Tag Archives: Araştırma

Hamdi Yılmaz’a Cevap

Gazeteci Hamdi YILMAZ'ın 15 Haziran 2012 tarihinde Anayurt Gazetesi'nde yazdığı "Halûk Harun Duman'ı Tanıyanınız var mı?" başlıklı yazısı ve Enver MURAT'ın bu yazıya cevabı.

Halûk Harun Duman'ı Tanıyanınız var mı?

Hamdi YILMAZ

Bu Beyefendi beni tanımıyormuş. Karadenizli Temel’in dediği gibi O beni tanımıyorsa, ben de O’nu tanımıyorum. Ama, gerçekten tanımıyorum. Eğer o önemli biriyse benim tanımamam O’nun yok olduğu anlamına gelmiyor. Belirtelim de, kendisinin yaptığı hatayı tekrarlamayalım

Madem yazıya Temel ile başladık, bir Temel fıkrası daha anlatalım, Temel, yeni tanıdığı kişinin Hıristiyan olduğunu öğrenince adama okkalı bir tokat atmış. Gerekçesini soran Hıristiyan’a da “Siz Hz. Isa’yı çarmıha germişsiniz” demiş. Adam “O iş 2000 yıl önceydi” dediğinde de “Olsun ben daha duydum” cevabını vermiş. Bizim bu yazı biraz o hesap olacak.

Continue reading

Leave a Comment

Filed under Araştırma, Basın

Aceleye Gelmiş Bir Kitap…

Üniversiteler İçin Türk Dili Kitabı

(Mehmet KAYA)

 

(Mehmet Sarı ve İnci Özgüven, Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili,Afyon:Anıl Matbaası, 1998,  239 s.)

Üniversitelerde YÖK'ün 1983 yılında belirlediği çerçeve programa göre Türk Dili dersi ortak ve zorunlu olarak okutulmaktadır. Bu amaca hizmet etmek için çok sayıda kitap hazırlanmıştır. Türk Dili dersleri için hazırlanan kitapların sayıca çok olması, gençlerin kaynaklara kolayca ulaşabilmelerini sağlarken söz konusu kitapların neredeyse birbirinin kopyası durumuna düşmesine ve niteliksiz hâle gelmesine yol açmıştır. (Konuyla ilgili nitelikli ve emek verilerek hazırlanmış, ticari amaçlar için değil, gerçekten gençlerimize yararlı olmak düşüncesiyle yayımlanmış kitapları tenzih ediyoruz.)

Son zamanlarda bu konuda yayımlanan kitaplardan biri de Mehmet Sarı ve İnci Özgüven’in birlikte hazırladıkları Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili adlı çalışmadır. Söz konusukitap, on dokuz bölüm hâlinde düzenlenmiş ve kimi bölümler kendi içinde alt başlıklara ayrılmıştır. Konu bütünlüğüne bakıldığında bunların sadece dört beş bölüm başlığı altında toplanabileceği görülür. Örneğin kitabın ilk dört bölümünü oluşturan Dil Kültür Münasebeti, Türk Dilinin Tarihi Dönemleri, Dünya Dillerinin Gruplandırılması ve Türk Dilinin yeri, Türkiye Türkçesi başlıkları tek bölüm çatısı altında ele alınabilir, adına da Dille İlgili Genel Bilgiler denebilirdi. On dokuz tane bölüm başlığından bazıları tuhaf gelmektedir. Mesela 11. Bölümü oluşturan Hatalı Metin Örnekleri ifadesi neyi anlatmaya çalışmaktadır? Yine 5, 6, 7 ve 8. bölümlerin başlıklarını oluşturan Ses Bilgisi, Hece Bilgisi, Kelime Bilgisi ve Cümle Bilgisi konuları tek bölüm başlığı altında toplanabilirdi.

On dördüncü bölümü oluşturan Türk Edebiyatından Örnek Metinler başlığı altında verilen metinlerin oldukça fazla olduğunu düşünmekteyiz. 239 sayfalık bu kitabın 165-239 sayfaları arasını teşkil eden ve bizde şişirme izlenimi oluşturan bu bölüm, ortalama olarak kitabın dörtte birini kapsamaktadır. Seçilen metinler arasında herhangi bir uyum göze çarpmaz. Türk edebiyatından belli başlı dönemlere ait metinler kronolojik sıraya uygun olarak verilebilirdi.

Kitabın dilinin son derece bozuk olduğunu düşünmekteyiz. Cümlelerde sıkça anlatım bozuklukları yapılmış, noktalama işaretlerine uyulmamış. Buna verilebilecek en çarpıcı örnek, kitabın önsöz kısmıdır. İlk cümleden itibaren asla kabul edilemez hatalar bizi karşılamaktadır: “Dil, insanoğlunun yer yüzüne çıktığı günden beri vazgeçilmez en önemli unsur olmuştur.“  “yeryüzü“ ifadesi bitişik yazılır. Ayrıca cümlede ciddi bir dolaylı tümleç eksikliği göze çarpmaktadır. Kim için? “-İnsan için“ elbette. Daha ilk cümleden böylesine basit hatalar yapılmamalıydı.

Kitabın birinci bölümü olan Dil-Kültür Münasebeti özgün bir metinden ibaret. Üzerinde kafa yoruldugu besbelli olan bu kısmın hakkını teslim etmek gerekmektedir.

İkinci bölümü oluşturan Türk Dilinin Tarihi Dönemleri adlı bölümde şive’nin tanımı yapılıp örnekler sıralanırken Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Azerice denilmiş. Bunlar müstakil birer dil adı olmadığına, Türkçe’nin birer şive adı olduğuna göre niye Kırgız Türkçesi, Kazak Türkçesi ifadeleri tercih edilmemiş, buna bir anlam veremedik. Acaba bu tercih bilinçli mi yapılmıştır, yoksa yazı ekibinin dalgınlığına mı vermek gerekir. Bu konu daha çok su kaldıracağından, şimdilik geçiyoruz.

Yine ikinci bölümde, Türkçe’nin Konuşulduğu Coğrafi Alanlar başlığı altında yer alan bilgilerde büyük eksiklikler görülmektedir. Türkçe sadece Türkiye, Kıbrıs ve diğer Türk Cumhuriyetleri‘nde konuşulan bir dil değil, Balkanlar’da, Kırım ve çevresinde, Irak ve İran’ın kuzeyinde, Doğu Türkistan’da ve Rusya içlerinde, Asya’nın kuzey batısındaki topraklara kadar uzanan bir coğrafyada konuşulan büyük bir dildir. Buradaki bilgi eksikliğini de en hafifinden yazarların acelesine bağışlayabiliriz.

Türkiye Türkçesibaşlığını taşıyan dördüncü bölümde yararlı bilgiler verilmiş, ancak Türkçemizin tarihi serüvenine değinilirken, meseleye en baştan yani Eski Türkçe döneminden başlanabilir, sırasıyla Orta Türkçe, Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi dönemlerinden de kısaca bahsedilebilir, bu dönemlerin genel özellikleri kısa örneklerle verilebilirdi. Oysa kitapta konuya direkt olarak Türkiye Türkçesi’nden başlanmıştır. Öğrencilerde bir bütünlük oluşabilmesi için konunun başlangıçtan günümüze bir zincir halinde ele alınmasında fayda bulunmaktadır.

On üçüncü bölümde yer alan Anlatım Bozuklukları konusu son derece önemli olmasına karşın oldukça kısa tutulmuş. Türk dili derslerinin hedef aldığı temel sorunlardan biri olan anlatım konusu birkaç sayfa ile geçiştirelemeyecek kadar önemlidir.

Türkçenin Ses Özelliklerikısmı (s.46) daha da açılabilirdi. Mesela Türkçe kelimelerde f ve j seslerinin bulunamayacağı, yine Türkçe kelimelerin c, h, l, m, n, r, v ve z konsonantları ile başlayamayacağı belirtilebilirdi.

Kaynakları Bakımından Dillerüst başlığının Hint-Avrupa Dilleri Ailesi içinde Slav dilleri verilirken Bulgarca dilinden bahsedilmiş. Oysa bu dil, Ural-Altay dillerindendir. Hami-sami dilleri verilirken bu ailenin belki de en meşhur dili olan Arapça’dan bahsedilmemiş. Ural-Altay Dilleri Ailesi içinde, Ural kolunda yer alan Bulgarca ve Ugurca ile Altay kolu içinde yer alan Tunguzca, Japonca ve Kore Dillerinden hiç bahsedilmemiş.

Sonuç olarak Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili adlı kitabın, çok ciddi biçimde yeniden gözden geçirilerek öğrencilerin ve dersi okutacak hocaların önüne çıkabilecek seviyeye getirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde önsözde belirtilen amaçlara ulaşılamayacağı gibi, öğrencilerin mevcut dil şuuru da dumura uğrayacaktır. Yapmaya çalıştığımız eleştirilerle, kitabın daha seviyeli ve Türkçeye yakışır hâle getirilmesine katkıda bulunabilirsek mutlu olacağız.  

Comments Off

Filed under Araştırma

Muallim Naci-Celal TARAKÇI

"Yanlış Bir Biyografi Örneği:

Muallim Naci"

(Halûk Harun DUMAN)

Göte, "nev-civan"ın sevgilisi olan değirmencinin güzel kızına "nev-civan"ın aşkını ve "arzu-mend-visal olduğunu" "ab-ı revân" vasıtasıyla duyurur. TARAKÇI. 1994: 509

(Celal TARAKÇI, Muallim Naci Efendi’nin Hayatı ve Eserlerinin Tedkiki, 1994, Samsun: Furkan Kitapevi, 621 s.+126 s. İndeks)

 

Türk edebİyatında tanzİmat ve Servet-i Fünûn edebiyatları arasında yer alan önemli şahsiyetlerden biri de Muallim Naci (1849-1893)'dir. Naci üzerinde yapılmış en geniş araştırma Celal Tarakçı tarafından 1974 yılında bitirilen doktora tezidir. Yirmi yıl sonra hiç değiştirilmeden yayınlanan tezin sunuş kısmında yapılan şu değerlendirmeler dikkati çeker:

"Okuyun, görün, ecdad hangi imkânları kullandı? Nasıl çalıştı? Neler yapmak istedi, neler yaptı? İbret alıp geleceği kurun…" (s. V).

Bu cümlelerde yazar, hem Muallim Naci'yi hem de kendi çalışma yöntemini sonraki nesillere örnek göstermektedir. Değerlendirmenin ardından gelen önsözde yapılan çalışmanın edebiyat tarihi açısından önemi üzerinde durulur. Eserin hacmine göre çok kısa tutulan önsözde yazar neyi, niçin, nasıl yapmak istediğini açıkça belirtmez. Oysa bir kitabın önsözü demek, içeriğinin tanıtıcı açıklamasını yapmak demektir. Bu bakımdan önsözün yeterli olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaldı ki önsöz öncesi yapılan değerlendirme de lüzumsuzdur. Böyle bir değerlendirmeye ihtiyaç olması halinde, bunun yazar tarafından değil, bir başkası tarafından yapılması gerekirdi. Bu yüzden söz konusu değerlendirmenin önsöz içinde verilmesi daha uygun olurdu.

Önsözden sonra yer alan Kısaltmalar kısmı ise tamamen gereksiz bir yer işgalidir. Çünkü yazar, hemen herkes tarafından bilinen a.g.e: (adı geçen eser); a.y.: (aynı yer); s.: (sayfa) gibi kısaltmalara yer vermiştir. Bu kadar basit kısaltmalar için bir sayfa ayrılması ve bunun da ara başlıkla belirtilmesi tamamen gereksizdir.

Eserin içeriğine geçmeden önce göze çarpan hatalarından biri, Doğru-Yanlış Cetveli'nin içindekilerden önce konulmasıdır. X-XIV. sayfalar arasında yer alan bu kısım, daha baştan okura eserin düzensiz hazırlandığını ve hatalarla dolu olduğu izlenimini vermektedir. Oysa, akademik çalışmalarda yapılabilecek küçük hataların doğru şekillerini gösteren cetvel kaynaklardan sonra gelen kısmına koyulur. Böylece, eserle organik bir bağı olmadığı gösterilir.

Bu cümleden olmak üzere, eserin içindekiler kısmının da mizanpaj açısından doğru yerde bulunmadığı görülmektedir. Kitabın XV. sayfasında başlayan bu kısmın iç kapaktan hemen sonra yer alması gerekirdi. Ayrıca, içindekilerde kullanılan tasnif sistemi de, ne ulusal, ne de uluslararası kriterlere uygundur. Bilindiği gibi, bilimsel çalışmalarda, özellikle sosyal bilimlerde (I., A., a., 1.) gibi bir tasnif sistemi kullanılır. Fen bilimlerinde ise bu numara sırasına göre (0., 1., 1.1., 1.1.2) vs. kullanılır. Ancak, sayın Tarakçı'nın kullandığı tasnifte bu sistemlere uymaması, ortaya garip bir sıralama şekli çıkarmıştır. Eserin, bu şekli kusurlarını kısaca belirttikten sonra bölümlerinin incelemesine geçebiliriz.

I. Birinci Bölüm

Eserin birinci bölümü 1-184. sayfalar arasında yer almaktadır. Diğer bir söyleyişle yazar eserinin 1/3'lük kısmını Muallim Naci'nin hayat hikayesine ayırmıştır. Bu bölümde ilk göze çarpan hata, kompozisyon içinde verilmesi gereken ayrıntıların, ara başlık halinde verilmiş olmasıdır. Örneğin, Muallim Naci'nin doğduğu ev, ailesi, doğum tarihi, adı ve doğum yeri, annesi, babası, merdivenden düşüşü, yolunu kaybedişi, masal dinleme merakı vs. gibi hususlar metin içerisinde eritilebilecekken, ayrı birer başlıkla gösterilmektedir. Bu ayrıntılar konuyu bölmekte ve gereksiz detaylar olarak okurun gözüne çarpmaktadır. Oysa yazarın, konuyu snopsise uygun olarak vermesi ve kronolojik düzeni parçalamadan kompozisyonu oluşturması daha yararlı olurdu.

