Tag Archives: Edebiyat Kuramları

Bir Kuram Üzerinden Türkiye İddianamesi…

Bir Kuram Üzerinden Türkiye İddianamesi

Hüseyin Bülent OSKAY

(Kader, KONUK, Doğu-Batı Mimesis- Auerbach Türkiye’de, (Çev.: Can EVREN), İstanbul: Metis Yayınları, 2013, 322 s.)

“Türkiye’nin en önemli üniversitesinin modernleşmesiyle ilgili temel fikirleri kısaca hatırlayacak olursak, reformların Doğu ile Batı arasındaki kültürel farkları aştığı ölçüde başarılı sayılan bir ulusal gündemin parçası olduğunu söyleyebiliriz.” Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin tek taraflı yakınlaşmasını, yani Avrupa’ya yaklaşmasını, bir tür kültürel Mimesis sahnelemek diye düşünmeyi öneriyorum. (…) burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu göreceğiz. Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.”[1]

Edebiyat Kuramcıları ve Mukayeseli Edebiyat mütehassıslarının ilgi ile beklediği kitap nihayet çevrilip yayınlandı. Nazi Dogu-Bati-Mimesis-AuerbacAlmanyası’ndan Türkiye’ye sığınan ve bir yandan da dolaylı-dolaysız Türk Üniversiteleri’nde reform çalışmalarına katkı sağlayan 1935 – 1945 arası, çoğunluğunu Yahudi bilim adamlarının oluşturduğu 45 kişilik kadrodan biri “Avrupa Edebiyatı Tarihçisi” Romanist Filolog Erich AUERBACH şahsında “Türk Modernleşmesi”ne yapılan oryantalist bir deneme çalışması.

Kitap, dikkatle okunduğunda, “Avrupa Edebiyatı Tarihi”ni Odysseus’dan V.Woolf’a edebî anlatım üzerinden inşa etme metedolojisini “Mimesis” adını verdiği kuramla açıklayan Auerbach’dan ziyade; Auerbach’ın Türkiye yıllarının monografisi eşliğinde “Kemalist Kültür İdeolojisi’ni Eleştiri” ile karşılaşacak okurlar.

Yukarıda alıntı yapılan paragraf, alıntının yapıldığı 116. sayfaya kadar yazarın onlarca “iddia”sından yalnız biri.

  • Ermeni “soykırımı”[2]
  • Asimilasyon, Osmanlı Mirasının reddi.[3]
  • İlk Cumhuriyet kadrolarının “salt taklitçiliğin” sorumluluğunu mülteci bilim adamlarını atma endişesi. (s. 117)
  • “Türkiye’deki antisemitizm, Rumlara, Ermenilere, Kürtlere zulmün üstünü örtüyor.”[4] Kitaptaki “bilimsel” tespitlerden yalnız birkaçı.

Genel anlamda “edebiyat kuramları” için kişisel düşüncem; “niyete göre değil fincana göre fal bakmak gerekliliğidir.” Esere yaklaşımın, güdülenmiş ve her eser için uygulanır genel geçer bir kuram üzerinden değil, eserin retorik ve tema’sının işaret ettiği açıdan yaklaşılmasını savunurum hep. Bir nevi metodlararasılık da denilebilir buna. Mevcut eser de maalesef kendisini “tarihsel okumaya mecbur” kılıyor. İddiaları ve iddialarını pekiştirmek için verdiği veriler arasındaki tarihî ve mantıkî paradoks”lar ise mecburen insanda (maalesef edebiyat dışı) cevap verme ihtiyacı doğuruyor.

Platonik Yorum

Doğu – Batı – Mimesis, kuram okuması zannıyla ele aldığım ve fakat Auerbach üzerinden, Auerbach’ın doğrudan veya dolaylı hiç de dillendirmediği 1936-1947 arası İstanbul ve Türk Siyasi yapısına “öyle keskin”, “öyle öznel”, “öyle angaje” çıkarımlarla dolu ki Auerbach okusaydı; sanırım “mimesis”in Aristovari yorumuna değil; Platonik yorumuna hak verirdi.

kaderkonuk

Eser, Giriş hâriç, toplam 5 kısımdan oluşuyor. Bir de son söz eklenmiş. “Giriş” kısmı “iddianame” tarzında. Bölümler ise “esas hakkında mütelâa” gibi. 5 başlıkta ise inşâ edilmeye çalışıldığına ve bunun için Alman Yahudilerinin kullanıldığına inandığı salt taklitçi “Türk Ulusal Kimliği”nin (ifadeler-iddialar yazarın) Auerbach’ın İstanbul’daki yaşam pratiği üzerinden eleştirisi. Sonuç kısmı ise Orhan Pamuk’a ayrılmış bir savunma ve hatta iade-i itibar. İhtiyacın nereden kaynaklandığını henüz anlayamadım.

Auerbach’ın kuramına son kısımda, “19. Yüzyılda Avrupa’da Gerçekçilik (s. 265-277)”, “Edebiyat ve Harp” (s. 278-289) başlıklı iki ders notu ile tesadüf ediyoruz.

Yazar sık sık “Türk Ulusal Kültürü’nün” inşasındaki “paradoksları” anlatırken yan yana iki sayfada, hem de dizgicinin cilvesi “paradoks”a düşüyor. Aşağıdaki alıntı bunun güzel bir örneği olur sanırım:

(s. 88)

“Auerbach hümanizmi aslında tam da Avrupa’dan Sürüldüğü zamanda yeni yuvası olan İstanbul’da bulmuştur. Bu bölümde, 1930lar Türkiyesi’ndeki modernlik kavramının bütünüyle Avrupa ilmine, özellikle de Hümanist geleneğe dayandığını ortaya koyacağız. Bu görüş, mevcut yaklaşımları alt üst ediyor. Ama böyle bir iddiada bulunarak Batı Avrupa muhayyilesine yer etmiş Şarklı Türkiye klişesini hafife almış olmuyorum. Örneğin Srinivas Aravuma’dan Meyda Yeğenoğlu ve Reina Lewis’in çalışmaları, Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye hakkındaki düşüncelerinin ırkçı ve cinsiyetçi söylemlerle şekillendiğini açıkça ortaya koyuyor. Benim asıl vurgulamak istediğim nokta ise; Türkiye deneyiminin Auerbach’ın İstanbul hakkındaki görüşlerini daha karmaşık biçimlerde beslemiş, bu görüşlerin şekillenmesini düşünülenden daha fazla etkilemiş olması.”

(s. 89)

“Boğazın büyüleyici güzelliği… çoğu harap durumdaki alılarıyla kıyı boyunca uzanan tepelerden, câmilerden, minarelerden, mozaiklerden, minyatürlerden ve kaligrafilerdenkaynaklanmıyor sadece. Çeşit çeşit hayat tarzlarıyla insanların, ağızlara lâyık sebze ve balıkların, kahve ve sigaraların, İslâmî kalıntıların ve bu formların mükemmelliğinin de payı var bu güzellikte. İstanbul esasen Helenistik bir şehir hâlâ; Arap, Ermeni, Yahudi ve şimdi hâkim durumda olan Türk ögeler muhtemelen o eski Helenistik kozmopolitliğin bir arada tuttuğu bir kendiliğin potasında eriyip gidiyor veya bu kendilikte yan yana varlığını sürdürüyor.”

Auerbach’ın 1937’de Walter

Benjamin’e yazdığı

mektuptan.

  1. Bölümde Türk Modernleşme hareketinin “Hümanist” kaynağını onaylayan yazar; hemen devam eden satırlarda Oryantalistlerin “ırkçı ve cinsiyetçi” eksende değerlendirdiği Osmanlı – Modern Türkiye Modernleşmesi paradigmasını “hafife almadığını” sanki özür diler bir şekilde ifade ediyor. Hatta Kader Konuk’a göre bu tür oryantalistler, “ırkçı – cinsiyetçi” Türk modernleşmesini “açıkça ortaya koyuyor”.
  1. Bölümde Avrupa Edebiyatı Tarihi’ni metinler aracılığıyla ortaya koymayı “mimesis” ile metodlaştıran Auerbach’ın mektubu “1937” de –Kemalist devrimlerin iyiden ivme yitirdiği dönem- dahi yazarın başlangıçta alıntıladığım tezinin aksini dile getiriyor. (“…burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu… Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir.”… Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.” (s. 117)

 Auerbach, özgüllüğü olan “modern ulusal özge”den değil düpedüz kozmopolitlikten bahsediyor.

Hasan Âlî YÜCEL’e Övgü

Bir başka ilginç kısım ise, salt taklitçilik, Osmanlı mirasını red, tek taraflı modernleşme… diye nitelediği Cumhuriyet Modernleşmesi’nde, Tercüme faaliyetlerinin mimarı Hasan Âlî YÜCEL’den övgüyle bahsetmesi. Hasan Âlî Bey, sanki Cumhuriyet reformlarının ateşli, içten ve aksiyoner bir taraftarı değil de münferid biri. “Anadolu’da entelektüel bir elit yetiştirmeyi amaçlayan Köy Enstitüleri’ni kurmuştur.” (s. 112) Üniversite reformlarını yapan aynı hükümet, Alman Bilim adamlarını çağıran aynı hükümet, birden Hasan Âlî YÜCEL şahsında “salt taklitçi, tek taraflı, milletin özgüllüğü anlayışını koruyan modern ulusal özne” değil de “entelektüel elit yaratma” kaygısına düşüyor. Ya Hasan Âli 1939 -1942 CHP Milli Eğitim Bakanı değil; ya da kabine üstü bir teknokrat!

Bu “gayretkeşliğin” sebebini ithaf kısmında anlıyoruz: “Teyzem Elife ve hümanist Köy Enstitüleri’nde yetişip öğretmen olan eniştem Mahmut Oluklu’ya karşılıksız sevgileri için…” (s. 12)

 

Gülünç Demagojiler

Amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi tarihî “demagoji”ler ise kitapta onlarca yerde geçiyor. Mimesis’in Mimesis’ini Türkiye bağlamında, hem de Amerika’dan okuyunca çıkarımlar da “gülünç” olabiliyor:

“1924’de gerçekleşen zorunlu nüfus mübadelesine ve iki ulus arasında süregelen husûmete rağmen, önde gelen Türk entelektüelleri ve hükümet yetkilileri çok geçmeden, modern Türk edebiyatını, Antik Yunan, Roma ilmini temel alarak geliştirmeyi savunmuşlardır. Bu süreçte Osmanlı, Fars, Arap mirası çiğnenip geçilmemiştir belki ama Antik Yunan, Roma klasikleri onlarla aşık atar hâle gelmiştir. Bir zamanlar yalnızca Divân Şiiri çalışan öğrencilerin müfredâtına Platon, Sophokles ve Homeros’un eserleri de girmiştir.

Öyleyse; Türkiye’nin bir taraftan antik Yunan, Roma mirasıyla yeni bir ilişki kurarken, bir taraftan da Rum vatandaşlarını sınırdışı etmesi gibi aykırılığı nasıl açıklayacağız?” (s. 18-19)

Nev-Yunanîlik akımını destekleyen aynı zamanda da “Eğil Dağlar” ve “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”i yazan Yahya Kemâl’i nasıl açıklıyorsak öyle hanımefendi.

Venizelos ve Konstantin ile İngiliz emperyalizmin maşası olarak Anadolu işgaline giren Yunanistan’ı, Sophoklesler, Platonlar, Homerlere yakıştırıyor da, İlyeda ve Odesa’yı Türklerin okumasını hazmedemiyor.

“İstanbul Üniversitesi rektörü Cemil Bilsel, nihayetinde Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki jeopolitik ve kültürel ilişkileri etkileyeceği ümidiyle, Auerbach’a Türk öğrencileri hümanist gelenekte eğitme görevi vermişti. Kendi mesleğini icra etme hakkını elinden alan bir ülkeden geldiği için, bu görev Auerbah’ta illa ki çatışma yaratacak diye bir şey yoktu. İkircikliğinin sebebi daha ziyade Türk modernliğinin insanların en derinlerine işlemiş ırk temelli inançlar ve her tarafta iyice nüfuz etmiş bir antisemitizm tarafından şekillendirilmiş olması; ayrıca, 3.bölümde de göreceğimiz gibi, Auerbach’ın da bu antisemitizmin acısını bizzat yaşamış olmasıydı. (s. 117)

  • “Irk temelli inançlar” üzerine şekillenmiş Türk Modernizmi, bir de antisemitizm ile pekiştiriliyor. 40 Yahudi bilim adamına da “gelin Hümanist eğitim verin çocuklarımıza” deniliyor. Kürsü başkanlığı ve Bebek’te konformist bir yaşam ile Türk bilim adamlarının üç katı maaş da cabası. Bizim Tanpınar da Narmanlı Han’da kalıyor aynı dönemde.
  • Kitabın tümünde, Auerbach’ın Almanya, İtalya ve muhtelif yerlerdeki arkadaşlarına yazdığı mektuplardan yapılan alıntılarda yukarıdaki faraziyeleri destekleyen “tek” cümle yok. Ama şöyle bir mektup var:

“… konumu harika ama aynı zamanda nahoş ve hoyrat bir şehir burası, iki farklı parçadan oluşuyor. Tarihsel coğrafyasının pasını büyük ölçüde hâlâ koruyan Antik Yunan ve Türk kökenli eski Stambul ile 19. yüzyıl Avrupa sömürgeciliğinin adeta karikatürü, miadını doldurup çökmeye başlamış hâli olan yeni “Pera”. Aşırı derecede lüks eşya dükkânlarının kalıntıları, Yahudiler, Yunanlar, Ermeniler, envâi çeşit dil, grotesk bir sosyal hayat var. boğaz boyunca yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş, tam müzelik 19.yüzyıl konakları, yarı oryantal yarı rokoko tarzı Sultan ve Paşa konakları göze çarpıyor.” (s. 86)

Bu alıntıdan ben bir şey kırpmadım. Aynen bu kadar alıntı. Yazarın iddia ettiği “her tarafa nüfuz etmiş ırk temelli inançlar ve antisemitizm”i Auerbach’ın tasviri böyle. Eminim ki, Kader Konuk’un “varsayım”larını destekleyecek bir şey olsaydı Auerbach’ın mektuplarında yazılacaktı, “maalesef” yok!

“Türk hükümeti, faşizm mağdurlarına yardım etmiş olabilir, fakat söz konusu dönemde hükümetin kategorik açıdan Yahudi yanlısı olarak tanımlanamayacağını belirtmemiz gerekiyor. Bunun önemli göstergelerinden biri, Nazi zulmü mağdurlarına genel ilticâ hakkı tanınmamış olmasıdır…” (s. 117)

  • 1935 konjonktürünü, 2013’te hümanist yaklaşımla ele alınca işte böyle garabetler de kaçınılmaz oluyor. “Yahudi yanlısı olmak ya da olmamak” 1911 Trablusgarp- 1912 – 13 Balkan, 1914-1918 I.Dünya Savaşı, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı yapmış, küllerinden doğup yeni Devlet tesisi etmiş Türkiye; henüz devletleşme sürecinin başında, bir de Nazi Almanyası ile çatışacak! Türkiye, Churchill ve Roosevelt, Stalin ile de mesafelidir yalnız Almanya ile değil. İsmet Paşa, bugün Abdülhamit için söylenen “Kurtlarla Dans”ı hakkiyle yaparak milletini, meselemiz olmayan savaştan korumuştur.

“ … toplama kamplarında çok daha müşkül durumlarda kalan adı sanı bilinmeyen insanları düşünelim. Türk yetkililer, tek tek her başvuruyu, başvuran kişinin arzu edilirliğine ve ülkenin modernleşmesine yapabileceği potansiyel katkıya göre değerlendirmiştir. Bir başka deyişle Alman bilimcileri insanlık namına kurtardıkları söylenemez…” (s. 117)

  • “İyi ki Yahudi soykırımını Türklere yüklememiş yazar” diyeceği geliyor insanın. Elbette, tek tek tüm Yahudi sığınmacıları davet edemezdik ülkemize. Hem siyasi hem ekonomik şartlar yüzünden ve elbette pragmatik olacaktık. Dârülaceze değildi o yıllar Türkiye. Konuk düşündü mü acaba; kitabın ithaf bölümünde adını andığı 30’a yakın kurum/kuruluş, onların kültürel ve politik faaliyetlerine yapabileceği potansiyel katkıya göre kendisini değerlendirip 2 ödülle takdis etmiş olmasın? Konuk’luğun bedeli vardır sanırım.

Yahudi Sığınmacılardan Ermeni Meselesine

1965 yılı, Ermeni meselesi için bir miladdır. Sovyet Rusya, Erivan’da ilk soykırım anıtını dikmiştir. 1878 Berlin Konferansına taraf olarak davet edilen Bogos Nubar Paşa ile kürt tarafı temsilcisi kürt Şerif Paşa, bu iki etnik unsuru beynelmilel arenada ilk kez temsil ediyorlardı. Lozan’da ise bertaraftırlar. 1923- 1965 Türkiyesi’nin, hele Auerbach dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin (1936 – 1947) böyle bir sorunu yok. Fakat konu “mimesis” olunca, tarihin anlatıma dayandığı tezi de destek verince “yansımalar” da çoğalıyor.

YAHUDİ sığınmacılar meselesinden Ermeni meselesine o kadar ışık hızı ile ve bağlam dışı bir geçiş yapıyor ki Kader Konuk, okurken donakalıyorsunuz. Daha Giriş kısmının 17. sayfasında:

“15.yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, İber yarımadası’nda gördüğü zulümden kaçan Sefarad Yahudilere kucak açmıştır. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu geleneğe dayanarak Avrupalı Yahudileri buyur etmesi şaşırtıcı değil öyleyse. Ama aynı Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi topraklarında yaşayan etnik ve dinî azınlıklara karşı düşmanca tavır takındığını da unutmamak lâzım. Zirâ, I.Dünya Savaşı sırasında zulüm gören tehcîr edilen ya da öldürülen Ermenilerin sayısı bir milyondan fazladır.

Yukarıdaki satırlar, Orhan Pamuk daha insaflıymış dedirtiyor insana. O, hiç değil 1 milyonda durmuştu. “zulum gören” mi, “tehcîr edilen” mi, “öldürlen” mi 1 milyondan daha fazla, yoksa hepsi 3 milyon mu kafalar hâlâ karışık.

Yazar, dipnot da vermiş: (s. 17, 4. dipnot)

“Türkiye, hâlâ bu suçu inkâr etse de, uluslar arası câmia Ermenilerin maruz kaldığı kötü muameleyi soykırım addediyor. Örneğin ulusaşırı (uluslar arası herhalde) faaliyet gösteren bir akademisyen olan Taner Akçam, I.Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni ölümlerinin soykırım olduğunu iddia ediyor. Bkz. Taner Akçam, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, New York Metropolitan Books, 2006.”

  • Hüküm verilmiş yazar tarafından: “Türkiye bu suçu inkâr etse de…”
  • Yazarın bu konu hakkındaki tek kaynağı, Taner Akçam. “Ulusaşırı faaliyet gösteren” bilim adamı. Sanırsın Etna Yanardağı. Belki hâlâ faaliyettedir.

Talat Paşa Suikastı

Auerbach’ın Berlin’in Charlottenburg semtinde çocukluk ve ergenlik devresini yaşadığını anlatan Konuk, birden Talât Paşa’nın da burada Hardenbergstraẞe ile Fasanenstraẞe’nin kesiştiği köşedeki Steinplatz’da güpegündüz öldürüldüğünü hatırlıyor.

“Zanlı, intikam peşinde bir Ermeni öğrenci olduğu için, bu olay yerel ve uluslar arası düzeyde geniş yankı buldu. Talat Paşa, bugün artık pek çok ülkenin tanıdığı Ermeni soykırımını azmettirenlerin başında geliyordu.”(s.78)

DİKKAT edelim. Talat Paşa, Osmanlı eski Dâhiliye Nâzırı ve sonra eski Sadrazam olduğu için değil de “Zanlı, intikam peşinde bir Ermeni öğrenci olduğu için, olay, yerel ve ulusal basında geniş yankı buluyor. Kim demiş “mimesis” !

Bir de 94. dipnot var: “Talât Paşa’nın Ermeni soykırımındaki rolü için bkz: Taner AKÇAM, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, New York Metropolitan Books, 2006.”

* 17. sayfadaki 4. dipnottan kestim-kopyaladım-yapıştırdım.

Teşekkür kısmındaki “maddi manevi desteğini esirgemeyen” onlarca kurum/kuruluş ve yüze yakın isim, yazardaki bilgi birikimi, konuya hâkimiyetini, geniş entelektüel çevresini yansıttığı gibi, bu zenginliğe kitabın İngilizce yazılışı da eklenince karşılığını bulmuş: “ German Studies Association En İyi Germanistik ve Kültürel Araştırmalar Kitabı Ödülü – 2012”, “American Comparative Literature Associaton – Rene Wellek Prize, 2013”

“Polemik” Kapıları

Elbette yazar, Auerbach’ı ele almakta ve onun metodolojisini Türkiye bağlamında değerlendirmekte özgürdür. Fakat, eser tarih üzerine çıkarımlarla dolu olunca, bu çıkarımlar da belge mihverli rasyonel tarih değil de şaşmaz bir şekilde Diaspora ve Ilımlı Liberal kitlenin 30 yıllık korosuna eşlik edince kuramdan ziyade “polemik” kapıları açılıyor.

Auerbach, “Avrupa Edebiyat Tarihi’ni, anlatım temelinde yansıtmak istiyordu. Konuk, mimesis’in mimesisini Türk Siyaset Tarihine nimesislemiş. Uzun uzadıya konuşmaya da gerek yoktu oysa. Elif Şafak’ın “Baba ve Piç”i üzerinden 1915 Tehcirini mimesis’leseydi, Piçliğimiz alanen meydana çıkacaktı. İnsafı için teşekkür borçluyuz kendisine.

Alman Konsolosluk yetkilileri ve Türkiye’de açılan Alman Sivil Toplum örgütleri ile Auerbach arasında olan ilişkileri, Türk siyaseti gibi yansıtma ya da pek itibârî ve sisli yorumları genele teşmil etme de kitaptaki su götürür yanlardan.

Alman Gezi Kulübü ( Deutscher Ausflugsverein – DAV)

Alman Emek Kulübü ( Deutsche Arbeitsfront)

Alman Elçi Keller’in 8 Mart 1938 tarihli “Türkiye Hakkında Yıllık Kültürel Rapor I” başlıklı istihbarat raporunun bir kısmında:

“Kültürel etkimiz, dilimizin yaygınlaştırılmasıyla güçlendirilmeli. Fransız örneğinin açıkça gösterdiği gibi; bir ülkeye uzun vadede kültürel olarak nüfûz etmenin yegâne yolu dilin yaygınlaştırılmasıdır. Alman dilinin savaş sayesinde burada yaşadığı canlanma, her türlü araçla desteklenmeli ve geliştirilmelidir.” (s. 179 – 46.dipnot)

Marburg Üniversitesi’nden emekli maaşını almakta devam eden Auerbach, Nazi kontrolünde Türkiye’de faaliyet gösteren bu derneklere üye olmakta beis görmüyor. Türkiye’de antisemitizm’in yaygınlaştığını söyleyen yazar; İstanbul Üniversitesi yerleşkesi civarına birbiri ardına açılan: Deutscher Buchverein (Alman Kitap Kulübü), Verein für das Deutschum im Ausland (Yurt Dışındaki Almanlar Cemiyeti) , Verein der Asienkämpfer (Asya Savaşçıları Derneği) adlı derneklerin özelde Alman propagandası yaptığı açık.

“1938’de okuma odasının başında bulunan Alman öğretmen Stumvoll, buraya gamalı haç şeklinde bir lamba asmayı kendine vazife bilince, Türk basını için iyi bir haber malzemesi ortaya çıkmıştır. Haber gazetesi, Türk halkını Nazi propagandasını ihbar etmeye çağırmıştır.”

(s.180 – 49. dipnot: Haber, 1 Ocak 1938 – Türkiye’de Nazi propagandası yapılması karşısında lakayt kalamayız! Nasyonal Sosyalist propaganda yatakları üniversitemizin yanı başına kadar sokuldu.)

“Stumvoll’un bir Türk lisesinde çalışıyor olması yangını iyice körüklemiştir. Türk polisi tarafından sorgulandıktan sonra, Stumvoll, tahrik edici Alman gazeteleri odaya sokmayı bırakmış, kamuoyundan gelen baskı karşısında başka ödünler de vermiştir.” (s. 180)

“Artan antisemitizm ve milliyetçilik”in olduğu ülkede 1938’de durumun bir yansıması bu.

Çelişkili Sonsöz

Yazar, Sonsöz’ünde (245-262. sayfalar), önceki sayfalarda dile getirdikleri ile çelişkiye düşüyor:

“Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin tek taraflı yakınlaşmasını, yani Avrupa’ya yaklaşmasını, bir tür kültürel Mimesis sahnelemek diye düşünmeyi öneriyorum. (…) burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu göreceğiz. Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.” (s.116)

“Elinizdeki kitap, kışkırtıcı bir sav ortaya atıyor: Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemâlist kadrolar tarafından kurulmadığını; sığınmacıların, yani Türkiye toplumu

(çünkü Türk toplumu diye bir şey yoktur, olmamalı, olamaz!) içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını öne sürüyor.” (s.18)

116’daki sözler “perhiz” ise; 18 sayfadaki sözler “lahana turşusu” oluyor bu durumda.

Hatta, salt taklitçi, milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza eden (aradaki tezat ayrı bir mesele) , modernleşmedeki sorumluluğu üstünden atmak isteyen (?) ama ırkçı ve antisemit algının kapısını açarak Alman sığınmacı bilim adamlarını zor duruma düşüren ilk dönem Cumhuriyet modernleşmesinin, bakınız kitabın Sonsöz’ünde nasıl medhiyesi yapılıyor:

“ Soğuk Savaş yıllarında bilimciler ve yazarlar, laikliği ve toplumsal âhengi savunmak için Türkiye’nin hümanist mirasına başvurmuştur. 1970lerde aşırı milliyetçilerle solcular arasındaki şiddetli çatışmalar, Türkiye’nin akademik elitini derinden etkilemiş, mesela klasikçi Suat Sinanoğlu’nu Cumhûriyet’in ilk yıllardaki idealini savunmaya itmiştir. … Ne var ki; siyâsî hizipçiliği aşıp Türkiye’nin ilk yıllardaki vizyonunu diriltme çabası kısa ömürlü oldu.” (s. 248)

248. sayfa ile yazar, okura 3 kıble sunuyor:

1-    Cumhuriyet kültür reformları, salt taklitçi, Avrupa Hümanitesi merkezli, Osmanlı ve İslâm mirasının reddi esasına dayalıdır. Gerektiğinde sorumluluğu onlar üzerine atmak için, Türk Modernleşmesi İnşasında Yahudi Alman bilim adamları çalıştırılmıştır.

2-    Her ne kadar, Alman sığınmacılar eşliğinde olsa da hümanist reform“Modern Ulusal Özne”yi hedef alan milliyetçi ve antisemit nosyonla oluşturulmuştur. (Hasan Âlî Yücel ve faaliyetleri hâriç. Çünkü o, Kripton Gezgeni Halk Şûrâsı Encümeni ve Türkiye’de “konuk” Maarif Vekili.

3-    “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” (s. 248’den mealen)

Esas Hakkında Mütâala

Kader Konuk, Sonuç kısmında “esas hakkında mütâala”sını veriyor. Önce pek “hümanist” bir cümle:

“Tarihin her zaman bir anlatının ürünü olduğu söylenebilir. Fakat taraflı anlatım bazen aşırıya kaçıyor.” (!!!)

Sonuç: Türkiye’deki Antisemitizmin, mültecilerin Türk sularında ölmesinde ülkenin oynadığı rolün kürt, Ermeni ve Rum vatandaşlara uygulanan zulmün örtbas edilmesidir.

1915 Ermeni soykırımının resmen tanınması, hâliyle Osmanlı tarihinin gözden geçirilmesi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmek için geçmesi gereken önemli bir sınav hâline gelmiş durumda.

Ermeni soykırımının fâili olarak Türkler fikrine karşı; Yahudi soykırımında kurtarıcı rolü oynayan Türkler imgesi koyuluyor. Bu imge, sözgelimi; Türkiye’nin eski Fransa Büyükelçisi Behiç Erkin’in yakın zamanda yayımlanan biyografisinde de karşımıza çıkıyor. Burada Erkin’in Fransa tarafından sınırdışı edilerek toplama kamplarına yollanacak binlerce Türkiyeli Yahudiyi kurtardığı söyleniyor. Türk yetkililer, Türk Schinidleri denilen böyle elçi ve konsolosları bulup uluslar arası camianın ilgisine sunmak için sürekli çaba harcıyor. Büyükelçi Erkin ve 1940lı yılların başında Türkiye’ye gelmelerine olanak sağlayarak on sekiz bin kadar Yahudiyi kurtarmada oynadığı rol hakkındaki bir Hollywood filmine sponsor olmak da bunlardan biri.

Geçmişin böyle siyasallaştırılması nâdir değil…(s. 253-254-255)

Onca Yahudinin katlinden hanidiyse Türkleri sorumlu tutacak. 18.000 Yahudi az, hepsini Hitler pençesinden neden kurtaramadınız hı? demeye getiriyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın Kan Film Festivali’nde ödül alırken yaptığı teşekkür konuşmasındaki cümleyi hatırladım bunları okurken:

“Ödülü; bölünmüş, güzel ve yalnız ülkeme armağan ediyorum.”

Türkler… Ne Muhammed’e ne İsâ’ya, ne Musâ’ya yarandılar. Oğuz Atay haklı: “BAT DÜNYA BAT!”

TANPINAR : PAYLAŞILAMAYAN BİR GÜL…BU KARANLIKLARDA”

Tanpınar… romanları, makaleleri, mektupları ve anılarında her ne kadar “eşik”te kalmasının ızdırabını anlatsa da, her siyasî fraksiyonun kültür fikirlerini pekiştirmek için

kendisine gönderme ve atıflarda bulunduğu tükenmek bilmez bir membadır. Kader Konuk da Tanpınar’ın “Yaşadığım Gibi” deneme antolojisini “Anlamak İstediği Gibi”

bir kaynak addetmiş.

“Yabancı Diller Okulu başkanı unvânının kâğıt üzerinde kaldığı sonucuna varan Auerbach; hayâl kırıklığıyla görevinden istifâ etmiştir. Auerbach’a göre geçiş evresi bir boşluktan başka bir şey yaratmamıştır. Zîra; sorumsuzca ve acemîce yapılan deneyler, tüm süreci çok zorlamıştır. Bu eleştiriyi yapan yalnızca Auerbach değildir elbette. 3. bölümde açıkladığımız nedenlerden ötürü, görüşlerini alenen ifade etmekte daima zorluk çekmiştir. Buna karşılık İstanbul Üniversitesi modern Türk edebiyatı profesörü Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Türk meslektaşları, Osmanlı’nın son dönemine ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına damgasını vuran sayısız yeniden başlangıç ve kopuşa dâir eleştirilerini hiç sakınmamışlarıdır. Sonraki yıllarda reformlar hakkındaki görüşlerini yazan Tanpınar, kültür politikalarının süreksizliğinin toplumun geneline epey zarar verdiği sonucuna varmıştır.” (s. 198-199)

Dipnot da vermiş yazar: Yaşadığım Gibi, s. 32-33

Tanpınar’ın birçok denemesinde, Tanzimattan Cumhuriyete kültür reformlarındaki devamsızlıklardan muzdarip olduğunu okuruz.

  • Halbuki cemiyet hayatının en büyük sırrı, millî benlikteki devamdır.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1969, s.83)
  • “Hayatımıza kaç türlü zevk hâkim? Cemiyetimizin bence en büyük meselesi, ard arda medeniyet ve kültür değiştirmesidir.” (a.g.e. s. 550)
  • “De Bussy’i Wagner’i sevmek ama Mâhur Beste’yi yaşamak… Bu bizim tâlihimizdi!” ( Huzur, s.143 – 13.bsk. Dergâh Yay.)
  • “Birisi eski bir medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmış kiracısı olmasınlar. İkisi arasında kaynaşma lâzım.” (Huzur, s. 251)

Bu şikâyetler, Ahmet Mithat Efendi’den, Yahya Kemâl’e, Hâlide Edip’e , Yakup Kadri’ye, Peyâmî Safa’ya ve hatta Oğuz Atay’a kadar Türk enteljensiyasının en büyük varoluş problemlerinden biri. Tanzimatla başlayıp 2013 Türkiyesi’nde dahi oturmamış buhranı; Auerbach ve İstanbul Üniversitesi kesitinde ele almak ne kadar objektif olabilir?

    Daha garibi, Tanpınar’dan yapılan alıntının bağlamından koparılıp “amaca uygun hâle” sokulmuş olması.

“Âlî Paşa’yı Encümen-i Dânîş’i sessiz sadâsız kapatmaya sevk eden sebep ne idi? Niçin Reşit Paşa gibi Auguste Comte’un dostu olacak kadar entelektüel bir adamın eliye açılan Tanzimat, olduğu yerde bocaladı? Osmanlı Dârülfünûnu neden 1908’e kadar bocaladı? Niçin o kadar hızla şevkle başlayan hareketler hep yarıda kaldı? Ve neden onların yarıda kalması için, Cevdet Paşa’nın tabiriyle: “bahaneler” aradık?

“Bütün bu tereddüdler, ilgâlar, yeniden başlamalar, elindeki işin ortasında vazgeçmeler, sonra vazgeçilenin arkasından duyulan üzüntü ve pişmanlıklar, kültür ve sanat meselelerine hayattaki yerini bir türlü verememekten, onların lüzumunu ve istiklalini kabul etmemiş olmaktan ileri geliyor.” (Yaşadığım Gibi, s. 33)

Tanpınar, Tanzimat mihverinde genel bir panorama çiziyor kültür hayatımızdaki tembellik ve kaos üzerine. Bu kaosu, Auerbach’ın teşrih masasında neşter gibi kullanıp, organ nakli yapmak Kader Konuk’un bilim insanlığı ile alakalı.

Tanpınar aslında cevap da veriyor Kader Konuk’a:

“Tarihe bugünün hesapları arasından bakmazsan bu memleketin de herhangi bir memleket gibi yaşadığını kabul edersin. Aradaki fark, bizde orta sınıfın teşekkül edememesidir. Her an doğmak için hâdiseleri zorlamıştır. Fakat doğamamıştır. Ayrılık manzarası buradan gelir.” (Huzur, s. 252 – Mümtaz’ın (Tanpınar’ın) Orhan’a cevabı)

Ben, Auerbach ve kuramı üzerine bilgilenmek isteyenlere kuramdan daha fazlasıyla karşılaşacaklarına “hazırlıklı olmaları” bağlamında bunları yazdım. Edebiyat mı? Galiba o, ölüyor. Edeb Yâ Hû!

[1] A.g.e., s. 116

[2] s. 17-18-19-78

[3] s. 86

[4] s. 41

 

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma