Tag Archives: Boğaç Han

Enver Töre-Boğaç Han

Boğaç Han

 

"İdeolojik Amaçlara Boğdurulan Boğaç Han"

(Prof. Dr. Enver TÖRE)*

 

Milletlerin, maziden getirdikleri kültürel değerler, resmî yollar yanında, sanatın çeşitli dallarıyla da bugünlere taşınır. Bu taşıyıcı sanat dallarından biri de tiyatrodur. Tiyatro yazarları, genç nesilleri millî kültürle besleyebilmek için tarihi kaynaklara zaman zaman başvururlar. Tiyatronun, yapıcı ve öğretici rolü; bir taraftan, yeni nesillere tarih ve kültür bilinci aşılar; diğer taraftan da bir takım meselelere yeni bakış açılarının oluşturulmasına imkân sağlar. Türk tiyatrosu için Türk tarihi bitmez tükenmez bir hazinedir. Nitekim bu hazinenin arasında Dede Korkut Hikâyeleri özel bir yer kaplar.

Türk tarihi ve kültürü için büyük önem taşıyan Dede Korkut hikayeleri, Oğuz Türkleri’nin örf, âdet, gelenek ve görenekleri yanında; düşmanlarla mücadelelerini de destani boyutlarda anlatır. Bu hikâyeler, Türk tarihi ve toplumu için çok önemlidir. Bu hikâyeleri birer masal gibi algılamak ve de çağdaşlaştıracağız diyerek abuk sabuk kılıflar içine sokmak doğru olmasa gerek. Nitekim hikâyeler üzerine, uzun mesai harcayan kıymetli ilim adamları, hocalarımız; bu hikâyeler hakkında önemli değerlendirmeler yapmışlardır.      

Orhan Şaik Gökyay,  Dede Korkut Hikâyeleri isimli kitabında: “Dede Korkut destanları, Türk dilinin ve edebiyatının, Türklerin örf ve âdetlerinin, Türk ahlâk ve törelerinin, inançlarının, kahramanlıklarının; kısacası su katılmamış Türk hayatının, olduğu gibi verildiği bir eserdir”(s.7), der.[1]

Prof. Dr. Muharrem Ergin ise kitabının önsözünde; bu destansı hikâyelerin, ”Türk kültürünün en önemli ve en güzel kaynağını oluşturan bir destânî hikâyeler mecmuası, büyük Türk destanının bir kısım parçalarını ihtiva eden millî bir destan”, olduğunu söyler.[2]

Prof. Ergin, lirik ve mistik özellikleriyle öne çıkan bu hikâyeler hakkında en anlamlı sözü, Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün dile getirdiğini ve Köprülü’nün; konuyla ilgili bir derste; "Türk Edebiyatının bütün ürünlerini terazinin bir kefesine, Dede Korkut Hikayeleri'ni de terazinin diğer kefesine koysunlar. Dede Korkut Hikayeleri’nin bulunduğu kefe ağır gelir.", dediğini bizlere aktarır.[3]

Bu değerlendirmelere dayanarak hikâyelere adını veren Dede Korkut’un; yahut bir başka deyişle Korkut Ata’nın, Oğuzların İslâm’la buluştukları zamanlardan çok daha öncelere uzanan hikâyeleri olduğunu biliyoruz. Kopuzu da icat ettiğine inanılan Korkut Ata’nın; İslâm’ın kabülüyle beraber, hikâyelerdeki varlığı evliya mertebesine yükseltilir. Bilhassa Kazaklar onu “Pîr”lik makamında tutarlar. Herkes ondan medet umar. O, ihtiyacı olana yardıma koşar, doğru bildiğini söylemekten çekinmez. Dede Korkut’un hikâyelerdeki esas işlevi kopuz çalarak boy boylaması, soy soylamasıdır. Boyların anlatılmasına boy boylamak, boylar içindeki manzum kısımlara soy, soyları kopuz eşliğinde belli bir melodiyle okumaya ise soy soylamak denir. Dede Korkut her hikâyenin sonunda boy boylar, soy soylar; kahramanlara dua eder ve bazen onlara ad verir.[4]

Dede Korkut hikâyelerinin değişik varyantları, geniş Türk coğrafyasında tanınır, bilinir. Bu konuda yazılmış pek çok makale ve kitabın varlığı hikâyelerin önemini daha da arttırmaktadır. Bugün elimize ulaşan on iki hikâyenin her biri ayrı ayrı mesajlarla ve zengin kültürel malzemeyle doludur.

Bu konuşmamda, Dede Korkut hikâyeleri üzerinde durmayacağım. Zira bu hikâyeler, zaman sürecinde başkalaşarak bazan masal, şiir, destan formatında; günümüzde de çizgi film, opera[5], bale[6]ve piyes halinde milletiyle buluşmuştur.[7] Hatta, Azerbaycan’da Dede Korkut’un filmi de yapılmıştır.

Bu hikâyelerin piyes haline getirilerek verilmek istenen yeni mesajlar ile metinlerarası benzerlikler ve farklılıkları daha önce ortaya koymuştuk.  “Karşılaştırmalı Edebiyat” sahasına bir açılım olarak da ele alınan önceki çalışmamız, “Destanlar” konulu sempozyumda İstanbul’da sunulmuş ve yayınlanmıştır.[8]

Türk milleti için, yukarıda veciz sözlerle önemi ve değeri açıklanan hikâyeler, ne yazık ki günümüzde “art niyetli yahut gaflet içinde” dedirtecek bir uygulamaya muhatap kılınmıştır.

Bilindiği gibi Namık Kemal tiyatroyu “Faydalı bir eğlence olarak niteler. Ziya Paşa ise  meseleye temkinli yaklaşır. Paşa, “Fayda mülahazasıyla yapılırsa faydalı, aksi takdirde zararlı olur”, görüşünü ileri sürerek, tiyatronun yıkıcı faaliyetler içinde de kullanılacağının uyarısını yapar. Tiyatro eseri haline getirilen on sekiz adet tiyatro eserinden bir tanesi var ki; Ziya Paşa’yı görüşlerinde haklı çıkarır.  İyi niyetle yaklaşılmadığını düşündüğüm hikâye; Hasan Erkek isimli yazarın, aynı adla oyunlaştırdığı Boğaç Han isimli hikâyedir.[9] Bu hikâyenin, bir bilim adamının da desteğiyle nasıl tehlikeli bir silaha dönüştürüldüğünü sizlere anlatmak istiyorum.

2005 yılında yazılmasına rağmen, 2008 yılında kitaplaşan Boğaç Han isimli piyes,[10]çocuklar için epik tarzda kaleme alınmıştır. Bölümlenmesiyle Antik Yunan piyeslerine benzetilmek istenen hikâyeye, çocukların ilgisini çekmek üzere dans ve müzik de eklenir. Piyes, ön oyunla yani, prologla başlar ve son oyun; yani, epilogla biter. Asıl oyun, bu iki bölümün arasında, yazarının “Episot” olarak adlandırdığı ve kurgunun ge­lişimine uygun başlıklar içeren on üç bölümden oluşur. “Şölendeki Tatsızlık” adını taşıyan ilk bölüm, hikâyedeki “ak-kara çadır” eylemiyle başlar. Bu sahnede Dirse Han’ın “Oğlu-kızı olmayanı, yüce Tanrı hor görmüştür, biz de hor görürüz.”, sözü değiştirilerek “Çocukları sevmeyeni biz de sevmeyiz” şeklinde söylenir, “Tanrı” sözü ve kavramı aradan çıkarılır. İkinci bölümün adı “Dede Korkut’a Danışma”dır. Dirse Han’ın karısını akınlara giderek ihmal ettiği ve yeterince sevemediği için çocuğu olmadığını Dede Korkut’tan öğreniriz. Yazar dolaylı olarak eşlerin birbirlerine yoğun ilgi göstermesi gerektiğini îmâ eder. Bu sahneler hikâyede yoktur. Dirse Han direk karısına gider ve çocukları olmadığı için serzenişte bulunur. “Çocuk Dileği” adını taşıyan üçüncü bölümde Dirse Han, eşi Ayla Hatun'a olan sevgi­sini dans ve müzikle sunar. Hikâyedeki Hatun’a burada Ayla adı verilir. Dördüncü bölümün adı: “Beklenen Bebekler”dir. Bu bölüme hikâyede olmayan ve Dirse Han ile Hatun’un hayatında karşıtlık yaratmak üzere ikinci bir aile eklenir. Kıskanç yiğitbaşı Otsu Han, eşi Tütsü Hatun ve Boğaç’la beraber doğup büyüyecek oğulları Tilkiç’ten meydana gelen bu aile; Dirse Han’ın iyiyi temsil eden ailesine karşılık kötüyü temsil edenler olarak piyese eklenmiştir. “Ço­cuklar Büyürken” adını taşıyan beşinci bölümde çocukların iki yaşında bebeklikleri, beş yaşında Bo­gaç'ın sevgiyle, Tilkiç'in ise öfkeyle eğitilmeleri, yedi yaşında Bo­ğaç'ın Dede Korkut'tan eğitim alarak, onun armağan etti­ği kopuzla türküler söylemeyi öğrenmesi aktarılır. On iki yaşına gelen bu iki çocuk, bilek güreşi yaptıklarında yenilen Tilkiç’in kötüleri çevresine toplayarak çete oluşturduğunu görürüz. Nitekim taşı uzağa fırlatma yarışında Boğaç’ın başarılı olmasına rağmen hakem, taraflı davranarak Boğaç’ı başarısız sayar. Bu duruma üzülen ve kendini yalnızlığa mahkum eden Boğaç, kopuz çalıp hüzünlü türküler söylemeye başlayınca; annesi ona dost olabilecek Rüzgâr adlı bir köpek hediye eder. Dede Korkut da Boğaç’a tavsiyelerde bulunur ve “şiddetle hiç bir meselenin çözülemeyeceğini, zalimlerin ancak akıl gücüyle yenilebileceğini” söyler, Yazar, hikâyenin dışına çıkarak; Dede Korkut yoluyla, Boğaç’a barışsever bir kişilik yükler. Nitekim Tilkiç’le güreşe tutuşan Boğaç’ın, Tilkiç’i yenmeyip onunla berabere kalması bunu gösterir. Bu sahneler hikâyede yoktur. Savaş karşıtlığı ve hümanizmin ağır bastığı bölümde ideolojik bir yaklaşımın varlığı hemen sezilir.

 “Gençler Adlarını Kazanıyor.” isimli altıncı bölüm başlangıçta hikâyeye paralel seyreder. Yani, Bayındır Han'ın deve ve boğa güreşi hazırlıkları, boğa gelince ço­cukların kaçışması, Dirse Han’ın oğlunun, boğanın alnı­na yumruğunu dayaması, yumruğunu çektiği anda boğanın yıkılışı sahneleri bu bölümde yer alır. Hikâyede Boğaç, boğanın başını keser. Piyeste ise yere yıkılan boğa, Bayındır Han’ın adamları tarafından zincirlenerek uzaklaştırılır. Dede Korkut, elinde asası ve diğer elinde kopuzuyla çıkar gelir, çocuğa Boğaç adını verir ve Dirse Han’dan oğluna beylik, taht verilmesini ister. Piyes bu noktadan sonra çatışmanın derinleştirilmesi adına kurgusal eklemelerle zenginleştirilir. Boğaç’ın boğa karşısındaki zaferini ve ona gösterilen ilgiyi kıskanan Tilkiç; kendisinin de ormanda bir tilki öldürdüğünü söyler. Ona, “Git getir.” dendiğinde ise, babasını şahit göstererek tilkiyi kartalla­rın yediğini ifade eder. Dede Korkut, bu kurnaz delikanlıya da Tilkiç adını verir. Bu sahneler hikâyede yoktur.

Taht ve beylik sahibi olan Boğaç Han'ın başa­rılarını kıskançlıkla izleyen Tilkiç’e babası Otsu Han, tilki gibi kurnaz olmasını, ancak öyle olursa beylik sahibi olabile­ceğini “Büyük Başarı ve Büyük Kıskançlık” adını taşıyan yedinci bölümde öğütler. Böylece piyesin çatışma unsurları haklı sebebe dayanan taraflar yaratılarak derinliğine kurgulanır. Dirse Han’ın çevresindeki yiğitler de Tilkiç’in tarafına geçerler.

Sekizinci bölüm yine eklemedir. “Boğaç Han'la Aysu Hatun'un Karşılaşması”nı anlatan bölümde; kırda kır çiçekleri toplayan Boğaç Han, pı­nar başında testisini dolduran Aysu Hatun'u görür, elinden su içmek ister ve ona çiçekler sunar. Aralarında sevgi bağı oluşan bu gençlerin nişan töreniyle sahne sonlanır.

Av sahnesi de hikâyeye paralel başlar ama sonu farklıdır. “Birinci Kötü Planın Uygulanması ve Acıklı Sonuç” ismini taşıyan dokuzuncu bölümde; Otsu Han'ın dolduruşuna gelen kırk yiğit; Dirse Han'ın kulağına; obaba­şı olan Boğaç'ın, babasının yerine geçerek oymakbaşı ol­mak istediği yalanını fısıldarlar ve babanın oğluna olan güvenini sarsarlar. Düzenlenen av partisinde de Boğaç’ın cezalandırmasını önerirler. Dirse Han av sırasında oğlunu okla vurmayı reddedince, ok ve yayı Dirse Han’ın elinden kapan Tilkiç, Boğaç’ı iki omuzu arasından vurur. Bu sahneyle yazar, hikâyenin aksine baba-oğul ilişkisini zedelemek istemez.

 Obaya dö­nenlerin arasında oğlu Boğaç'ı göremeyen anne Ayla Ha­tun, onu aramaya koyulur.  Bu sahnede Boğaç’ın vurulduğu söylenmez; anne, kötü bir şey olduğunu sezer ve av alanına koşar. Halbuki hikâyede kırk namert yiğit Boğaç’ın sağ ama sarhoş olduğunu birkaç güne kadar döneceğini söylerler.

Onuncu bölümde, Ayla Hatun yanına Aysu Hatun'u ve bir sırdaşını da alarak oğlunu aramaya ormana gider. Boğaç'ın köpeği Rüzgâr sayesinde onu yaralı olarak bulurlar. Anne oğlunun başında beklerken nişanlısı Dede Korkut'u çağırır. Dede Korkut gelir ve Boğaç'a sap­lanan oku çıkarır. Kadınlar çiçekler toplar, Dede Korkut çiçeklerden merhem yapar ve ormandaki kulübede Boğaç'a bakarak onu iyileştirirler. O sırada Tilkiç obabaşı olmayı ve babası Otsu Han da Dirse Han’ı yok ederek oymakbaşı olmayı düşlemektedir.

“Boğaç Han'ın Ar­dından” adını taşıyan onuncu bölümde, Hızır ile ilgili sahneler yoktur. Hızır yerine nakışlı heybesiyle Dede Korkut gelir ve oku çıkarır. Yaranın iyileşmesi için de bin çiçek toplanmasını ister. Çiçekleri ezip karıştırarak merhem yapar.

“İkinci Kötü Planın Yarım Kalması” on birinci bölümün adıdır. Otsu Han'ın adamları Dirse Han'ı tutuklamaya gelirler. Ayla Hatun hemen iyileşen Boğaç'a haber verir. Boğaç, yiğit­lerini toplar ve Dirse Han’ı kurtarma planları yaparlar. Boğaç’ın adamları kanlı bir baskını savunurken Boğaç, tam bir hümanist-barışsever olarak burada karşımıza çıkar:

Can almaya değil, can kurtarmaya gidiyoruz,

Adam öldürmeye değil, babamı kurtarmaya gidiyoruz.

Kimseyi öldürmeden yapmalıyız bunu,

Can yakmadan, kan dökmeden yapmalıyız.

Yoksa ne farkımız kalır onlardan.(s.64)

 

On ikinci bölümde “Dirse Han'ın Kurta­rılması” müzik eşliğinde oynanan kılıç-kal­kan oyunuyla takdim edilir. Yiğitler namertlerle çatışırken ortaya konan sahne bir savaş sahnesinden ziyade bir operet sahnesidir sanki. Dirse Han oğluyla buluşur. Boğaç'ın köpeği Rüzgar, Tilkiç Han'ı ısırır. Namertler, Otsu ve Tilkiç Han korku içinde teslim olurlar. Boğaç Han, kötülerin canlarını bağışlar ve “belki yeni bir hayata başlamayı başarırlar” düşüncesiyle  onlara iyi insanlar olma fırsatı tanır. 

“İyi Sona Doğru” adını taşıyan son bölümde her şey yoluna girmiştir. Her yer süslenmiş ve Bayındır Han’ın şenliği başlamıştır. Dede Korkut baş köşededir.  Dirse Han konuklara, "Hoş geldiniz," der. Dede Korkut, Boğaç Han'la Aysu Hatun'un nikâhını kıyar. Dirse Han yaşlandığını söyleyerek Boğaç Han'ı “Oymakbaşı” yapar. Boğaç, akıl ve iyilikle artık barışı kura­cağını söyler. Dede Korkut'un dirlik, düzenlik ve mutluluk dilemesiyle şölen devam eder. Otsu Han, Tilkiç ve diğer namertler de Boğaç Han'ı örnek aldıklarını söyleyerek yeni ve dürüst bir hayata başlamaya karar verirler. Piyes biterken, Dede Korkut dahil herkes birer barış meleği haline gelir.

Oyunun sonunda yani Prolog bölümünde oyuncular, rolle­rinden sıyrılıp kendi kimliklerine dönerek piyesi bir final şarkısıyla ta­mamlarlar. Söylenen şarkı; çocuklara, masaldan, oyundan uzak durmamalarını, gerçeklerden kaçmamalarını tavsiye ederek piyesin iyi kavranması gereken ana mesajının “Hümanizm(?!)“  olduğunu ortaya koyar.   

Görüldüğü gibi yazar, piyesini kurgularken önemli değişiklikler yapmıştır. Ana hikâyeye kurgusuyla bağlı kalsa da bugünün çocuklarına barış ve kardeşlik duygularını empoze etmeyi öncelikli hedef saymıştır. Hikâyede yer almayan Otsu Han, Tilkiç Han, Tütsü Hatun isimli kişiler yanında, çocuklara hayvan sevgisini aşılayacak Boğaç’ın sadık ve sevimli köpeği “Rüzgâr”ın varlığı da oyunu renklendirir. “Rüzgâr”la hayvan sevgisine uzanan yazar, eşini ihmal eden Dirse Han motifiyle de, kadın hakları ve kadının toplumdaki aktif yapısını da öne çıkarmayı ihmal etmiyor. Hikâyede hainlerden intikamını savaşarak alan kahraman Boğaç’ın yerini; piyeste, barışsever-hümanist bir anlayışla hareket eden Boğaç alır.

Prof. Dr. Hülya Nutku’nun piyese eklediği tanıtım yazısında işaret ettiği bazı noktaların eksik, yanlış ve hatta maksatlı olabileceğine dikkatleri çekmek istiyorum. Prof. Nutku, yazarla fikirlerini ve uygulamasını paylaştığını söylediği yazısında, önce tenkide açık şu değerlendirmeyi yapar: “Oyun masal dramatizasyonudur. Yazar Hasan Erkek bu masaldan yola çıkarak çocuklara yönelen bir kurgu içinde oyunu oluşturmuş. İlkel ve feodal dönemin anlatıları olduklarından o dönemin değerlerini taşımaktadırlar. Çünkü o dönemin değerleriyle oluşturulmuşlardır. Bugünün çağdaş değerleri doğrultusunda ele alınmaları, bu çağa uygun hale getirilmeleri gerekir.”(s.5)

Yazarı ve Prof. Hülya Nutku’yu yukarıdaki tesbitlere götüren ve yanılgılara yönelten unsur, Dede Korkut Hikâyeleri’ne bir çocuk masalı gözüyle bakmaları ve bu yanılgıyla hikâyeleri“İlkel ve feodal dönemin anlatıları” olarak görmelerinden kaynaklanmıştır. Yazımızın başında Dede Korkut Hikâyeleri hakkında görüşlerini aktardığımız bilim adamlarının bilimsel tespitlerini, yazarın ve piyesi değerlendirenin görmemiş olmaları düşünülemez. O zaman geriye kalan amaç izaha muhtaçtır. 

Bize göre Prof. Nutku da piyes yazarına katılarak, hem hikâyelere hem de eski Türk hayatına,  kültürüne; “İlkel ve feodal dönemin anlatıları” adlandırmasını yaparak sahip çıkmak istemiyor. Yazarın ısrarla “barış, sevgi, affetme” kavramlarını bugünün çağdaş değerleriyle izah etmeye kalkışması ikinci bir gaflettir. Zira Türk kültürünün ve İslâm’ın özü olan bu değerler, Yunus Emre, Mevlâna ve Hacı Bektaş’la yüz yıllar öncesinden dünyaya saçılmıştır. 

Yazar ve değerlendirici, bu piyeste barışçı yaklaşım yapıldığını öne sürerlerken  –Başka hikâye bulamamışlar gibi- ne yazık ki; dolaylı olarak eski Türkleri, atalarımızı gaddar savaşçılar, kan akıtıcı vahşiler olarak takdim etmektedirler.

 “Boğaç’ın kişiliği, çocuk oyu­nu formatı içinde hikayede olduğu gibi; saldırgan, yok edici yayılmacı bir anlayış yerine, yazar tarafından daha örnek oluşturan, olumlu model olan ve barışçıl yanıyla öne çıkan bir kimlikte ele alınmıştır”(s.12).

Türk hayatına ait önemli bir tarihî belgeyi büyükler arenasından çekip çocuk ortamına sokarak barış tellallığı yapmak hoş gibi görülse de sözkonusu Dede Korkut hikâyeleri olunca çok vahim bir mantık hatası olarak kabul edilmelidir. Bu yaklaşımın isimlendirilmemesi ve masum kabul edilmesi mümkün değildir. Bizce oyundaki ve tanıtım yazısındaki tutum, Türk tarihini ve millî değerlerini şâibe altında bırakmaktadır. Geçmişi bugünün değerleriyle yargılamaya kalkmak ve aşağılamak çok doğru ve masum bir iş olmasa gerek. Bu iş, temiz suyu kirletme gayretinden başka bir şey değildir.

İkinci bir konu da millî değerleri küçültmenin ve aşağılamanın hemen yanında manevi değerlerin bilerek görmezlikten gelinmesi. Türklerin ilk İslâmî metinleri olan hikâyelerde, inanç değer ve uygulamaları çok çarpıcı bir şekilde yansıtılır. Ne yazık ki bu piyes, söz konusu değerleri akla mantığa uygun değil diyerek reddetmiş ve kurgusunda yansıtmamıştır. Prof. Nutku yazara dayanarak “Hikâyelerde yer alan mistik ögelere yer vermemiş. Her arzunun dua ile talep edilmesi yazarın anlayışına uygun düşmemiş. Çünkü insan aklı, emeği ve aşkı ikinci plana itilmiş hikâyelerde. Bu yüzden mistik ögelerden oyununu arındırmış yazar ve aklı, çabayı, emeği daha öne çıkarmış.”(s.6), demektedir.

Barış ve aklı bir arada övünçle sunan yazar ve değerlendirici, yirminci yüzyılı kan gölüne çeviren ölüm makinalarının aklın ürünü olduğunu da unutmuşlardır. Tek başına akıl barışa yetmemiştir. Manevi değerleri inkâr eden bu materyalist görüş; ne yazık ki, Türk kültür ve tarihini yansıtan önemli bir anlatıyı alet ederek, Türk çocuklarına materyalist felsefenin propagandasını, inanç ve mâzi düşmanlığı aşılayarak insafsızca yapmak istemektedir. Nitekim Prof. Nutku’nun aşağıdaki sözlerini masumca karşılamamız Türklerin mazisi söz konusu olduğunda güç olmaktadır. “Yazar, dil-mistik öğeler-kadınlar dışında feodal döne­min yansımaları konusunda da "kana kan, intikam" anlayışının ağır basmasından dolayı, insan haklarının önem kazandığı günümüzle uyum sağlaması bakımından çağın değişen ceza anlayışına bunu uyarlamaya "insan hakları, demokratik tutum, eşitlik ve özgürlük düşüncesini ön plana çıkartmaya çalıştığını vurguluyor. Yazarın şiddete dayanan sahnelerdeki barışçıl yaklaşımı, pedagojik açıdan çocuklara yönelen bir oyunda olumlu bir model oluşturuyor. Dövüş sahnelerini, kılıç-kalkan oyunu estetiği içinde ele alması, samah, dans, türkü ile de sahne estetiğini zenginleştirmesi çocuğun yaratıcılık ve fantazi dünyasına hizmet eder niteliktedir.”(s.6-8)

Bu piyesle Türkün genel kabul gören mazisi ideolojiye mahkum edilerek açıkça aşağılanmakta, maksatlı bir uygulamayla değiştirilmektedir. Yazarın bozguncu zihniyetine ve uygulamasına kıvançla övgü düzen bir profesör tarafından da sanat alet edilerek çocuk dünyası hedef alınmaktadır.  Bize göre; bu piyeste ve tanıtım yazısında,  “Millî kimliğe ve tarihe ihanet” olarak nitelenebilecek çok ağır suç unsurları bulunmaktadır. Ayrıca tarihi bütün değerlerimizin günümüz ideolojilerine peşkeş çekilerek kullanılmasına yol açacağı endişesini taşımamak mümkün değildir. Bu tür uygulamaları görmezlikten gelmek de suça ortaklık değil midir?

Türkün varlığını, birliğini ve kimliğini tescilleyen bu hikâyeleri, kötü niyetle tahrif etmek isteyen yazarlara, burada dikkat çekerek; bundan sonra, bu tür yanlışların yapılmaması konusunda herkesi uyarıyoruz.



* Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi, e-posta: entor@marmara.edu.trBu yazı 25-28 Ekim 2010 tarihleri arasında TÜRKSOY ve Yakın Doğu Üniversitesi’nin  işbirliği ile Lefkoşe’de(KKTC) düzenlenen Dede Korkut ve Geçmişten Geleceğe Türk Destanları isimli uluslararası sempozyumda sunulan bildirinin metnidir.

[1]. Orhan Şaik Gökyay, Dede Korkut Hikâyeleri, Dergâh Yayınları, 4.b, İstanbul 1995. İncelememize kitabın bu baskısı kaynak olmuştur.

[2]. Prof. Dr. Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi yayınları, 23.b., İstanbul 2001, s.5.

[3]Prof. Dr. Muharrem Ergin , a.g.e., s. .5.

[4]Geniş bilgi: Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, “Dede Korkut Kitabı ile Oğuz Destanı Arasındaki Münasebetler”, TDAY-Belleten, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, TDK yayınları, Ankara 1988, s.69-89.

[5]Librettosunu Suat Taşer’in yazdığı, 1958 yılında Muhsin Ertuğrul’un isteği üzerine Sabahattin Kalender tarafından yazılıp ve yıllardır sahnelenmeyi bekleyen iki perdelik Deli Dumrul operası; İstanbul Devlet Opera  ve balesi tarafından 2002-2003 sezonunda sahneye konmuştur.

[6]. Bülent Tarcan’ın  düzenlediği üç perdelik Deli Dumrul balesi, 1982 yılında Devlet Opera ve Bale topluluğu tarafından gösterime sunulmuştur.

[7]. Bu piyesler şunlardır:

1)İffet Halim Oruz, Burla, Mektep Temsilleri, Devlet matbaası, Ankara, 1933.

2)Şükrü Dölen, Tarih Bizim, Vilayet matbaası, Çankırı 1943. 

      3)Mükerrem Kâmil Su, “Bir Ad Koyma Töreni”, Radyo Çocuk Piyesleri, C.1, MEB yayınları, Ankara 1952, s.148-157. 

      4)Şefika Çoruh, “Boğaç Han”, Radyo Çocuk Piyesleri, C.2, MEB yayınları, Ankara 1952, s.91-109.

      5)Suat Taşer, Aşk ve Barış, Varlık yayınları, İstanbul 1961.

     6)Suat Taşer, Deli Dumrul, (Ölüm ve Aşk), Dost yayınları, Ankara 1962.

     7)Firuzan Toprak, Boğaç Han, Yeditepe yayınları, İstanbul 1973.

     8)Abay Dağlı, Dede Korkut, (y.y.),  İstanbul 1977.

     9)Mevlüt Uluğtekin Yılmaz, Deli Dumrul, Gençlik oyunu, (y.y.), Ankara 1988.

    10)Yalçın Akçay, “Deli Dumrul”, 100 Milli Piyes, haz: Muhiddin Nalbantoğlu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1988, s. 46-54.

    11)Güngör Dilmen, Deli Dumrul, Devlet Tiyatroları yayınları, Ankara 1990.

    12)Turgay Nar, Tepegöz, Gerçek Sanat yayınları, İstanbul 1994.

     13)Rahmi Özen, Boğaç Han Destanı, MEB yayınları, Ankara 1997.

     14)Turan Oflazoğlu, Korkut Ata, Türk Dil Kurumu yayınları, Ankara 1998.

     15)Cemalettin E. Kavaklıgil, Deli Dumrul, Bu yayınevi, 1999.

     16)Hasan ERKEK, Boğaç Han, Mitos-Boyut yayınları, İstanbul 2008.

      Bu piyeslerin dışında kalan iki piyes daha vardır. Bunlardan ilki, Sermet Erkin’in piyes kolleksiyonu arasında adı geçen ve Yüksel Pekkoçak’a ait olduğu ileri sürülen Deli Dumrul; diğeri ise, Dede Korkut hikâyelerinden esinlenerek yazıldığı söylenen ve "kadercilik" temasınıklâsik Yunan tragedyalarına benzer şekilde işlediği iddia edilen Ali H. Neyzi’nin, Alas Hatun[7]isimli oyunudur.

[8]. Enver TÖRE, “Dede Korkut Hikâyeleri’nden Yapılmış Piyesler”, Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, Sayı: 20, Bahar 2009, s.187-230. Dramatik Edebiyat Üzerine Araştırmalar II, Dijitalsanat yayıncılık, İstanbul, 2009, s.9-46.

[9]. Hasan Erkek, Bir Dede Korkut Hikâyesi BOĞAÇ HAN: Epik Çocuk Oyunu, Mitos-Boyut yayınları, İstanbul, 2008.

[10]. Hasan Erkek, a.g.e.

 

Comments Off

Filed under Tiyatro