Profesör Tarakçı, Muallim Naci'nin hayat hikayesini böyle dağınık ve çingene bohçasına benzer şekilde anlattıktan sonra şairin Fiziki ve Ruhi Portresi'ni irdelemeye geçer. Fiziki portresi hakkında Salahi, Tevfik Fikret, Ahmed Rasim gibi yazarların anılarından yararlanır. Bir sayfa ile geçiştirdiği bu kısmın ardından, yine anılardan ve yazarın kendi eserlerinden yola çıkarak şairin ruhi portresini, yani psikolojisini işlemeye çalışır. Oldukça geniş tutulmuş olan bu bölümde Muallim Naci'nin şu özelliklerine değinilmektedir: "Merdum gizliği, şikayetleri, öğünmesi, iyilik severliği, mahbup-dostluk meselesi, harabatiliği, imanı, hakikat sevgisi ve medeni cesareti, çalışkanlığı ve okuma zevki, hafıza kuvveti ve latifeden hoşlanması…"

Bu bölümde eleştirilebilecek hususların başında yazarın kullandığı kaynaklar gelmektedir. Sayın Afşar Timuçin’in belirttiği gibi anılar tarih olur, ancak anılardan tarih olmaz.[1] Bu nedenle, yazarın Naci'nin Fiziki ve Ruhi yönünü işlerken yararlandığı kaynaklar şüphelidir. Hele ki, Tevfik Fikret'in hemen herkesçe bilinen ve Naci'yi bir ucubeye benzettiği tasvirinin bilimsel bir esere eleştirilmeden alınması hiç uygun değildir. Bir diğer husus, yazarın Fiziki ve Ruhi Portre arasındaki hacim farkını hesaba katmamasıdır. Bu nedenle Tarakçı, malzeme bulduğu alanı haddinden fazla genişletmiş, malzeme bulamadığı alanı ise daraltmıştır. Bu da, araştırmayı olumsuz şekilde etkileyen yönlerden biridir.

Yazarın ruhi portre altında saydığı birtakım hususlar, Naci'nin sosyal yönü ile ilgilidir. Örneğin dostluk meselesi, çalışkanlığı ruhi olmaktan çok, ikinci ve üçüncü şahısları ilgilendiren hususlardır. Hele ki imanı meselesi üzerinde durması, akademik bir kafanın alamayacağı bir durumdur. Zira hiç kimsenin başka birinin imanı hakkında söz söyleme yetki ve salahiyeti yoktur. Bu hem dini, hem de insan hakları açısından rencide edici bir tutum ve davranıştır. Çünkü kişilerin imanı veya inancı onların özel hayatlarına girer. Bu nedenle, edebiyat araştırmacısının kişilerin imanlı-imansız, dinli-dinsiz, inançlı-inançsız gibi şablonlarla tanımlamaya kalkması tehlikelidir. Bütün bunlar, sayın Tarakçı'nın, konuyu araştırmadan önce Muallim Naci hakkında peşin hükümler taşıdığını göstermektedir. Bu peşin hükümler kafasında bir şablon oluşmasına sebep olmuş ve yazar araştırmayı bu noktaya doğru sürüklemeye çalışmıştır.

Eserin tamamının ve bu ilk bölümün en önemli kusurlanırdan biri, yazarın sık sık alıntılara yer vermesidir. Diğer bir söyleyişle yazar kaynakları okuyup, eliştirip, yorumlamadan aldığı notları birbiri ardına dizmekle yetinmiştir. Bu da eseri eklektik yani parçalı bir yapıya sürüklemiştir. O kadar ki Muallim Naci'nin hayatını merak edip okuyan biri istemediği kadar detay ve dedikoduya dayanan bilgiyle karşılaşmaktadır. Bu da bütünlüğü bozmakta ve eseri olumsuz yönde etkilemektedir.

Birinci bölümde dikkati çeken hatalardan biri de tarihlerin kullanılmasındaki keyfiliktir. Yazar bir yerde yalnız hicri tarihi verir, bir yerde miladiyi verir, bir başka yerde her ikisini birlikte kullanır. Örnek olarak, Naci'nin babasının doğumu 1277, hastalanması 10 Zilhicce 1273 olarak gösterilmiştir. Bu tarihlerin miladi olarak kaça tekabül ettiği belirtilmemiştir. Hemen ardından gelen ölüm tarihi ise miladiye çevrilerek verilmiştir. Bu da yazarın bilgiyi sunma konusunda tutarsızlığını ve metodik açıdan yetersizliğini göstermektedir. Oysa, monografik çalışmalarda en önemli husus kronolojinin düzgün bir şekilde kullanılması ve sunulmasıdır.

Profesör Tarakçı, Naci'nin hayatını anlatırken yazarın anı kitaplarından fazlasıyla etkilenmiştir. Anıların dikkatli bir şekilde kullanılması gerektiğine yukarıda kısaca temas etmiştik. Bu yapılmadığı takdirde, ortaya traji-komik birtakım husular çıkmaktadır. Örneğin, bu bölümde anlatılan "Ömer’in Aşkı" tam anlamıyla ironik bir içeriğe sahiptir. Prof. Tarakçı, Naci'nin daha üç yaşındayken aşık olduğunu belirtmektedir. Bu ilginç ve komik bölümü, ecdattan ibret alma gayesiyle, imlâ yanlışlaruyla birlikte buraya aynen alıyorum:

"Ömer, oyun arkadaşı Makbule'yi sever, fakat kendisinden biraz küçük olan diğer komşuların kızı Cevriye'den hoşlanmaz. O, 'Ömer'in Çocukluğunda' Makbule'den zaman zaman Makbule Hanım diye söz ettiği halde Cevriye'nin yalnız ismini söylemekle yetiniyor.

Hal tercümesi sahibi Makbule'yi ve ona karşı duygularını şöyle anlatıyor: Makbule pek latif bir kız idi. Yahud bana karşı öyle görünürdü. Zaten her iş görünüşdedir. Hakikatı -çocuklar şöyle dursun- ekseriyet üzre çocuk babaları bile görmezler.

Makbuleyi seviyormuşum. Henüz hatırım garib bir teessürle beraber gelir. Vefat edeli hayli zaman oldu. En ziyade mahmur gözleri hayalimde ber-hayattır.Bizi birlikte mektebe başlattılar.

Ömer'in evde kendisine mahsus bir dolabı vardı. Bunda yemişler, şekerler, oyuncaklar bulunurdu. Bir gün, o okuldayken Cevriye evlerine gelmiş ve dolabını karışdırmış, giderken de bardağını götürmüş. Okul dönüşü dolabının kırıştırılıp (doğrusu karıştırılıp olmalı HD.) bardağının alındığını fark eden küçük Ömer, durumu annesinden sorar. 'Cevriye gelmiş idi. Çocuk bu ya, belki o almıştı' cevabıyla karşılaşır. Buna canı sıkılır ve çok kızar.

Cevriye diğer bir gün annesi ile Ömer'lere gelir. O hiddetle Cevriye'ye: 'Dolabı kim karışdırdı bakayıl!' diye çıkışır. Küçük ömer, dolabının karışdırılıp bardağının alınmasından değil, bunu yapanın Cevriye olmasından ötürü kızmışdır. Cevriye'nin yerinde Makbule Hanım olsaydı o zaman sesini çıkarmayacakdı. Onun: 'Zannederim ki Cevriye'nin yerinde Makbule bulunsaydı bir şey demezdim' sözleri de bunu gösteriyor" (ss. 16-17).

Bu bilgilerden sonra sayın araştırmacıdan sormak gerek. Çocuk denecek yaşta bir insanın karşı cinsten olan birine duyduğu ilgi aşk mıdır? İnsanlar kaç yaşında aşık olurlar? Muallim Naci'ni bu yaşta aşık olması bir rekor mudur? Naci bu aşkla Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hak kazanmış mıdır?… Görüldüğü gibi, bilim adamları aldıkları bilgiyi eleştirmeden kullandıkları takdirde, böyle ironik ve traji-komik sonuçları bilimsel bilgi tarzında sonraki nesillere aktarabilmektedirler.

Bilindiği gibi, Muallim Naci'yi edebiyat tarihimizde önemli kılan en fazla bilinen husus, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışmaya başladığı yıllardır. Bu gazetenin sahibi Ahmed Mithat Efendi'ye damat olan Naci, edebi kısmını idare eder ve edebi bir ıslahat hareketinin önderi konumuna geçer. Gelin görün ki sayın Tarakçı, 184 sayfadan ibaret olan hayat hikayesinde, Naci'nin bu çok önemli dönemi için yanlızca 12 sayfa ayırmıştır. Diğer bir deyişle, hayatının onda biri bile, Naci'nin bu mühim safhasına ayrılmamıştır. Bu durum da, sayın yazarın, bilimsel araştırmanın en önemli şartı olan önemliyi önemsizden ayırma ilkesine uymadığını göstermektedir. Bütün bunlar bizde eserin birinci bölümünün titiz bir şekilde hazırlanmadığı kanaatini uyandırmaktadır. Bunun değişeceğini umarak, ikinci bölümü incelemeye geçebiliriz.

II. İkinci Bölüm

"Muallim Naci Efendi'nin Eserlerinin Tedkiki" başlığını taşıyan bu bölüm 185-620. sayfalar arasında yer alır. Buna göre bölümün hacmi 445 sayfayı bulmaktadır. Sayın Tarakçı, bu bölümde Naci'nin eserlerini en küçük ayrıntısına kadar incelemeyi amaç edinmiştir. Bu incelemede, eserler "Muhteva ve Dil ve Üslûp" bakımından ele alınmaktadır. Bu iyi niyetli düşünce, daha ilk satırdan itibaren olumsuzluklarla karşımıza çıkmaktadır.

Öncelikli olarak, Naci'nin eserleri bir bütün halinde tanıtılmamıştır. Diğer bir deyişle, yazarın eserleri hakkında bibliyografik veya tanıtıcı bilgi verilmemiştir. Ayrıca, bu eserlerden hangileri üzerinde durulacağı, bunu yaparken uygulanacak yöntemin ne olduğu ve bunun niçin gerekli olduğuna temas edilmemiştir. Bundan dolayı, eserler hakkındaki bilgiler karman-çorman verilmekte ve okur adeta bir labirent içine sokulmaktadır.

İkinci bölümdeki sınıflandırmada yine bilimsel kriterlere uyulmadığı görülür. Bu da alt bölümlerde: aaaa/ aaab/ bbbb/ ggg/ hhh gibi bir takım garip sıralamaların doğmasına yol açmıştır. Bırakın akademik bir çalışmayı, lise talebesinin bile yapamayacağı bu tarz bir sınıflandırmanın, kafa bulandırmaktan öteye gidemeyeceği açıktır. Yazar, aşırı pozitivist bir yaklaşımla, her ayrıntı üzerinde durmaya çalışmış, ancak metod bilmediği için bilgileri birbirine karıştırmıştır.

Bölümün eleştirilecek bir diğer yanı da Naci'nin eserlerinin Telif ve Tercüme diye ikiye ayrılmasıdır. Yazar bu ayrımı yaptıktan sonra, incelediği hususları her iki türe de uygulamıştır. Böylece eserde hem birbirine benzer, hem de birbirinden ayrı olabilecek alt kısımlar oluşmasına yol açmıştır.

Bölümün en fazla dikkati çeken taraflarından biri "Dil ve Üslûp" başlığı altında verilen bilgilerdir. Sayın Tarakçı burada bir üslûp (stilistik) araştırması yapmaya çalışmıştır. Ancak yaptığı işin pösteki saymadan öteye gitmediği eserin sonunda anlaşılmaktadır. Örneğin, "Ahenk" başlığı altında verdiği bilgilere göre, Naci şiirlerinde t, ş, r, m gibi harflerden oluşan aliterasyon; a, e, i gibi vokallerden oluşan asonansları sık kullanmıştır. Bunların Naci'nin ahengini nasıl etkilediği konusunda bir yorum yapmamıştır.

Profesör Tarakçı'nın düşünce olarak doğru, fakat yöntem olarak yanlış yaptığı bir diğer konu da "Kelime Serveti" nin incelendiği kısımlardır. Burada, Naci'nin eserlerinde -özellikle telif eserlerinden- elde edilen bilgiler tablolar, grafikler ve çizelgeler halinde gösterilmeliydi. Oysa yazar bütün sayısal verileri nesir cümlesi halinde vererek anlaşılmayı güçleştirmiştir.

Yine bu kısımda yazar, Naci'nin eserlerinde 7549 kelimeyi, 41.911 kez kullandığını belirtmektedir. Bu kelimeler içindense, yoğun olarak geçen 277 kelimeyi 20.080 defa kullandığına işaret etmektedir. Bunun toplam miktarın % 70'ine tekabül ettiğini belirtmektedir. Böylece, ünlü matematik dehalarımız arasında yer alarak 20.080 sayısının 41.911 sayısının % 70'i olduğunu iddia etmektedir. Bu buluşuyla Prof. Dr. Cahit Arf'ın teoreminin pabucunu dama attıran sayın yazarı, bulduğuTarakçı TEOREMİ dolayısıyla kutluyoruz.

Sayın Tarakçı bu bölümde kelimeleri edatlar, isimler, sıfatlar, zarflar, fiiller vs. gibi gramatik işlevlerine göre ayırmaktadır. Ancak, bunlardan hangisinin daha fazla veya daha az kulanıldığı, bunun üslûbu nasıl etkilediği konusuna değinilmemektedir.

Yazarın bütün bunlarla yapmak istediği şairin duygu ve düşünce dünyasına girebilmektir. Böylece onun kültür kodlarını çözüp entelektüel birikimin kaynaklarına varabilmektir. Şüphesiz ki, bir yazarın veya şairin düşünce dünyasını tanımak için kullanılacak yöntemin başında böyle bir tesbit gelir. Ancak, yazarın kullandığı kelimelerden çok, kavramların tesbiti önemlidir. Diğer bir söyleyişle, Naci'nin: masa, sandalye, elma, armut, az, çok, gel, git kelimelerini kullanması fazla önemli değildir. Önemli olan Naci'nin kavramları nasıl kullandığının belirlenmesidir. Ne yazık ki bu ince ayrıntı sayın Tarakçı'nın ve dolayısıyla tez yaptıran hocası Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in gözünden kaçmıştır.

Bir diğer husus da, kullanılan sözcüklerin kullanım şekli yani bağıntısıdır. Hangi kelimeler dizinsel bağıntıyla, hangileri model bağıntıyla kullanılmışsa yazarın bunu tesbit etmesi gerekirdi.[2] Bütun bunları tesbit etmediği için, sayın Tarakçı'nın yaptığı iş mekanik bir araştırmadan öteye gitmemektedir. Hele ki 1974'ün şartları düşünülürse, yapılan işin bayağı bir hammaliye gerektirdiği de ifade edilebilir.

İyi niyetli bir araştırmacı olarak toplam 600 sayfayı bulan bir eser yazdığınızı düşünelim. Mantık gereği, bu kadar geniş hacimli bir esere kaç sayfa sonuç yazmamız gerekirdi? Bu soruya içinizden en az 6 sayfa diye cevap verdiğinizi işitir gibiyim. Oysa, sıkı durun, sayın Prof. Tarakçı, 600 sayfalık eserine yalnızca iki sayfalık bir sonuç yazmıştır. Bu sonuç da sıradan, basit ve klişe değerlendirmelerle doludur. Hiçbir önemli çözümlemenin bu kısımda yapılmamış olması hayret vericidir. Sonuç'ta yer alan şu değerlendirmeler ise, yine "ecdattan ibret aldıracak" bilgileri içermesi bakımından yorumsuz olarak almayı uygun gördük:

"Naci inanan insandı. Kainatın yaratıcısına boyun eğmeyi, onun nizamına, peygamber ve kitabına uymayı gaye bilir. Bu bakımdan, ilahi adalete bağlı bir düzen arzular.

Kainatın yüceliği ve güzelliği onu hayret ve hayranlığa sevk eder. Eserden müessire intikal ile yaratana teslim olur.

Üç yaşında iken komşu kızına yakınlık duyan Naci, kendisine isnad olunan "mahbus-dostluk" kusuruna sahib değildir. Onun aşkı beşeridir. Bu aşk bazan idealize ediliyor bazan da şehvileşiyor.

Naci hayatı boyunca hak ve hakikatin peşinde koşar. O 'zevki hakikatte arar' adam olduğunu söyler. Biz de bu çalışmamızda onun hakikatını orataya koymaya çalıştır: Kırk dört yıllık ömrün saadet ve felaketlerini, ümmid ve ye'slerini, kavga ve barışlarını, oldukları gibi anlatdık.

Gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmak zorunda olan cemiyetimizin nasıl değişmesi gerektiği hakkındaki görüşlerini, kainat ve dünya hakkındaki fikirlerini, insanı görüş tarzını ve insanlık için düşündüklerini dile getirdik (s. 604)."

Bu önemli sonucun yorumu ve eleştirisini size bırakmayı bir zevk bilirim.

III. Bibliyografya

Eserin bibliyografyası iki kısma ayrılmıştır. Başta Muallim Naci'nin eserleri verilmiş, ardından yararlanılan genel kaynaklara geçilmiştir. Bu bölümdeki hatalar, çalışmaya tuz biber ekmektedir. Örneğin, Naci'nin eserlerinin hangi sıraya göre (alfabetik, kronolojik) verildiği belli değildir. Yazar, adeta aklına gelen eseri ardı ardına dizmiştir. Doğal olarak bu karışıklık, sayın Tarakçı‘nın yöntem bilmeme sorunuyla yakından ilgilidir.

Bir diğer hata, verilen eser künyelerinin bilimsel normlara göre hazırlanmamış olmasıdır. Makale adları tırnak (") içine alınmalı ve eserler italik dizilmeliydi. Yine, eserlerin hangi yayınevi tarafından hazırlandığı da belirtilmeliydi. Bunlar verilmediği halde, sayfa sayıları gereksiz yere belirtilmiştir.

Faydalanılan diğer eserlerde de benzer hatalar olduğu göze çarpmaktadır. Örneğin, bir yerde "Varlık Yayınları" diye belirtilirken, başka yerde bu gerekli ayrıntı üzerinde durulmamıştır. Bibliyografyada yazarın çok meraklı olduğunu sandığımız Prof. Doç.; Dr. vs. gibi ünvanlar isimlerden önce verilmiştir. Oysa bunlar değişken ifadelerdir, zaman içinde değişebilir. Nitekim Muallim Naci'yi yazarak isminin önüne Dr., alan sayın Tarakçı, daha sonra bu tür çalışmalarıyla Prof. ünvanına erişmiştir.

Bunun gibi, bazı eserlerde baskı yeri ve tarihi hiç gösterilmemiştir. (Örnek: Gövsa, Alaeddin, Meşhur Adamlar). Bibliyografyada belirtilen eserlere sayı konulması ise hiçbir akademik çalışmada rastlanılmayacak bir durumdur. Yazarın bunu ne hikmetle yaptığı gerçekten merak konusudur.

IV. Ekler

Eserin Ekler kısmında, "Muallim Naci'nin Şiir Vokabuleri" yer almaktadır. İçindekilerde Kelime Serveti şeklinde kullandığı bu adlandırmanın eklerde vokabüler şeklinde karşımıza çıktığını görmekteyiz. Burada, incelemede esas olan kelimeler alfabetik olarak dizilmiş ve türlere göre ayrılmıştır. Doğal olarak elimizde metinler bulunmadığı için burada verilen sayısal bilgilerin ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu bilemiyoruz. Ancak, burda da önemli hatalar olduğuna inanıyoruz. Zira, yaklaşık 42 bin kelimenin bir insan tarafından fişlenmesi, bunların sıralanması ve tasnif edilmesinin güç olduğunu bir uygulamacı olarak tahmin etmekteyim. Günümüzde bilgisayarlı içerik çözümlemesinde bile sorun olan bu hususa, sayın Tarakçı'nın henüz asistanken teşebbüs etmesi büyük bir cesaret işidir.

Sonuç

Edebiyat bilimi, ancak ciddi yapılan araştırmalarla gelişir ve değer kazanır. Hele ki akademik bir ünvan elde etmeye yarayan bu tarz çalışmaları yapanların konuları üzerinde daha titiz durmaları gerekir. Bunda ise, konuyla ilgilenmek veya sevmek dışında metod bilgisi ve dikkat gereklidir. Şayet yeterli metod bilginiz yoksa ve dikkatinizi de veremiyorsanız, en iyi konuyu bile berbat edebilirsiniz. Basit bir örnek olarak, üzerinde çalıştığımız eseri gösterebiliriz. Prof. Dr. Tarakçı, Alman yazar Goethe'yi (Göthe) çocukları bile güldürecek tarzda Göte şeklinde yazmıştır. Bu basit bir hata olarak görülebilir. Ancak unutmayalım ki Çin atasözünde belirtildiği gibi bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir generali, bir general bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi mahvedebilir. Dolayısıyla bilim temelde ayrıntıya dayanır.

Bu tür bilimsel araştırmaların temelinde, estetik tavır ön planda yer almalıdır. Oysa, Celal Tarakçı, pratik-maddi tavırla Naci'nin eserlerine yaklaşmıştır. Şiirlersi veya diğer eserlerini kelimelere, kelimeleri gruplara, grupları alt dallara ayırarak detaylı bir inceleme yaptığını sanmaktadır. Yapılan bu detaylandırma seviyeli bir şekilde yorumlansaydı belki de önemli sayılabilirdi. Ancak, daha bakış açısındaki yanlışlık ve kültürel alt yapı bakımdan yetersiz olması onu engellemiştir. Bu da eserin bir doktora tezinden çok, master tezi şekline dönüşmesine sebep olmuştur.

Dostoyevski, "Herşey için bir açıklama bulmaya çalışmamalısınız" der. Oysa sayın Profesör Tarakçı, Naci hakkında yaptığı bu çalışmasında hemen herşeye bir açıklama bulma gayesiyle hareket etmiştir. Bu da, tam tersi bir etki göstermiş ve Naci'nin taraklanmasına sebep olmuştur. Bütün bu sebeplerden dolayı eserin Yeni Türk Edebiyatı'na fazla bir katkısının olacağını söyleyemeyiz. Ancak yapılan bir iyilik varsa, o da yanlış bir monografi nasıl hazırlanır konusuna örneklik etmesidir.

 


[1]Afşar Timuçin, “Anılar Tarih Olur Anılardan Tarih Olmaz”, Varlık, nr: 957, Haziran 1987.

[2]Bu konuda geniş bilgi için bkz: Monroe C. BEARDSLEY, Thinking Straight, Principels of Reasoning for Readers and Writers, Second Edition, New Jearsy: Prenctice-Hall , Inc., 1960, 151-188.

Comments Off

Filed under Araştırma

Ahmet Hamdi Tanpınar

"Ahmet Hamdi Tanpınar"

"Edebiyata Adanmış Bir Hayat:

Ahmet Hamdi Tanpınar"

(Halûk Harun DUMAN)

Sanatkâr bilmeli ki efkâr-ı umûmiye yoktur; daima birkaç, birkaç yüz kişi vardır. Bu birkaç yüz kişiyi seçmek meselesidir ki asıl hünerdir. Bu birkaç yüz kişi senin ayarında olursa ayağın sağlam basar…

TANPINAR.

 

Romanları, şiirleri, Denemeleri ve edebiyat tarihiylekültür dünyasında önemli bir yere sahip olan Tanpınar, 62 yıllık hayatını, tam anlamıyla edebiyata adamıştır. 23 Haziran 1901 tarihinde, İstanbul'da hayata gözlerini açan yazar, müftü ve kadılar yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Ailesi o yıllarda İstanbul'un Şehzâdebaşı semtinde oturmaktaydı. Burası, Fatih ve Beyazıt arasında kalan, İstanbul’un eski bir semtiydi. Camileri, medreseleri ile muhafazakar; direklerarası ve diğer eğlence mekanları ile de yeniliği içinde barındıran bir muhitti. Bir yandan Şehzâdebaşı Camii’nin görkemli silüeti, öte yandan kalabalık sokakları buraya farklı bir hava vermekteydi. Anadolu deneyimleri gibi, Şehzâdebaşı’nın renkli yaşantısı Tanpınar’ın zihninde önemli bir yer edinecekti. İlerleyen yıllarda, özellikle faytonuna semaver koyup yangın izlemeye giden İstanbul paşasını ve ramazan geceleri kahveleri dolduran sarıklı ulemayı bir masal havası içinde hatırlayacaktı…

Tanpınar'ın doğduğu yıllar, Osmanlı Devleti'nin yıkılma sürecinin hızlandığı ve durdurulamaz bir noktaya geldiği dönemdi. Siyasi çalkantılar, kaybedilen savaşlar ve topraklar, iflas etmiş bir devlet ekonomisi, ülkedeki sosyal huzursuzluğu gün geçtikçe artırmaktaydı. Daha önce Osmanlı Devleti'nin birer unsuru olan azınlıklar, ayrılık sevdasıyla devlete baş kaldırır hale gelmişti. Bu nedenle Makedonya'da büyük bir ayaklanma başlamış, Arap yarımadısında ise isyanlar artmıştı. Nitekim bu kargaşa birkaç yıl sonra etkisini daha da artıracak ve Tanpınar henüz on yaşında bir çocukken, ülke ard arda gelen bir savaş sürecine girecekti. 1911 yılında Trablusgarp, 1912 yılında Balkan, 1914 yılında ise I. Dünya Savaşı'na maruz kalan Osmanlı’nın yıkılışı artık kesinleşmişti.

İşte bu acılı ve hüzünlü yıllar, henüz çocuk denecek yaşta olan Tanpınar'ı derinden etkiler. Babasının tayiniyle birlikte dolaştığı Anadolu şehirlerinde yokluğu, yoksulluğu ve hayatın acımasızlığını yakından tanır. Yazar çocukluğunu, kadı olan babasının görevle gittiği yerlerde geçirir. Ergani, Erzurum, Kerkük, Musul, Sinop, Siirt, Antalya’da muhteşem Osmanlı coğrafyasının, birbirinden farklı uçlarını görür. Henüz çok küçük yaştadır. Buralarda edindiği intibaları daha sonraki yıllarda eserlerinde birer motif olarak kullanacaktır. Çünkü bu yerler, Türk kültürünün zirveye ulaştığı mekanlardır. Buralarda mekanın insan ruhunu şekillendiren taraflarını tanır. Aradan uzun yıllar geçse bile, buralarda edindiği intibaları içinde canlı olarak yaşatır. Henüz onbir yaşında Balkan Savaşı (1912-13) yangınının ardından Erzurum’da kendisini bir masal havası içinde bulur.

Sürekli bir göçle geçen bu çocukluk yılları, onun düzenli bir eğitim almasını engeller. Ancak, aile eğitimlidir ve okumanın önemini çok iyibilen bir kültürel geçmişe sahiptir. Bu nedenle ilk eğitimine aile içinde başlar. Babası, annesi onu hayata hazırlamak için her imkanı sunarlar. Herşeyden önemlisi geleneksel halk edebiyatını çok iyi bilen Trabzonlu ninesi ona hikayeler, masallar anlatır, şiirler okur. Bu anlatılanlar çocuk zihninde önemli bir yer tutar. Yıllar sonra yaptığı Erzurum seyahatinde ninesinin anlattıklarını şöyle anımsar:

Bu dağlardan sonra Aşık Kerem, benim için bir hayalet yolcu gibi kervanımıza takılmıştı. Zaten ninemin sık sık hatırlayışları yüzünden bu yolculuk biraz da onun namına yapılıyor gibiydi. Bu Trabzonlu kadının bütün coğrafya bilgisi memleketiyle gençliğinde gittiği Yemen, Mekke bir yana bırakılırsa, bu hikayeden gelirdi. Bu, bilgiden ziyade dine benzeyen bir coğrafya idi. Bütün akarsulara, dağlara canlı, ebedi varlıklar gibi bakardı. Sanki şiir, din, gurbet duygusu, hayat tecrübesi, birbiri ardınca yaşanmış hayatların rüyalarımızda birbirine karışmasına çok benzeyen bir yığın inanış artığı bu dağları, dereleri onun için ilahi varlıklar yahut veliler haline getirmişlerdi. İkide bir beni mahfesinin yanına çağırarak biraz sonra uzağından geçeceğimiz veya huzuruna varacağımız ebediyetin adını, varsa hikayesini söyler, Yunus’tan Aşık Kerem’den beyitler okurdu. Suphan Dağı’nın yolumuzun hangi tarafına düşeceğini, hangi gece Yıldız Dağı’nın dibinde konaklayacağımızı mekkarecilerden daha yola çıkmadan sorup öğrenmişti. Onun için ikimiz de hazırdık…[1]

Bu yıllarda, henüz onüç yaşında yaşadığı bir trajedi onu hayatı boyunca etkiler. Kerkük'ten ayrılırken hastalanan annesi Musul'da vefat eder. Bu acı ve öksüzlük içinde sığınağı şiir kitapları, bilhassa Ahmed Haşim'in Şiir-i Kamerleri olur. Okuduğu bu şiirlerin etkisiyle kendisi de şiir yazmaya ve bu büyülü dünyanın kapılarından içeri girmeye başlar. Sonraki yıllarda yazdığı annem için başlıklı şiirde şöyle der:

 Seni gömdük anne yıllarca evvel"Ahmet Hamdi Tanpınar"

 Göz yaşlarımızla bu ıssız yere

 Kimsesiz bir akşam ziyaya bedel

 Matem dağıtırken hasta kalblere…

 

 Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun

 Hüznüyle erirken Dicle de sessiz

 Öksüzlük denilen acıyla vurgun

 Bir başka ölüydük bu toprakta biz…

Henüz gençtir ve arayışları devam etmekdir. 1916 yılında babası Antalya’ya atanır. İç dünyasını etkileyen bu şehirde liseyi bitirir. Üniversite eğitimini tamamlamak için İstanbul’a gelir. 17 yaşında, Darülfünun-ı Osmani, yani bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Baytar Mektebi’ne kaydını yaptırır (1918). Ancak buradaki eğitim onun şair ruhunu tatmin etmez. Sürekli olarak sanatla ve şiirle uğraşacağı bir bölüme geçmeyi düşünür. Bir yıl sonra, kendisine bambaşka bir dünyanın kapılarını açan edebiyat bölümüne geçiş yapar. Onun gerçek anlamda edebiyatla tanışması ve uğraşması da bu yıllarda başlar. Bölümde sanat tarihi ve edebiyat derslerini veren Yahya Kemal (Beyatlı) bütün hayatını değiştirecek şekilde onu etkiler. I. Dünya Savaşı'nın çalkantılı ortamı içinde, gelecekten çok şeyler bekleyen biri olarak burada okumaya başlar. Osmanlı Devleti artık son yıllarını yaşamak üzeredir. Savaşlar kaybedilmiş ve İtilaf Devletleri donanması İstanbul boğazına demirlemiştir. Basına ve mektuplara uygulanan sansür nedeniyle insanlar olup bitenlerin farkında değildir. Bütün ülkeye büyük bir kaos ve hüzün çökmüştür. Sultan Vahdettin bu durumdan kurtulmak için İngilizlerin himayesini ve rehberliğini istemektedir.

Bu ortam içinde Tanpınar’ın, hoca olarak karşısında bulduğu Yahya Kemal onun için büyük bir şans olur. Balkan acısını bizzat yaşamış, Doğu ve Batı kültürlerini çok iyi bilen bu ünlü şair, onu kısa zamanda kendine bağlar. Yahya Kemal, Osmanlı'nın haşmetli ve azametli günlerini eserlerinde yansıtarak, her şeyin henüz bitmediğini öğrencilerine aktarır. O, bir ulusun yaralar alabileceğini, ancak bunlarla ölüp yok olmayacağına inanmaktadır. Başlı başına bir dünya olan Yahya Kemal, genç şairi etkilemekte fazla zorluk çekmez. Billur bir kaseyi andıran bu genç adama bilgilerini akıtır. Fakülte sıralarını aşan bu bilgi aktarımı arkadaşlarıyla katıldığı kahvehane sohbetleriyle devam eder.

Ülkeyi içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak için aydınlar harekete geçerler. Eski bir Osmanlı generali olan Mustafa Kemal Paşa, bu amaçla yola çıkar ve Anadolu'ya gider. Çünkü Anadolu henüz İstanbul gibi kozmopolitleşmemiş ve düşman kontrolüne tam anlamıyla girmemiştir. Binlerce yıldır Türk yurdu olan bu yerlerdeki miliyetçilik duygusunu harekete geçirmeye kararlıdır. 23 Temmuz 1919 tarihinde yapılan Erzurum Kongresi’nde millî sınırların aşılamayacağı ve düşmana teslim edilemeyeceğine dair önemli kararlar alınır. Bu kararlar, Türk ulusunun yeniden uyanış ve kurtuluş mücadelesinin başlangıcı olur.

Tanpınar bir yandan fakülteye devam ederken, öte yandan Yahya Kemal ve arkadaşlarının yaptığı özel toplantılara katılır. Burada ateşli konuşmalara tanık olur. Ayrıca, edebiyatın ve şiirin her dakika yaşadığı çevrelerden yararlanır. Kültürlü bir gençtir. Edebiyata, sanata karşı aşırı bir ilgisi vardır. Hadiseleri yalnız okudukları ile değil, gördükleri ve yaşadıkları ile de yorumlama özelliğine sahiptir. Arkadaşları ve hocalarıyla birlikte gittiği yerlerden biri de Nuruosmaniye’de bulunan İkbal Kahvehanesi’dir. Kurtuluş Savaşı’nın bu sıkıntılı ortamında birlikte olduğu arkadaşları ve öğretmenleriyle Dergâh dergisini çıkarmaya başlarlar. Acemi ve usta yazarların bir arada çıkardığı dergide Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı ve Yakup Kadri gibi kendilerini ıspatlamış yazarlar ön sırada yer alır. Onların hemen yanıbaşında ise Ahmet Kutsi, Kemalettin Kami, Hasan Ali ve Ahmet Hamdi gibi genç isimler yazı kadrosunu oluşturur. Bu edebiyat mahfili onun entelektüel gelişiminde önemli rol oynar.

Aynı yıllar içinde, ilk şiirini yayınlama fırsatı elde eder. Celal Sahir’in (Erozan) yayınladığı Altın Kitap dergisinde, “Musul Akşamları” şiiri çıkar. Hüzün ve yanlızlığın yoğun olarak işlendiği şiirin ilk iki kıtası şöyledir:

Son ziyalar iner uyuyan nehre,

Ufku mineleyen kızıl akşamdan.

Nakş eder her hüzme ihtiyar şehre,

Titrek, loş gölgeler, hicranla gamdan…

 

Sularda açılır fani çiçekler,

Ufka ezanların yükselir ahı.

Şimdi boş sahili, gurbetle bekler,

Kimsesiz çöllerin yorgun seyyahı…

Bu onun adını şair olarak duyurduğu ilk deneyimidir. Daha sonraki yıllarda, aralarında Dergâh, Millî Mecmua, Hayat, Görüş, Ülkü, Varlık, Oluş, Kültür Haftası ve Aile gibi saygın dergilerin bulunduğu edebiyat dünyasında bu tür eserlerini yayınlar.

1923 yılında Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin mesnevisi üzerine bir bitirme tezi hazırlar. Tanpınar henüz 22 yaşında bir gençtir. Öğretmen olarak Millî Mücadele'nin başlangıç yeri olan Erzurum'a atanır. Bu onun Erzurum'a ikinci kez gelişidir. Savaşların yakıp yıktığı, harap ettiği Erzurum, onun gözüne yaslı bir kent olarak görünür. Ancak bu acılı yas perdesi sonsuza kadar sürecek değildir. Millî Mücadele'nin kurmayları bu kez de siyasi arenada başarılı olmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Lozan Konferansı toplanır ve ülkenin geleceği hakkında kararlar alınmaya başlar. Bu ortam içinde göreve başlayan Tanpınar, Erzurum’da Millî Mücadele'nin mekanları ve insanlarını tanıma fırsatı elde eder. İlk kongrenin açıldığı binayı, Atatürk'ün kaldığı evi, mücadeleyi destekleyen Albayrak gazetesinin çıktığı matbaayı ve onu çıkaranları görür. Bunun ötesinde, kurtuluş savaşını hazırlamanın haklı grurunu içlerinde taşıyan, ancak vakar ve ulviyetlerini kaybetmeyen insanlarla tanışır. Hiç bir zaman unutamayacağı bu anlar, hayatının en önemli belki de en çarpıcı dönemleri olacaktır.

Tanpınar, şehri tanıma dışında, bir yandan eğitim hayatına, öte yandan edebi çalışmalarına zaman ayırır. Şehirde çıkarılmaya başlanan küçük okul dergilerinde ilk şiirlerini ve yazılarını yayınlar. Erzurum’da öğretmenler tarafından çıkarılan Muallimler Birliği Dergisi’nin 15 Mart 1924’de çıkan ilk sayısında "Sonbahar" başlıklı şiiri yer alır:

Durgun havuzları işlesin, bırak

Yaprakların güneş ve ölüm rengi

Sen kalbini dinle, ufuklara bak.

 

Düşünme mevsimi inleten hangi

Elemdir mest etsin ruhumu yeter

Esen rüzgarların durgun ahengi.

 

Yan yana sessizce mevsimle keder

Hicrana aldanmış kalbimde gezsin

Esen rüzgarlara sen neş’eni ver…

Yine aynı sayıda "Şöhret ve Edebiyat" başlıklı bir yazısı çıkar. Bu iki yazı, onun entellektüel hayatının başlangıcında kaleme aldığı ilk ürünler olurlar. Bu yazıda sanat ve edebiyatta kalıcılık meselesini irdeleyen Tanpınar'ın, genç yaşında böyle bir konuya el atması oldukça önemlidir. Henüz genç bir öğretmendir ve bu ilk ürünler onun, gelecekte iyi bir yazar olacağının müjdecisidir. Bunun gibi, bütün Türk ulusunun ümitlerini artırıcı haberler ardı ardına gelir. Lozan Antlaşması imzalanmış, İstanbul düşman işgalinden kurtulmuş ve Ankara başkent olmuştur. Bütün bunlardan önemlisi, 29 Ekim 1923 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı taçlandıran cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu zafer, Atatürk ve arkadaşlarının Türk ulusuna verdikleri büyük ve görkemli bir armağan olacaktır.

Erzurum'da birkaç yıl süren öğretmenlik hayatından sonra yazar, unutulmaz dostluk ve anılarla şehirden ayrılır. Yine öğretmen olarakBeş Şehir'de anlattığı Konya ve Ankara'da görev yapar. Konya'da Türk-İslam mimarisinin ve kültürünün derin izlerini bulur. Burada Mevlana’yı daha ayrıntılı olarak tanır. Ayrıca tasavvuf edebiyatı üzerinde derinlemesine bilgi edinir. Ankara'da ise yeni kurulan devletin coşkusuna ortak olur. Bu coşkuyu Ankara ovasına sinen tarihi olaylarla birleştirir. Gezdiği bu şehirler meraklı genç adamın, adeta tarihle konuşmasını ve buluşmasını sağlar.Bütün bu şehirlere, eserlerinde yeri geldikçe göndermeler yapar.

Yıllar süren Anadolu tecrübesi, Ahmed Hamdi’nin meselelere farklı bakmasına sebep olur. Görünenin arkasında görünmeyene dikkat ederek ulusal ruhu açığa çıkaran eserler verir. Bergson'un sezgiciliğini eserlerinde uygulamaya çalışır. Şiirlerinde, mimari eserlerden yola çıkarak zengin Türk kültür tarihini irdeler. Aşk, doğa ve insana mistik bir gözle bakar. Hikaye ve romanlarında ise eski günlerin hem hüzünlü, hem ironik taraflarını işler. Bu eserleri, onun sanatkarlığının unutulmaz taraflarını ortaya çıkaran ürünlerdir. Hocası Yahya Kemal gibi şiirlerinde değişkiler (transposition) yaparak, tarihi olanı aktüel zaman içine yerleştirir.

1930 yılından sonra Ankara’da Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışır. 1932 yılındaysa İstanbul’da Kadıköy Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanır. Bir yıl sonra, Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi, estetik ve mitoloji dersleri verir. Bunun yanısıra Amerika Koleji’nde Türk edebiyatı okutur. Şiirleri yanında, öyküleri de dergilerde çıkmaya başlar. İlk öyküsü olan “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni 1936 yılında Ağaç dergisinde yayınlar. Yayın faaliyetini sürdüren Tanpınar, 1937 yılında ise Tevfik Fikret hakkında küçük boyutlu bir kitap hazırlar.

Yazının başlığında da belirtildiği gibi Tanpınar, hayatını tam anlamıyla edebiyata ve sanata adamış bir kültür adamıdır. Bu nedenle, 1933 yılında ünlü şair Ahmet Haşim ölünce, sanat tarihi derslerini vermekle görevlendirilir. Ülkenin en seçkin okullarından biri olan Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat tarihi, estetik ve mitoloji kürsüsünde öğretim üyesi olur. Bu coşkun ırmak nihayet akacağı doğru kanalı bulmuştur. Akademideki yılları oldukça verimli geçer. Sanat ve edebiyat hakkında birbirinden önemli eserler yazar. Daha onbeş yaşında başladığı şiirlerini farklı edebiyat dergilerinde yayımlar. Bunun yanında bulunduğu çevre içinde yazdıklarıyla haklı bir üne kavuşur. Edebiyatı yalnız edebi eser üretmek olarak görmeyen yazar, onun tarihi ve kuramsal yönüyle de ilgilenir. Birbirinden ilginç makalelerinde teorik olarak konuyu araştırır. Onun bu merakı nihayet meyvesini verir ve 1939 yılında, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atanır.

Bilindiği gibi bu yıl, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın yüzüncü yıl dönümüdür. Bunu, Türk tarihi açısından mühim bir başlangıç olarak gören yetkililer, edebiyat fakültesinde böyle bir kürsünün açılmasına karar verirler. Böylece çağdaşlaşma devrinin sosyo-politik ve kültürel birikiminin daha iyi bir şekilde inceleneceğini düşünürler. Bu hem Tanzimat'ın gerçekleşmesinde etkili olan edebiyatçılar, hem de uluslaşma bilincini eserlerinde işleyen sanatkarların unutulmadığını gösteren önemli bir kadirbilirliktir. En verimli yıllarını bu kürsüde geçiren Tanpınar, edebiyat tarihi araştırmalarında bir zirve olan eserini bu dönemde kaleme alır. Ayrıca, kendisinden sonra gelecek olan araştırmacıların yetişmesini sağlar.

Bu yıllar yine bütün dünyayı etkileyecek olan savaş yıllarıdır. Almanlar, 1 Eylül 1939 tarihinde Polonya'ya saldırır. Böylece yıllar boyu sürecek olan II. Dünya Savaşı başlamış olur. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal'in ölümünün üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve kurmayları Türkiye'yi savaşa sokmamak için azami gayret gösterirler. Çünkü onlar savaşın yıkım ve acısını bizzat yaşamış insanlardır. Yeni kurulmuş bir devleti, sonu bilinmeyen bir maceraya sürüklemenin büyük bir kötülük olacağına inanılar. Türkiye bu yıllarda hemen her alanda bir içe kapanma ve kendi yağıyla kavrulma politikasını tercih eder. Bu nedenle ülke içinde yokluklar ve kıtlıklar baş gösterir. İnsanlar gıda maddelerini karneyle almakta, geceleri karartma uygulanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, ulaşım ve eğitim hayatında yavaş da olsa bir büyüme göze çarpar. Yeni demiryolları açılır, bazı Anadolu şehirlerinde hava alanları faaliyete geçer ve kırsal kesimi aydınlatmak için Köy Enstitüleri kurulur.

Halk Partisi'nin tek başına iktidarda olduğu bu yıllarda, kültür ve sanat hayatı bu partinin politikasına göre şekillenir. Kendini batı kültürünün bir parçası göstermek için Avrupa edebiyatlarından tercümeler yoğunlaşır. Özellikle, Türklerin eski Anadolu uygarlığının bir parçası olduğu görüşü halen varlığını muhafaza etmektedir. Bu nedenle Sümerler, Etiler, Hititler gibi eski çağ medeniyetlerinin izleri araştırılır. Bunun dışında bazı aydınlar, Türklerin batılı olabilmesi için önce antik Yunan kültürünü bilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Bu amaçla, çıkarılan Tercüme Dergisi’nde, antik Yunan klasikleri çevrilip, yayımlanmaya başlanır. Bu çeviri faaliyetleri II. Dünya Savaşı yıllarında da hızla devam eder.

Devletin resmi kültür politikası bu yönde olmasına karşın, bazı aydınların bakış açıları farklıydı. Onlara göre Batı kültür ve medeniyet çevresine girebilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyordu. Kendi dilimizi, kendi kültürümüzü ve kendi sanatımızı tanıyıp Batılı formlarla şekillendirmemiz lazımdı. Bu düşüncede olanlardan biri de, Tanpınar'ın hocası Yahya Kemal'di. O, şiirlerinde ve edebi sohbetlerinde her zaman Türk kültürünün, özellikle de Osmanlı şiirinin muhteşem örneklere sahip olduğunu iddia etmekteydi. Bunun gibi Türk mimarisinin ve müziğinin de Batı'nın imrenebileceği ölçüde eserler olduğuna inanıyordu. İşte II. Dünya Savaşı yılları, yurt dışında askeri çatışmalar, yurt içindeyse bu tür fikri kamplaşmalarla devam etmekteydi.

Tanpınar, 1940 yılında, yetişmesinde büyük emeği geçen, gerek fikri, gerekse sanatsal açıdan etkilendiği Yahya Kemal hakkında bir kitap yayımlar. Hocasının şiir dünyasını ve sanatçı yönünü tanıtır. Bu eseri de yazarın orijinal çalışmaları arasında yerini alır. 17 Şubat 1941'de Alman orduları Bulgaristan'ı işgal ederek Türk sınırlarına yaklaşırlar. Bu durum iç piyasayı olumsuz etkiler. Buğday ve arpa unu karışımından yapılmış tek tip ekmek yapımına karar verilir. Hitler, İnönü’ye bir mektup göndererek desteğini ister. Türkiye'nin savaşa gireceğini düşünen halk İstanbul'u terketmeye çalışır. Bu karanlık ortam içinde II. Dünya Savaşı'nın sonunu getirecek olan Alman-Rus Savaşı 22 Haziran'da başlar. Askerlik üç yıla çıkarılır, başka ekmek olmak üzere gıda maddelerinin fiyatları astronomik ölçüde artar.

İşte bu yıllarında A. Hamdi Tanpınar, özgeçmişine yeni bir sıfat ekleyecek ve Maraş milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'ne katılacaktır (1942). Bu zorlu dönemde siyasi hayatla yakından ilgilenecek ve görüşlerinden yararlanılacaktır. Edebiyatçıların veya bilim adamlarının meclise girmesi, Atatürk döneminde başlatılmış bir uygulamadır. Onların katılımıyla meclisin entellektüel düzeyinin artırılması düşünülür. Ayrıca, bu insanlara çalışmalarını daha rahat bir ortam içinde yapmalarına fırsat tanınır. Bu dönem içinde Tanpınar, önce Namık Kemal Antolojisi (1942) ardından Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943) adlı eserlerini yayımlar. Beş öyküden ibaret olan ikinci eserinde yazar ruh çözümlemesi ve kimlik üzerinde durmaktadır. Öykü karakterlerinin karanlık geçmişi ve yine karanlığa yol bulan geleceğini estetik bakış açısıyla yansıtır.

Tanpınar’ın her öyküsünde insanın kendi özünü ve kimliğini arayışı söz konusudur. Bu öykülerine kendi yaşantısından kesitler katan yazarın, özellikle ruh çözümlemesi ve rüya üzerinde durması önemlidir. Bu iki husus, onun sanat felsefesinin temelini oluşturan özelliklerdir. Örneğin, Erzurumlu Tahsin öyküsünde, Erzurum'dan tanıdığı birinin öyküsünü anlatır. Zengin bir ailenin çocuğu olan ve hukuk eğitimi alan bu gencin dünyaya boş vermişliğini işler. Savaşlar, depremler ve yokluklar içinde geçirilen günlerin bir genç adam üzerinde yaptığı olumsuz etkiyi gözler önüne serer. Yazar, böylece kişisel gözlem, yaşantı ve anıların, öykü yazmada ne kadar etkili olduğunu da gösterir. Bunun bir başka örneği 1944 yılında Ülkü Dergisi’nde tefrika edilen Mahur Beste romanında görülür. Bu romanda Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşayan seçkin bir çevrenin hayatları anlatılır. Diğer roman ve öykülerinde olduğu gibi bu eseri de kendi yaşantısından izler taşır.

Tanpınar, milletvekili olarak Ankara'da görevine devam ettiği yıllarda dünya büyük bir karmaşayı yaşamaktadır. 1945 yılında Sovyet orduları Almanya'ya girer ve 7 Mayıs'ta Almanya teslim olur. Bu başarıdan güç alan Sovyetler Birliği, Ardahan, Kars, Artvin illerinin kendisine verilmesini ister. Ayrıca boğazlardan üs talep eder (25 Haziran). Ancak, İnönü ve arkadaşları bu isteği geçiştirmekte başarılı olurlar. Yine bu yıl içinde insanlık tarihinin en büyük katliamı gerçekleşir. Hiroşima'ya atılan atom bombası ile 78 bin kişi ölür (6 Ağustos). İki gün sonra Nagazaki'ye ikinci atom bombası atılır ve Rusya, Japonya'ya savaş ilân eder (8 Ağustos).

Dış dünyada cereyan eden bu gelişmeler, yurt içini etkilemekte gecikmez. Tek Parti yönetiminin uygulamalarını ve keyfi tutumunu protesto eden Celal Bayar, CHP'den ayrılır. Bu ilerde yeni siyasi olumuşlarını gerçekleşeceğinin ilk ve en canlı habercisidir. 21 Ekim 1945’de yapılan genel sayım, ülke nüfusunun 19 milyona yaklaşttığını göstermektedir. Bütün zor şartlara rağmen kalkınma hamleleri yapılmaktadır. Ancak genç Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni olaylara gebe kalacağı açıktır. Nitekim, birkaç ay sonra öğrenci olayları yoğun olarak yaşanmaya başlanır. Sovyetler Birliği yanlısı solcu öğrenciler ile onlara karşı olan milliyetçi gruplar arasında çatışmalar artar. Üniversiteli gençler solcuların yayın organı olarak gördükleri Tan Matbaası'nı basıp tahrip ederler (4 Aralık 1945).

Bu karmaşa içinde Tanpınar, 1946 yılına kadar meclis çatısı altında yer aldı. Ancak, siyaset onun sanatkar ruhundan çok uzak ve çok farklıydı. Bu nedenle dört yıllık görev süresi bitip yeniden aday gösterilmeyince bir süre Millî Eğitim Müfettişi olarak çalıştı. 1948 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde yeniden estetik dersleri verdi. Yaklaşık bir yıl sonra da ölünceye kadar çalışacağı üniversitedeki kürsüsüne döndü. Bu arada Demokrat Parti kurulmuş ve ülkede çok partili hayata geçişin ilk ciddi adımları atılmıştı. Halk Partisi'nin halkı karşısına alan politikasına muhalif, halkın yanında ve onunla birlikte olan yeni bir parti doğmuştu.

Bu yıl aynı zamanda yazarın unutulmaz eserini yayımladığı bir yıl olur ve Beş Şehir 1946 yılında okurlarla buluşur. Erzurum, Konya, Ankara, Sivas, İstanbul'un anlatıldığı eser, bu şehirlere adanmış devasa bir abideyi andırır. Taş ve topraktan değil, kelimelerden ve duygulardan yapılmış bir abideyi… Tanpınar, bir müddet yaşadığı bu şehirleri, tarihten gelen özellikleri ile okurlara tanıtır. Adeta şehirlerin ruhunu yakalamaya çalışır. Mekanın insan üzerindeki etkisine ve ulusal bilincin oluşmasında mekan-insan arasındaki ilişkinin önemini irdeler.

II. Dünya Savaşı ardından kurulan düzende iki bloklu dünya ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Sovyetlerin oluşturduğu sosyalist dünya, diğeri ise ABD'nin temsil ettiği kapitalist dünyadır. Türkiye'nin jeo-stratejik önemini kavrayan Amerika, demokrasiyi destekleme adına ülkeye para yardımına başlar. Truman’ın önerileri ile ABD Senatosu Türkiye'ye 100 milyon dolar yardım yapmayı kabul eder (22 Nisan). Böylece Amerika, zenginliğini kullanarak, güçlü bir müttefik kazanmış olur. Doğal olarak bu yakınlaşmada Türkiye'yi Rusya'ya karşı bir tampon olarak kullanma isteği önemli rol oynar. Ayrıca Ortadoğu'da kurulacak olan İsrail Devleti'ne tepki göstermesini engellemiş olur. Nitekim İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde Telaviv'de kurulur. Türkiye ise bu dönemde, Kıbrıs ve öğrenci gösterileri ile uğraşmaktadır.

1949 yılına gelindiğinde, CHP bazı uygulamalardan geri adım atmak zorunda kalır. Dine karşı olmadığını göstermek için Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırılır. Birkaç ay sonra ise kapatılmış olan bazı türbelerin yeniden açılmasına izin verilir. Bu hareketler, CHP'deki paradigma değişiminin önemli işaretleridir. Çünkü, CHP yöneticileri yapılacak bir seçimde iktidarı elde tutamayacaklarını bilmektedirler. Bunun en önemli sebebi ise dini uygulamalar karşısında takındıkları sert tavırdır.

Milletvekilliğinden ayrılmış olan Tanpınar, en önemli eserlerinden biri olan 19’uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ni bu yıl içinde yayımladı. Bu eserinde Tanpınar yalnız estetik formasyonunu değil, edebiyat tarihçiliğini de ön plana çıkaran bir anlayışa sahiptir. Edebi gelişmeleri siyasal-sosyal ve ideolojik oluşumları göz önüne alarak inceler. Her şeyden önce edebi eserin bir estetik ürün olduğunu ve bu ürünü veren sanatkârın da estetik bir amaç güttüğü görüşünü hissettirir. Tanpınar hocası Köprülü gibi, edebiyatı kültür tarihinin bir dalı olarak görür. Bu nedenle, kültürü oluşturan farklı unsurlar, özellikle de değişen zihniyetler konusuna eserinde yer verir. Yazdığı eserin, Türk insanında başlayan yeni bir düzenin tarihi olduğunu belirtir. Bunun için seyyal bir metod takip ettiğini söyleyerek, etkilendiği Batılı tarihçiler ve yöntemlere kısaca temas eder. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1. Brunetiere'nin "edebi türlerin gelişimi"ne dayanan devirlere göre sınıflandırma.

2. Petersen ve Wechssler ile Albert Thibaudet'in nesiller görüşü.

3. Hippolyte Taine'in ırk, zaman ve muhit fikirleri.

Bu görüşler yanında, takip ettiği metodu araştırılan konunun belirlediğine değinen yazar, özellikle tahlillerde, edebi eserin bizzat kendisine başvurduğunu belirtir. Edebi eserin taşıdığı duygu, görüş, düşünüşe önem verir ve yazıldığı devir içindeki etkisini göz önüne alır. Bu amaçla eseri ortaya çıkaran sanatkârın hayatı üzerinde fazlaca durduğunu söyler.[2]

Tanpınar’ın 1949 yılında yayımladığı bir diğer ünlü eseri ise Huzur romanıdır. Dört bölümden ibaret olan ve her bölümü bir karakterin adını taşıyan eserde Mümtaz adlı bir gencin hayatından kesitler anlatılır. Galataray Lisesi ve Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Mümtaz'ın aşkları, hayat ve gelecekle ilgili kaygıları eserin ana omurgasını oluşturur. Psikolojik sıkıntılar içinde olan genç adamın yaşadıkları, İstanbul'un tarihi ve doğal güzellikleri içinde verilir. II. Dünya Savaşı'nın sıkıntılı ortamı içinde yazılan eserde, karşılıksız aşklar, intiharlar, hastalık ve yokluklar ustaca bir kurguyla verilmiştir. Asıl önemli tarafı bu savaş ve sosyo-politik kaygılar içinde, yazarın kendi hayatından izleri de esere yansıtmasıdır.

Tanpınar'ın bu iki dev eserinin yayımlanmasından bir yıl sonra CHP ve DP arasında başlayan siyasal gerilim iyice artar. Bu gergin atmosfer içinde yapılan 14 Mayıs seçimlerinde DP iktidarı ele geçirir. Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes ise başbakan olur ve kısa zaman içinde özellikle dini alanda değişiklikler gerçekleşir. Arapça ezan yasağı kaldırılır, radyoda Kur'an-ı Kerim yayınları başlar. Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı, din derslerinin zorunlu olmasına karar verir.

1950 yılı, Tanpınar için yine verimli bir yıl oldu. Sahnenin Dışındakiler adlı eserini yayımladı. Önce Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilen roman, daha sonra kitap halinde çıktı. Yazar, bu eserinde de II. Meşrutiyet dönemi parti çekişmeleri ve mütareke yıllarının belirsizliğini işler. Tanpınar için 1950’li yıllar Avrupa’ya yaptığı gezilerle öne çıkar. 1953’de Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İspanya ve İtalya’ya gider.

Bu yıllarda Tanpınar, yeni yayımlayacağı kitabının hazırlıklarını yapmaktadır. Yaz Yağmuru adını taşıyacak olan bu öykü kitabında yine kişisel hayatından yola çıkarak yakın çevresinde gözlemlediği olayları ve insanları irdeler. Ancak öykülerinde derinlemesine bir ruh çözümlemesi yapmaz. Öykülerde konu edilen kişiler, psikolojileri ve sosyal ilişkileri altüst olmuş insanlardır. Hemen hepsi sıradışı yaşantıları ile olay örgüsü içinde yer alırlar.

Bütün bu emeklerine ve uğraşılarına rağmen eserlerinin fazla ilgi görmemesinden yakınan Tanpınar, diğer romanlarını da kastederek şöyle şikayet eder:

(…) Bu eserlerden memnun muyum? Orası başka. Fakat Abdullah Efendi'nin Rüyaları, bilhassa birinci hikaye böyle tenkitsiz mi geçecekti? Huzur ki okuyanların hepsi sevdiler, üç makale ile, Yaz Yağmuru hiç bir akissiz mi geçecekti? Sanatkar bilmeli ki efkâr-ı umumiye yoktur; daima birkaç, birkaç yüz kişi vardır. Bu birkaç yüz kişiyi seçmek meselesidir ki asıl hünerdir. Bu birkaç yüz kişi senin ayarında olursa ayağın sağlam basar."[3]

Bu oldukça önemli değerlendirmeden de anlıyoruz ki, Tanpınar eserlerinin yeterince yankı bulmamasından yakınır. Bunun nedeni ise, kültür ve edebiyat hayatını elinde tutan kliklerin, yazara karşı gösterdiği olumsuz tavırdır. Sonraki yıllarda “medya-yayıncı kliği” olarak karşımıza çıkan ve halen devam eden bu yapının, Tanpınar gibi bir yazarı umutsuzluğa düşürmesi, kültür tarihi açısından dikkat çekici bir durumdur. Buna rağmen kültür ve sanat çalışmalarından uzak durmayan yazar, 1955 yılında Paris’te yapılan Filmoloji Kongresi’ne üç hafta süreyle üye olarak katılır.

1956 yılı yine siyasi kamplaşma ve karışıklıklar içinde geçer. Bu yılın başında DP, 20 milletvekilini partiden ihraç eder (2 Ocak). Her siyasi yönetimin sıkıntılı olduğu Basın Kanunu'nun ceza hükümleri ağırlaştırılır. Partiler seslerini Anadolu'da daha fazla duyurabilmek için basına önem verirler. Böylece yerel gazetelerin sayısında bir artış görülür. Tanpınar, 1957 yılında Münih’te yapılan XIV. Müsteşrikler Kongresi’ne bir bildiri ile katılır. Bu yıllar içinde sorun olmaya başlanan Kıbrıs konusu, Birleşmiş Milletler’de görüşülmeye başlanır. Yaklaşık bir yıl sonra, Kıbrıs'ta Türklerle Rumlar arasında çatışmalar olur ve sekiz Türk hayatını yitirir (28 Ocak 1958). Bu hadise Türkiye'nin ada konusundaki hassasiyetlerini artırır.

Daha önce yazdığı romanlarının yeterince ilgi görmediğinden yakınan Tanpınar, bu karışıklığın ardından iki eser birden yayımlar. 1961 yılında yayımlanan eserlerinden biri Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanı, diğeri ise dergilerde kalan şiirleridir. Bu romanında yazar ironik bir söylem içindedir. Doğu ve Batı uygarlıkları arasında sıkışıp kalan ve bocalama devresi yaşayan Türk toplumundan izler yansıtmaya çalışır. İsim sembolizasyonu yolu ile karakterleri adlandıran yazar, onların başından geçen komik olaylara eserinde yer verir. Hayri İrdal ve Halit Ayarcı adlı iki asli karakterin merkezde yer aldığı olaylarda "zaman" adeta somut bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bütün sorunun zamanın akılcı kullanamamakta yattığına inanan bu iki arkadaş, bunun için bir enstitü kurarak, zamanı doğru kullanmayı amaç edinirler. Gerçek hayatın dışında, sürrealist bir dünyada yaşayan bu insanların faaliyetleri yurt dışında bile ilgiyle karşılanır. Kendini enstitünün faaliyetlerine adayan Hayri İrdal, en yakın arkadaşının karısını aldatmasını bile fark edemez. Bu zamanı ayarlama tutkusu, hükümetin olaya el koyması ile son bulur ve enstitü tasfiye hareketi ile kapatılır.

Tanpınar'ın bu eseri, 1876'lardan itibaren Türk siyasal hayatında başlayan karmaşa içindeki insanların bocalaması olarak değerlendirilmiştir. Mehmet Kaplan, eseri realitenin dışında yaşayan insanların abes hayatı olarak görür. Bu tespite başka özellikler de eklemek mümkündür. Çünkü eserdeki karakterler ve zaman sembolik varlıklardır. Zamanı, siyasi düşünce, enstitüyü siyasal parti ve karakterleri de siyasetçiler olarak yorumlarsak eserin değeri daha iyi anlaşılır.

Ahmed Hamdi'nin bu yıl içinde bir araya getirdiği şiirleri duygu dünyasını ortaya koyan mühim bir eserdir. Şiir yazmaya onbeş yaşında başlayan Tanpınar, şiir tarihimizin önemli simaları arasında yer alır. Onun şiiri üzerinde gerek Valery gibi Batılı, Yahya Kemal ve Ahmed Haşim gibi Türk şairlerinin etkisi vardır. Bunun yanında Fransız şiirinin özellikle de “poesie pure” diye adlandırılan saf şiir akımının, Tanpınar'a tesir ettiği bilinmektedir. O edebi eserlerde içerik olarak medeniyet krizi ve zihniyet ikilemi, yapı olaraksa aruz-hece kaynaşmasını arar. Yalnız şiirinde değil, düz yazılarında da şiirsel bir dil kullanır. Ses zenginliğinin insanı etkilemede ne denli önemli olduğunu fark eden ender şairlerden biridir.

Tanpınar, şiir kitabını yayınladıktan sonra önemli bir yankı uyandıracağını düşünür. Ancak, yalnızca Oktay Akbal tarafından küçük bir yazı ile radyoda yapılan tanıtım onu derinden sarsar. Ürettiği eserlerin asıl adresine varmadığını ve Türkiye'deki sağ-sol kesim tarafından doğru anlaşılmadığından yakınır. Bu nedenle, kendini "sıfırdan başlamış" gibi hisseder. Onun şiirlerinde gerçek alemden çok, soyut alemle ilgilenmesinde belki de bu okur ilgisizliğinin etkisi vardır. Bilindiği gibi onun şiirlerinde, semboller, rüya ve hayal önemli unsurlar olarak karşımıza çıkar:[4]

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

diyen şair, kendini adeta bu dünyanın ve gerçeklerin ötesinde görür. Dünyayı, kökü kendisinde, yani özünde bir sarmaşık olarak algılar. Dünya, şairi bir sarmaşık gibi maddi-manevi her yönüyle sarmış, sarmalamıştır. Dünya, sonsuz mavilikler içinde nasıl yüzüyorsa, şair de kendini mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzer gibi hissetmektedir. Bu "masmavi ışık" nitelemesi yaşam ve ölümü çağrıştıran ipuçları ile doludur. Ölüm halinde insan parlak bir ışık görür ve kendinin bu ışık tarafından çağrıldığını hissedermiş. Bazı belgesel filimlerde ölümden dönen insanlar bir ışık tarafından çağrıldıklarını anlatırlar. Bu nedenle, Tanpınar, yaşadığı dünyayı, kökü kendisinde bir sarmaşık gibi algılarken, ölümü masmavi bir ışık olarak niteler. Bu imajla o, henüz yaşarken bile ölümün sınırlarını zorlayan bir algılayış içinde olduğunu bize verir.

Ölümünden kısa zaman önce yayımladığı şiirlerinde aşkın ve sevginin süzülmüş halini bulmak mümkündür:

İçme, ilk yudumda zehirler seni
Bahtın kadehime döktüğü şarap.
Her akşam koynunda uyutur beni,
Her sabah alnımdan öper ızdırap

Bu dörtlük onun bütün hayatını anlatan ipuçları ile doludur. Altmış yaşını aşkın bir hayat geçiren, savaşlar, barışlar, karmaşalar içinde ömür tüketen şair, kendisini bilinçli olarak aşktan uzak tutmuştur. Hiç evlenmemiş, sevdiklerini eserlerinde bir karakter olarak işlemeyi yeğlemiştir. Böylece içinde taşıdığı sevgi tohumunu bir başkasıyla paylaşmadan hayata veda etmiştir. O aslında ızdıraplar içinde olan bir insandır. Çevresindeki insanlar, zaman, kader, yüzsüzlükler, dünyanın gidişatı, mediniyet krizi ve ikilemler onu ızdırabını derinleştirmiştir. Önüne çıkan Avrupa'ya gitme fırsatını kaçırmasını bir yara olarak ömrünün sonuna kadar içinde taşımıştır. O, anlaşılmamaktan ve değerinin bilinmemesinden şikayetçidir. Çorak bir ülkenin, çorak toprağında yetişmiş ve hoyrat eller tarafından derilmeye çalışılmış bir sanatkâr olarak kendini algılamıştır.

Tanpınar yalnız şair, romancı veya edebiyat hocası değildir. O aynı zamanda tercüme faaliyetleri ile de adını duyuran bir yazardır. Çevirdiği eserler arasında Euripides’in Medeia, Elektra ve Alkestis adlı oyunları ile Poul Valery’nin M. Teste adlı eseri sayılabilir. Bütün bu yoğun çalışmanın ve eserleri yayımlamanın ardından Tanpınar hastalanır. Yalnız ve kimsesiz bir şekilde, onu seven birkaç insan arasında hastalığını atlatmaya çalışır. Ancak dönüşü olmayan gemi son yolculuğuna hazırdır. 24 Ocak 1962 tarihinde bir kış günü bu ünlü şair ve yazar, ani bir kalp krizi ile son nefesini verir. Onu hayattayken çok sevdiği ve her yönüyle etkilendiği hocası Yahya Kemal'in Rumelihisarı’nda bulunan kabri yanına defnederler. Acılar, hüzünler ve dualar içinde toprağa konulur. Bu tarihte yayımlanan Akşam gazetesinde, yazar hakkında tanıtıcı bir yazı çıkar. Yazıda, Tanpınar’ın nitelikleri şöyle sıralanır:

Tanpınar şiiri varlık nedeni olarak görmekle birlikte, başta roman olmak üzere hikaye, edebiyat tarihi, demene, eleştiri, fıkra, gezi-anı gibi türlerde çok değerli eserler verdi. Şiirlerinde kılı kırk yaran bir kuyumcu işçiliği dikkat çekerken, düz yazılarında daha teklifsiz, daha rahat bir uslup geliştiren Tanpınar, metinlerindeki şiirselliğin yanı sıra, engin ve çok yönlü kültürünün dildeki yansıması olan uçsuz bucaksız söz varlığıyla da okurlarını etkiledi. Sanata bir din gibi bağlanan bu estet, edebiyat tarihi, estetik, felsefe ve psikoloji alanlarındaki derin kültürüne dayanarak soyut sanat sorunlarını ele aldığı yazılar dışında, başta ezeli Batılılaşma sorunu, pek çok tarihi ve sosyo-kültürel sorunu irdelediği yazılar da kaleme aldı. Tanpınar, Batılılaşma’nın değil, yüzeysel Batılılaşmanın karşısındaydı. Ona göre Doğu-Batı karşıtlığı değil, gerçek-sahte karşıtlığı vardır; bizim atalarımız gibi Batı da gerçek hayat değerleri yaratmıştır ve bunlardan bir kısmını biz kendi hayatımıza “ekleyebiliriz” (Akşam,  24 Ocak 1962).

Tanpınar ölümüyle, arkasında onun eserlerini okuyan ve seven insanların göz yaşlarını bırakır. Hayata kendilerinden farklı bir gözle bakan, ondaki ruhu yakalamaya çalışan bu insanın yokluğu etkisini kısa zamanda hissettirmeye başlar. Bu yokluğu dolduracak tek şey, ona ilişkin güzel anılar ve arkasında bıraktığı eserler olacaktır.

Yazarın vefatından sonra onunla ilgili yeni eserler hazırlanır. Bunlardan biri önce 1969, daha sonra 1977 yılında yayınlanan Edebiyat Üzerine Makaleler adlı eserdir. Prof. Dr. Zeynep Kerman tarafından yayıma hazırlanan eser, Tanpınar’ın sanat, edebiyat ve Doğu-Batı çatışması hakkındaki görüşlerinden oluşur. Onun entelektüel düzeyini yansıtan yazılar bu eserde bir araya getirilir. Bir diğer eseri ise 1970 ve 1977 yıllarında yayımlanan Yaşadığım Gibi adlı deneme-anı türündeki kitaptır. Prof. Dr. Birol Emil tarafından yayıma hazırlanan bu eserde insan-cemiyet, insan ve ötesi, üç şehir, Parisle ilgili yazılar, Türk edebiyatı, musiki ve güzel sanatlar hakkındaki görüşlerinden oluşur. Eserde aynı zamanda yazarın renkli kişiliğinden izler bulamak mümkündür. 1987 yılında onun ardında bıraktığı notlardan hazırlanan Aydaki Kadın adlı romanı da anılmaya değer bir başka eseridir. Diğer romanlarında görülen kültür ve uygarlık çatışmalarını daha karışık bir şekilde bu eserinde ele aldığı hissedilir.

Türk kültür hayatında sıkca görülen öldükten sonra değerinin bilinmesi vefasızlığının örneklerinden biri de Tanpınar’dır. Yaşadığı yıllarda eserlerinden fazla bahsedilmeyen, sağ ve sol gibi şablon görüşler arasına sıkışıp kalan yazar hakkında öldükten sonra birçok araştırma yapılır. Tanpınar'ın hangi eserini okursanız okuyun, yararlanacağınız ve etkileneceğiniz bir parçayla karşılaşacaksınız. Ben onun şiirleri, romanları kadar, hayran olduğum Beş Şehiri'ni defalarca okumaktan büyük bir zevk aldım. Orda anlatılanlar beni duygulandırdı, düşündürdü ve hüzünlendirdi. Bu satırları yazarken de aynı hisleri yeniden yaşadım. Niçin, niçin bu insanların değeri yaşarken bilinmemiş? Niçin birileri onu unutturmak için elinden geleni ardına koymamış? Niçin, niçin… Yoksa takdir edilmek bu ülkede yetenekli insanların hakkı değil mi?..

Kaynaklar

Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 11.Bs., (İstanbul: Dergâh Yayınları 1996).

Ahmed Hamdi Tanpınar, Bütün Şiirleri, (Haz: İnci Enginün), (İstanbul: Dergâh Yayınları 1989).

Ahmet Hamdi Tanpınar, 19’uncu Asır Edebiyat Tarihi, (Haz: Abdullah Uçman),  (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006), 568 s.

Doğumunun 100. Yılında Ahmet Hamdi Tanpınar,(Haz: Sema Uğurcan), (İstanbul: Kitabevi Yayıncılık), 2003.

İnci Enginün, Araştırmalar ve Belgeler, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000).

İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001).

Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, (İstanbul: Dergâh Yayınları 2001).

Orhan Okay, Ahmet Hamdi Tanpınar, (İstanbul: Şule Yayınları, 2000)

Ömer Faruk Akün, “Ahmet Hamdi Tanpınar”, Türk Dili ve Edebiyatı, (12), 1963, ss. 1-32.

Selahattin Hilav, “Tanpınar Üzerine Notlar”, Yeni Dergi, (106), Temmuz 1973.

“Tanpınar, Ahmet Hamdi”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, [Komisyon], c. II, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları)

Turan Alptekin, Bir Kültür Bir İnsan: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Edebiyatımıza Bakışlar, (İstanbul: İletişim Yayınları 2001).


[1]Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 11. Bs., (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1996), s. 157

[2]Tanpınar’ın edebiyat tarihi Prof. Dr. Abdullah UÇMAN tarafından gözden geçirilerek yeniden yayınlanmıştır: (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006), 568 s.

[3]Aktaran: İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, (İstanbul: Dergah Yayınları),  2001, s. 313.

[4]Tanpınar ve Semboller konusunda bkz.:İnci Enginün, Araştırmalar ve Belgeler, (İstanbul: Dergah Yayınları, 2000), ss. 393-399.

Comments Off

Filed under Araştırma

Ömer Seyfettin

"Ömer Seyfettin"

“Ömer Seyfettin’de Kimlik Bilinci

(Halûk Harun Duman)

Yakın dönem Türk edebiyatında hikâyeleri kadar dil ve tarihle ilgili görüşleriyle tanınan Ömer Seyfettin (1884-1920) kimlik bilincine getirdiği açılımlarla dikkati çeken aydınlardan biridir.* Onun bu konudaki fikirleri, bireysel olmaktan çıkıp bütün millete mal olmuştur. Yazarın bu yönünü incelemeye geçmeden önce, günümüzün önemli bilgi kaynakları arasında sayılan internette Ömer Seyfettin’le ilgili neler yazılı diye merak edip baktım. Özellikle “ekşisözlük.com” diye bilinen sitede, yazarımız hakkında, olumsuz birtakım yazılar gördüm. Bu yazılarda, Ömer Seyfettin’in aşırı milliyetçi olduğu, hikâyelerinde bu özelliği çok kaba ve hesapsız bir şekilde işlediği vurgulanıyordu. Bunlardan birkaçını, imlâ özelliklerine dokunmadan, sizinle paylaşmak istiyorum:

 

Yakın dönem Türk edebiyatında hikâyeleri kadar dil ve tarihle ilgili görüşleriyle tanınan Ömer Seyfettin (1884-1920) kimlik bilincine getirdiği açılımlarla dikkati çeken aydınlardan biridir.* Onun bu konudaki fikirleri, bireysel olmaktan çıkıp bütün millete mal olmuştur. Yazarın bu yönünü incelemeye geçmeden önce, günümüzün önemli bilgi kaynakları arasında sayılan internette Ömer Seyfettin’le ilgili neler yazılı diye merak edip baktım. Özellikle “ekşisözlük.com” diye bilinen sitede, yazarımız hakkında, olumsuz birtakım yazılar gördüm. Bu yazılarda, Ömer Seyfettin’in aşırı milliyetçi olduğu, hikâyelerinde bu özelliği çok kaba ve hesapsız bir şekilde işlediği vurgulanıyordu. Bunlardan birkaçını, imlâ özelliklerine dokunmadan, sizinle paylaşmak istiyorum:

· Okumayı ögrenen Türk çocuklarına marifetmiş gibi ille de okutulan, iç kıyarak çocuk haleti ruhiyesini perişan eden, depresif bir nesil oluşumuna katkıda bulunan, kıssadan hisseci ve feci edebiyat örtmeni, hikâye yazarı.

· Bu amcamızın kitaplarını okutan ilkokul hocaları ve ebeveynlerin de kesin hasta ruhlu olduguna inanıyorum.

· Stephen King'in yerli versiyonu, biraz daha erken yaşamışı.Kafa kesmeler, insan yakmalar, kudurmalar… Aman Allah…

İdeolojik açıdan yapılan bu değerlendirmelerin, çamur at izi kalsın mantığı ile yapıldığı açıktır. Ömer Seyfettin gibi değer ifade eden bir yazarın, bu şekilde eleştirilmesi hiç de boşuna değildir. Çünkü o yazıları ve düşünceleri ile kısa süren ömrünün her anında milletine hizmet eden biridir. Türklüğe, halka hizmet edenleri hazmedemeyenlerin, milliyet zaafına tutulmuş, etnik özürlüler olduğu aşikârdır.

Şayet, bu eleştirileri yapanlar, Ömer Seyfettin’in yaşadığı yılları, şartları ve ortamı bilselerdi, yargılarında daha insaflı davranırlardı. Ömer Seyfettin en zor şartlar altında bile: 138 Hikâye, 21 Küçük hikâye, 7 Piyes, 7 Roman, 1 Mustakil masal, 71 Şiir, 81 Makale ve 30’a yakın tercüme yapmıştır (Tural 1984: 39). Böyle bir yazarın eleştirilmesi değil, takdir edilmesi gerekir. Bu nedenle yazar hakkında yapılan eleştirileri bir hezeyan ürünü olarak görüp, Ömer Seyfettin’de kimlik bilincini ana hatlarıyla değerlendirmek yararlı olacaktır. Burada kimlik bilincine temel oluşturan tarih, dil ve kültür yönlerini incelemek istiyorum.

I. Tarih bilinci

Ömer Seyfettin, çöken, can çekişen bir devlet içinde, az sayıda millî kimlik bilincine sahip insandan biriydi. Bunu, eserlerinde açık bir şekilde görmekteyiz. Onun eserlerinde tarihin, özellikle de Türk tarihinin övünülecek yanlarını öne çıkarması bu açıdan mühimdir.

Tarih niçin önemlidir diye soracak olursak; tarih, bir ulusun var olma ve hayatta kalmasını sağlayan öncelikli unsurlar arasında yer alır. Bilindiği gibi, eskiden beri millet olmanın niteliği sayılırken dil, tarih, ülkü birliği öne çıkarılır. Bir benzetme yaparsak tarihin değerini daha iyi anlarız. Biz ağaçlara baktığımızda ağacın gövdesini, dalını, yapraklarını görürüz. Oysa ağacı asıl ayakta tutan kökleri, yani tarihidir. Bunun gibi milletleri ayakta tutan da tarihleridir. Biz istesek de, istemesek de tarih bizi kendine çeker ve kimliğimizin hangi köklerde yattığını gösterir.

Osmanlılarda, tarih diyince uzun yıllar iki dönem akla gelirdi. Bunlardan biri Hz. Muhammed ile başlatılan İslam tarihi, diğeri ise Ertuğrul Gazi ile başlatılan Osmanlı tarihiydi. Türklerin Orta Asya’ya dayanan bir tarihleri olduğu, tarihleri boyunca çok sayıda devlet kurdukları, önemli hizmetlerde bulundukları ancak Tanzimat yıllarında vurgulanmaya başlandı.

Ünlü şair Yahya Kemal, 1910’lu yıllarda Paris’te okurken, hocası Albert Sorel dünyada iki şeyin henüz keşfedilmediğini söyler. Biri kutuplar, ki kutuplar sonraki yıllarda keşfedildi, diğeri ise Türk tarihi… Gerçekten de, Türklerin tarihi uzun yıllar bilinmezliğini korudu. Günümüzde bile, bu köklü tarihin keşfedilmeyi bekleyen tarafları vardır.

Tanzimatla birlikte başlayan bu zihniyet değişimi, sonraki yıllarda aydınların Türk tarihini farklı olarak algılamasına sebep oldu. Her şeyden önce milliyet, dil, kültür gibi kavramlar yeni içerikler kazandı.

Tarihin önemini aktüel bir örnekle anlatmak istiyorum. Tanınmış yazarlarımızdan biri, gelişmemiş ülkelerin sorunları ile ilgili Avrupa’da yapılan bir toplantıya katılır. Orada, konuşma arasında Senegalli bir aydınla tanışır. Senegalli aydın yazarımıza Türklerin çok şanslı bir millet olduğunu, söyler ve şöyle der:

“Sizin bir Tarihiniz var. Bir ulusun tarihi olmak ne demektir, bilir misiniz? Ona dayanarak ilerilere, geleceğe uzanmak kolay. Tarih bir ulus için o denli gereklidir. Ama bizim dönüp kuvvet alacağımız bir tarihimiz yok. Varsa da çok yeni… (Pakdil 1997).

Senegalli aydının yakınması çok düşündürücü ve anlamlıdır. Bir topluluğun millet şuuruna varmasında, tarih bilinci önemli rol oynar. Bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk de bir konuşmasında, Türk gençlerine hitap ederken: “Tarihteki zenginliklerimizin farkına varıp geleceğe daha güvenli bakın!” der. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu’nun kurulması da bu açıdan önemlidir.

İşte, Ömer Seyfettin, yıkılan, ümitsizliğe düşen ve çöküş psikozu yaşanan bir dönemde, toplumda kimlik bilincini yaratmak ve halka moral vermek için tarihe sığınır. Onun hikâyelerinde, tarihte yaşanmış kahramanlıklar ve zaferlerin yanı sıra ideal insan örnekleri de yer alır. Muhsin Çelebi, Kuru Kadı gibi hikâye kahramanları, aynı zamanda gençlere sunulan birer model insan, model tip olarak karşımıza çıkar.

Ömer Seyfettin’deki millî tarih bilincinin gelişmesinde, tanık olduğu savaşların, uğranılan yenilgilerin ve kaybedilen vatan topraklarının etkisi büyüktür. Ömer Seyfettin 36 yıllık ömründe tam 5 savaş görmüş, bunlardan birinde önemli görevler yapmış, hatta esir düşmüştür. Bunlar:

1897-Türk-Yunan Harbi,

1911-Trablusgarp Savaşı,

1912-Balkan Savaşı,

1914-I. Dünya Savaşı,

1919-Kurtuluş Savaşı’dır.

Bunlardan özellikle Balkan Savaşı, yalnız Ömer Seyfettin’in değil, çok sayıda Türk aydınının gerçeği görmesini sağlamıştır. Osmanlı birliğinin devam edeceğine inanan aydınlar bile, bu savaştaki vahşet ve kayıplar nedeniyle, bir anda bu düşüncenin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kavramışlardır (Duman 2005).

Türkleri, Avrupa’dan, Balkanlardan, hatta Anadolu içlerinden sürmek isteyen emperyalist zihniyet, “böl-parçala-yönet” formülü ile, 7.5 ay gibi kısa bir sürede, Balkanların dışına atmışlardır. Bu savaşa katılan Ömer Seyfettin, Bulgar, Yunan, Karadağ, Rus, Sırp, hatta Ermenilerin savunmasız insanlara karşı ne kadar zalimane davrandığını gözleri ile görmüştür. Bomba, Beyaz Lale adlı eserlerinde, bu savaşın acı izleri vardır.

Ömer Seyfettin ve nesli, coğrafi sınırları 22 milyon km2’yi bulan ve bugünkü Avrupa’nın iki katı büyüklüğünde olan Osmanlı Devleti’nin nasıl eriyip yok olduğuna tanık oldular. Önce Afrika’daki topraklar, ardından Balkanlar, ardından Arap yarımadası elden çıktı. Daha önce Türk bayrağı dalgalanan Selanik, Üsküp, Bağdat, Basra kutsal toprakların kaybının acı ve hüznünü birlikte yaşadılar.

1800’lü yıllar Osmanlı Devleti’nin ortaçağ zihniyetiyle yönetildiği yıllardır. Yeteneksiz ve bilgisiz insanlar önemli konumları işgal etmişlerdir. Örneğin, 1828 yılında Osmanlı-Rus Savaşı gerçekleşir. Ardından anlaşma yapılacaktır, ancak Osmanlı delegesi arasında harita bilgisi olan insan yoktur. Sınırların nerde başlayıp biteceği, nasıl çizileceğini Türk heyetinden kimse bilmemektedir.

Yine 1830’lu yıllarda Türk deniz kuvvetlerinin başında kaptan-ı derya olarak Pabuççu Ahmet Paşa isimli bir zat bulunmaktadır. Aslında denizle, denizcilikle ilgisi olmayan, küçüklüğünden beri pabuç, yani ayakkabı işiyle uğraşan bir adamdır. Bu yıllarda İstanbul’da bulunan Adolphus Slade adlı bir İngiliz amirali, Kaptan Paşa isimli anılarında onun donanmayı idare etmedeki acemiliğini ve bilgisizliğini şaşkınlıkla anlatır (Slade 1973). Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Osmanlı Devleti’ni parçalamayı hedefleyenler, kendilerine iç destek bulmakta hiçbir zaman zorlanmazlar. 1839 yılında İngiliz misyoner diplomatı Lord Stanford Canning, Mustafa Reşit Paşa’ya: “Osmanlı Devleti Avrupalılaşırsa, İngiltere ile olan problemleri daha kolay çözülür!” şeklinde teminat verir. Birlikte yazdıkları fermanın ilanından sonra kurulan misyoner okulları, Osmanlı’nın parçalanmasında önemli görevler üstlenir. 1870-1890 yılları arasında bu okulların sayısı 705’e yükselir.

Rumeli Hisarı sırtlarında kurulan ve bugün de faaliyetini devam ettiren ünlü misyoner okulu Robert Kolej’in kurucusu Hamlin’in: “Fatih’in İstanbul’u aldığı surlardan, bu milletin kültürünü fethedeceğiz!” demesi, bölme, parçalama işinin ne kadar planlı ve stratejik yapıldığını açıkça göstermektedir (Baştürk 2005: 164).

Devlet askeri niteliğe sahip olmasına rağmen, çöküş sürecinde önemli bir başarı elde edilemez. Asker arasında başlayan alaylı-mektepli ikiliği, politik çekişmeler en zor dönemde orduyu kanser gibi sarıp sarmalar. Osmanlı orduları 1908’den sonra Alman komutanların yönetimi altında hareket ederler. Başta padişahlar olmak üzere, bütün devlet kademesinde görülen Alman, İngiliz, Fransız hayranlığı, siyasi geleneği alt üst eder. Sırf İngiliz kraliçesi ile fotoğraf çektirdiği için sadrazamlığa getirilenler olur.

Böyle bir ortamda yaşayan ve kendisini sorumlu bir aydın olarak hisseden Ömer Seyfettin’in tarihe yönelmesi, bu nedenle boşuna değildir. Tarihi, bir motivasyon unsuru, bir dayanak, bir enerji birikimi olarak kullanan yazar, eğitim ve aydınlanma yönünde önemli mesajlar verir. Bütün bu mesajların ortak noktası, millî bilinci, bir diğer söyleyişle Türk kimliğini pekiştirmek ve güçlendirmek amacına yöneliktir.

II. Türk dilinin kullanımı

Ömer Seyfettin’de dikkat çeken ve millî bilincin gelişmesini sağlayan diğer bir unsur da dil, yani Türkçeyi kullanma konusudur. Bilindiği gibi, 1911 yılında arkadaşları Ziya Gökalp ve Ali Caniple birlikte Genç Kalemler dergisi etrafında toplanıp, Türk dilinin gelişmesi için çalışmıştır. Türk dilinin, Arapça ve Farsçanın güdümünde kalmasını hazmedemeyen gençler millî kimliğin güçlenmesinde dil birliğinin mühim rol oynadığını fark ettiler. Aslında dilin sadeleşmesi konusunda Tanzimat aydınlarından birkaçı benzer görüşler belirttilerse de bunu hayata geçiremediler. Ömer Seyfettin ve arkadaşları bunu başarıp, millî edebiyatın doğmasına ve gelişmesine mühim katkı sağlarlar.

Ömer Seyfettin’in hikâyelerine ve diğer yazılarına bakınca, kolay anlaşılır bir dil kullandığı görülür. O yıllarda, medreseden yetişmiş aydınların diliyle bunu karşılaştırdığınızda, aradaki fark rahatlıkla anlaşılabilir. Yazara göre, halkın okuma-yazma bilmemesi onların cahil olduklarını göstermez. Asıl cehalet, konuşma dilinden ayrı, suni bir yazı dili ile ürünler veren aydınlarda aranmalıdır. Gerçekten de, bu yıllarda çıkan gazete, dergi ve kitapları Arapça-Farsça bilmeyen birinin anlaması mümkün değildir. Bu nedenle, halkla aydın arasında büyük bir kopukluk, kültürel bir uçurum vardır.

Şüphesiz ki Ömer Seyfettin, halka yöneliş sürecinde önemli aktörlerden biridir. Bu yönelişi üç gruba ayırmak mümkündür.

1.         Halkın diline yöneliş:Sıradan insanların anlayabileceği tarzda yazmak, bu yazışta İstanbul Türkçesi’ni esas almak.

Bu düşünceyi Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiştir:

Güzel dil Türkçe bize

Başka dil gece bize

İstanbul konuşması

En saf, en ince bize…

2.         Halk edebiyatına yöneliş:Destanlar, Masallar, Atasözleri, Fıkralar, Meddah Hikâyeleri hatta halk arasında yaygın olan örf ve adetlerin öğrenilmesi.

3.         Halkın duygu-düşünüş tarzına ve zevkine yönelmek:Körü körüne Doğu ve Batı edebiyatını (kültürünü) taklit etmek değil, halkın zevkine ve zihniyetine göre davranmak (Filizok 1984: 114).

Yazarımız bu tavrıyla Arapça-Farsçayı yoğun olarak kullanan eski zihniyete karşıdır. O, hikâyelerinde ve yazılarında kısa-açık-akıcı ve anlaşılır bir dil kullanarak, geniş bir okur kitlesine hitap eder. Bugün bile, onun hikâyeleri basit bir sözlük yardımı ile okunup anlaşılacak niteliktedir.

Bu nedenle Ömer Seyfettin’deki dil sevgisinin, kimlik bilinci oluşturmada etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkın konuştuğu Türkçeyle yazma sevgisi bütün millî edebiyatçılarımızda vardır. Bu yazarlar adeta dili üzerine biriken kirden, isten ve pastan temizlemiş; sadeleşme yönünde önemli adımlar atmışlardır. Onlardaki dil sevgisi yalnızca teoride, yani düşüncede kalmaz, eserlerde kullanılarak pratiğe, yani hayata da geçirilir.

III. Kültürel zenginlik

Kimlik bilinci açısından Ömer Seyfettin’e baktığımızda, dikkatimizi çeken bir konu ondaki kültürel zenginliktir. Bilindiği gibi, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınları, Batı kültürüne daha sıcak bakmaya başlar. Batı dünyası XVII ve XIX. yüzyılda zevkin, aklın, keşifler ve buluşların çağını yaşarken, Doğu dünyası cehaletin ve karanlığın çağını yaşar. Ziya Paşa, bu farkı 1870 yılında veciz bir şekilde şöyle belirtir:

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.

XIX. yüzyılda üç millet gençlerini eğitim amacıyla Batıya gönderirler. Bunlar Ruslar, Japonlar ve Türklerdir. Rus gençleri Batı’nın ideolojisinden, yani Marksizm’den etkilenir. Japonlar Batı’nın teknolojik gelişmesini örnek alırlar. Türkler ise yaşama sanatına, yani yeme, içme, dans etme ve eğlence kültürüne yönelirler. Bu yüzden Batı’yı hakkı ile anlayan ve onun sistemini kavrayabilen aydınımızın sayısı çok azdır. Giden gençlerin çoğu taklitçi bir zihniyet içinde, kendi fikirlerine güvenmeyen insanlar olarak geri dönerler. Bu tür gençlerin eleştirisi romanlara konu olur. A. Mithat, Recaizâde M. Ekrem’den başlayarak romancılar alafranga tipleri eserlerinde  eleştirel bir gözle işlemişlerdir.

Hatta Servet-i Fünûn dönemi aydınları, taklit işini daha da ileri götürerek, yazdıkları eserlerin isimlerini bile Batılı yazarlardan alırlar. Ömer Seyfettin, Fikret’in şiir kitabı Rubab-ı Şikeste ismini Emil Bergerat (Lyre Brisee); Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanının ismini Rene Maizeroy’dan (Les Amour defendues) aldığını belirtir. Bu tür sanatçıları sosyal konulardan uzaklaşıp “Sanat için sanat” yaptıklarını iddia eder ve toplumun uzağında kalan insanlar olarak görür.

Batı ve Doğu kültürleri arasında akılcı mukayeseler yapan Ömer Seyfettin, Batı kültürüne, edebiyatına karşı değildir. Hatta, Homer’den başlayarak Antoine Albalat, François Coppee, Edmondo Amicis, Guy de Maupassant gibi yazarlardan çok sayıda tercüme de yapmıştır (Kerman 1984: 99-112).Bu tercümelerin hem dilimizi, hem de kütüphanemizi geliştireceğini düşünür. Ancak onun asıl itiraz ettiği nokta, Servet-i Fünûn zihniyetine sahip yazarlardır. Bu edebiyatçıların Türk zevkini hiçe sayarak, Fransız zevkini öne çıkarmalarını kültürel yozlaşma olarak görür. Doğal olarak, aydınlar arasındaki bu yabancılaşma, kültürel kimliği olumsuz etkileyip yerellikten uzak, kozmopolit bir kültürel yapının doğmasına yol açmıştır.

Sonuç

Bu kısa değerlendirme bize göstermektedir ki, Ömer Seyfettin sıradan bir hikâye yazarı değildir. O hikâyeleri, romanları ve diğer yazıları ile cemiyete ışık tutan ve ona yön çizmeye çalışan bir toplum mühendisidir. Onun ele aldığı konuları işleme tarzı, kullandığı dil, üslup ve bunları sunmaktaki tercihi, bilinçli bir aydının yapabileceği iştir.

Bir diğer vurgulanması gereken nokta Ömer Seyfettin’deki “problem şuuru”dur. O, halkın ve milletin gerçek ihtiyaçlarının ve sorunlarının ne olduğunu, bunları çözmede neler yapılabileceği üzerinde kafa yormayı kutsal bir vazife olarak görür. Bunu yaparken, yalnızca soyut bir söylemle hareket etmez; somut, elle tutulan çözümler önerir.

Ömer Seyfettin neslinin yakındığı ve mücadele etmeye çalıştığı en önemli sorun cehalettir. Bu şuurlu aydınlar, üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti’nin çöküşündeki gerçek sebebin cehalette toplanıp, düğümlendiğini görürler. Cehaletle mücadelede eğitime önem vermenin, halkın diline ve kültürüne yönelmenin şart olduğunu vurgularlar.

Kimlik kadar kişiliğe de önem veren Ömer Seyfettin’in başarısının ardında yatan hususları beş başlık halinde göstermek mümkündür. Bunlar, özellikler sorumlu Türk gençleri için bir mesaj ve takip edecekleri yöntem olacaktır:

1.      Hedef belirleyip, o hedefe odaklanma

2.      Fikr-i takip ve yeniyi arama

3.      Zamanlama

4.      Geleceğe bakma ve kendine güven

5.      Karşıt görüşlerle mücadele etme ve mukayeseli düşünme.

Kaynaklar

“Ömer Setfettin” (2001). Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi,c. II, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Argunşah, Hülya,(2001). Ömer Seyfettin Bütün Eserleri-MakalelerI-II, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Argunşah, Hülya,(2000). Ömer Seyfettin Bütün Eserleri-Şiirler, Mensur Şiirler, Fıkralar, Hatıralar, Mektuplar, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Baştürk, Rabi,(2005).Psikolojik Harp ve Kültür Savaşları, İstanbul: IQ Kültür-Sanat Yayıncılık.

Filizok, Rıza,(1984).“Ömer Seyfettin’in Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesirleri, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

Kerman, Zeynep,(1984).“Ömer Seyfettin ve Batı Edebiyatı”, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

Pakdil, Nuri, (1997).Batı Notları, Ankara: Edebiyat Dergisi Yayınları.

Slade, Adolphus, (1973).Kaptan Paşa, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Tural, Sadık, (1984).“Ömer Seyfettin’in Hayatı ve Eserleri”, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.


*4 Mart 2006 tarihinde Gönen’de düzenlenen Ömer Seyfettin Sempozyumu’nda sunulan bildiri metnidir.

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma