi devir ve nesillerinin dilini kullanırlar.  Farklı dil ve ifade tercihi de bir tezat noktasıdır. Lütfiye Abla ilk gençlik yıllarının dil anlayışını sürdürürken Fikret Gürkan “dil devrimi” ile yerleştirilen yeni aydın jargonunu kullanır. Hatta kendisi de şuurlu olarak bu jargonu oluşturan takıma mensuptur. Lütfiye Abla, Fikret Gürkan’ın kullandığı kelimeleri bazan anlayamaz, bazan yanlış anlar. Anlamadığı kelimelere kızar. Fikret Gürkan ablasının kızacağı kelimeleri tahmin eder ve onları kullanmaz. Bu Fikret Gürkan’ın, ablasıyla arasındaki lisan tezadının da farkında olduğunu gösterir. Lütfiye Abla ile Fikret’in dillerinden doğan tezat hem nesil hem zihniyet farkını verir. Bu fark aynı zamanda üstü örtülü bir çatışmayı da ihsas eder.

Lütfiye bekâr, Fikret ise evli ve çoluk çocuk sahibidir. Lütfiye, İstanbul’da yaşarken, Fikret uzun zamandan beri Londra’da yaşamakta ve aralıklarla İstanbul’u ve ablasını ziyaret etmektedir.  Bu tezatlara karşılık, iki kardeş birbirlerini severler. “Fikretçiğim” yahut “Ablacığım” hitapları sadece samimi bir nezaketin değil bunun çok ötesinde ivazsız garazsız bir abla kardeş sevgisinin ifadesidir.

Zaman: Kayacan’ın bu hikâyesinde takvim zamanı belirsizdir. Yazar muayyen tarihlendirmelere gitmemiş, hikâyenin gövdesini kozmik zamana, bir Cuma gününe oturtmuştur. Anlatma zamanı muhteva ve kişilerin yaşantı ve hatıraları gereği geçmişe açılan zaman pencereleri yahut mazi koridorlarıyla değişken olarak verilmiştir.

Dil ve Anlatım: Feyyaz Kayacan hikâyesini muhavere (diyalog), zaman özetleme, zaman atlama, açıklama, tasvir, tahlil, şuur akışı, anlatıcıya açıklama yaptırma, hatırlama (Sağlık 2003: 33, 252) gibi klasik ve modern anlatım tekniklerini başarılı bir şekilde ve yerli yerinde kullanarak yazmıştır. Kayacan’ın dili kendine mahsus bir şekilde kullandığı ilk bakışta anlaşılır. Çünkü o, nesirde şiir dilinin imkânlarını kullanmaktan kendini alamaz. Hikâyesinin şiiriyet yüklü oluşu da sebepsiz değildir. Kayacan’ın anlatımda yenilik ve özgünlük arama cehdi bilindiği gibi en az bu cehd kadar önemli bir sebep de onun şairliğidir. Kayacan’ın şairliği hikâyesine de akseder.

Şiirin imkânlarını kullanması yüzünden alışılmış dilin sınırlarını zorlar, hatta aşmaya çalışır. Şaşırtıcı terkiplere, bağdaştırmalara, nitelemelere başvurur: “izin tanımaz yağmur”, “yırtıcı dişlek şimşekler”, “sokağa çıkma yasağını çatır çatır vurgu­lamak”, “acıklı ten”, “kötürüm ağaç”. Renk nitelemeleri yeni, farklı ve şaşırtıcıdır: “kaynatılmış ıspanak yeşilleri, çamurları bile tiksindirebilecek sarılar, solucan pembeleri, çürük ciğer kırmızıları, ıkıntılı maviler!” Bunlara “içi zifiri kararmak”, “canı avaz avaz sıkılmak” gibi bağdaştırmalar da ilave edilebilir.

Hikâyenin ifadesi tiyatro sahnesi gibi karşılıklı konuşmayla başlar. Ama bu konuşmanın sürdürülmesi Lütfiye Abla’nın kendisinin söyleyip ama dinlememesiyle, Fikret’in konuşmaya dahil olma gayretine rağmen monolog şeklini alır. Sonra yazar anlatıcının özetlemeye dayalı zabıt ifadesi araya girer:

“Fikret Gürkan kimdi; uğraşı neydi; nerelerde çalıştı; neler yaptı türünden beylik soruları, şu kısa yanıtlarla en ivedi yoldan atlatalım. Fikret Gürkan Sen Jozefli. Paris'e gidip Sosyalizm tarihi okumuş” (s.320).

Anlatıcının senli benliliğe girişi, ifadede samimiyet, biraz da tabiîlik olarak değerlendirilebilir.

Hikâyede anlatım biçimi üçüncü teklik şahıs, o anlatım biçimidir. Anlatım açısı tek değil çokludur. Yazar hem dıştan bakış, hem içe bakış açısı kullanmıştır. Anlatım durumu ilahî ve şahsî özellik taşır. Anlatıcının konumu olimpiktir. Anlatıcı her şeyi görür ve bilir. Anlatım tutumu tarafsız değildir, hissî yönü ağır basar. Anlatımda alaycı, tenkitçi ve hicivci tavır alır, komik özellikler taşır (Gutzen 1998:6-18).

Sonuç: Feyyaz Kayacan’ın batılı bir zevk ve anlayış içinde eser veren, kendine mahsus bir dille kalem oynatan, özgün ve yaratıcı bir hikâyecidir Onun Türk hikâyesine kendi çapında bir katkının sahibi olduğunu söylemek bir hakkı teslim etmektir. Feyyaz Kayacan, hikâyenin dar hacmine geniş bir dünya sığdırabilen, yeni anlatım imkânları denemeyi göze alacak kadar cesur, kurduğu itibarî dünyanın inandırıcılığını temin eden, anlatımıyla okuyucuya tesir ederek, güzellik duygusu uyandırabilen sıra dışı ve başarılı bir hikâyecidir.

KAYNAKLAR

AKÇAY, Ahmet Sait, (2006), Modernistlerin ortak kaderi: entelektüel çile”, Ayrıntı Edebiyat E-DERGİSİ, 45 (Nisan/Mayıs). [http://www.ayrinti.net/index.

php?option=com_content&task=view&id=882&Itemid=199]

BARBAROSOĞLU, Fatma Karabıyık, (1993), “Feyyaz Kayacan’ın Hikâyeleri”, Dergâh, IV/44 (Ekim 1993) 3-4.

BAYAZOĞLU, Ümit [Yaşar], (2003), Hatay Meyhanesi Defterleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

BATUR, Enis, (2004), “Ana Dil, Üvey Dil, Öteki Dil”,kitap-lık, 70 (Mart 2004) 112.

Enis Rıza, (2006), “Bir Nobel vakıası…", Birgün, 13Aralık 2006.

GUTZEN, Dieter, (1998), Yazınbilime Giriş, Türkçesi: M. Rıdvan Tatlıcı ve Şener Bağ, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları.

GÜRPINAR, Melisa, (2003), “Sıra Dışı Öykülerin Yazarı”, Cumhuriyet, (5 Nisan 2003) 15.

İLERİ, Selim, (1993), “Feyyaz Kayacan’ın Öyküleri”, Milliyet, 44/16433 (13 Ağustos 1993) 16.

İLERİ, Selim, (2001),  “Çengelköy Defteri”, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2001.

İLERİ, Selim, [Hazırlayan], (1975), “ Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri –5”, Türk Dili, [Türk Öykücülüğü Özel Sayısı],

KAYACAN, Feyyaz, (1996), “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları”, Bütün Öyküler, İkinci Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

KAYACAN, Feyyaz, (1975), “Öykü Nedir? Öykü anlayışınızı Anlatır mısınız?”, [Soruşturma], Türk Dili, XXXII/286, (Temmuz 1975) 141-142.

SAĞLIK, Şaban, ( 2003), Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikâyeleri Üzerine Bir İnceleme, Ankara: Hece yayınları.

SEZER, Sennur, (2003), “Asi bir öykücü kuşağı”, Radikal, 5 Aralık 2003.

TUNÇ, Ayfer, (2006) “Öykü Tartışması”, Gerçekleştiren Aslı Tohumcu, Katılanlar:  Ayfer Tunç, Ali Teoman, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Sadık Yalsızuçanlar, Akşam Gazetesi Kitap Eki, 11 Haziran 2006.

TURAN, Güven, (2006), “Üç Dilde Yazar Feyyaz” kitap-lık,  98 (Ekim 2006) 96-97.

TDÜA 1985 “Kayacan, Feyyaz Maddesi”, Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, VI,  İstanbul: Anadolu Yayıncılık, s. 3182.

 




 


*  Gazi Üniv.  İletişim Fak., Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi, ersinozarslan@gmail.com

[1]  Galata’ta  Foks Basımevi’nde basılan bu kitap tarihsizdir. Yapı Kredi Yayımı Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (İstanbul 2001) bu kitabın 1938’de basıldığını kaydetmesine karşılık, yazarın sağlında çıkan A Talent for Shrouds (1991) adlı kitabının sonundaki konuşma kaydında, ilk kitabının on altı yaşında çıktığını ifade etmiştir. Bu da 1919 doğumlu olan yazarın, ilk kitabını 1935’te çıkardığını gösterir (Turan 2006: 96).

[2]  Eserin basım tarihi, Yapı Kredi’nin Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (İstanbul 2001)’de 1939 olarak gösterilmesi zuhul olmalıdır.

Comments Off

Filed under Öykü

Katkılı Edebiyat Bilimi…

 Katkılı Edebiyat Bilimi

Halûk Harun DUMAN

 

(Sadık Tural, Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara: Ecdad Yayınları, 1993, 248 s.)

 

                                                              

*Hoca bu esnada duvarda asılı duran bir tabloyu gösteriyor (s. 91).

*Edebiyat eseri toplumdaki düzenin korunmasını da, değişmesini de üstlenir (s. 143).

S. TURAL

 

Türk Edebİyatı üzerine yapılan akademik çalışmaların geçmişi fazla eskiye dayanmamaktadır. Önce edebiyat tarihçiliği ile başlayan araştırmalar, özellikle lise ve üniversitelerde ders kitabı veya yardımcı kitap niteliği ile karşımıza çıkar. Sonraki yıllarda üniversitelerde yapılan tezler ve diğer bilimsel araştırmalarla yeni bir boyut kazanır. Bununla beraber edebiyat araştırmacılarının daha ilk yıllardan itibaren sadece edebiyat tarihine yönelmeleri, bu alandaki diğer meselelerin göz ardı edilmesine yol açar.

        Bu açıdan bakılınca, Türkiye'de edebiyat araştırmalarının henüz bilimsel bir temele oturmadığı söylenebilir. Kendine özgü kavramları, kuramları, kuramcıları olması gereken bu alanda, maalesef yeterince çalışma bulunmamaktadır. Bir kısım araştırmacılar veya akademisyenler, kıyısından köşesinden bu işe el atmalarına rağmen, edebiyat bilimi alanı halen boş bir saha olarak karşımızda durmaktadır. Bunun yanısıra, bazı akademisyenlerin, özellikle akademik unvanlı bazı araştırmacıların, sahayla ilgili yaptıkları çalışmaların, birer göz boyamadan ibaret olduğu farkedilmektedir. Çalışmalarını etkileyici ve ilgi çekici başlıklarla sunan bu akademisyenlerin eserleri incelendiğinde içeriklerinin çok zayıf, hatta yetersiz olduğu görülür.

        Bu eleştirel makalenin konusu olan Edebiyat Bilimine Katkılar (1993) adlı eser de böyle bir niteliğe sahiptir. 18 makaleden oluşan eseri, makalelerin diziliş sırasına göre inceleyebiliriz. Yalnız ilk makaleyi incelemeye geçmeden önce, bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Sayın Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, eserinin önsözünü "Sözbaşı" olarak adlandırmaktadır. Bilimsel normlara ve terminolojiye uymayan bu ifade, maalesef Anadolu'daki bazı akademisyenler tarafından da tercih edilmektedir. Oysa, edebiyat bilimi gibi kuramsal bir alanda kaleme alınan her yazıda, kavramların yerli yerinde ve yanlışsız olarak kullanılması gerekir. Burada "barbaşı" der gibi kullanılan "sözbaşı" ifadesi hem akademisyenler arasında tercih edilen bir ifade değildir hem de anlam olarak yanlıştır. Şayet önsözü sözbaşı diye adlandırıyorsak, sonsözü veya sonucu da "Sözsonu“ diye ifade etmemiz gerekir. Bu paralelliğin eserde kurulmadığı ve yazarın bazı makalelerde "sonuç" ifadesini kullandığı görülmektedir. Bu ilk göze çarpan hatalardan biridir. Hiç kimsenin şahsi tercihini veya görüşünü bilimsel olarak kabul ettirme özgürlüğü yoktur ve olmamalıdır.

        Bu ayrıntıya temas ettikten sonra, sırasıyla kitaptaki makalelerin eleştirisine geçebiliriz. Bunu yaparken de okuyuculara kolaylık olması bakımından, her makaleye bir numara vermeyi ve makale başlığını belirtmeyi uygun gördük.

 

1. Edebiyat Bilimi Kavramı ve Türkiye'deki Durumuna Dair Notlar

Sayın yazar bu makalede önce edebiyat kavramının ne olduğuna temas eder. Ardından edebiyat bilimcisinin amaçlarına geçer ve bu alanda yapılması gerekenlere değinir. İlk bakışta içerik olarak zengin sanılan makalenin satır aralarına girildiğinde, yazarın önemli hatalara düştüğü görülmektedir. Bunun temel sebebi, yazarın görüşlerle-olguları birbirinden ayıramayışından kaynaklanır. Politik kimliğini her zaman ön plana çıkaracak ıifadeler kullanan yazarın verdiği hükümler de hatalıdır. Örneğin: "Kelimelerin anlamlı birlikler halinde, başka insanlara duygu, düşünce ve hayal taşımasına iletişim diyoruz" (s. 9) der.

        Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, yazar konuyu tanımlamalarla süslemeye ve zenginleştirmeye çalışmaktadır. Ancak bu tanımlar noksandır. Bilindiği gibi ilk çağlardan beri insanoğlu kelimeler dışında da iletişim vasıtaları geliştirmiştir. Kızılderililerin tamtamları, duman işaretleri ile Afrikalı yerlilerin ıslıklarla ve bir takım vücut işaretleriyle iletişim kurduğu tesbit edilmiştir. Bu bağlamda işitme engellilerin işaretler yolu ile iletişim kurdukları düşünülürse, iletişimi kelime ile sınırlandırmanın yanlışlığı ortaya çıkar.

        Sayın Sadık Tural makalesinin bir başka yerinde "Günlük ihtiyaçlarımızı gidermek için 250-1250 kelime kullanıyoruz" demektedir. Böyle bir araştırma ve istatistiki sonuç var mıdır? Varsa yazar bunu dipnot olarak niye göstermemiştir. Biri çıkıp da hayır 350-500 kelime kullanılıyor derse bunu yalanlayabilecek veriler nelerdir? Bütün bu soruların cevapları maalesef boşlukta kalmaktadır.

        Yazar ilk sayfanın ardından ikinci sayfaya geçerken, kelimelerin mecazi anlamları üzerinde durur. Ani bir geçişle de edebiyat alanına dalar. Kaldı ki "edebiyat kelimesi" (s. 10) derken de hata yapmaktadır. Bilindiği gibi edebiyat, masa, sandalye, araba, terlik vs. gibi somut bir nesneyi karşılamaz. Bu nedenle yazarın edebiyat kavramı ifadesini kullanması gerekirdi.

        Yine bu sayfada verilen: "Renkleri, oranları yeni obje haline getirene ressam denir" (s. 10) hükmü de bırakın akademik bir eseri, sıradan bir okul kitabında bile bulunmaması gereken bir değerlendirmedir. Bu yazarın sıradanlık ile akademisyenlik arasındaki farktan bihaber olduğunu gösterir.

        Makalenin 11. sayfasında "…en seçme kelimeler…" şeklinde bir ifade kullanılmaktadır. Tıpkı seçmece karpuz der gibi, yazar edebi eserin en seçme kelimelerle yazılacağını belirtmektedir. Oysa dili kullanmak, tamamen sanatkârın tasarrufuna bırakılmıştır. Yazarların bunu yaparken kullanacakları kelimeleri "en seçme, en saçma, en güzel, en çirkin…" diye ayırdıklarını düşünmek ve bütün edebi eserlerin seçme kelimelerden oluştuğunu sanmak hatalıdır.

        Bu sayfada dikkati çeken önemli kusurlardan biri de yedi satırlık bir paragraf oluşturup "gerek" ifadesini üç kez ard arda kullanmasıdır. Altındaki paragrafta ise "ve" bağlacı yine üç kez peş peşe kullanılmıştır. Sıradan bir edebiyat öğrencisinin yapabileceği bu hatanın, yazar tarafından yapılması, onun yazılı anlatıma önem vermediğini gösterir. Zaten eserdeki çoğu makalenin konuşma dili ile yazıldığı intibaı ortaya çıkarmaktadır ki ileride bu konuya örnekleriyle temas edilecektir.

        Makalenin dört ve beşinci sayfalarında yazarın kullandığı "tatmin tabakaları" ve "edebi şahsiyet" ifadelerinden neyi kastettiği açık değildir. Edebi şahsiyet sanatkâr mıdır, yoksa edebi eser karekteri midir belirsizdir. Yine bu sayfada yer alan dipnot işaretinin bir sonraki sayfaya aktarılması da doğru bir kullanım değildir. Bu yazarın eseri yayına hazırlarken titiz davranmadığını göstermektedir.

        Makalenin asıl ilginç yanı 14. sayfadan sonra başlamaktadır. Sayın S. Tural, bu sayfadan sonra sayısal hükümlerle edebiyat bilimcisine görevler yükler ve onu bir şablona oturtmaya çalışır. Örneğin: "Edebiyat bilimcisinin on amacı vardır" (s. 14) deyip, adeta "10 Emir" havası içinde, birbiriyle ilişkili on hususa dikkat çeker. Sekize kadar doğru sayılabilecek hususlar, dokuzuncu şıkta değişir. Bu şıkta, amaç yerini işleve, edebiyat bilimcisi yerini edebiyat bilimine bırakır. Diğer bir söyleyişle, yazar edebiyat bilimi ile edebiyat bilimcisinin amaçlarını bir birine karıştırır. Edebiyat bilimi olsun olmasın, bilimin amacı ve işlevi farklıdır, bilim adamının daha farklı. Ne yazık ki yazar bu farkı fark edecek dikkatle eserini kaleme almamıştır.

        Bu şıkların sonuncusunda ise yazar ağzından baklayı çıkarmakta ve edebiyat bilimcisinin asıl amacının "edebiyat tarihi yazmak" olduğunu belirtmektedir. Konvansiyonel bir görüşün ifadesi olan bu durum, yazarın edebiyat bilimini, edebiyat tarihçiliğinin bir parçası olarak gördüğünü ispatlamaktadır.

        Sıralama bununla kalmaz, yazar bir diğer sayfada Türk edebiyat bilimcilerinin hatalarına yer verir. Adeta yedi ölümcül günahı sayar gibi, Türk edebiyat bilimcilerini de yedi noktadan suçlar. Bu konuda verdiği örnekler ve ileri sürülen görüşler kargaları bile güldürecek türdendir. Örnek olarak, ozan kelimesi kullanılmalı mıdır? Edebi şahsiyet sayılmanın öçütü (doğrusu ölçütü olmalı) nedir? Devir ve dönem kelimeleri nasıl kullanmalıdır? gibi basit ve sıradan meseleleri büyük hata olarak göstermektedir.

        Sıralama bitti mi? Hayır bitmedi. Edebiyattaki dönemlendirme ve farklılaşma sırayı alır. Yazar bu konuda da beş noktaya temas eder. Ancak bu sıraladığı konuların edebiyatın dönemlendirilmesi ile ne alakası olduğunu belirtmez. Sıralama hastalığına kapılan sayın S. Tural, ardından Türk edebiyatını üç dönem altında tasnif eder. Bilinen islam öncesi ve islami devir Türk edebiyatından sonra, asıl vurgulamak istediği noktaya gelir.

        Bu makalenin (daha doğrusu bütün eserin) asıl bombası 20. sayfada ortaya çıkmaktadır. S. Tural, Çağdaşlaşma veya Batılılaşma Dönemi'ni "Arayışlar Devri Türk Edebiyatı" diye isimlendirmektedir. Önceden kullanılan dönem isimlerinin yanlış olduğunu düşünen yazar, edebiyat tarihçilerini bu dönem için arayışlar ifadesini kullanması konusunda uyarır. Bu önermenin yanlış olduğu açıkca bellidir. Her şeyden önce arayış ifadesi kavram değil kelimedir ve muğlak bir ifadedir. Bir diğer husus, arayış her çağda vardır. Divan şairinin arayış içinde olmadığını, halk aşıklarının arayış içine girmediklerini hiç kimse iddia edemez. Dolayısıyla baştan sona bütün edebiyat tarihimiz, hatta akımlar bağlamında Batı edebiyatları arayışlarla doludur. Yarın da olacaktır. Bu nedenle süreklilik arzeden bir ifadenin, belli bir devre veya döneme hasredilmesi yanlıştır. Zaten, edebiyat araştırmacıları içinde Sadık Kemal Tural ve kendisine bağlı edebî cemaat dışında bu isimlendirmeyi kullanan kimse bulunmamaktadır.

        Sayın Profesör Tural, Çağdaşlaşma Devri Türk Edebiyatı‘nı dönemlere ayırırken de vahim hatalara düşer. O kadar ki burda öne sürdüğü isimlendirmeler bırakın bir akademisyeni, sıradan bir edebiyat araştırmacısının bile kullanamayacağı türdendir. Örneğin, Millî Mücadele'nin ardından gelen dönem için "Rejime Yardımcı Edebiyat Dönemi" ifadesini kullanır. Böylece 1923-1930'lu yıllardaki edebiyatçıları rejim yandaşı sanatçılar olarak gösterir. Yazarlar ve edebiyatçıları rencide edecek bu ifadeyle dönemin edebiyatını güdümlü ve angaje bir edebiyat olarak görür. 1930-1945 yılları arasındaki dönemi ise "Edebiyatta Edebiyatsızlık Dönemi" diye, komik ve içi boş bir ifadeyle niteler. Sanırım bu ifade Garipçilerin, özellikle de Orhan Veli'nin kemiklerini sızlatacaktır. Şayet ünlü şair yaşayıp da şiirinin bir edebiyat profu tarafından böyle algılandığını görseydi şu mısraları söylerdi:

"Hiç bir şeyden çekmedi şu Türk edebiyatı

Edebiyat teorisyenlerinden çektiği kadar…"

Sayın Tural bu ayrıma bir yenisini daha ekler ve 1970 sonrasını "Bunalımlar Dönemi Edebiyatı yahut İdeolojik Edebiyat" şeklinde adlandırır. Bu adlandırma da tamamiyle yanlıştır. Çünkü Tanzimat‘tan beri edebiyatta ideoloji her dönemde ön plana çıkmıştır. Başta Pozitivizm, ardından Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Sosyalizm birer ideoloji olarak edebiyatta karşılık bulmuşlardır. Örneğin, 1920-1940 yılları arasındaki edebiyatta ideolojinin olmadığını kimse iddia edemez. Dolayısıyla, sayın S. Tural‘ın Türk edebiyatını dönemlere ayırmak için kullandığı isimler yerinde değildir ve yanlıştır. Edebiyatı, ideolojik perpektiften değerlendirmeye çalışan fakat edebiyattaki ideolojileri küçümseme gafletine düşen yazarın bu önemli konuda daha derin ve geniş düşünmesi gerekirdi.

        Yazar, makalesini böyle sürdürürken 21. sayfada aniden bir başka konuya geçer. Burada Millî Kütüphane'nin kataloğ çalışmalarına temas eder. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu der gibi yapılan ani geçiş okuyucuda şaşkınlığa neden olur. Yazarın, paragraf geçişlerinde titiz davranmadığına da işaret eder. Yine aynı sayfada çeşitli sınıflandırmalar yaparken kullandığı "ç, ö", gibi harflerin bilimsel anlamda uluslararası kriterlere uymadığı görülür. Bu aşırı derecede alfebe fanatizminin milliyetçilikle yorumlanması yanlıştır. Bilim ulusal değil evrenseldir. Yüksek Kurum "eski başkanı" bile olsa, Türk edebiyatı araştırmalarını evrensel normlardan ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.

        Yazar makalesinin bu kısmında yine bir dizgi hatası yaparak "Türk ve Nazım Şekillerini Esas Alan Antolojiler" diye bir tanımlama kullanır. Burdaki Türk ifadesi sanırız Tür veya Türkü olmalıydı. Yoksa, Türk kavramının bizim bilmediğimiz bir şiir biçimi olduğunu mu ifade ediyor? Bu konunun da yazar tarafından açıklığa kavuşturulması gerekir.

        Kitabın ilk makalesinin sonlarında yer alan bir değerlendirme, yazarın kasti ve ön yargılı bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir. Örneğin, Atatürk devrinde filolojilerin kurulmuş olmasını araç ve amaç ikilemi üzerinden değerlendirmektedir. Ardından da bu filolojilerin birer araç olduğu sonucunu çıkarmaktadır. Bu alanlarda çalışan insanları küçümseyen ve onları kendi kültürlerine sırt çevirmekle suçlayan S. Tural'ın amacı bellidir. Bu amacını makalenin sonunda yer alan bir polemikle bitirir. Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eserin ilk makalesini böylece inceledikten sonra, ikinci makaleye geçebiliriz.

 

2. Tarihçinin edebiyat dünyasından alması gerekenler veya metoda ait düşünceler

1986 yılında Dr. Emel Esin'e Armağan Kitabı’nda yayımlanan bu makalede yazar, tarih ve edebiyat ilişkileri üzerinde durur. Tarihçilerin edebî eserlerden ve araştırmalardan yeterince yararlanmadığına temas ederek onları eleştirir. Bilindiği gibi sayın Tural bir edebiyat araştırmacısıdır. Bir başka bilim dalının, bu tarih, filoloji, sosyoloji, felsefe vs. olabilir eleştirmeye ve çalışma sahasına müdahale etmeye hakkı yoktur. Bu nedenle, yazarın ele aldığı problemde daha baştan yanılgı içine düştüğü görülmektedir. Tarihçinin hangi alanla ilgileneceği, hangi malzemeyi kullanıp kullanmayacağı, neyi, nasıl, niçin yapacağı kendi bileceği iştir. Bir figüranın kalkıp, yönetmenin işine karışması veya "Niçin ben jönü oynamıyorum?" demesi ne kadar abesse, bir edebiyatçının kalkıp tarihçiyi suçlaması da o kadar abestir. Hatta akademik etiğe de tamamen aykırıdır.

        Bu makalede yazar: "Edebiyat tarihçisi tarihi yeterince biliyor mu?" sorusunu yorumlasaydı o zaman haklı olabilirdi. Ancak, sayın S. Tural’da adeta bir fikr-i sabit (obsession) halini almış olan, farklı disiplinlerin işine karışma düşüncesine bu makalede tarihçiler kurban seçilmiştir.

        Buna rağmen Profesör Tural'ın faydalanılması gereken edebi eserler olarak tarihçilere önerdiği kitaplar da tam anlamıyla edebi eser niteliğinde değildirler. Örneğin, Feride Müfit Tek'in Aydemir, Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam (s. 33) adlı romanları anı kaynaklı eserlerdir. Anılar yalnızca edebî yönü olmayan, tarihle de ilgisi olan anlatılardır. Dolayısıyla anılar, kurgusal olmaktan ziyade, yaşanmış gerçekleri nakleden eserlerdir. Bildiğim kadarıyla Şerif Mardin, İlber Ortaylı, Ali Birinci gibi sosyal bilimcilerin ve tarihçilerin büyük bir kısmı da anılardan yararlanmaktadır. Yine bu bağlamda tarihçilerin dikkatine sunulan menakıbnâme, gazavatnâme, zafernâme, fetihnâme ve şehrengizler de edebî nitelikten ziyade, tarihi nitelikte eserlerdir.

        Yazar bu makalesinde Sabri Ülgener'i kastederek "Ülgenerizm"den bahseder. Türk ve dünya bilim aleminde araştırmaları ile tanınan Sabri Ülgener etrafında oluşmuş herhangi bir "izm" mevcut değildir. Öğrencilerinden oluşmuş bir ekol varsa da bunlar kendilerini Ülgenerist diye adlandırmamaktadırlar. Bu örnek de bize sayın Tural'ın fantazi uydurma kabiliyetinin geniş olduğunu göstermektedir.

        Tarihçilerin, edebî eserler gibi, edebiyat araştırmalarını da kullanmadığına değinen yazar, iki eseri örnek verir. Bunlardan biri Kaya Bilgegil'in Yeni Osmanlılar kitabı, diğeri Birol Emil'in Mizancı Murad adlı çalışmasıdır. Bu yayınların Yakınçağ Türk Tarihi konusunda yapılmış pek çok araştırmada referans olarak kullanıldıklarını sahayla ilgilenenler bilir. Sayın Tural isterse bu eserlerin isimlerini kendisine gönderebilirim. Burdan da farkedileceği gibi asıl problem tarihçilerin edebiyatla ilgilenmemelerinden değil, edebiyatçıların tarihi bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Şayet yazar son yıllarda yapılmış tarih araştırmalarına bir göz atsaydı, bu tezinin ne kadar çürük ve geçersiz olduğunu farkedebilecekti.

        Sayın S. Tural, makalesinde önemli tarihsel hatalar yapmakta ve anakoronizme düşmektedir. Örneğin matbaanın ve gazetenin ülkemize girişini 19. yy. olarak göstermiştir. Oysa bilindiği gibi matbaa Osmanlı ülkesine 1490'lı yıllarda İspanya’dan kaçan Yahudiler tarafından sokulmuştur. Osmanlı Türkleri arasında matbaa faaliyetleri ise 1729 yılında, yani 18. yy.da başlar. S. Tural‘ın matbaa ve gazeteciliği aynı yüzyılda başlatması hatalıdır.

        21-26 Mayıs 1984 tarihlerinde Fırat Üniversitesi'nde yapılan "Tarih Metodolojisi Sempozyumunda" sunulan bu bildirinin tarihçiler tarafından nasıl bir tepkiyle karşılandığını bilmiyorum. Ancak, anladığım kadarıyla makale bilimsel olmaktan ziyade polemiğe yönelik bir çalışmadır. Bu nedenle yazılanların edebiyat bilimine herhangi bir katkısı yoktur.

 

3. Gerçek, hakikat ve edebiyat eserindeki gerçek kavramları üzerine bir deneme

Makalede edebiyat eserinde işlenen gerçeğin boyutlarını gösterebilmek için gerçek-hakikat kavramları incelenmektedir. Uzun ve birhayli karışık tanımlamalardan sonra yazar asıl konuya geçer. Yazara göre gerçek, beş duyu organıyla algılanan durum ve varlıklardır. Hakikat ise yazarın tanımlamasına göre: "İtibari, izafi, nisbi, zahiri, vahi (aldatıcı) olmayan durumlardır (s. 52).

        Böyle bir tanımlamayı ve farklılığı belirtirken yazar çoğu kavramı lügat anlamına göre değil, kişisel bakış açısına ve algı kalıbına göre yorumlamaktadır. En gereksiz yerlerde bile dipnotlarla açıklama yapan sayın Tural, çok önemli kavramları kullanırken bunların hangi kaynaklarda geçtiğini göstermemektedir. Doğal olarak okurun beyni gerçek-hakikat arasında gidip gelen bir sarkaca dönüşmektedir. Ayrıca verilen referanslarda, okur kendini edebî değil de adeta dinsel bir kitabı okur gibi hissetmektedir. Sayın Tural bununla kalmaz ve Kuran’ı Kerimi (mutlak metni) referans olarak kullanmayı makalenin diğer kısımlarında da sürdürür. Bakara, Nur, Al-i imran, Ra'd surelerinden örnekler vererek düşüncelerini açıklar. Verdiği örneklerle hakikati arama işinin önemine değinir.

        Makalenin bir sonraki kısmı ise daha ilginç bir içerikle karşımıza çıkar. "Edebi eser ve Gerçek" arabaşlığı ile sunulan bu kısımda önce, mutad olduğu üzre, edebi eserin bir tanımı yapılır. Hiç bir dipnotun, referansın veya bilimsel kaynağın verilmediği bu tanıma göre edebî eser: "Seviyesi yüksek bir haberleşme vasıtasıdır" (s. 57).

        S. Tural'ın bu değerlendirmesini birkaç açıdan eleştirmek mümkündür. Yazara göre bütün edebî eserler belirli bir seviyeye sahip olmalıdır. Hatta bu seviyenin "yüksek" olması gerekir. Öncelikle burda kastedilen yükseklik nedir? Aristokratlık mıdır? Burjuvalık mıdır? Yoksa entellektüel bir zevkperestlik midir? Bu çıkarıma göre cinsellikten, erotizmden, hicivden, toplumda hoş karşılanmayan durumlardan veya halk tabakasından bahseden eserler edebî eser değildir. Haydi, kütüphanenize koşun ve kitaplarınızın yarısını sokağa atın. Çünkü çok muhterem Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Beyler böyle emrettiler!..

        Her edebî eser insanlara bir haber verir mi? Bu haber vasıtası olma edebî eserin değerini artırır mı, düşürür mü? Edebî eser illâ hakikati mi aramalıdır?.. Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak, kişisel görüşlerini (opinion) bilimsel olgu (fact) diye göstermeye alışmış birinin vereceği cevabın tatmin edici olacağını söylemek zor olsa gerek.

        Edebiyat bilimine nasıl bir katkı yapılmak istendiği 58 ve 59 salfalardaki alıntılarla daha da netlik kazanır. Bu sayfalarda yazar Necip Fazıl'ın Poetikası'nın bir kısmını aynen vererek, şiirin mutlak hakikati arama işi olduğunu belirtir. Çoğu şaire ve edebiyat bilimcisine göre, N. Fazıl'ın şiir ve şair konusunda verdiği hükümler ön yargılıdır ve onun görüşlerini yansıtır. Çünkü eleştirmeye müsait fikirler içermektedir. Bu nedenle bilimsel olduğu iddia edilen bir eserde veya makalede referans olarak kullanılması mümkün değildir.

        Bütün eser boyunca yazarın en sık yaptığı işlerden biri, kendi eserlerini ve yazılarını dipnot olarak kullanmasıdır. Adeta, Akademik Kompleks Sendromu‘na kapılmış bir hasta gibi, hemen her makalede Zamanın Elinden Tutmak (İstanbul: Ötüken Yayınları, 1982-Yeni baskı Ankara: Yüce Erek Yayınları 2006) adlı eserine göndermeler yapar. Bu eserini her derde deva olan aspirin gibi okurlara hatırlatır. Bu sayın Tural'ın kendinden başka otorite tanımadığına işaret etmektedir. Kendini ön plana çıkarma, ileri sürme ve yüksek görmenin psikolojik bir rahatsızlıktan kaynaklanma ihtimali yüksektir.

        Makalede göze çarpan hatalardan biri de özel isimlerin yazılışındaki tutarsızlıktır. Yazar Georg Lukács'ın adını bir yerde György Lucak, aynı sayfada Gyırgy Lukacs gibi üç ayrı şekilde yazmıştır. Bunun gibi verilen 17. dipnot da bilimsel kriterlere uymamaktadır. Bu dipnotta çevirmen Cevat ÇAPAN, Lukacs'ın eserini değil, kendisini Türkçe‘ye tercüme etmiş şekilde gösterilir (s. 65).

        Sayın Tural, yine bir hüner göstererek makalesinin son bölümünü polemiğe ayırır. Burada, Marksizmi basit ve kulaktan dolma bilgilerle değerlendirir. Akademik açıdan beğenilsin beğenilmesin bir Marksist Eleştiri Kuramı vardır. Eskiden beri kullanılan bu yöntemin, ileride de kullanılacağını söylemek kehanet sayılmaz. Ancak bu yöntemin yazar tarafından kötü gösterilmesi akademik tavra uygun değildir. Kişilerin, bilimsel konulara ideolojik perspektiften yaklaşması onlardaki yetersizliğe işaret eder.

        Üçüncü makalenin sonuç bölümünün başlığı ise "Sonuç gibi" şeklindedir. Bilimsel hiçbir yazıda böyle bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Sonuç ya vardır veya yoktur. Kaldı ki sonuçsuzluk varsa bu bile sonuçla ifadelendirilmelidir. Burada kullanılan "gibi" edatı, yazarın söylediklerinden ve yaptığı çıkarımlardan emin olmadığını gösterir. Zaten bu satırlar okunduğunda S. Tural'ın tereddütler içinde olduğu göze çarpar. Bilimde ise tereddütlere yer yoktur.

 

4. Tarihi gerçeğin edebileşmesine dair notlar

Yazar bu makalesinde "Edebiyat eserinde nasıl bir gerçek vardır?" sorusuna cevaplar bulmaya çalışır. Ona göre bütün tahkiyeli (öyküleyici) eserler "gerçekler dünyasında olmuş, olmakta olan ve olabilecekler yoluyla başkalarına bir şeyleri anlatma ihtiyacından doğar" (s. 70). Prof. Tural'ın bu tanımına göre öyküleyici her eserin (roman, hikaye vs.) gerçekler dünyasıyla ilgisi olması gerekir. Oysa edebî eserin dünyası ile gerçek (reel) dünya birbirinden farklıdır. Gerçek dünyada bir elmanın şeklini, kokusunu, tadını fark edebiliriz, ama edebî eserde anlatılan elmanın yalnızca hayalini okuruz. Güncel bir ifadeyle edebî eser kendi içinde bir sanal dünyayla sınırlıyken, gerçekler dünyasında böyle bir sınırlı oluş söz konusu değildir. Kaldı ki bir yazardan, bir sanatkârdan eserinde illâ da gerçek dünyayı yansıtması beklenemez. Bu yüzden sayın Tural'ın konuyla ilgili yorumunu Umberto Eco’nun tanımıyla “Aşırı Yorum“ sınıfına sokabiliriz.

        Yazar makalesinin ilerleyen safyalarında, baştaki sorusunu unutur ve destanlara yönelir. Türk destanları konusunda, bilinenlerin ötesine geçmeyen birtakım değerlendirmeler yapar. Bunları çeşitli alıntı ve kişisel deneyimlerle süsler. Ancak işin ilginç yanı, anılarına veya deneyimlerine yer verirken dipnot numarası kullanmasıdır. Oysa, bilimsel araştırmalarda bu tür kullanımın farkını göstermek için (*) işareti tercih edilir. Diğer bir deyişle referans göstermek farklı, anı anlatmak veya açıklama yapmak daha farklıdır. Yine adet olduğu üzre, aspirin niteliğindeki eserine yer verir. Önce kullandığı bibliyografik künyelerde yayınevini verdiği halde bu eserde vermemesi ise bir tutarsızlığa işaret eder.

        Prof. Tural, Oğuz Kağan Destanı'ndan bahsederken "eserin en iyi, en sağlam neşri" ifadesini kullanır (s. 73). Bilimsel olduğu iddia edilen bir çalışmada bu tür sıfatların kullanılması doğru değildir. Onların yerine, eserin "bilimsel neşri veya akademik neşri" denilmelidir. Yazar yine, bu sayfada Şecere-i Terakime adlı eseri yazarken, eserin yarısını siyah, yarısını beyaz dizmiştir. Bunu hangi nedenle yapmıştır belli değildir. Çünkü eserin ismi her iki kelimeden oluşmaktadır.

        Makalenin son kısmında, Batılı yazarlardan örnekler verir ve onların halk arasındaki öyküleyici eserleri işlediklerini belirtir. Bu yazarlar arasında Cervantes, Boccacio,Schiller, Shakespeare gibi dünyaca ünlü isimleri görmek mümkündür. Türk edebiyatında ise buna Mustafa Necati Sepetçioğlu ve Bekir Büyükarkın‘ı örnek gösterir. Bırakın akademisyenliği, bir edebiyat okuru olarak, siz bu yazarlar arasında bir paralellik görebiliyor musunuz? Bu isimleri aynı düzlem içinde veren insanın edebiyattan ne anladığı konusunda bizi ikna eden olursa, kendisine minnettar kalacağız.

 

5. Nesillerin çıkmazı veya dinlenilmeye lâyık sesler

Eserdeki bu makalede yazar gençlerle yaptığı bir söyleşiye yer verir. "Ben size yakınım!" tiradıyla başlayan ve "Dalkavukluk olsun diye söylemiyorum…" şeklinde devam eden makalenin, Edebiyat Bilimi ile uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Yazar kendi düşüncelerini, dünya görüşünü ve gelecekle ilgili öngörülerini gençlere aktarmaya çalışır. İlginç, ilginç olduğu kadar da yüzde yüz ideoloji kokan görüşlerinden birkaçını kısa yorumlarla şöyle gösterebiliriz:

*İnsan, mesuliyeti ve çilesi yedi yaşında başlayan varlık (s.79) [7 sayısı sayın yazarda bir takıntı gibi hemen her fırsatta su yüzüne çıkar].

*Fert ve cemiyet planında dini ve bedii kabulleri buhranlaşan ve buhranlaştırılan insan… A……………………insan……………… Vee bu insanların içinde gençler (s. 80). [Yorumsuz].

*(Gençler) sizlerden bir kısmınız -Allah'a şükür çok küçük bir kısmınız- hakkı olmadığı halde hak davasına çıkmış slogan veya işporta malı cümleler -cümle demek caizse- ile gürültü edenlersiniz (s. 81) [İşporta cümleleri yalnızca proflar kullanacak diye bir yasak mı var?].

*Sanat mahiyeti icabı anarşi değil düzen ve kompozisyon fikrine dayanır (s. 83) [Sanatçı illâ düzeninin kölesi mi olmalıdır? Yaratılıcığın özünde kaos ve düzen (order) bulunmamalı mıdır?].

*Toplumun en mühim kesimi gençlik değildir. [Yorumsuz ve sorusuz].

*Zamana hapsolmadan, bir zaman aralığının duygu, düşünce ve hayal dünyasının mahkumu olmadan söyleyebildiğiniz şeyler kimsenin gözünden kaçmaz… (s. 83) [Yorumsuz ve sorusuz].

*Önce sizden önceki nesillerin yazdıklarını dikkatle okuyun, bir defa daha okuyun, o sırada yaşınız da başınız da müsait olacaktır (s. 84). [Gençler, yazmayın, çizmeyin, konuşmayın, düşünmeyin yalnızca bizi (beni-Sadık Kemal‘i) okuyun böylece Nirvana'ya ulaşın].

*Halik size kaderinizi zorlamadan çile çekmenizi söylüyor (s. 85) [Gençler, kaderinize boyun eğin, mücadeleci olmayın, ricacı olun ve uysal birer koyun gibi davranın].

1983 yılında Töre dergisinde yayımlanan bu makaleden gençler acaba gereken mesajları aldılar mı? Ben, bu makalenin yazıldığı yılların bir genci, şimdilerin ise orta yaşlısı olarak bu söylenenlerin birer aforizma kırıntıları olduğunu belirtebilirim. Hayatı, hele ki akıp giden zamanı durduramazsınız. Ünlü bir Çin atasözü şöyle der: "Bir ırmağın kenarında, yeterinden fazla durma cesaretini gösterirseniz, düşmanlarınızın cesedinin, ırmak üzerinden akarak geçtiğini göreceksiniz." Sanırım, aforizma ve analojilerden hoşlanan makale yazarı sayın S. Tural bu sözden neyi kastettiğimi anlayacaktır.

 

6. Sanat ve genç insan ilişkileri üzerine sohbet

Makale, 9 Nisan 1991 tarihinde yapılmış bir söyleşinin metnidir. Makalenin asıl tezi sanatın insana has bir ibda (yaratma) olduğunun vurgulanmasıdır. Bu nedenle, gençler sanatla uğraşmalı, fakat büyük sanatkâr olduklarını hiçbir zaman iddia etmemelidirler.

        Yazar, burada da beş duyu üzerinde durur ve sanatın taklit mi yoksa soyutlama mı olduğunu incelemeye çalışır. Çok sayıda hata ve eleştirilebilecek görüşle dolu yazıda sayın Tural'ın gençlere karşı tedirgin ve güvenilmez tavrı dikkat çekicidir. Gençlere yaptığı hitapta, sık sık "Sabredin, sabredin…" diye öğütler veren yazar, adeta kendi yaşlılığından nefret eder bir tutum içindedir.

        Yazarın makale boyunca bazı batı kökenli kelimeleri yanlış yazdığı görülür. Örneğin nasıl ki obje yerine oje denilmiyorsa, subje yerine de suje denilemez. Ancak ne hikmetse yazar bilinçli olarak bu yanlışa yer verir.

Kelime hataları gibi, makalede sık sık cümle yanlışları ile karşılaşmaktayız:

*Biz, bu ilişkiler sırasında sujeyiz, karşımızdakine de obje denir (s. 87).

*Nefis bir mensure… Barış Manço'ya ait değilmiş, söylüyor. (s. 88)

*Her mahluk bir hulk üzre, ama biz ibda edebiliriz (s. 89)

Bu maddi hatalar dışında, makaledeki düşünsel hatalar da yoğundur. Örneğin, Tural makalesinin bir yerinde objeleri anlatma konusunda toplumların ikiye ayrıldığını, bir başka yerde ise dünyadaki insanların ikiye ayrıldığını belirtir (ss. 88-89). Bir diğer paragrafta: "Bana göre sanat taklid değildir… Kaldı ki dünyada hiçbir yüz bir başkasına benzemez" (s. 90).

        Çocukların yaptıkları çizimleri ve resimleri soyutlama olarak gören yazar, bu uğraşıda bir zevk olmadığını iddia etmektedir. Bu çıkarım da pedagojik ve psikolojik olarak yanlıştır. Kaldı ki hiçbir çocuğa zevk almadığı bir işi zorla yaptıramazsınız. Resim yapmak veya çizgi çizmekten en fazla zevk alanlar çocuklardır.

        Makalenin bir başka yerinde, zevksiz bir analoji yapılır. Edebiyatçılar malzemesi dil olan bir sahanın rodeocu kralları olarak değerlendirilir. Oysa edebiyat yalnızca dile ve dili iyi kullanmaya dayanmaz, duygu, düşünce, hayal unsurlarının önemi inkâr edilemez. Yine söz konusu makalenin başka bir yerinde "(Hoca bu esnada duvarda asılı duran bir tabloyu gösteriyor)" cümlesi kullanılmıştır. Bu ifadenin, S. Tural'a değil de onun konuşmalarını deşifre edip metin haline dönüştürenlere ait olduğunu anlıyoruz. Bu da yazarın eserini oluştururken, kendisinin kaleme almadığını, konuşmalarını deşifre ettirerek kitap haline getirdiğini göstermektedir. Zaten yapılan cümle yanlışları, çelişkili fikirler, paragraflar arasındaki uyumsuzluk ve yanlış yazılışlar da buna işaret etmektedir. Oysa, titiz bir çalışmada eserin baştan sona kadar yazar tarafından bizzat kontrol edilmesi gerekirdi. Bu açıdan Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eser, ucube bir yaratığı andırmaktadır.

 

7. Yahya Kemal'in arayışlarının yol açtığı bir edebi topluluk: Nâyiler

Yazar, edebiyat tarihini ilgilendiren bu makalesinde, bilinen kaynaklardan yola çıkarak Nayilerin faaliyetlerine yer verir. Özellikle, Yahya Kemal'in toplulukla olan ilgisi üzerinde durulur. Makalenin baş kısmında Tural, ısrarla "Arayışlar Devri Türk Edebiyatı" ifadesini kullanmaktadır. Daha önce eleştirdiğimiz bu durumu bir yana bırakırsak, makale Nayiler hakkında derli toplu bilgiler içermesi bakımından yararlıdır. Ancak, fahiş cümle bozuklukları ve dizgi hataları daha ilk bakışta göze çarpmaktadır. Örneğin: naşriyat (s. 101); Tairihe (s. 102); Türçe (s. 113) şeklinde hatalı yazılışlar vardır. 109. sayfada ise yapılan alıntıların bir kısmının metne dahil edilmediğini göstermek için (.) işareti yanlış olarak kullanılmıştır. Bunun (…) şeklinde olması gerekirdi.

        Yazar, bu makalesinde de bibliyografik künye verirken sistemli davranmaz. Bir yerde yayınevini gösterirken, bir başka yerde bunu göstermez. Bu da yazarın künyeleme konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığına işaret eder. Daha lisans veya yüksek lisans döneminde öğrenilmesi gereken bu yöntem bilgisinin, üstad sayılan bir prof tarafından bilinmemesi şaşırtıcıdır.

 

8. Nekre ve Nükte kavramlarının kültür içindeki yeri ve fonksiyonları

Yazar bu konuda yazdığı makalesine önce tanımlamalarla başlar. Tanımlamanın ardından içerik olarak nükte ve nekre taşıyan tahkiyeli edebî ürünlere yönelip bunlara latife denilmesini önerir. Makalenin daha başında yapılan bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, söz konusu yazının da edebiyat kuramları ile doğrudan ilintili bir yanı bulunmamaktadır. Olsa olsa mizah edebiyatını ilgilendiren ve hiç bir referansa dayanmayan kişisel görüşlerden ibaret bir metin olarak kabul edilebilir. Bu nedenle yazının eleştirilmeye değer bir tarafı bulunmamaktadır.

 

9. Benlik kavramı ve Yunus Emre'nin şiirinde benlik

Sayın Tural, ilginç cümlelerle makalesine başlar. Örneğin, Yunus'un hristiyan olduğunu iddia edenler varmış gibi şu hükmü verir: "Yunus Emre müslümandır?" (s. 123). Bu cümlenin hemen altında: "Kelime-i şehâdet [doğrusu şahadet olmalı] ile beraber, islâmın diğer dört, imanın altı şartına inanan ve bunları yaşayan insana müslüman denir" (s. 123) ifadesi yer almaktadır. Diğer bir söyleyişle, insanlar bu şartlara inanıp yaşantılarında yer vermiyorlarsa onlar müslüman değildir. Örneğin, ekonomik yetersizliği yüzünden bir insan hacca gidememişse, düzenli namaz kılamamışsa veya oruç tutamamışsa müslüman değildir.

        Bunlar yetmezmiş gibi, Sadık Kemal Tural cevherlere devam eder: "Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için iki yol var: Sofilik ve zahidlik…" Bir ilahiyat hocası bunları söylese belki normal karşılanabilir. Ancak bir edebiyat bilimcinin (?) bu tarz bir hükme varması oldukça yadırgatıcıdır. Sofi veya zahid olmayanlar Allah rızasını kazanamazlar mı? Allah rızasını kazanmak için illâ da bu iki sınıftan olmak mı gerekir? Kaldı ki, sofilik ve zahidlik birer yol değil, insan tipidir. Bu insanları birer model olarak gösterebilmek için ancak ve ancak Atatürk Yüksek Kurumu Eski Başkanı olmak gerekir!

        Yazar, bu makalesinde daha da ileri giderek "tarikat" a girmenin önemine değinir (s. 130). Bu davranış için Yunus'un bazı mısralarını delil olarak gösterir. Oysa Yunus'un o şiirlerinde söylediği hak yolun (tarikat) diye çevrilmesi yanlıştır. Hak yol, sirat-i müstakimdir ve bu da illâ tarikat anlamına gelmez. Ancak, sayın yüksek kurum eski başkanı bunu böyle gösterip satır aralarında sık sık Necip Fazıl’a ve İbda kelimesine göndermeler yaparak asıl meramının, hangi tarikat olduğunu hissettirir.

        Makalede bunların dışında birtakım tutarsızlıklar da göze çarpmaktadır. Bir yerde Yunus'tan Türk Sofisi diye bahsederken, bir başka yerde Türkmen filozofu diye söz etmektedir. Şimdi sayın Tural'a soruyorum her sofi bir filozof mudur? Türk ve Türkmen arasında hiçbir fark yok mudur? Yunus sofi midir, filozof mudur? Yoksa her ikisi veya hiç birisi midir?

        Değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi, makalenin edebiyat bilimi ile uzak yakın bir alakası yoktur. SKT, kafasında oluşturduğu çeşitli ön yargıları kamu oyuna iletmek için Yunus'un şiirlerini istismar eder. Yunus’u anlamak ve anlatmaktan ziyade, kendi görüşlerini ve yorumlarını sunmaya çalışır. Bu görüşlerin ne kadar sığ ve tutucu, yorumların ise aşırı olduğunu anlamak için edebiyatçı olmak gerekmez.

 

10. Türkiye'de şehirleşmenin doğurduğu meseleler

Yazar bu makalesinde Türkiye'de yaşanan göçler ve şehirleşmenin doğurduğu sorunlarla ilgilenir. Makalenin baş kısmının edebiyatla bir ilgisi yoktur. Yazının sonlarına doğru bu göçlerin edebiyata nasıl yansıdığını birkaç örnekle işler. Aslında güzel işlenebilseydi konu oldukça ilginç ve işlevsel olabilirdi. Ancak sayın Tural diğer makalelerde olduğu gibi konuyu bir sürü laf kalabalağı içine sürükler ve gerekli vurgulamaları yapamaz.

        Bir edebiyat bilimcisi olarak, makalede bu alanı ilgilendiren konulara göz atınca yine fahiş hatalarla karşılaşmaktayız. Örneğin edebiyat eserinin ne olması gerektiğine değinen yazar şöyle demektedir: "Edebiyat eseri toplumdaki düzenin korunmasını da değişmesini de üstlenir" (s. 143). Bu yargı tamamen yanlıştır ve totoliter bir görüşü yansıtmaktadır. Edebiyat eserinden ve yazarlardan topluma ders verme veya onu değiştirme gibi bir görev beklemek ancak kapalı rejimlerde söz konusudur. Bu yüzden yazarın edebiyat eserine ve dolayısıyla edebiyatçılara yüklemeye çalıştığı fonksiyon, aşağılayıcı ve eleştirilebilir bir içeriğe sahiptir. Hiçbir sanatkârın kabul etmeyeceği bu görevin vurgulanmasının başka bir niyete hizmet etmek olduğu açıktır.

        Sayın prof. akademisyenliği ve bilim adamlığını bir kenara iterek direktifler sıralamayı sürdürür: "Romanımız, hikâyemiz, senaryomuz, şiirimiz ve gazete haberimiz bu kültür çatışmalarının tahrik ve mübalağa etmeden takdim etmelidir…" (s. 144). Bu satırları okuduktan sonra insanın içinden "Emriniz olur monşer!" diyesi gelmektedir. Tıpkı bir sömürge valisi gibi yazarlara, sanatkârlara ve gazetecilere direktifler vermek, onları manüple etmektir. Zaten tarih boyunca manüple edilmiş aydınlardan bizar olan Türk insanına, neyin layık görüldüğünü iyi fark etmek gerekir.

        Muhtemelen sayın Tural kendini Nazi Almanyası’nda veya Stalin Rusyası’ndaki bir akedemisyenle karıştırmaktadır. Bu amaçla, edebiyatçıları özgürlükler konusunda değil de yasaklar konusunda ürün vermeye teşvik etmektedir. Oysa, iyi bir yazarın, sanatçının ve meslek erbabının temel endişesi özgürlükleri alabildiğine kullanmak ve insanlığa kendi çapında ürünler sunmaktır. Bu ürünlerin tahrik edici olması veya olmaması, mübalağa içerip içermemesi farklı bir konudur.

 

11. Okuyucu zümreleri açısından Safahat'ın gördüğü ilgi

Sekiz sayfadan ibaret olan makalenin ilk dört sayfası edebiyat sosyolojisine ve demagojiye, son dört sayfası ise Mehmet Akif'in Safahat'ına ayrılmıştır. Diğer bir söyleyişle asıl meram arada kaynayıp gitmiştir.

        Escarpit'in, artık bu sahanın en eski ve demode olan eserini, kaynak gösteren S. Tural, "edebiyat sosyoloğu" diye hüda-yı nabit bir tip yaratır. Hiçbir sosyoloji veya edebiyat eserinde yer almayan bu tipin yapacağı işleri sıralamaya başlar. Yazardan beni aydınlatması için rica ediyorum. Edebiyat sosyoloğu diye bir sınıf, zümre, grup var mıdır? Türk veya dünya üniversitelerinde böyle nitelenen bir akademisyen bulunmakta mıdır? Kimler kendini edebiyat sosyoloğu olarak nitelendirmektedirler? Türkiye'den veya Batı‘dan bu ünvana sahip üç örnek verebilir mi? Bu sorulara sayın yazar cevap verirse gerçekten bahtiyar olurum.

        Sayın yazar makalesinin bir başka yerinde verdiği şu yargı da oldukça ilginçtir. Cümle aynen şöyledir: "Bir edebî eseri sadece (edebiyat bilimciler) araştırıcılar bilgi edinmek üzere tahlil ederler" (s. 147). Edebiyat eserini kimin inceleyip inceleyemeyeceğine karar vermek hiç kimsenin tekelinde değildir. Velev ki bu bir akademisyen, bir profesör, bir kurum veya kurul başkanı olsun. Kitabın daha önceki bölümlerinde tarihçileri, sosyologları edebiyat eserlerini incelemeye davet eden yazarın bu hükmü anlaşılamaz bir çelişkidir. Örneğin, bir dilbilimci eseri dil yönünden inceleyemez mi? Bir felsefeci, bir hukukcu veya bir din bilimci edebiyat eserlerini inceleyemez mi? Edebiyat eserini incelemek işi yanlızca edebiyat bilimcilerine mi hastır? Bu mantığa göre hiç kimsenin tarih kitabı okuması veya tarihe dair iki satır yazı yazması mümkün değildir. Çünkü tarih tarihçilerin işidir ve başka kimseyi ilgilendirmez…

        Yazar, makalenin başlığındaki konuya nihayet ilerleyen sayfalarda yer verir. Burada Safahat'ın okunması ve Akif'in toplum içindeki önemi üzerinde durur. Gerçekten Mehmet Akif diğer şairleri, sanatkârları kıskandıracak ölçüde toplumun geniş bir kesimi tarafından tanınan ve bilinen bir Türk aydınıdır. Türk milletinin öz değerlerini güzel bir şekilde eserlerinde işlemesi, onun bu denli sevilmesine sebep olmuştur. Sayın Tural, Safahat'ın okunması konusuyla ilgili bilgiler verirken, raporlara, istatistiklere veya araştırmalara yer vermez, birtakım yuvarlak ifadeler kullanır.

*Safahat‘ı okuyan sade vatandaş kesimidir.

*Her vaiz camide Akif'in en az iki mısraını okur.

*Yapılan anketlerde M. Akif'in çok tanındığı anlaşılır (ss. 52-53).

Şimdi sayın S. Tural‘a soruyoruz: Sade vatandaşla kastettiği kesim kimdir? Vatandaş kahve midir ki sadesi, sütlüsü veya şekerlisi, şekersizi olsun? Varoşlarda oturan orta ve alt gelir düzeyine sahip insanlar mı sade vatandaştır? Gelir düzeyi yüksek aydın kesim Safahat'ı okumuyor mu? Yapılan anketler diyorsunuz bunlar hangi anketlerdir? Kim, nerde, ne zaman yapmıştır? Güvenilirlik ölçüleri nelerdir? Bu çıkarımlarınız hangi istatistiki bilgiye dayanmaktadır? Böyle istatistikler yapılmışsa bunları neden dipnot olarak göstermediniz? En kıytırık konuları dipnotla verirken, bu önemli hükümleri neden dipnotlarla desteklemediniz? Bütün bunlar Arafta asılı kalan sorulardır…

        Yine bu makalede verilen dipnotlar da hatalıdır ve bilimsel kriterlere uymamaktadır. Örneğin ilk dipnotta eserin künyesi şöyle gösterilir: "Robert Escarpit (Çev: Ali Türkay Yazıcı), Edebiyat Sosyolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1968." Bu künyeye göre sayın A. Türkay Yazıcı, Robert Escarpit'i Türkçe‘ye çevirmiştir. Oysa çevrilen Edebiyat Sosyolojisi adlı eserdir. Bu eser de siyah değil italik dizilmeliydi. 3. Dipnottaki künyede: "M. Kaya Bilgegil, "Edebiyat" maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt II, s. 428-436." şeklindedir. Burada da maddesi ifadesi yazılmamalıydı. Ayrıca, ansiklopedinin ismi italik dizilmeli, yayın yeri (İstanbul) ve tarihi belirtilmeli, s. yerine ss. kullanılmalıydı.

 

12. Edebiyat Bilimi'nin bir dalı: Edebiyat Sosyolojisi

Yukardaki makalenin teorik zemini gibi bu yazı da Edebiyat Sosyolojisi üzerine kurulmuştur. İlk bakışta güzel görünen konu, maalesef yine yetersiz ve eskimiş bilgilerden oluşmuştur. Makalenin başlarında S. Tural, edebiyat sosyolojisini tespite çalışır. Bu sahanın sosyologlar tarafından mı, yoksa edebiyatçılar tarafından mı araştırılması gerektiğine değinir. Ele aldığı sorulardan birkaçı şöyledir: Sosyoloji nedir? Edebiyat nedir? Edebiyat sosyolojisinden ne anlıyoruz? Edebiyat sosyolojisi lüzumlu mu, lüzumsuz mu? Makalenin ilerleyen sayfalarında bu sorulara cevaplar aranmaktadır.

        Yazar makaleyi kaleme alırken büyük bir endişe içinde olduğunu belirtir. Bu da, sosyologların edebiyat sosyolojisiyle daha yoğun ilgilendikleri ve bu sahanın edebiyatçıların elinden alınacağı endişesidir (?). Bu endişe ve korku ile yola çıkan S. Tural, zaman zaman sosyologları edebiyatı bilmemekle suçlar, hatta küçük görür. Makalenin bir başka yerinde, edebiyat sosyolojisini edebiyatçılar ve sosyologlar arasında paylaşılamayan bir pastaya benzetir (s. 168). Bu tarz ön yargılı bakış açısından yola çıkarak, sosyologların edebiyat sosyolojisi yapamayacağını iddia eder.

        İşin ilginç yanı yazarın bu görüşüne rağmen gösterdiği örneklerin ve açıklamaların tamamı sosyologlara aittir. Şayet yazar, Nurettin Şazi Kösemihal ve öğrencilerinin yaptığı çalışmaları yetersiz görüyorsa, onları örnek olarak vermemeliydi.

        Yazar makalesinde bir takım olmayan kavramlar ihdas eder. Örneğin "edebiyat sosyoloğu". Bu kavramın geçmişte ve günümüzde kim veya kimler tarafından kullanıldığı bilinmemektedir. Türkiye'de veya dünyada kendini "Ben edebiyat sosyoloğuyum" diye niteleyen kimse var mıdır? Varsa bunların ismi veya isimleri verebilir mi diye sayın S. Tural'a tekrar sormak isterim.

        Makalede ilginç yazılış hataları yine bir birini takip eder. 157. sayfada dört kez kullanılan Goerge (George) Gurwich'in ismi, aynı sayfa içinde üç farklı şekilde yazılmıştır. Bunları şöyle gösterebiliriz:

           1. Goerge Gurwich; 2. Gurwich; 3. Gurwiç.

Şimdi sayın Prof.'a soralım. Biri kalkıp da bilimsel olduğunu iddia eden bir eserin aynı sayfasında yazarın ismini üç farklı şekilde şöyle kullansaydı ne olurdu?

           1. Sadıki Kamal Tural; 2. Kumal Torul; 3. Kımal Türal

Acaba sayın yazar buna kızmaz mıydı? Bilimsel araştırma bu kadar basit ve kolay mı yapılmalıdır?

        Yazar sosyolojiye ve sosyologlara karşı da agresif ve militarist bir yaklaşım içindedir. Örneğin "Sosyoloji, bugün bizim hesaplaşmaya çalışacağım sosyoloji" (s. 158) ifadesi hem anlam olarak saldırgan, hem gramer olarak yanlıştır. Doğrusu "Sosyoloji, bugün bizim hesaplaşmaya çalışacağımız sosyoloji" olmalıydı. Bu noktada yel değirmenleriyle savaşan Donkişot gibi sayın S. Tural‘ı da atı üstünde sosoyoloji bilimiyle savaştığını hayal edebilirsiniz.

        Hemen arkasından gelen 160. sayfada edebiyatın tanımı yapılırken cümlenin yarısı buharlaşmıştır. Bu nedenle yazarın ne söylediği belli değildir. Aynı sayfada yine yazarın bir kararsızlık içinde olduğunu görüyoruz: "Edebi eserin dünyasındaki duygu, hayal, fikir ve durumlar hayatın gerçeğiyle alakalı olabilir, olur" (s. 160) denilmektedir. Olurla, olabilir arasında açık bir anlam farkı vardır. Biri kesinliği ifade eder, diğeri ise olasılık anlamı içerir. Yazarın gerçekte neyi kastettiği bu son kararsızlığı yüzünden anlaşılmamaktadır.

        Kitabın 161. sayfasında şöyle bir hüküm yer alır: "Edebiyat biliminin işi zor" Burada kastedilen bilim adamı olmalıydı. Bilim soyut bir kavramdır. İş yapamaz. Oysa işi yapan, yani fail konumda olan bilim adamı veya o işi meslek olarak yapandır. Dolayısıyla "Edebiyat bilimcisinin işi zor" denilmeydi. Bu yanlışlıktan yola çıkarak sayın Tural'a hangi bilim adamının işinin zor veya hangisinin kolay olduğunu sormak isteriz. Şayet sayın Prof. gibi bilim yapılacaksa o zaman hiçbir zorluğu yok, salla gitsin…

        Aynı sayfada: "Biz edebiyat bilimcisi…" diye bir ifade kullanılmıştır. Bunun doğrusu da "Biz, edebiyat bilimcileri…" olmalıdır. Hemen bunu takip eden paragrafta ise yazar sık sık "oturtma" ifadesini kullanmaktadır. "Edebi eseri tarihteki yerine oturtma-Edebi eseri yerine oturtma-Toplumu yerine oturtma" vs. Burada kulanılan oturtma tabiri oldukça avami ve akademik söyleme aykırıdır. Yazarın bunun yerine "belirleme", “tesbit etme" gibi ifadeleri tercih etmesi gerekirdi. Yoksa sık sık kullanılan oturtma sözcüğü, patates oturtması, patlıcan oturtması, birini vurup oturtmayı çağrıştırmaktadır.

        Sayın S. Tural‘ın kullandığı kavramlar ve verdiği hükümler kapalıdır. Örneğin "Biz [edebiyat bilimciler] esere gerektiği kadar bakarız" (s. 161). Buradaki gerektiği kadar ifadesiyle ne kastediliyor belli değildir. Yalnızca çözümleme mi, yorumlama mı, yoksa metin tamiri mi bellli değildir. Hemen arkasından gelen şu cümleye sanırım bütün okurlar itiraz edeceklerdir: "Edebiyat eseri bilim gibi maddi ve manevi hayatı tesbit, yorum ve değerlendirme yapıyor…" (s. 162). Edebiyatın e‘sinden, bilimin de b‘sinden anlamayan biri için bu cümle anlamlı gelebilir. Ancak bunlardan anlayanın hayretten ağzı açık kalır. Bir romanın veya öykünün, bilimsel normlara göre yazıldığı veya aynı sistemle oluşturulduğunu düşünmek, ancak sayın Prof. ve onun tilmizlerinin yapacağı bir iş olsa gerek.

        Yine 163. sayfada bir dizgi hatası göze çarpar ve benzer hatalar tekrar tekrar kullanılır: ".. gerçeğimsi ferdî, mahallî, millî benlik, gerçeğimsi bir ferdî, mahallî ve millî kimlik halinde karşımıza çıkarlar." Hemen arka sayfada yer alan "maklame zabıtları; bu tür anlaşıların" vs. gibi ifadeler de yanlış yazılmıştır. Bütün bu maddi hatalar, eserin maalesef titiz bir şekilde yayına hazırlanmadığını göstermektedir.

        Eserin ilerleyen sayfalarında öne sürülen bir görüş, bir önceki makaleyle çelişmektedir. Yazar şu artistik ifadeyi hiç eleştirmeden gönül rahatlığı ile kullanır: "Toplumun bütün kesimlerine hitap eden sanat eseri de daha gelmemiştir, yazılmamıştır ve yazılmayacaktır…" (s.165). Bravo sayın Tural, belagatinize hayran kalmamak elde değil. Cümle iyi de, içerik sizce yanlış değil mi? Çünkü eserinizin önceki sayfalarında Mehmet Akif için şunları siz söylemiyor muydunuz?:

*Safahat'ı satın alıp okuyan, basılmasına sebep olan sade vatandaş kesimidir. Her vâiz, her hatip son elli yıldır câmilerimizde Âkif’in Safahat’ından en az iki mısra okumaktadır. Âkif camie giren, camie gelenin evine yerleşen şâirdir (s. 152) [Hoca hoca, Türkçede diftong yoktur. Camie denilmez camiye denilir camiye…].

*1986 Türkiyesinde okur-yazar olsun olmasın, Mehmet Âkif'i tanımayan kimse kalmamaktadır.

*Mehmet Âkif'in okuyucusu her kesimden insandır (s. 153).

Bu hükümlerle son hüküm arasındaki çelişkiyi acaba neye borçluyuz? Acaba geçen beş yıl mı sizin görüşlerinizi değiştirdi? Şayet bu son düşüncenize sadıksanız Âkif'i herkesin anlamadığını mı söylüyorsunuz? Siz bir müneccim veya falcı mısınız ki gelecekten haber veriyorsunuz? Bu soruları cevaplandırırsanız okurlarınız bahtiyar olacaktır…

        Sayın yazar makalesinde Nurettin Şazi Kösemihal'in çalışmalarından bahsetmektedir. Bununla da yetinmeyip Kösemihal'in yaptırdığı beş lisans tezinin adını sıralamaktadır. Ayrıca Kemal Karpat, Alpay Kabacalı, İsmail Parlatır, İnci Enginün, Zeynep Kerman, Cavit Kavcar'ın çeşitli çalışmalarına işaret eder. İşin ilginç yanı bu zikredilen çalışmaların hiçbirinin künyesi dipnotta verilmez. Peki dipnotta ne verilir? Tahmin edeceğiniz gibi aspirin olarak nitelediğimiz Zamanın Elinden Tutmak adlı eser 171. sayfanın şerefli bir dipnotu olarak yerini alır. Bravo sayın Tural, binlerce, yüzbinlerce alkışlar sana….

        171. sayfada sayın Tural, değil milenyumun, adeta milenyumların akademik gafını yapmaktadır. Aynen kullanılan şu cümle, sayın bilim adamının akademik mutfağını ve alt yapısını gösterecek niteliktedir: "Biz teorimizi, sistemimizi bunun üzerine kurmaya çalıştık" (s. 171). Henüz akademik hayata yeni atılan bir insanın bile teori ile sistem arasındaki farkı bilmesi gerekir. Edebiyat sosyolojisi konusunda sayın Tural, ya teori geliştirmeliydi veya sistem kurmalıydı. Bunların ikisini de aynı düzlem içinde kullanması, onun ne teoriyi, ne de sistemi bilmediğini gösterir. Bu bilgisizlikle kuramsal bir eser yazmanın büyük bir cesaret olduğunu belirtmek isteriz. Herkesin yapamayacağı bir işi gerçekleştirdiği için ayrıca kendisini tebrik etmeliyiz.

        Söz konusu makalede bunların dışında yine ilginç bir ifade kullanılmaktadır: "ibtidaîmükekamil" (s. 173) sözcüğünün anlamını bilmiyoruz. Baktığımız sözlük ve ansiklopedilerde de rastlayamadık. Sayın yazarın bu sözcükle ne kastettiğini gerçekten merak etmekteyiz. Acaba kanguru türü bir hayvandan mı, yoksa hem gelişmiş, hem gelişmemiş kafalardan mı bahsediyor. Açıklanırsa seviniriz.

        Makalenin sonuç kısmı yine bir yorgan kavgasına dönüşmüş durumda. Sayın Tural edebiyat sosyolojisini, edebiyatçıların yapabileceğini iddia etmektedir. Bunu söylerken de ulufe dağıtır gibi sosyologlara parsadan pay dağıtmaktadır. Doğrusunu isterseniz makalenin bu haliyle edebiyat sosyolojisine ve edebiyat bilimine katkısının çok büyük olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü yazar, konuyla ilgili en kötü örneği vererek, bilimsel bir makalenin nasıl yazılmaması gerektiğini açıkca ortaya koymuştur.

 

13. "Hüsün ve Şiir" ile Genç Kalemler" Dergilerine Dair Notlar

Kitaptaki onüçüncü makale Hüsn ve Şiir ile Genç Kalemler Dergisi‘yle alakalıdır. Yazar makalesine daha adından itibaren yanlışlar yaparak başlar. Bilindiği gibi Hüsün değil Hüsn olmalıdır. 4.5 sayfadan ibaret olan bu makalenin yarısı alıntılar, diğer yarısı ise isimlerle doludur.

Makalenin başında 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet‘e kısaca değinen yazar, bu hadisenin Türkler arasında etkili olmadığını ileri sürer. Aynı görüşü ikinci paragrafta da yenileyerek: "Türkler uyanışı iki yıl daha bekleyecektir" (s. 177) der. Oysa bilinen tarihi gerçekler II. Meşrutiyet'in İttihat ve Terakki Partisi‘ni destekleyen subaylar ve onların sivil uzantıları tarafından gerçekleştirildiğidir. Hatta bu hareketin gerçekleşmesinden sonra "Türk" ve "Müslüman" kimliği daha yükselmiştir. 1908'de Türkçü dernekler kurulmuş ve yine çok sayıda Türkçü süreli yayın çıkarılmıştır. İttihat ve Terakki Partisi, bu amaçla Anadolu içlerinde matbaa kurup, gazete çıkararak ve okul açarak Türklük bilincini yaymaya çalışmıştır. Örneğin Erzurum'da çıkarılan ve Milli Mücadele'nin bayraktarlığını yapan Albayrak gazetesi de böyle bir süreli yayındır. Ancak, yazarın basın tarihini yeteri kadar bilmemesi, bu tür hatalara düşmesine neden olur. Zaten makalenin ilerleyen sayfalarında yazarın bu fikrinden vaz geçtiği ve 1908'de kurulan Türk Derneği‘ni referans gösterdiği fark edilir (s.189).

Yine 177. sayfada Hüsn ve Şiir Dergisi'nin "refah-ı vatan, terakki-i millet" cümlesini epigraf olarak kullandığı belirtilir. Bu ifade de yanlıştır. Bilindiği gibi epigraf, bir metnin içeriğini ana hatları ile gösteren ve baş tarafta yer alan kısa alıntıdır. Oysa, süreli yayınlarda, logonun hemen yanı başında kullanılan ifadelere motto adı verilir. Bu, o yayının ilkelerini öne çıkaran ifadedir. Örneğin, günümüzde yayımlanan Hürriyet gazetesinin mottosu "Türkiye Türklerindir" şeklindedir. Dolayısıyla bu tarz ifadeleri epigraf olarak nitelemek hatalıdır.

Sayın S. Tural’ın basınla fazla ilgilenmemesi, yaptığı araştırmaları kavramsal açıdan da yetersiz kılmıştır. Örnek olarak Genç Kalemler Dergisi’ni tanımlarken "kısa ve geniş eb’adda" (s. 179) ifadelerini kullanır. Burda kasdedilen kısalık veya genişlik ne kadardır? Derginin bir kalas gibi tanıtılması doğru mudur? Santimle veya rakamla belirtilebilecek bir derginin bu şekilde tanıtılması yanlıştır. İşin ilginç yanı, yazar ilerleyen sayfalarda bu hatasını sürdürür ve derginin "büyük boyda" çıkarıldığını belirtir. Herhalde yazar dergi ile Pepsi Kola veya rakıyı birbirine karıştırmıştır. Aile boyu, orta boy, küçük boy, kutu kola der gibi Genç Kalemler'i tanımlamıştır.

Bu makalede de çok sayıda yazım yanlışı vardır. Örneğin, "infialat-ı mecerredesi" (s.178), Ömer Seyfeddin, Anarşizma Dâir (s. 179) şeklindeki yanlışlar ilk bakışta göze çarpmaktadır. Dört buçuk sayfalık bir yazıda bu kadar yazım yanlışı yapılması düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar da hayret vericidir. Görüldüğü gibi, bu makalenin de edebiyat bilimine fazla bir katkısı olduğu söylenemez. Sıradan edebiyat ansiklopedilerinde bile söz konusu dergiler hakkında daha doğru bilgiler bulmak mümkündür.

 

14. "Yeni Millî Edebiyat Akımı" Üzerine

Bu makale eserin en uzun ve kapsamlı yazılarından biridir. Yazar 1940-1980 yılları arasındaki milliyetçi edebiyat faaliyetlerini incelemeye çalışır. Ona göre 1941 yılında çıkarılan Çınaraltı dergisi ile birlikte milliyetçi bir edebiyat akımı doğar. Bu yoğunluk sonraki yıllarda Orkun, Büyük Doğu, Hareket, Töre, Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi, Divan, Milli Eğitim ve Kültür, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Bakış, Hamle dergileri ile sürdürülmüştür. İstanbul ve Ankara dışında, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde çıkarılan Pusat, Burak, Küçük Dergi, Doğuş, Erciyes, Konevi dergileri örnek olarak gösterilmiştir.

        Sayın Tural'ın bu makalede verdiği bilgiler birkaç açıdan eleştirilebilir. Her şeyden önce Tanzimat‘la başlayıp II. Meşrutilyet‘le yoğunlaşan milliyetçilik akımı Cumhuriyet‘in kuruluşu ile daha bir ivme kazanır. Bu nedenle 1940-1980 arasında yaşanan milliyetçi edebiyatı "Yeni" diye nitelemek yanlıştır. Çünkü fikirlerin veya edebî akımların başlaması ve sona ermesi için bir tarih vermek söz konusu olamaz. Fikirler, bazen görünür biçimde, bazen de altan alta varlıklarını sürdürür. Bu nedenle, söz konusu dönemdeki edebiyat yeni diye nitelenirse, daha önceki dönemdeki miliyetçi edebiyatın da eski sayılması gerekir.

        Bir diğer husus, makalede verilen örneklerin sıradan oluşudur. İstanbul'da veya Anadolu‘nun farklı şehirlerinde amatör zevkle çıkarılan dergilerle bir edebiyat akımının gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Yazarın örnek olarak zikrettiği Divan, Hamle, Pusat, Burak, Doğuş, Erciyes vs. gibi dergiler bu tür süreli yayınlardır. İstanbul da çıkarılan Hareket ise edebiyattan ziyade bir fikir dergisidir.

        Yazar bu dergilerde yazanların kaleme aldıkları şiir, roman, hikayelerin kitapçı vitirinlerine yerleştiğinden bahseder. Her vitrine yerleşen kitabın edebiyat tarihine giremeyeceği veya edebî akım yaratacak düzeyde olmadığını bir akademisyenin bilmesi gerekir. Ancak yazar konuya bilimsel ve akademik açıdan değil de ideolojik yaklaştığı için bu hataları görememiştir.

        Sayın Tural, politik bakış açısını ilerleyen satırlarda iyice ortaya koyar. Bilindiği gibi bilim farklı, politika farklıdır. Bilim doğruya giden en güvenilir ve sistematik yolu araştırır. Politika ise, adından da anlaşılacağı gibi çok yönlülüğü yansıtır. Yazar, milliyetçi şair ve yazarları ön plana çıkarabilmek için, Marksist, Hümanist ve Batıcı görüşe sahip insanları eleştirir. Oysa bu fikirlerin her biri dünyayı farklı açılardan yorumlayan düşüncelerdir. Yazarın bu yersiz eleştirileri, sahip olduğunu, modası geçmiş geleneksel milliyetçilik kalıplarından sıyrılamadığını gösterir. Oysa, 21. yy, her fikirde olduğu gibi milliyetçilikte de modern anlayışın yükselişe geçtiği bir dönemdir. Yazarın 1950-60 kafasıyla kaleme aldığı bu makalenin moderlikle ve bilimsellikle hiçbir alakası yoktur.

        Yazar makalesinde "Sanat millet içindir" görüşünü eleştirmeden ve üzerinde yeterince düşünmeden ileri sürer. Hiçbir felsefi temele dayanmayan bu düşünce hakkında şu soruları sorabiliriz: Hangi ünlü yazar eserini yalnızca kendi milleti için yazmıştır? Ünlü ressamlar, müzisyenler, edebiyatçılar eserlerini yazarken sadece kendi milletlerini mi düşünmüşlerdir? Mozart'ın Türk Marşı‘nı yazması onun atalarının Türk olduğunu mu gösterir? Böyle bir eser ortaya koyması Mozart'ı soysuzlaştırmış mıdır? Şüphesiz bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Ancak, milliyetçiliği dar bir açıdan değerlendiren insanların, bırakın edebiyatı, Türk kültürüne bile katkıları olamaz. İsimlerinin önünde Prof., Doç., Dr., gibi ünvanlar bulunsa bile…

        Yazar makalesinin sonunda "Yeni Millî Edebiyat"ın temsilcilerinin isimlerine yer verir. Sayın okurlarımızın konuyu daha iyi anlayabilmeleri için bu meşhur şair ve yazarların isimlerini aynen veriyorum. Lütfen dikkatlice okuyup, hangilerinin adını duyduğunuzu veya eserini gördüğünüzü kendinize sorunuz:

Şairler:Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Bahattin Karakoç, N. Yıldırım Gençosmanoğlu, Y. Bülent Bakiler, Abdurrahim Karakoç, Yetik Ozan, Muhsin İlyas Subaşı, Yahya Akengin, İ. Mehmet Uytun, Hüseyin Çelikcan, Ali Akbaş, Dilaver Cebeci, Nejat Sefercioğlu, A. Tevfik Ozan, Şahin Uçar, Cemal Kurnaz, Servet Kabaklı, Beşir Ayvazoğlu, Yağmur Tunalı, Şükrü Karaca, B. Bilge, Ertuğrul Karakoç, Mehmet Delibaş, Cemal Sayan ve Süleyman Ağa Baydili (s. 195).

Hikâye, roman ve tiyatro yazarları:Tarık Buğra, Muhtar Tevfikoğlu, M. Necati Sepetçioğlu, Bekir Büyükarkın, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Barbaros Baykara, Bahaddin Özkişi, M. Necati Öztemir, Yılmaz Gürbüz, Mustafa Miyasoğlu, Mustafa Kutlu, Şevket Bulut, Sabahattin Engin, Alper Aksoy, Hasan Kayıhan, Ali Yörük, Osman Çeviksoy, Remzi Özçelik, Hasan Kallimci, Reşat Gürel, Şevket Çalık, Nadir Ülker, Adnan Adıvar Ünal, Sabahat Emir, Durali Yılmaz, Musa Doğan, Abdülkadir Hayber, H. Avni Yüksel, Ethem Baran, Ü. Fehmi Sorgunlu, Hamdi Yılmaz, Ayşe İnce, Halime Toros, Yaşar Asım Oğuztöreli, Mehmet Erol (s. 196).

Görüldüğü gibi isimlerin büyük bir kısmı, bırakın edebiyat kitaplarını, sıradan edebiyat ansiklopedilerinde bile yer almamaktadır. Birkaç amatör dergide şiir yayımlayıp daha sonra bunları sıradan bir yayınevinde bir araya getirmek ciddi edebiyat faaliyeti değildir. Sayın yazarın, sıradanlığı büyük bir maharet olarak sayması düşündürücüdür. Kaldı ki bu isimlerin çoğunun gelecekte yazılacak edebiyat tarihlerine girme şansı da şüphelidir. Zira onların yazdıkları eserlerden büyük bir kısmı halis edebiyat eseri niteliğinde değildir.

        Makalede göze çarpan hatalardan biri de yazarın kullandığı kavramların ilginçliğidir. Örneğin bir yerde "şalvarlı edebiyat" (s.190) dan bahsedilmektedir. Buna göre edebiyat şalvarlı, donlu, donsuz, bikinili, çıplak, caketli, etekli vs. gibi sınıflara ayırmak mümkündür. Bir başka yerde ise Köy Enstitülerini, Sovyetler dönemindeki eğitime benzeterek "kolnozeğitim sistemi" diye bir ifade kullanır. Burda kastetiği muhtemelen kolhoz olmalıdır. Yazarın ikisi arasında benzerlik kurması ise hayret verici bir cehalet örneğidir. Çünkü ikisi birbirinden çok farklı eğitim düşüncesi ile kurulmuş ve yönetilmiştir. Bu nedenle yapılan benzerlik yanlıştır.

        Sayın Tural, bu mümtaz makalesini Ayvaz Gökdemir'in "Kulluk, Hürriyet ve Sanat" adlı yazısından yaptığı bir alıntı ile bitirir. Artistik ve ideolojik söylemin birleşiminden ibaret olan bu alıntının nerde, ne zaman yayımlandığı belli değildir. Ayrıca bilimsel olduğu iddia edilen bir makalenin, böyle hissi bir yazı ile bitirilmesi de ilginçtir. Makalede yine bir sürü yazım hatası vardır. Alışılmış ve kanıksanmış hatalar olarak saydığımız için bunlara yer vermiyoruz. Onun yerine, bu makalenin çağrıştırdığı mühim bir hususa değineceğiz.

        Bu makale, Türk edebiyatının ve akademik edebiyat incelemelerinin gelişimi konusunda önemli ipuçları vermektedir. Maalesef Türk edebiyatı, ön yargılı akademisyenler yüzünden birbirinden kopuk yollara ayrılmıştır. Bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. Bir yandan muhafazakarlığı, milliyetçiliği ve devletçiliği savunan edebiyatçılar; diğer yanda aşırı çağdaşlığı, batıcılığı savunan edebiyatçılar. Bu ayrım doğal olarak edebiyat inceleme ve araştırmacılarını da etkilemiştir. Muhafazakar akademisyenler genellikle üniversitelerde yer bulurken, karşıtları medyada üstlenmişlerdir.

        Her iki grup da birbirine muhalif olmayı ve kanlı bıçaklı bulunmayı kutsal bir amaç olarak kabul etmişlerdir. Bir grubun ak dediğine diğeri kara, diğerinin kara dediğine öteki ak der. Uzlaşma kültüründen yoksun bu ayrılığın cezasını ise hem okurlar, hem genç akademisyenler, hem de en geniş anlamıyla Türk kültür ve edebiyatı çekmeye devam eder.

 

15. Yeni Osmanlılar ve "Osmanlıcılık Cereyanı" Meselesi

Eser içindeki en derli toplu makalele budur, ancak bunun da edebiyat bilimi ile bir alakası yoktur. Tural, bilinen kaynaklardan yararlanarak, 1865 yılında faaliyet başlayan Yeni Osmanlılar aydın grubunu tanıtmaktadır. Cemiyetin kuruluşu, gayeleri, Osmanlılık anlayışları konusunda bilgiler verir. Yazar bazı yerlerde konuya ilişkin kaynak eserleri referans olarak gösterir. Ne hikmetse bu konuda mutlaka görülmesi gereken A. Bedevi Kuran, gibi çalışmaları kaynaklar arasında zikretmez.

        Bilindiği gibi konu yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından geniş ölçüde incelenmiştir. Ancak yazar, çalışmasında hiçbir yabancı kaynağa gönderme yapmaz. Bu bağlamda Yeni Osmanlıların Londra'da çıkardıkları Hürriyet gazetesi, Adnan Akgün tarafından 1990 yılında bir doktora tezi olarak incelenmiştir. Oldukça önemli olan bu araştırmanın, yazar tarafından görülmemesi büyük bir talihsizliktir. Ancak, kendini otorite sayan insanların başkalarının gerçeğine ihtiyacı olmayacağı da açıktır. Bu nedenle yazarı kınama veya eleştirme durumunda değiliz.

        Yazım hatalarının doruğa çıktığı makalenin yazar tarafından yayın aşamasında hiç incelenmediği muhakkaktır. Yazar bunu yapsaydı mutlaka şu örnekleri farkederdi: aydınıda (aydınına), dirememeye (direnmemeye), tasibetse (takipetse) (197); Osmnlılık (Osmanlılık), belirtemiliyiz (belirtmeliyiz) (s.198); Tür Yılı (Türk Yılı) (s. 200); çevrilmisi (çevrilmesi), belleten (Belleten), berkes (Berkes), Tercüme eder (Çev:) (s. 202); kitaparından (kitaplarından), addolunmağa (add olunmağa) (s. 208), sınucu (sonucu) (s. 214).

Bu yazım hataları gibi, ifadelendirme hataları da vardır. Çeşni olsun diye bunlara bir kaç örnek verebiliriz:

*"Yeni Osmanlılar ise, geleneklerine –bazı noktalarda- bağlı, mevcudun ıslâh edilerek muhâfazası noktasında ileriye sapamazlar (s. 201) ifadesi yanlıştır. Doğrusu "ileriye gidemezler" olmalıdır.

*"Akçora, Üç Tarz-ı Siyaset adlı bu çarpıcı makalesinin şöyle girer" (s. 204) Yanlış söylenmiştir. "…makalesine şöyle başlar" şeklinde olmalıdır.

*Meseliyi kapatırken bir noktaya temas etmek…" (s. 213). Burada kapatma yanlış kullanılmıştır. Mesele musluk, kapı, perde veya pencere değildir ki kapatılsın. Bu nedenle "meseleyi sonuçlandırırken" denilmeliydi.

Sayın Tural bu yanlışlar dışında mühim değerlendirme hataları da yapar. İbrahim Şinasi'yi "Yeni Osmanlıların Ağabeyisi" (s. 205) olarak niteler. Bu bilgi tamamen yanlıştır. Şinasi, İstanbul'da bulunduğu yıllarda Namık Kemal‘le yakın ilişki içindedir. Ancak Şinasi yurt dışındayken birkaç yıl sonra da N. Kemal Fransa'ya kaçar. Kemal, arkadaşları ile birlikte Şinasi'yi ziyarete giderler. Sayın Prof.'un Yeni Osmanlıların Ağabeyisi dediği zat, onları oldukça soğuk karşılar, hatta yüzlerine bakmaz. Bundan dolayı Namık Kemal yıllar süren bir kırgınlık içine girer. O kadar ki Şinasi'nin öldüğünü bildiği halde cenazesine bile katılmaz. Bu yüzden Şinasi'nin Yeni Osmanlıların ağabeyisi olarak sayılması tamamen hayal ürünüdür.

        Bu ve benzer hatalar dışında makalede kullanılan dipnotların ve bibliyografik künyelerin de yanlış olduğu görülür. Örneğin, 3. dipnotta Ebuziya Tevfik'in Yeni Osmanlılar Tarihi adlı eserini yayıma hazırlayan Ziyad Ebuzziya "bugünkü dile uygulayan" şeklinde gösterilmiştir. Böyle bir ifade bilimsel künyede kullanılmamaktadır. Kaya Bilgegil'in Ziya Paşa Üzerine Bir Araştırma adlı eseri 2. dipnotta (a.g.e) şeklinde, 4. dipnotta (Ziya Paşa) şeklinde kısaltılarak kullanılmıştır. Bu önemli bir tutarsızlıktır. 20. dipnotta a.g.makale şeklinde bir ifade vardır. Bunun hangi makale olduğu belli değildir. 214. sayfanın sonunda TKAE Y:11-14, 1973-1975 ifadeleri kullanılmıştır. Bunların niçin buraya konulduğu ve ne anlama geldiği belli değildir. Şayet makale daha önce burada yayımlanmışsa yazarın bunu daha açık ve anlaşılır bir şekilde göstermesi gerekirdi.

        Görüldüğü gibi, bu makale de iyi niyetlerle hazırlanmasına rağmen, çok yanlışı içermektedir. Sayın Tural'ın bu baştan savma ve düzensiz tutumu ile bilimin uzak yakın bir ilgisi yoktur. Edebiyat teorisyenlerinden biri olmaya soyunan insanın en azından yazılarında daha dikkatli olması gerekirdi.

 

16. Millî destanlarımız üzerine

Bu makale 1970 yılında Türk Kültür Dergisi'nde (nr. 90) yayımlanmıştır. Destan kelimesinin sözlüklerdeki karşılıkları, Türk kültürü ve edebiyatındaki yeri konusunda yapılmış bir incelemedir. Yazar makalenin giriş kısmında milletlerin devlet kurma çabalarından bahseder. Hiçbir sosyolojik ve bilimsel temele dayanmadığı halde, devletleri maddi-manevi ve millî olmak üzere üç grubu ayırır. Tural'a göre maddi devletler insan cemiyeti olmaktan doğan siyasi ve iktisadi temellere dayanır. Manevi devletler de sanat ve kültür zenginliğine dayanır. Bu iki devletin birliği ve beraberliğinden millî devletler doğar.

        Yazar, bu tanımlamaları yaparken hiçbir kaynak kullanmaz, yine kendi görüş ve yorumlarını ileri sürer. Oysa verdiği tanımlar için en az birkaç kaynak göstermeli ve birer örnekle somutlaştırmalıydı. Bu tanımlamaları yaparken "insan cemiyeti", "sanat hadiseleri" (s. 215) gibi ifadelerin de yanlış kullanıldığı görülmektedir. Bunların dışında makalede çok sayıda yazım hatasıyla karşılaşmaktayız. Bunları sırasıyla şöyle gösterebiliriz:

*foklorik (folklorik) (s. 216)

*Alp-Arslan (Alparslan); edmiştir (etmiştir) (s. 217)

*narrafit (narrative); Divanü Lügat-it-Türk (Divan-ı Lügati't-Türk) (s. 218)

*Muallim Ömer Naci (Muallim Naci) (s. 219).

Makalede hatalar komedisine dönüşen bir uygulamaya ise dipnotlarda karşımıza çıkar. Örneğin, 1. dipnotta işaret edilen eser yanlış sayfaya konulmuştur. 2, 3, 4, 5. dipnotlarda kullanılan Kaşgarlı Mahmud'un aynı eseri, gereksiz yere her dipnotta açık künyesi ile yazılmıştır. 219. sayfada Şemseddin Sami, Muallim Naci, Mehmet Salahi'nin sözlükleri kullanılmışken bunların künyeleri dipnotlarda verilmemiştir. Oysa, Ferit Devellioğlu'nun eserinin tam künyesi verilmiştir. Her halde yazar kütüphanesinin en görünen kısmında bulunan eserlerin künyesini vermekle yetinmiştir. 10, 11, 12. dipnotlardaki eserlerin yazarlarının kim olduğu gösterilmemiştir. 14, 15, 17, 18. dipnotlar hiçbir bilimsel eserde karşılaşılmayacak şekilde metin içinde peş peşe sunulmuştur. Bunların ardından gelen 27. dipnotta ise bu uygulamanın tam tersi yapılmış, numaralar farklı metinlerde ardarda gösterilmiştir. Yazar bütün bibliyografik künyeleri verirken yine metodsuz davranmıştır. Bazı yerlerde yayınevini verirken, bazı yerlerde buna gerek duymamıştır.

        Sonucu bulunmayan ve lise düzeyinde bilgiler içeren makalenin edebiyat bilimiyle doğrudan bir ilgisi yoktur. Eski Türk Edebiyatı veya kültür tarihini ilgilendiren böyle bir konunun, kuramsal olduğu iddia edilen bir eserde yer alması şaşırtıcıdır.

        İncelediğim bu makaleden sonra gelen iki yazıda ise tiyatro eserleri tanıtılmaktadır. Sıradan, kitap tanıtım yazıları olarak değerlendirilebilecek bu makalelerin hissi nitelikte olduğu görülmektedir. Bu nedenle aşırı hissi ve önyargıyla hazırlanan makaleleri incelemiyor, genel bir değerlendirme yapmak için sonuca geçiyoruz.

 

Sonuç

Yeni Türk Edebiyatı profesörlerinden ve edebiyat teorisyenlerinden biri olan sayın Prof. Dr. Sadık Kemal Tural'ın hazırladığı Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eseri, hatalı ve eksik yönleri ile karşımıza çıkar. Okucuya daha net bilgi verebilmek için bu hataları on grup altında toplamak mümkündür.

1. Yazım hataları:Eserde sayılamayacak kadar çok yazım hatası vardır. Oysa 248 sayfadan ibaret olan eserde bu kadar yanlışın bulunmaması gerekirdi. Bunların bir kısmı dizgiden kaynaklansa bile geri kalanının yazardan kaynaklandığı açıktır. Yazarın, yayın aşamasında eserini kontrol etmesi ve baskı için olur vermeden önce bu hataları gidermesi gerekirdi. Bu dikkatsizlik, yazarın konusuna karşı titiz davranmadığını gösterir. Aynı zamanda, eseri para vererek satın alan okura karşı da duyarsız olduğuna işaret eder. Çünkü hiç bir okur yanlış şeyler okumak için para verip eser almaz. Dolayısıyla yazarın okurlarına karşı daha saygılı olması gerekirdi.

2. Anlatım bozuklukları:Yazar eserini konuşma dili ile kaleme almıştır. Bu da yukarıda örnekleri gösterilen anlatım bozukluklarının doğmasına sebep olmuştur. Oysa bu tür eserleri akedemik bir üslupla yazmak olmazsa olmaz bir şarttır. Yazar muhtemelen konuyu önce kasete okumuş, başkaları tarafından bu kasetler deşifre edilmiştir. Daha sonra da hiç kontrol edilmeden yayımlanmıştır. Bu nedenle akademik üslubun kendine has havasını eserde bulmak mümkün değildir.

3. Görüş-olgu çatışması:Her bilim adamının elbette çeşitli konular hakkında görüşleri vardır. Ancak bilimsel eserlerde görüşler değil olgular ön plana çıkarılmalıdır. Kuramsal olduğu iddia edilen bu tür çalışmalarda olgular ve deliller daha fazla önem kazanır. Oysa yazar bu eserinde sık sık kendi görüşlerinin mahkumu olmuştur. Bu yetmezmiş gibi, ideolojik görüşler ileri sürerek, sempati veya antipatisini bilim olarak yutturmaya çalışmıştır. Bütün bunlar onun çok bilmişliğinden kaynaklanmaktadır.

4. İdeolojik önyargılı bakış:Bir bilim adamının görüşlerine ağırlık vermesi onu idieolojinin kucağına iter. Benzer bir duruma sayın Tural'ın da düştüğü görülmektedir. Elbette bir ideolojiyi benimsemek ayıp değildir. Ancak, bunu sıksık vurgulamak, kuramsal bir eserde yansıtmak büyük bir ayıptır. Yazar, geleneksel milliyetçilik anlayışını sürdürdüğünü kitabının hemen her satırında öne çıkarır. Oysa, 21. yüzyılda, özellikle de Sovyetlerin dağılmasından sonra milliyetçilik anlayışı yeni bir şekil almıştır. Modern milliyetçilik anlayışında farklı milletlerin kültürlerine saygı göstermek temeldir. Daha çağdaş, akılcı, uzlaşmacı ve üretkenliği önemseyen modern milliyetçilik ne yazık ki bu işin teorisyenleri tarafından bile henüz algılanamamıştır. 1940'ların milliyetçiliğine saplanıp kalan bu tür insanların, millî kültüre vereceği zarardan başka bir şey yoktur.

5. Demagoji merakı:Görüşleri ve ideolojik yaklaşımı yanında yazarın severek yaptığı işlerin başında demagoji gelir. Hemen her makalede bu tarz bir yaklaşım göze çarpar. Yazar, özellikle birilerini karalamak veya kendi fikirlerini öne çıkarmak için demagojiye başvurur. Bilimin sistematiği içinde demagojiye yer olmadığı açıktır. Tezlerini somut şekilde delillendiremeyenlerin tercih edecekleri bu yaklaşım yazar açısından büyük bir olumsuzluktur.

6. Fütürist yaklaşım:Yazar demagoji ile süslediği ön görülerinde o denli aşırıya gider ki bu da ona fütürist bir nitelik kazandırır. Örneğin Türk Dünyası'nın geleceği konusunda veya Yeni Milliyetçilik yazısında bu tarz yaklaşım had safhaya çıkar. Elbette bilim adamların geçmişten yola çıkarak geleceğe ilişkin projeksiyon yapmaları doğaldır. Ancak, bunu falcılığa vardıracak kadar yapılması normal değildir. Sayın Tural'da ise bu her an karşılaşılan bir kusurdur.

7. Düzensizlik:İncelenen eser çok şeyi anlatmayı amaç edinen, ancak yazarının düzensizliği yüzünden fazla bir şey anlatmayan bir içeriğe sahiptir. Bilmek farklı, bildiğini bir düzen ve sistem dahilinde sunabilmek daha farklıdır. Bilimsel mutfağınız ne kadar zengin olursa olsun, bunu eserinize yansıtamıyorsanız o zaman zenginliğinizin bir kıymeti yoktur. Yazarın, bir Prof. olarak bu ince ayrıntıya dikkat etmemesi üzüntü vericidir. Daldan dala konan bir kuş gibi konudan konuya geçmektedir. O kadar ki 248 sayfalık eserde edebiyat bilimi, destan, şiir, tiyatro, şehirleşme, tarih vs. gibi birbirinden farklı işlenmesi gereken konuların bir arada olduğu görülür. Yazar bunu yapacağına, edebiyat bilimini doğrudan ilgilendiren kavramsal ve kuramsal konulara girseydi daha yerinde olurdu.

8. Kaynak yetersizliği:Yukarıdı temas edildiği gibi kaynaklar bir bilim adamının mutfağını oluşturur. Bu eserden yola çıkarak bir değerlendirme yaparsak, yazarın mutfağının tamtakır olduğunu söyleyebiliriz. Sayın Tural, edebiyat bilimi ile ilgili 18 makale yazdığını iddia ettiği halde, bu alanla ilgili beş tane bile kuramsal eser kullanmamıştır. Verilen kaynaklar ise her akademisyenin veya edebiyat meraklısının kullandığı eserlerdir. Dolayısıyla böyle zevksiz ve seviyesiz bir mutfaktan çıkan yemeğin de besleyici olmaktan uzak kalacağı açıktır.

9. İçerik zayıflığı:İncelenen eserdeki makalelerin büyük bir kısmının içeriği oldukça zayıftır. Bunun sebebi yazarın bunları ya bir konuşma için veya bilimsel kariyerinde bir ilerleme sağlayabilmek için yazmış olmasına dayanır. Diğer bir söyleyişle, yazar bilim yapmak için eser kaleme almış değildir. Bu yüzden yazıların büyük kısmı bir mastır öğrencisinin ödevi niteliğindedir. Yazıların içerikleri güçlü olsaydı, belki de yukarda sayılan hataların bir çoğu göze bile batmayacaktı. Ancak hem içeriği zayıf, hem anlatımı zayıf, hem yazım ve mizanpajı zayıf olunca bütün hatalar ister istemez göze çarpmaktadır.

10. Metodsuzluk:Bir bilim adamı için belki de en önemli sorunların başında metodsuzluk gelir. Yazar, hocalarından gerekli metodları öğrenemediği gibi kendi çabaları ile de bu eksiğini tamamlayamamıştır. O kadar ki, nerede, neyi, nasıl anlatacağını bilmemektedir. Metodun temel gayesi bunu sağlayabilmektir. Bu ise daha akademik hayatın başında elde edilmesi gereken bir bilgidir. Sayın S. Tural siyaset veya bürokrasi ile uğraştığı kadar metod bilgisi ile uğraşsaydı belki bu kadar hata yapmayacaktı. Ne yazık ki Tural, bu tavrı ile Prof. unvanını taşıyan akademisyen-yazar sıfatına yakışmayacak şekilde metodsuzluk üzerine bir methiye dizmiş, ucube bir abide inşa etmiştir.

        Bu on maddeyi daha da genişletmek veya çoğaltmak mümkündür. Bu kadar olumsuzluğun bir eserde bulunması, eserin nitelik açısından zayıf olduğa en önemli işarettir. Bundan dolayı söz konusu eserin, Edebiyat Bilimi'ne herhangi bir katkı sağlamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen eserin her akedemisyenin ve her entellektüelin kütüphanesinde bulunması yararlı olacaktır. Şayet bir gün kötü yazılmış bir eser örneği ararlarsa uzağa bakmaları gerekmez. Bu eserin her hangi bir sayfası mutlaka onların işine yarayacaktır.

        Son olarak Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eseriyle edebiyat teorisyenliğine soyunan Prof. Dr. Sadık Kemal Tural‘a, şahin olmak isteyip de olamayan serçe için Köroğlu’nun söylediği bir dörtlüğü armağan ediyorum. Her halde en iyi o anlar ve yorumlar, nede olsa "O Bir Edebiyat Teorisyeni":         

                        Köroğlu derki de kalmayın naçar,

                        Serçenin gönlünden şahinlik geçer,

                        Şahini görünce ormana kaçar,

                        Varır tenhalarda kahraman olur…

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma