Tag Archives: ELEŞTİRİ

Hilmi Yavuz-Elem Çiçekleri 1

Hilmi Yavuz

"Bir çeviriyazı perişanlığı: 'Elem Çiçekleri'"

(Hilmi Yavuz)

Alişanzade İsmail Hakkı Bey'in, 1927 yılında eski harflerle yaptığı Baudelaire'in 'Elem Çiçekleri' çevirisi, Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi Prof. Dr. Ali İhsan Kolcu tarafından, 2005 yılında yeni harflere aktarılarak yayımlandı.

Hemen belirtmeliyim ki, vahim okuma yanlışlarıyla perişan edilmiş bir Alişanzade metni! Ali İhsan Kolcu'nun 'Elem Çiçekleri'ni okurken, bir edebiyat profesörünün, basit düzeyde Osmanlıca bilenler tarafından bile irtikâp edilmesi mümkün olmayan okuma yanlışlarını, hayretle izliyorsunuz.

Üşenmedim, oturdum ve tam dört yılın yaz ayları boyunca Kolcu'nun 'Elem Çiçekleri'ndeki 166 şiiri, hem Alişanzade'nin Osmanlıca metniyle hem de Baudelaire'in 'Les Fleurs du Mal'i ile tek tek karşılaştırdım. Sonucun bazı örneklerini aktarmak istiyorum:

Benediction [Takdis] şiirinde 'hâlıka' (yaratıcıya) kelimesi, 'halka' diye, 'meleğin' kelimesi 'mesleğin' diye, 'günlükle' kelimesi 'gönlünle' diye; 'Spleen et Ideal'in V. şiirinde 'heykellerini' kelimesi 'hikayelerini' diye, 'aşklı sema' kelimesi 'eşkâl-i sema' diye, 'ısırmaları' kelimesi 'sırmaları' diye; 'Le Mauvais Moine' [Fena Rahip] şiirinde 'İsa'nın tohumları' 'İsyanın tahammülleri' diye; 'La Vie Antérieure' şiirinde 'künhüne' kelimesi, 'günahına' diye; 'Don Juan Aux Enfers' [Don Juan Cehennemde] şiirinde 'kol' kelimesi 'kavl' diye; 'La Chevelure' [Saçlar] şiirinde 'kuvvetli' kelimesi 'kıymetli' diye; 'matara' kelimesi 'mutarra' diye; 26.no.lu şiirde 'bir dehaet' terkibi 'bir daha et' diye; 'Sed Non Satiata' şiirinde 'sâhire' kelimesi 'sahra' diye; 'Le Serpent Qui Danse' şiirinde 'yelkenleri' kelimesi 'yılanları' diye; 'Le Vampire' şiirinde 'muin' kelimesi 'muayyen' diye; 'Le Lethé' [Nisyan] şiirinde 'güzeli' kelimesi 'gözlü' diye, 'baldıran' kelimesi 'bulduran' diye; 'Remords Posthume' [Öldükten Sonra Azab-ı Vicdanî] şiirinde 'hal' kelimesi 'hadd' diye, 'matrud' kelimesi 'muttarid' diye; 'Duellum' [Düello] şiirinde 'garezle' kelimesi 'arzla' diye; 'Le Portrait' [Tasvir] şiirinde 'katili' kelimesi 'katlı' diye; 'Tout Entiere' [Hep Birden] şiirinde 'havassımın' kelimesi 'hevesimin' diye; 44.no.lu şiirde 'lütûf' kelimesi 'latif' diye; 'Confession' [İtiraf] şiirinde 've tannan âletten' terkibi 'vatanın altında' diye; 'Ciel Bouillé' [Bulanık Gök] şiirinde 'gönülleri' kelimesi 'günleri' diye; 'Le Chat' [Kedi] şiirinde 'kürkünden' kelimesi 'görünenden' diye; 'Le Beau Navire' [Güzel Gemi] şiirinde 'sahire' kelimesi 'sahra' diye, 'tavır' kelimesi 'tur' diye; 'A Une Madone' [Bir Meryem Timsaline] şiirinde 'topukların' kelimesi 'toprakların' diye, 'kalıp' kelimesi 'kalp' diye; 'Les Chats' [Kediler] şiirinde 'ilmin' kelimesi 'alemin' diye, 'belleri' kelimesi 'billurî' diye; 'Une Gravure Fantastique' [Mevhum bir Resm-i Mahkûk] şiirinde 'hanedan' kelimesi 'handan' diye, 'şuaatı' kelimesi 'saati' diye; 'Spleen' [Melâl] şiirinde 'yakındaki' kelimesi 'yıkandığı' diye, 'Spleen' [Melâl] şiirinde 'modalar' kelimesi 'mevtalar' diye, 'umkunda' kelimesi 'amakında' diye…

Ali İhsan Kolcu, 'Horreur Sympatique' [Sevimli Dehşet] şiirinde, Latin şairi Ovidius'u, 'Üveyd' diye çeviriyor. [Acaba Araplar Ovidius'a 'Üveyd' mi diyorlardı!!!]. 'A Une Passante' [Geçen Bir Kadına] şiirinde 'ebediyette' kelimesini 'edebiyatta' diye, 'teshir' kelimesini 'tesir' diye; 'Le Squelette Laboureur' [Toprak Belleyen İskelet] şiirinde 'ayağımızın' kelimesi 'ağzımızın' diye; 'Le Crépuscule Du Soir' [Akşamın Alacakaranlığı] şiirinde 'câninin' kelimesi, 'canının' diye, 'söylemeksizin' kelimesi 'sevilmeksizin' diye; 'Danse Macabre' şiirinde 'kalıbın' kelimesi 'kalbin' diye, 'kavîleri' kelimesi 'kuyuları' diye, 'raksının' kelimesi 'rakkasenin' diye; 'L'Amour Du Mensonge' [Yalan İbtilâsı] şiirinde 'gözlerini' kelimesi 'güzellerini' diye, 'kule' kelimesi 'kola' diye; 102. no.lu şiirde 'evimizi' kelimesi 'omzu' diye, 'örtüsüne' kelimesi 'ortasına' diye, 'oyduğu' kelimesi, 'uyuduğu' diye; 'Reve Parisien [Paris Rüyası] şiirinde 'akislerine' kelimesi 'askerlerine' diye…

[Bitmedi, daha yarısına geldik. Devamı haftaya!]

h.yavuz@zaman.com.tr

02 Şubat 2011, Çarşamba tarihli Zaman Gazetesi’nden alınmıştır.

Comments Off

Filed under Şiir

Muallim Naci-Celal TARAKÇI

"Yanlış Bir Biyografi Örneği:

Muallim Naci"

(Halûk Harun DUMAN)

Göte, "nev-civan"ın sevgilisi olan değirmencinin güzel kızına "nev-civan"ın aşkını ve "arzu-mend-visal olduğunu" "ab-ı revân" vasıtasıyla duyurur. TARAKÇI. 1994: 509

(Celal TARAKÇI, Muallim Naci Efendi’nin Hayatı ve Eserlerinin Tedkiki, 1994, Samsun: Furkan Kitapevi, 621 s.+126 s. İndeks)

 

Türk edebİyatında tanzİmat ve Servet-i Fünûn edebiyatları arasında yer alan önemli şahsiyetlerden biri de Muallim Naci (1849-1893)'dir. Naci üzerinde yapılmış en geniş araştırma Celal Tarakçı tarafından 1974 yılında bitirilen doktora tezidir. Yirmi yıl sonra hiç değiştirilmeden yayınlanan tezin sunuş kısmında yapılan şu değerlendirmeler dikkati çeker:

"Okuyun, görün, ecdad hangi imkânları kullandı? Nasıl çalıştı? Neler yapmak istedi, neler yaptı? İbret alıp geleceği kurun…" (s. V).

Bu cümlelerde yazar, hem Muallim Naci'yi hem de kendi çalışma yöntemini sonraki nesillere örnek göstermektedir. Değerlendirmenin ardından gelen önsözde yapılan çalışmanın edebiyat tarihi açısından önemi üzerinde durulur. Eserin hacmine göre çok kısa tutulan önsözde yazar neyi, niçin, nasıl yapmak istediğini açıkça belirtmez. Oysa bir kitabın önsözü demek, içeriğinin tanıtıcı açıklamasını yapmak demektir. Bu bakımdan önsözün yeterli olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaldı ki önsöz öncesi yapılan değerlendirme de lüzumsuzdur. Böyle bir değerlendirmeye ihtiyaç olması halinde, bunun yazar tarafından değil, bir başkası tarafından yapılması gerekirdi. Bu yüzden söz konusu değerlendirmenin önsöz içinde verilmesi daha uygun olurdu.

Önsözden sonra yer alan Kısaltmalar kısmı ise tamamen gereksiz bir yer işgalidir. Çünkü yazar, hemen herkes tarafından bilinen a.g.e: (adı geçen eser); a.y.: (aynı yer); s.: (sayfa) gibi kısaltmalara yer vermiştir. Bu kadar basit kısaltmalar için bir sayfa ayrılması ve bunun da ara başlıkla belirtilmesi tamamen gereksizdir.

Eserin içeriğine geçmeden önce göze çarpan hatalarından biri, Doğru-Yanlış Cetveli'nin içindekilerden önce konulmasıdır. X-XIV. sayfalar arasında yer alan bu kısım, daha baştan okura eserin düzensiz hazırlandığını ve hatalarla dolu olduğu izlenimini vermektedir. Oysa, akademik çalışmalarda yapılabilecek küçük hataların doğru şekillerini gösteren cetvel kaynaklardan sonra gelen kısmına koyulur. Böylece, eserle organik bir bağı olmadığı gösterilir.

Bu cümleden olmak üzere, eserin içindekiler kısmının da mizanpaj açısından doğru yerde bulunmadığı görülmektedir. Kitabın XV. sayfasında başlayan bu kısmın iç kapaktan hemen sonra yer alması gerekirdi. Ayrıca, içindekilerde kullanılan tasnif sistemi de, ne ulusal, ne de uluslararası kriterlere uygundur. Bilindiği gibi, bilimsel çalışmalarda, özellikle sosyal bilimlerde (I., A., a., 1.) gibi bir tasnif sistemi kullanılır. Fen bilimlerinde ise bu numara sırasına göre (0., 1., 1.1., 1.1.2) vs. kullanılır. Ancak, sayın Tarakçı'nın kullandığı tasnifte bu sistemlere uymaması, ortaya garip bir sıralama şekli çıkarmıştır. Eserin, bu şekli kusurlarını kısaca belirttikten sonra bölümlerinin incelemesine geçebiliriz.

I. Birinci Bölüm

Eserin birinci bölümü 1-184. sayfalar arasında yer almaktadır. Diğer bir söyleyişle yazar eserinin 1/3'lük kısmını Muallim Naci'nin hayat hikayesine ayırmıştır. Bu bölümde ilk göze çarpan hata, kompozisyon içinde verilmesi gereken ayrıntıların, ara başlık halinde verilmiş olmasıdır. Örneğin, Muallim Naci'nin doğduğu ev, ailesi, doğum tarihi, adı ve doğum yeri, annesi, babası, merdivenden düşüşü, yolunu kaybedişi, masal dinleme merakı vs. gibi hususlar metin içerisinde eritilebilecekken, ayrı birer başlıkla gösterilmektedir. Bu ayrıntılar konuyu bölmekte ve gereksiz detaylar olarak okurun gözüne çarpmaktadır. Oysa yazarın, konuyu snopsise uygun olarak vermesi ve kronolojik düzeni parçalamadan kompozisyonu oluşturması daha yararlı olurdu.

Profesör Tarakçı, Muallim Naci'nin hayat hikayesini böyle dağınık ve çingene bohçasına benzer şekilde anlattıktan sonra şairin Fiziki ve Ruhi Portresi'ni irdelemeye geçer. Fiziki portresi hakkında Salahi, Tevfik Fikret, Ahmed Rasim gibi yazarların anılarından yararlanır. Bir sayfa ile geçiştirdiği bu kısmın ardından, yine anılardan ve yazarın kendi eserlerinden yola çıkarak şairin ruhi portresini, yani psikolojisini işlemeye çalışır. Oldukça geniş tutulmuş olan bu bölümde Muallim Naci'nin şu özelliklerine değinilmektedir: "Merdum gizliği, şikayetleri, öğünmesi, iyilik severliği, mahbup-dostluk meselesi, harabatiliği, imanı, hakikat sevgisi ve medeni cesareti, çalışkanlığı ve okuma zevki, hafıza kuvveti ve latifeden hoşlanması…"

Bu bölümde eleştirilebilecek hususların başında yazarın kullandığı kaynaklar gelmektedir. Sayın Afşar Timuçin’in belirttiği gibi anılar tarih olur, ancak anılardan tarih olmaz.[1] Bu nedenle, yazarın Naci'nin Fiziki ve Ruhi yönünü işlerken yararlandığı kaynaklar şüphelidir. Hele ki, Tevfik Fikret'in hemen herkesçe bilinen ve Naci'yi bir ucubeye benzettiği tasvirinin bilimsel bir esere eleştirilmeden alınması hiç uygun değildir. Bir diğer husus, yazarın Fiziki ve Ruhi Portre arasındaki hacim farkını hesaba katmamasıdır. Bu nedenle Tarakçı, malzeme bulduğu alanı haddinden fazla genişletmiş, malzeme bulamadığı alanı ise daraltmıştır. Bu da, araştırmayı olumsuz şekilde etkileyen yönlerden biridir.

Yazarın ruhi portre altında saydığı birtakım hususlar, Naci'nin sosyal yönü ile ilgilidir. Örneğin dostluk meselesi, çalışkanlığı ruhi olmaktan çok, ikinci ve üçüncü şahısları ilgilendiren hususlardır. Hele ki imanı meselesi üzerinde durması, akademik bir kafanın alamayacağı bir durumdur. Zira hiç kimsenin başka birinin imanı hakkında söz söyleme yetki ve salahiyeti yoktur. Bu hem dini, hem de insan hakları açısından rencide edici bir tutum ve davranıştır. Çünkü kişilerin imanı veya inancı onların özel hayatlarına girer. Bu nedenle, edebiyat araştırmacısının kişilerin imanlı-imansız, dinli-dinsiz, inançlı-inançsız gibi şablonlarla tanımlamaya kalkması tehlikelidir. Bütün bunlar, sayın Tarakçı'nın, konuyu araştırmadan önce Muallim Naci hakkında peşin hükümler taşıdığını göstermektedir. Bu peşin hükümler kafasında bir şablon oluşmasına sebep olmuş ve yazar araştırmayı bu noktaya doğru sürüklemeye çalışmıştır.

Eserin tamamının ve bu ilk bölümün en önemli kusurlanırdan biri, yazarın sık sık alıntılara yer vermesidir. Diğer bir söyleyişle yazar kaynakları okuyup, eliştirip, yorumlamadan aldığı notları birbiri ardına dizmekle yetinmiştir. Bu da eseri eklektik yani parçalı bir yapıya sürüklemiştir. O kadar ki Muallim Naci'nin hayatını merak edip okuyan biri istemediği kadar detay ve dedikoduya dayanan bilgiyle karşılaşmaktadır. Bu da bütünlüğü bozmakta ve eseri olumsuz yönde etkilemektedir.

Birinci bölümde dikkati çeken hatalardan biri de tarihlerin kullanılmasındaki keyfiliktir. Yazar bir yerde yalnız hicri tarihi verir, bir yerde miladiyi verir, bir başka yerde her ikisini birlikte kullanır. Örnek olarak, Naci'nin babasının doğumu 1277, hastalanması 10 Zilhicce 1273 olarak gösterilmiştir. Bu tarihlerin miladi olarak kaça tekabül ettiği belirtilmemiştir. Hemen ardından gelen ölüm tarihi ise miladiye çevrilerek verilmiştir. Bu da yazarın bilgiyi sunma konusunda tutarsızlığını ve metodik açıdan yetersizliğini göstermektedir. Oysa, monografik çalışmalarda en önemli husus kronolojinin düzgün bir şekilde kullanılması ve sunulmasıdır.

Profesör Tarakçı, Naci'nin hayatını anlatırken yazarın anı kitaplarından fazlasıyla etkilenmiştir. Anıların dikkatli bir şekilde kullanılması gerektiğine yukarıda kısaca temas etmiştik. Bu yapılmadığı takdirde, ortaya traji-komik birtakım husular çıkmaktadır. Örneğin, bu bölümde anlatılan "Ömer’in Aşkı" tam anlamıyla ironik bir içeriğe sahiptir. Prof. Tarakçı, Naci'nin daha üç yaşındayken aşık olduğunu belirtmektedir. Bu ilginç ve komik bölümü, ecdattan ibret alma gayesiyle, imlâ yanlışlaruyla birlikte buraya aynen alıyorum:

"Ömer, oyun arkadaşı Makbule'yi sever, fakat kendisinden biraz küçük olan diğer komşuların kızı Cevriye'den hoşlanmaz. O, 'Ömer'in Çocukluğunda' Makbule'den zaman zaman Makbule Hanım diye söz ettiği halde Cevriye'nin yalnız ismini söylemekle yetiniyor.

Hal tercümesi sahibi Makbule'yi ve ona karşı duygularını şöyle anlatıyor: Makbule pek latif bir kız idi. Yahud bana karşı öyle görünürdü. Zaten her iş görünüşdedir. Hakikatı -çocuklar şöyle dursun- ekseriyet üzre çocuk babaları bile görmezler.

Makbuleyi seviyormuşum. Henüz hatırım garib bir teessürle beraber gelir. Vefat edeli hayli zaman oldu. En ziyade mahmur gözleri hayalimde ber-hayattır.Bizi birlikte mektebe başlattılar.

Ömer'in evde kendisine mahsus bir dolabı vardı. Bunda yemişler, şekerler, oyuncaklar bulunurdu. Bir gün, o okuldayken Cevriye evlerine gelmiş ve dolabını karışdırmış, giderken de bardağını götürmüş. Okul dönüşü dolabının kırıştırılıp (doğrusu karıştırılıp olmalı HD.) bardağının alındığını fark eden küçük Ömer, durumu annesinden sorar. 'Cevriye gelmiş idi. Çocuk bu ya, belki o almıştı' cevabıyla karşılaşır. Buna canı sıkılır ve çok kızar.

Cevriye diğer bir gün annesi ile Ömer'lere gelir. O hiddetle Cevriye'ye: 'Dolabı kim karışdırdı bakayıl!' diye çıkışır. Küçük ömer, dolabının karışdırılıp bardağının alınmasından değil, bunu yapanın Cevriye olmasından ötürü kızmışdır. Cevriye'nin yerinde Makbule Hanım olsaydı o zaman sesini çıkarmayacakdı. Onun: 'Zannederim ki Cevriye'nin yerinde Makbule bulunsaydı bir şey demezdim' sözleri de bunu gösteriyor" (ss. 16-17).

Bu bilgilerden sonra sayın araştırmacıdan sormak gerek. Çocuk denecek yaşta bir insanın karşı cinsten olan birine duyduğu ilgi aşk mıdır? İnsanlar kaç yaşında aşık olurlar? Muallim Naci'ni bu yaşta aşık olması bir rekor mudur? Naci bu aşkla Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hak kazanmış mıdır?… Görüldüğü gibi, bilim adamları aldıkları bilgiyi eleştirmeden kullandıkları takdirde, böyle ironik ve traji-komik sonuçları bilimsel bilgi tarzında sonraki nesillere aktarabilmektedirler.

Bilindiği gibi, Muallim Naci'yi edebiyat tarihimizde önemli kılan en fazla bilinen husus, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışmaya başladığı yıllardır. Bu gazetenin sahibi Ahmed Mithat Efendi'ye damat olan Naci, edebi kısmını idare eder ve edebi bir ıslahat hareketinin önderi konumuna geçer. Gelin görün ki sayın Tarakçı, 184 sayfadan ibaret olan hayat hikayesinde, Naci'nin bu çok önemli dönemi için yanlızca 12 sayfa ayırmıştır. Diğer bir deyişle, hayatının onda biri bile, Naci'nin bu mühim safhasına ayrılmamıştır. Bu durum da, sayın yazarın, bilimsel araştırmanın en önemli şartı olan önemliyi önemsizden ayırma ilkesine uymadığını göstermektedir. Bütün bunlar bizde eserin birinci bölümünün titiz bir şekilde hazırlanmadığı kanaatini uyandırmaktadır. Bunun değişeceğini umarak, ikinci bölümü incelemeye geçebiliriz.

II. İkinci Bölüm

"Muallim Naci Efendi'nin Eserlerinin Tedkiki" başlığını taşıyan bu bölüm 185-620. sayfalar arasında yer alır. Buna göre bölümün hacmi 445 sayfayı bulmaktadır. Sayın Tarakçı, bu bölümde Naci'nin eserlerini en küçük ayrıntısına kadar incelemeyi amaç edinmiştir. Bu incelemede, eserler "Muhteva ve Dil ve Üslûp" bakımından ele alınmaktadır. Bu iyi niyetli düşünce, daha ilk satırdan itibaren olumsuzluklarla karşımıza çıkmaktadır.

Öncelikli olarak, Naci'nin eserleri bir bütün halinde tanıtılmamıştır. Diğer bir deyişle, yazarın eserleri hakkında bibliyografik veya tanıtıcı bilgi verilmemiştir. Ayrıca, bu eserlerden hangileri üzerinde durulacağı, bunu yaparken uygulanacak yöntemin ne olduğu ve bunun niçin gerekli olduğuna temas edilmemiştir. Bundan dolayı, eserler hakkındaki bilgiler karman-çorman verilmekte ve okur adeta bir labirent içine sokulmaktadır.

İkinci bölümdeki sınıflandırmada yine bilimsel kriterlere uyulmadığı görülür. Bu da alt bölümlerde: aaaa/ aaab/ bbbb/ ggg/ hhh gibi bir takım garip sıralamaların doğmasına yol açmıştır. Bırakın akademik bir çalışmayı, lise talebesinin bile yapamayacağı bu tarz bir sınıflandırmanın, kafa bulandırmaktan öteye gidemeyeceği açıktır. Yazar, aşırı pozitivist bir yaklaşımla, her ayrıntı üzerinde durmaya çalışmış, ancak metod bilmediği için bilgileri birbirine karıştırmıştır.

Bölümün eleştirilecek bir diğer yanı da Naci'nin eserlerinin Telif ve Tercüme diye ikiye ayrılmasıdır. Yazar bu ayrımı yaptıktan sonra, incelediği hususları her iki türe de uygulamıştır. Böylece eserde hem birbirine benzer, hem de birbirinden ayrı olabilecek alt kısımlar oluşmasına yol açmıştır.

Bölümün en fazla dikkati çeken taraflarından biri "Dil ve Üslûp" başlığı altında verilen bilgilerdir. Sayın Tarakçı burada bir üslûp (stilistik) araştırması yapmaya çalışmıştır. Ancak yaptığı işin pösteki saymadan öteye gitmediği eserin sonunda anlaşılmaktadır. Örneğin, "Ahenk" başlığı altında verdiği bilgilere göre, Naci şiirlerinde t, ş, r, m gibi harflerden oluşan aliterasyon; a, e, i gibi vokallerden oluşan asonansları sık kullanmıştır. Bunların Naci'nin ahengini nasıl etkilediği konusunda bir yorum yapmamıştır.

Profesör Tarakçı'nın düşünce olarak doğru, fakat yöntem olarak yanlış yaptığı bir diğer konu da "Kelime Serveti" nin incelendiği kısımlardır. Burada, Naci'nin eserlerinde -özellikle telif eserlerinden- elde edilen bilgiler tablolar, grafikler ve çizelgeler halinde gösterilmeliydi. Oysa yazar bütün sayısal verileri nesir cümlesi halinde vererek anlaşılmayı güçleştirmiştir.

Yine bu kısımda yazar, Naci'nin eserlerinde 7549 kelimeyi, 41.911 kez kullandığını belirtmektedir. Bu kelimeler içindense, yoğun olarak geçen 277 kelimeyi 20.080 defa kullandığına işaret etmektedir. Bunun toplam miktarın % 70'ine tekabül ettiğini belirtmektedir. Böylece, ünlü matematik dehalarımız arasında yer alarak 20.080 sayısının 41.911 sayısının % 70'i olduğunu iddia etmektedir. Bu buluşuyla Prof. Dr. Cahit Arf'ın teoreminin pabucunu dama attıran sayın yazarı, bulduğuTarakçı TEOREMİ dolayısıyla kutluyoruz.

Sayın Tarakçı bu bölümde kelimeleri edatlar, isimler, sıfatlar, zarflar, fiiller vs. gibi gramatik işlevlerine göre ayırmaktadır. Ancak, bunlardan hangisinin daha fazla veya daha az kulanıldığı, bunun üslûbu nasıl etkilediği konusuna değinilmemektedir.

Yazarın bütün bunlarla yapmak istediği şairin duygu ve düşünce dünyasına girebilmektir. Böylece onun kültür kodlarını çözüp entelektüel birikimin kaynaklarına varabilmektir. Şüphesiz ki, bir yazarın veya şairin düşünce dünyasını tanımak için kullanılacak yöntemin başında böyle bir tesbit gelir. Ancak, yazarın kullandığı kelimelerden çok, kavramların tesbiti önemlidir. Diğer bir söyleyişle, Naci'nin: masa, sandalye, elma, armut, az, çok, gel, git kelimelerini kullanması fazla önemli değildir. Önemli olan Naci'nin kavramları nasıl kullandığının belirlenmesidir. Ne yazık ki bu ince ayrıntı sayın Tarakçı'nın ve dolayısıyla tez yaptıran hocası Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in gözünden kaçmıştır.

Bir diğer husus da, kullanılan sözcüklerin kullanım şekli yani bağıntısıdır. Hangi kelimeler dizinsel bağıntıyla, hangileri model bağıntıyla kullanılmışsa yazarın bunu tesbit etmesi gerekirdi.[2] Bütun bunları tesbit etmediği için, sayın Tarakçı'nın yaptığı iş mekanik bir araştırmadan öteye gitmemektedir. Hele ki 1974'ün şartları düşünülürse, yapılan işin bayağı bir hammaliye gerektirdiği de ifade edilebilir.

İyi niyetli bir araştırmacı olarak toplam 600 sayfayı bulan bir eser yazdığınızı düşünelim. Mantık gereği, bu kadar geniş hacimli bir esere kaç sayfa sonuç yazmamız gerekirdi? Bu soruya içinizden en az 6 sayfa diye cevap verdiğinizi işitir gibiyim. Oysa, sıkı durun, sayın Prof. Tarakçı, 600 sayfalık eserine yalnızca iki sayfalık bir sonuç yazmıştır. Bu sonuç da sıradan, basit ve klişe değerlendirmelerle doludur. Hiçbir önemli çözümlemenin bu kısımda yapılmamış olması hayret vericidir. Sonuç'ta yer alan şu değerlendirmeler ise, yine "ecdattan ibret aldıracak" bilgileri içermesi bakımından yorumsuz olarak almayı uygun gördük:

"Naci inanan insandı. Kainatın yaratıcısına boyun eğmeyi, onun nizamına, peygamber ve kitabına uymayı gaye bilir. Bu bakımdan, ilahi adalete bağlı bir düzen arzular.

Kainatın yüceliği ve güzelliği onu hayret ve hayranlığa sevk eder. Eserden müessire intikal ile yaratana teslim olur.

Üç yaşında iken komşu kızına yakınlık duyan Naci, kendisine isnad olunan "mahbus-dostluk" kusuruna sahib değildir. Onun aşkı beşeridir. Bu aşk bazan idealize ediliyor bazan da şehvileşiyor.

Naci hayatı boyunca hak ve hakikatin peşinde koşar. O 'zevki hakikatte arar' adam olduğunu söyler. Biz de bu çalışmamızda onun hakikatını orataya koymaya çalıştır: Kırk dört yıllık ömrün saadet ve felaketlerini, ümmid ve ye'slerini, kavga ve barışlarını, oldukları gibi anlatdık.

Gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmak zorunda olan cemiyetimizin nasıl değişmesi gerektiği hakkındaki görüşlerini, kainat ve dünya hakkındaki fikirlerini, insanı görüş tarzını ve insanlık için düşündüklerini dile getirdik (s. 604)."

Bu önemli sonucun yorumu ve eleştirisini size bırakmayı bir zevk bilirim.

III. Bibliyografya

Eserin bibliyografyası iki kısma ayrılmıştır. Başta Muallim Naci'nin eserleri verilmiş, ardından yararlanılan genel kaynaklara geçilmiştir. Bu bölümdeki hatalar, çalışmaya tuz biber ekmektedir. Örneğin, Naci'nin eserlerinin hangi sıraya göre (alfabetik, kronolojik) verildiği belli değildir. Yazar, adeta aklına gelen eseri ardı ardına dizmiştir. Doğal olarak bu karışıklık, sayın Tarakçı‘nın yöntem bilmeme sorunuyla yakından ilgilidir.

Bir diğer hata, verilen eser künyelerinin bilimsel normlara göre hazırlanmamış olmasıdır. Makale adları tırnak (") içine alınmalı ve eserler italik dizilmeliydi. Yine, eserlerin hangi yayınevi tarafından hazırlandığı da belirtilmeliydi. Bunlar verilmediği halde, sayfa sayıları gereksiz yere belirtilmiştir.

Faydalanılan diğer eserlerde de benzer hatalar olduğu göze çarpmaktadır. Örneğin, bir yerde "Varlık Yayınları" diye belirtilirken, başka yerde bu gerekli ayrıntı üzerinde durulmamıştır. Bibliyografyada yazarın çok meraklı olduğunu sandığımız Prof. Doç.; Dr. vs. gibi ünvanlar isimlerden önce verilmiştir. Oysa bunlar değişken ifadelerdir, zaman içinde değişebilir. Nitekim Muallim Naci'yi yazarak isminin önüne Dr., alan sayın Tarakçı, daha sonra bu tür çalışmalarıyla Prof. ünvanına erişmiştir.

Bunun gibi, bazı eserlerde baskı yeri ve tarihi hiç gösterilmemiştir. (Örnek: Gövsa, Alaeddin, Meşhur Adamlar). Bibliyografyada belirtilen eserlere sayı konulması ise hiçbir akademik çalışmada rastlanılmayacak bir durumdur. Yazarın bunu ne hikmetle yaptığı gerçekten merak konusudur.

IV. Ekler

Eserin Ekler kısmında, "Muallim Naci'nin Şiir Vokabuleri" yer almaktadır. İçindekilerde Kelime Serveti şeklinde kullandığı bu adlandırmanın eklerde vokabüler şeklinde karşımıza çıktığını görmekteyiz. Burada, incelemede esas olan kelimeler alfabetik olarak dizilmiş ve türlere göre ayrılmıştır. Doğal olarak elimizde metinler bulunmadığı için burada verilen sayısal bilgilerin ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu bilemiyoruz. Ancak, burda da önemli hatalar olduğuna inanıyoruz. Zira, yaklaşık 42 bin kelimenin bir insan tarafından fişlenmesi, bunların sıralanması ve tasnif edilmesinin güç olduğunu bir uygulamacı olarak tahmin etmekteyim. Günümüzde bilgisayarlı içerik çözümlemesinde bile sorun olan bu hususa, sayın Tarakçı'nın henüz asistanken teşebbüs etmesi büyük bir cesaret işidir.

Sonuç

Edebiyat bilimi, ancak ciddi yapılan araştırmalarla gelişir ve değer kazanır. Hele ki akademik bir ünvan elde etmeye yarayan bu tarz çalışmaları yapanların konuları üzerinde daha titiz durmaları gerekir. Bunda ise, konuyla ilgilenmek veya sevmek dışında metod bilgisi ve dikkat gereklidir. Şayet yeterli metod bilginiz yoksa ve dikkatinizi de veremiyorsanız, en iyi konuyu bile berbat edebilirsiniz. Basit bir örnek olarak, üzerinde çalıştığımız eseri gösterebiliriz. Prof. Dr. Tarakçı, Alman yazar Goethe'yi (Göthe) çocukları bile güldürecek tarzda Göte şeklinde yazmıştır. Bu basit bir hata olarak görülebilir. Ancak unutmayalım ki Çin atasözünde belirtildiği gibi bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir generali, bir general bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi mahvedebilir. Dolayısıyla bilim temelde ayrıntıya dayanır.

Bu tür bilimsel araştırmaların temelinde, estetik tavır ön planda yer almalıdır. Oysa, Celal Tarakçı, pratik-maddi tavırla Naci'nin eserlerine yaklaşmıştır. Şiirlersi veya diğer eserlerini kelimelere, kelimeleri gruplara, grupları alt dallara ayırarak detaylı bir inceleme yaptığını sanmaktadır. Yapılan bu detaylandırma seviyeli bir şekilde yorumlansaydı belki de önemli sayılabilirdi. Ancak, daha bakış açısındaki yanlışlık ve kültürel alt yapı bakımdan yetersiz olması onu engellemiştir. Bu da eserin bir doktora tezinden çok, master tezi şekline dönüşmesine sebep olmuştur.

Dostoyevski, "Herşey için bir açıklama bulmaya çalışmamalısınız" der. Oysa sayın Profesör Tarakçı, Naci hakkında yaptığı bu çalışmasında hemen herşeye bir açıklama bulma gayesiyle hareket etmiştir. Bu da, tam tersi bir etki göstermiş ve Naci'nin taraklanmasına sebep olmuştur. Bütün bu sebeplerden dolayı eserin Yeni Türk Edebiyatı'na fazla bir katkısının olacağını söyleyemeyiz. Ancak yapılan bir iyilik varsa, o da yanlış bir monografi nasıl hazırlanır konusuna örneklik etmesidir.

 


[1]Afşar Timuçin, “Anılar Tarih Olur Anılardan Tarih Olmaz”, Varlık, nr: 957, Haziran 1987.

[2]Bu konuda geniş bilgi için bkz: Monroe C. BEARDSLEY, Thinking Straight, Principels of Reasoning for Readers and Writers, Second Edition, New Jearsy: Prenctice-Hall , Inc., 1960, 151-188.

Comments Off

Filed under Araştırma

Ahmet Hamdi Tanpınar

"Ahmet Hamdi Tanpınar"

"Edebiyata Adanmış Bir Hayat:

Ahmet Hamdi Tanpınar"

(Halûk Harun DUMAN)

Sanatkâr bilmeli ki efkâr-ı umûmiye yoktur; daima birkaç, birkaç yüz kişi vardır. Bu birkaç yüz kişiyi seçmek meselesidir ki asıl hünerdir. Bu birkaç yüz kişi senin ayarında olursa ayağın sağlam basar…

TANPINAR.

 

Romanları, şiirleri, Denemeleri ve edebiyat tarihiylekültür dünyasında önemli bir yere sahip olan Tanpınar, 62 yıllık hayatını, tam anlamıyla edebiyata adamıştır. 23 Haziran 1901 tarihinde, İstanbul'da hayata gözlerini açan yazar, müftü ve kadılar yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Ailesi o yıllarda İstanbul'un Şehzâdebaşı semtinde oturmaktaydı. Burası, Fatih ve Beyazıt arasında kalan, İstanbul’un eski bir semtiydi. Camileri, medreseleri ile muhafazakar; direklerarası ve diğer eğlence mekanları ile de yeniliği içinde barındıran bir muhitti. Bir yandan Şehzâdebaşı Camii’nin görkemli silüeti, öte yandan kalabalık sokakları buraya farklı bir hava vermekteydi. Anadolu deneyimleri gibi, Şehzâdebaşı’nın renkli yaşantısı Tanpınar’ın zihninde önemli bir yer edinecekti. İlerleyen yıllarda, özellikle faytonuna semaver koyup yangın izlemeye giden İstanbul paşasını ve ramazan geceleri kahveleri dolduran sarıklı ulemayı bir masal havası içinde hatırlayacaktı…

Tanpınar'ın doğduğu yıllar, Osmanlı Devleti'nin yıkılma sürecinin hızlandığı ve durdurulamaz bir noktaya geldiği dönemdi. Siyasi çalkantılar, kaybedilen savaşlar ve topraklar, iflas etmiş bir devlet ekonomisi, ülkedeki sosyal huzursuzluğu gün geçtikçe artırmaktaydı. Daha önce Osmanlı Devleti'nin birer unsuru olan azınlıklar, ayrılık sevdasıyla devlete baş kaldırır hale gelmişti. Bu nedenle Makedonya'da büyük bir ayaklanma başlamış, Arap yarımadısında ise isyanlar artmıştı. Nitekim bu kargaşa birkaç yıl sonra etkisini daha da artıracak ve Tanpınar henüz on yaşında bir çocukken, ülke ard arda gelen bir savaş sürecine girecekti. 1911 yılında Trablusgarp, 1912 yılında Balkan, 1914 yılında ise I. Dünya Savaşı'na maruz kalan Osmanlı’nın yıkılışı artık kesinleşmişti.

İşte bu acılı ve hüzünlü yıllar, henüz çocuk denecek yaşta olan Tanpınar'ı derinden etkiler. Babasının tayiniyle birlikte dolaştığı Anadolu şehirlerinde yokluğu, yoksulluğu ve hayatın acımasızlığını yakından tanır. Yazar çocukluğunu, kadı olan babasının görevle gittiği yerlerde geçirir. Ergani, Erzurum, Kerkük, Musul, Sinop, Siirt, Antalya’da muhteşem Osmanlı coğrafyasının, birbirinden farklı uçlarını görür. Henüz çok küçük yaştadır. Buralarda edindiği intibaları daha sonraki yıllarda eserlerinde birer motif olarak kullanacaktır. Çünkü bu yerler, Türk kültürünün zirveye ulaştığı mekanlardır. Buralarda mekanın insan ruhunu şekillendiren taraflarını tanır. Aradan uzun yıllar geçse bile, buralarda edindiği intibaları içinde canlı olarak yaşatır. Henüz onbir yaşında Balkan Savaşı (1912-13) yangınının ardından Erzurum’da kendisini bir masal havası içinde bulur.

Sürekli bir göçle geçen bu çocukluk yılları, onun düzenli bir eğitim almasını engeller. Ancak, aile eğitimlidir ve okumanın önemini çok iyibilen bir kültürel geçmişe sahiptir. Bu nedenle ilk eğitimine aile içinde başlar. Babası, annesi onu hayata hazırlamak için her imkanı sunarlar. Herşeyden önemlisi geleneksel halk edebiyatını çok iyi bilen Trabzonlu ninesi ona hikayeler, masallar anlatır, şiirler okur. Bu anlatılanlar çocuk zihninde önemli bir yer tutar. Yıllar sonra yaptığı Erzurum seyahatinde ninesinin anlattıklarını şöyle anımsar:

Bu dağlardan sonra Aşık Kerem, benim için bir hayalet yolcu gibi kervanımıza takılmıştı. Zaten ninemin sık sık hatırlayışları yüzünden bu yolculuk biraz da onun namına yapılıyor gibiydi. Bu Trabzonlu kadının bütün coğrafya bilgisi memleketiyle gençliğinde gittiği Yemen, Mekke bir yana bırakılırsa, bu hikayeden gelirdi. Bu, bilgiden ziyade dine benzeyen bir coğrafya idi. Bütün akarsulara, dağlara canlı, ebedi varlıklar gibi bakardı. Sanki şiir, din, gurbet duygusu, hayat tecrübesi, birbiri ardınca yaşanmış hayatların rüyalarımızda birbirine karışmasına çok benzeyen bir yığın inanış artığı bu dağları, dereleri onun için ilahi varlıklar yahut veliler haline getirmişlerdi. İkide bir beni mahfesinin yanına çağırarak biraz sonra uzağından geçeceğimiz veya huzuruna varacağımız ebediyetin adını, varsa hikayesini söyler, Yunus’tan Aşık Kerem’den beyitler okurdu. Suphan Dağı’nın yolumuzun hangi tarafına düşeceğini, hangi gece Yıldız Dağı’nın dibinde konaklayacağımızı mekkarecilerden daha yola çıkmadan sorup öğrenmişti. Onun için ikimiz de hazırdık…[1]

Bu yıllarda, henüz onüç yaşında yaşadığı bir trajedi onu hayatı boyunca etkiler. Kerkük'ten ayrılırken hastalanan annesi Musul'da vefat eder. Bu acı ve öksüzlük içinde sığınağı şiir kitapları, bilhassa Ahmed Haşim'in Şiir-i Kamerleri olur. Okuduğu bu şiirlerin etkisiyle kendisi de şiir yazmaya ve bu büyülü dünyanın kapılarından içeri girmeye başlar. Sonraki yıllarda yazdığı annem için başlıklı şiirde şöyle der:

 Seni gömdük anne yıllarca evvel"Ahmet Hamdi Tanpınar"

 Göz yaşlarımızla bu ıssız yere

 Kimsesiz bir akşam ziyaya bedel

 Matem dağıtırken hasta kalblere…

 

 Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun

 Hüznüyle erirken Dicle de sessiz

 Öksüzlük denilen acıyla vurgun

 Bir başka ölüydük bu toprakta biz…

Henüz gençtir ve arayışları devam etmekdir. 1916 yılında babası Antalya’ya atanır. İç dünyasını etkileyen bu şehirde liseyi bitirir. Üniversite eğitimini tamamlamak için İstanbul’a gelir. 17 yaşında, Darülfünun-ı Osmani, yani bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin Baytar Mektebi’ne kaydını yaptırır (1918). Ancak buradaki eğitim onun şair ruhunu tatmin etmez. Sürekli olarak sanatla ve şiirle uğraşacağı bir bölüme geçmeyi düşünür. Bir yıl sonra, kendisine bambaşka bir dünyanın kapılarını açan edebiyat bölümüne geçiş yapar. Onun gerçek anlamda edebiyatla tanışması ve uğraşması da bu yıllarda başlar. Bölümde sanat tarihi ve edebiyat derslerini veren Yahya Kemal (Beyatlı) bütün hayatını değiştirecek şekilde onu etkiler. I. Dünya Savaşı'nın çalkantılı ortamı içinde, gelecekten çok şeyler bekleyen biri olarak burada okumaya başlar. Osmanlı Devleti artık son yıllarını yaşamak üzeredir. Savaşlar kaybedilmiş ve İtilaf Devletleri donanması İstanbul boğazına demirlemiştir. Basına ve mektuplara uygulanan sansür nedeniyle insanlar olup bitenlerin farkında değildir. Bütün ülkeye büyük bir kaos ve hüzün çökmüştür. Sultan Vahdettin bu durumdan kurtulmak için İngilizlerin himayesini ve rehberliğini istemektedir.

Bu ortam içinde Tanpınar’ın, hoca olarak karşısında bulduğu Yahya Kemal onun için büyük bir şans olur. Balkan acısını bizzat yaşamış, Doğu ve Batı kültürlerini çok iyi bilen bu ünlü şair, onu kısa zamanda kendine bağlar. Yahya Kemal, Osmanlı'nın haşmetli ve azametli günlerini eserlerinde yansıtarak, her şeyin henüz bitmediğini öğrencilerine aktarır. O, bir ulusun yaralar alabileceğini, ancak bunlarla ölüp yok olmayacağına inanmaktadır. Başlı başına bir dünya olan Yahya Kemal, genç şairi etkilemekte fazla zorluk çekmez. Billur bir kaseyi andıran bu genç adama bilgilerini akıtır. Fakülte sıralarını aşan bu bilgi aktarımı arkadaşlarıyla katıldığı kahvehane sohbetleriyle devam eder.

Ülkeyi içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak için aydınlar harekete geçerler. Eski bir Osmanlı generali olan Mustafa Kemal Paşa, bu amaçla yola çıkar ve Anadolu'ya gider. Çünkü Anadolu henüz İstanbul gibi kozmopolitleşmemiş ve düşman kontrolüne tam anlamıyla girmemiştir. Binlerce yıldır Türk yurdu olan bu yerlerdeki miliyetçilik duygusunu harekete geçirmeye kararlıdır. 23 Temmuz 1919 tarihinde yapılan Erzurum Kongresi’nde millî sınırların aşılamayacağı ve düşmana teslim edilemeyeceğine dair önemli kararlar alınır. Bu kararlar, Türk ulusunun yeniden uyanış ve kurtuluş mücadelesinin başlangıcı olur.

Tanpınar bir yandan fakülteye devam ederken, öte yandan Yahya Kemal ve arkadaşlarının yaptığı özel toplantılara katılır. Burada ateşli konuşmalara tanık olur. Ayrıca, edebiyatın ve şiirin her dakika yaşadığı çevrelerden yararlanır. Kültürlü bir gençtir. Edebiyata, sanata karşı aşırı bir ilgisi vardır. Hadiseleri yalnız okudukları ile değil, gördükleri ve yaşadıkları ile de yorumlama özelliğine sahiptir. Arkadaşları ve hocalarıyla birlikte gittiği yerlerden biri de Nuruosmaniye’de bulunan İkbal Kahvehanesi’dir. Kurtuluş Savaşı’nın bu sıkıntılı ortamında birlikte olduğu arkadaşları ve öğretmenleriyle Dergâh dergisini çıkarmaya başlarlar. Acemi ve usta yazarların bir arada çıkardığı dergide Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı ve Yakup Kadri gibi kendilerini ıspatlamış yazarlar ön sırada yer alır. Onların hemen yanıbaşında ise Ahmet Kutsi, Kemalettin Kami, Hasan Ali ve Ahmet Hamdi gibi genç isimler yazı kadrosunu oluşturur. Bu edebiyat mahfili onun entelektüel gelişiminde önemli rol oynar.

Aynı yıllar içinde, ilk şiirini yayınlama fırsatı elde eder. Celal Sahir’in (Erozan) yayınladığı Altın Kitap dergisinde, “Musul Akşamları” şiiri çıkar. Hüzün ve yanlızlığın yoğun olarak işlendiği şiirin ilk iki kıtası şöyledir:

Son ziyalar iner uyuyan nehre,

Ufku mineleyen kızıl akşamdan.

Nakş eder her hüzme ihtiyar şehre,

Titrek, loş gölgeler, hicranla gamdan…

 

Sularda açılır fani çiçekler,

Ufka ezanların yükselir ahı.

Şimdi boş sahili, gurbetle bekler,

Kimsesiz çöllerin yorgun seyyahı…

Bu onun adını şair olarak duyurduğu ilk deneyimidir. Daha sonraki yıllarda, aralarında Dergâh, Millî Mecmua, Hayat, Görüş, Ülkü, Varlık, Oluş, Kültür Haftası ve Aile gibi saygın dergilerin bulunduğu edebiyat dünyasında bu tür eserlerini yayınlar.

1923 yılında Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin mesnevisi üzerine bir bitirme tezi hazırlar. Tanpınar henüz 22 yaşında bir gençtir. Öğretmen olarak Millî Mücadele'nin başlangıç yeri olan Erzurum'a atanır. Bu onun Erzurum'a ikinci kez gelişidir. Savaşların yakıp yıktığı, harap ettiği Erzurum, onun gözüne yaslı bir kent olarak görünür. Ancak bu acılı yas perdesi sonsuza kadar sürecek değildir. Millî Mücadele'nin kurmayları bu kez de siyasi arenada başarılı olmaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle Lozan Konferansı toplanır ve ülkenin geleceği hakkında kararlar alınmaya başlar. Bu ortam içinde göreve başlayan Tanpınar, Erzurum’da Millî Mücadele'nin mekanları ve insanlarını tanıma fırsatı elde eder. İlk kongrenin açıldığı binayı, Atatürk'ün kaldığı evi, mücadeleyi destekleyen Albayrak gazetesinin çıktığı matbaayı ve onu çıkaranları görür. Bunun ötesinde, kurtuluş savaşını hazırlamanın haklı grurunu içlerinde taşıyan, ancak vakar ve ulviyetlerini kaybetmeyen insanlarla tanışır. Hiç bir zaman unutamayacağı bu anlar, hayatının en önemli belki de en çarpıcı dönemleri olacaktır.

Tanpınar, şehri tanıma dışında, bir yandan eğitim hayatına, öte yandan edebi çalışmalarına zaman ayırır. Şehirde çıkarılmaya başlanan küçük okul dergilerinde ilk şiirlerini ve yazılarını yayınlar. Erzurum’da öğretmenler tarafından çıkarılan Muallimler Birliği Dergisi’nin 15 Mart 1924’de çıkan ilk sayısında "Sonbahar" başlıklı şiiri yer alır:

Durgun havuzları işlesin, bırak

Yaprakların güneş ve ölüm rengi

Sen kalbini dinle, ufuklara bak.

 

Düşünme mevsimi inleten hangi

Elemdir mest etsin ruhumu yeter

Esen rüzgarların durgun ahengi.

 

Yan yana sessizce mevsimle keder

Hicrana aldanmış kalbimde gezsin

Esen rüzgarlara sen neş’eni ver…

Yine aynı sayıda "Şöhret ve Edebiyat" başlıklı bir yazısı çıkar. Bu iki yazı, onun entellektüel hayatının başlangıcında kaleme aldığı ilk ürünler olurlar. Bu yazıda sanat ve edebiyatta kalıcılık meselesini irdeleyen Tanpınar'ın, genç yaşında böyle bir konuya el atması oldukça önemlidir. Henüz genç bir öğretmendir ve bu ilk ürünler onun, gelecekte iyi bir yazar olacağının müjdecisidir. Bunun gibi, bütün Türk ulusunun ümitlerini artırıcı haberler ardı ardına gelir. Lozan Antlaşması imzalanmış, İstanbul düşman işgalinden kurtulmuş ve Ankara başkent olmuştur. Bütün bunlardan önemlisi, 29 Ekim 1923 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı taçlandıran cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu zafer, Atatürk ve arkadaşlarının Türk ulusuna verdikleri büyük ve görkemli bir armağan olacaktır.

Erzurum'da birkaç yıl süren öğretmenlik hayatından sonra yazar, unutulmaz dostluk ve anılarla şehirden ayrılır. Yine öğretmen olarakBeş Şehir'de anlattığı Konya ve Ankara'da görev yapar. Konya'da Türk-İslam mimarisinin ve kültürünün derin izlerini bulur. Burada Mevlana’yı daha ayrıntılı olarak tanır. Ayrıca tasavvuf edebiyatı üzerinde derinlemesine bilgi edinir. Ankara'da ise yeni kurulan devletin coşkusuna ortak olur. Bu coşkuyu Ankara ovasına sinen tarihi olaylarla birleştirir. Gezdiği bu şehirler meraklı genç adamın, adeta tarihle konuşmasını ve buluşmasını sağlar.Bütün bu şehirlere, eserlerinde yeri geldikçe göndermeler yapar.

Yıllar süren Anadolu tecrübesi, Ahmed Hamdi’nin meselelere farklı bakmasına sebep olur. Görünenin arkasında görünmeyene dikkat ederek ulusal ruhu açığa çıkaran eserler verir. Bergson'un sezgiciliğini eserlerinde uygulamaya çalışır. Şiirlerinde, mimari eserlerden yola çıkarak zengin Türk kültür tarihini irdeler. Aşk, doğa ve insana mistik bir gözle bakar. Hikaye ve romanlarında ise eski günlerin hem hüzünlü, hem ironik taraflarını işler. Bu eserleri, onun sanatkarlığının unutulmaz taraflarını ortaya çıkaran ürünlerdir. Hocası Yahya Kemal gibi şiirlerinde değişkiler (transposition) yaparak, tarihi olanı aktüel zaman içine yerleştirir.

1930 yılından sonra Ankara’da Gazi Terbiye Enstitüsü’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışır. 1932 yılındaysa İstanbul’da Kadıköy Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atanır. Bir yıl sonra, Güzel Sanatlar Akademisi’nde sanat tarihi, estetik ve mitoloji dersleri verir. Bunun yanısıra Amerika Koleji’nde Türk edebiyatı okutur. Şiirleri yanında, öyküleri de dergilerde çıkmaya başlar. İlk öyküsü olan “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni 1936 yılında Ağaç dergisinde yayınlar. Yayın faaliyetini sürdüren Tanpınar, 1937 yılında ise Tevfik Fikret hakkında küçük boyutlu bir kitap hazırlar.

Yazının başlığında da belirtildiği gibi Tanpınar, hayatını tam anlamıyla edebiyata ve sanata adamış bir kültür adamıdır. Bu nedenle, 1933 yılında ünlü şair Ahmet Haşim ölünce, sanat tarihi derslerini vermekle görevlendirilir. Ülkenin en seçkin okullarından biri olan Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat tarihi, estetik ve mitoloji kürsüsünde öğretim üyesi olur. Bu coşkun ırmak nihayet akacağı doğru kanalı bulmuştur. Akademideki yılları oldukça verimli geçer. Sanat ve edebiyat hakkında birbirinden önemli eserler yazar. Daha onbeş yaşında başladığı şiirlerini farklı edebiyat dergilerinde yayımlar. Bunun yanında bulunduğu çevre içinde yazdıklarıyla haklı bir üne kavuşur. Edebiyatı yalnız edebi eser üretmek olarak görmeyen yazar, onun tarihi ve kuramsal yönüyle de ilgilenir. Birbirinden ilginç makalelerinde teorik olarak konuyu araştırır. Onun bu merakı nihayet meyvesini verir ve 1939 yılında, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atanır.

Bilindiği gibi bu yıl, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı'nın yüzüncü yıl dönümüdür. Bunu, Türk tarihi açısından mühim bir başlangıç olarak gören yetkililer, edebiyat fakültesinde böyle bir kürsünün açılmasına karar verirler. Böylece çağdaşlaşma devrinin sosyo-politik ve kültürel birikiminin daha iyi bir şekilde inceleneceğini düşünürler. Bu hem Tanzimat'ın gerçekleşmesinde etkili olan edebiyatçılar, hem de uluslaşma bilincini eserlerinde işleyen sanatkarların unutulmadığını gösteren önemli bir kadirbilirliktir. En verimli yıllarını bu kürsüde geçiren Tanpınar, edebiyat tarihi araştırmalarında bir zirve olan eserini bu dönemde kaleme alır. Ayrıca, kendisinden sonra gelecek olan araştırmacıların yetişmesini sağlar.

Bu yıllar yine bütün dünyayı etkileyecek olan savaş yıllarıdır. Almanlar, 1 Eylül 1939 tarihinde Polonya'ya saldırır. Böylece yıllar boyu sürecek olan II. Dünya Savaşı başlamış olur. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal'in ölümünün üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiştir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve kurmayları Türkiye'yi savaşa sokmamak için azami gayret gösterirler. Çünkü onlar savaşın yıkım ve acısını bizzat yaşamış insanlardır. Yeni kurulmuş bir devleti, sonu bilinmeyen bir maceraya sürüklemenin büyük bir kötülük olacağına inanılar. Türkiye bu yıllarda hemen her alanda bir içe kapanma ve kendi yağıyla kavrulma politikasını tercih eder. Bu nedenle ülke içinde yokluklar ve kıtlıklar baş gösterir. İnsanlar gıda maddelerini karneyle almakta, geceleri karartma uygulanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, ulaşım ve eğitim hayatında yavaş da olsa bir büyüme göze çarpar. Yeni demiryolları açılır, bazı Anadolu şehirlerinde hava alanları faaliyete geçer ve kırsal kesimi aydınlatmak için Köy Enstitüleri kurulur.

Halk Partisi'nin tek başına iktidarda olduğu bu yıllarda, kültür ve sanat hayatı bu partinin politikasına göre şekillenir. Kendini batı kültürünün bir parçası göstermek için Avrupa edebiyatlarından tercümeler yoğunlaşır. Özellikle, Türklerin eski Anadolu uygarlığının bir parçası olduğu görüşü halen varlığını muhafaza etmektedir. Bu nedenle Sümerler, Etiler, Hititler gibi eski çağ medeniyetlerinin izleri araştırılır. Bunun dışında bazı aydınlar, Türklerin batılı olabilmesi için önce antik Yunan kültürünü bilmesi gerektiğini iddia etmektedirler. Bu amaçla, çıkarılan Tercüme Dergisi’nde, antik Yunan klasikleri çevrilip, yayımlanmaya başlanır. Bu çeviri faaliyetleri II. Dünya Savaşı yıllarında da hızla devam eder.

Devletin resmi kültür politikası bu yönde olmasına karşın, bazı aydınların bakış açıları farklıydı. Onlara göre Batı kültür ve medeniyet çevresine girebilmek için önce kendimizi tanımamız gerekiyordu. Kendi dilimizi, kendi kültürümüzü ve kendi sanatımızı tanıyıp Batılı formlarla şekillendirmemiz lazımdı. Bu düşüncede olanlardan biri de, Tanpınar'ın hocası Yahya Kemal'di. O, şiirlerinde ve edebi sohbetlerinde her zaman Türk kültürünün, özellikle de Osmanlı şiirinin muhteşem örneklere sahip olduğunu iddia etmekteydi. Bunun gibi Türk mimarisinin ve müziğinin de Batı'nın imrenebileceği ölçüde eserler olduğuna inanıyordu. İşte II. Dünya Savaşı yılları, yurt dışında askeri çatışmalar, yurt içindeyse bu tür fikri kamplaşmalarla devam etmekteydi.

Tanpınar, 1940 yılında, yetişmesinde büyük emeği geçen, gerek fikri, gerekse sanatsal açıdan etkilendiği Yahya Kemal hakkında bir kitap yayımlar. Hocasının şiir dünyasını ve sanatçı yönünü tanıtır. Bu eseri de yazarın orijinal çalışmaları arasında yerini alır. 17 Şubat 1941'de Alman orduları Bulgaristan'ı işgal ederek Türk sınırlarına yaklaşırlar. Bu durum iç piyasayı olumsuz etkiler. Buğday ve arpa unu karışımından yapılmış tek tip ekmek yapımına karar verilir. Hitler, İnönü’ye bir mektup göndererek desteğini ister. Türkiye'nin savaşa gireceğini düşünen halk İstanbul'u terketmeye çalışır. Bu karanlık ortam içinde II. Dünya Savaşı'nın sonunu getirecek olan Alman-Rus Savaşı 22 Haziran'da başlar. Askerlik üç yıla çıkarılır, başka ekmek olmak üzere gıda maddelerinin fiyatları astronomik ölçüde artar.

İşte bu yıllarında A. Hamdi Tanpınar, özgeçmişine yeni bir sıfat ekleyecek ve Maraş milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'ne katılacaktır (1942). Bu zorlu dönemde siyasi hayatla yakından ilgilenecek ve görüşlerinden yararlanılacaktır. Edebiyatçıların veya bilim adamlarının meclise girmesi, Atatürk döneminde başlatılmış bir uygulamadır. Onların katılımıyla meclisin entellektüel düzeyinin artırılması düşünülür. Ayrıca, bu insanlara çalışmalarını daha rahat bir ortam içinde yapmalarına fırsat tanınır. Bu dönem içinde Tanpınar, önce Namık Kemal Antolojisi (1942) ardından Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943) adlı eserlerini yayımlar. Beş öyküden ibaret olan ikinci eserinde yazar ruh çözümlemesi ve kimlik üzerinde durmaktadır. Öykü karakterlerinin karanlık geçmişi ve yine karanlığa yol bulan geleceğini estetik bakış açısıyla yansıtır.

Tanpınar’ın her öyküsünde insanın kendi özünü ve kimliğini arayışı söz konusudur. Bu öykülerine kendi yaşantısından kesitler katan yazarın, özellikle ruh çözümlemesi ve rüya üzerinde durması önemlidir. Bu iki husus, onun sanat felsefesinin temelini oluşturan özelliklerdir. Örneğin, Erzurumlu Tahsin öyküsünde, Erzurum'dan tanıdığı birinin öyküsünü anlatır. Zengin bir ailenin çocuğu olan ve hukuk eğitimi alan bu gencin dünyaya boş vermişliğini işler. Savaşlar, depremler ve yokluklar içinde geçirilen günlerin bir genç adam üzerinde yaptığı olumsuz etkiyi gözler önüne serer. Yazar, böylece kişisel gözlem, yaşantı ve anıların, öykü yazmada ne kadar etkili olduğunu da gösterir. Bunun bir başka örneği 1944 yılında Ülkü Dergisi’nde tefrika edilen Mahur Beste romanında görülür. Bu romanda Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşayan seçkin bir çevrenin hayatları anlatılır. Diğer roman ve öykülerinde olduğu gibi bu eseri de kendi yaşantısından izler taşır.

Tanpınar, milletvekili olarak Ankara'da görevine devam ettiği yıllarda dünya büyük bir karmaşayı yaşamaktadır. 1945 yılında Sovyet orduları Almanya'ya girer ve 7 Mayıs'ta Almanya teslim olur. Bu başarıdan güç alan Sovyetler Birliği, Ardahan, Kars, Artvin illerinin kendisine verilmesini ister. Ayrıca boğazlardan üs talep eder (25 Haziran). Ancak, İnönü ve arkadaşları bu isteği geçiştirmekte başarılı olurlar. Yine bu yıl içinde insanlık tarihinin en büyük katliamı gerçekleşir. Hiroşima'ya atılan atom bombası ile 78 bin kişi ölür (6 Ağustos). İki gün sonra Nagazaki'ye ikinci atom bombası atılır ve Rusya, Japonya'ya savaş ilân eder (8 Ağustos).

Dış dünyada cereyan eden bu gelişmeler, yurt içini etkilemekte gecikmez. Tek Parti yönetiminin uygulamalarını ve keyfi tutumunu protesto eden Celal Bayar, CHP'den ayrılır. Bu ilerde yeni siyasi olumuşlarını gerçekleşeceğinin ilk ve en canlı habercisidir. 21 Ekim 1945’de yapılan genel sayım, ülke nüfusunun 19 milyona yaklaşttığını göstermektedir. Bütün zor şartlara rağmen kalkınma hamleleri yapılmaktadır. Ancak genç Türkiye Cumhuriyeti'nin yeni olaylara gebe kalacağı açıktır. Nitekim, birkaç ay sonra öğrenci olayları yoğun olarak yaşanmaya başlanır. Sovyetler Birliği yanlısı solcu öğrenciler ile onlara karşı olan milliyetçi gruplar arasında çatışmalar artar. Üniversiteli gençler solcuların yayın organı olarak gördükleri Tan Matbaası'nı basıp tahrip ederler (4 Aralık 1945).

Bu karmaşa içinde Tanpınar, 1946 yılına kadar meclis çatısı altında yer aldı. Ancak, siyaset onun sanatkar ruhundan çok uzak ve çok farklıydı. Bu nedenle dört yıllık görev süresi bitip yeniden aday gösterilmeyince bir süre Millî Eğitim Müfettişi olarak çalıştı. 1948 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde yeniden estetik dersleri verdi. Yaklaşık bir yıl sonra da ölünceye kadar çalışacağı üniversitedeki kürsüsüne döndü. Bu arada Demokrat Parti kurulmuş ve ülkede çok partili hayata geçişin ilk ciddi adımları atılmıştı. Halk Partisi'nin halkı karşısına alan politikasına muhalif, halkın yanında ve onunla birlikte olan yeni bir parti doğmuştu.

Bu yıl aynı zamanda yazarın unutulmaz eserini yayımladığı bir yıl olur ve Beş Şehir 1946 yılında okurlarla buluşur. Erzurum, Konya, Ankara, Sivas, İstanbul'un anlatıldığı eser, bu şehirlere adanmış devasa bir abideyi andırır. Taş ve topraktan değil, kelimelerden ve duygulardan yapılmış bir abideyi… Tanpınar, bir müddet yaşadığı bu şehirleri, tarihten gelen özellikleri ile okurlara tanıtır. Adeta şehirlerin ruhunu yakalamaya çalışır. Mekanın insan üzerindeki etkisine ve ulusal bilincin oluşmasında mekan-insan arasındaki ilişkinin önemini irdeler.

II. Dünya Savaşı ardından kurulan düzende iki bloklu dünya ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Sovyetlerin oluşturduğu sosyalist dünya, diğeri ise ABD'nin temsil ettiği kapitalist dünyadır. Türkiye'nin jeo-stratejik önemini kavrayan Amerika, demokrasiyi destekleme adına ülkeye para yardımına başlar. Truman’ın önerileri ile ABD Senatosu Türkiye'ye 100 milyon dolar yardım yapmayı kabul eder (22 Nisan). Böylece Amerika, zenginliğini kullanarak, güçlü bir müttefik kazanmış olur. Doğal olarak bu yakınlaşmada Türkiye'yi Rusya'ya karşı bir tampon olarak kullanma isteği önemli rol oynar. Ayrıca Ortadoğu'da kurulacak olan İsrail Devleti'ne tepki göstermesini engellemiş olur. Nitekim İsrail, 14 Mayıs 1948 tarihinde Telaviv'de kurulur. Türkiye ise bu dönemde, Kıbrıs ve öğrenci gösterileri ile uğraşmaktadır.

1949 yılına gelindiğinde, CHP bazı uygulamalardan geri adım atmak zorunda kalır. Dine karşı olmadığını göstermek için Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurulması kararlaştırılır. Birkaç ay sonra ise kapatılmış olan bazı türbelerin yeniden açılmasına izin verilir. Bu hareketler, CHP'deki paradigma değişiminin önemli işaretleridir. Çünkü, CHP yöneticileri yapılacak bir seçimde iktidarı elde tutamayacaklarını bilmektedirler. Bunun en önemli sebebi ise dini uygulamalar karşısında takındıkları sert tavırdır.

Milletvekilliğinden ayrılmış olan Tanpınar, en önemli eserlerinden biri olan 19’uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ni bu yıl içinde yayımladı. Bu eserinde Tanpınar yalnız estetik formasyonunu değil, edebiyat tarihçiliğini de ön plana çıkaran bir anlayışa sahiptir. Edebi gelişmeleri siyasal-sosyal ve ideolojik oluşumları göz önüne alarak inceler. Her şeyden önce edebi eserin bir estetik ürün olduğunu ve bu ürünü veren sanatkârın da estetik bir amaç güttüğü görüşünü hissettirir. Tanpınar hocası Köprülü gibi, edebiyatı kültür tarihinin bir dalı olarak görür. Bu nedenle, kültürü oluşturan farklı unsurlar, özellikle de değişen zihniyetler konusuna eserinde yer verir. Yazdığı eserin, Türk insanında başlayan yeni bir düzenin tarihi olduğunu belirtir. Bunun için seyyal bir metod takip ettiğini söyleyerek, etkilendiği Batılı tarihçiler ve yöntemlere kısaca temas eder. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1. Brunetiere'nin "edebi türlerin gelişimi"ne dayanan devirlere göre sınıflandırma.

2. Petersen ve Wechssler ile Albert Thibaudet'in nesiller görüşü.

3. Hippolyte Taine'in ırk, zaman ve muhit fikirleri.

Bu görüşler yanında, takip ettiği metodu araştırılan konunun belirlediğine değinen yazar, özellikle tahlillerde, edebi eserin bizzat kendisine başvurduğunu belirtir. Edebi eserin taşıdığı duygu, görüş, düşünüşe önem verir ve yazıldığı devir içindeki etkisini göz önüne alır. Bu amaçla eseri ortaya çıkaran sanatkârın hayatı üzerinde fazlaca durduğunu söyler.[2]

Tanpınar’ın 1949 yılında yayımladığı bir diğer ünlü eseri ise Huzur romanıdır. Dört bölümden ibaret olan ve her bölümü bir karakterin adını taşıyan eserde Mümtaz adlı bir gencin hayatından kesitler anlatılır. Galataray Lisesi ve Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Mümtaz'ın aşkları, hayat ve gelecekle ilgili kaygıları eserin ana omurgasını oluşturur. Psikolojik sıkıntılar içinde olan genç adamın yaşadıkları, İstanbul'un tarihi ve doğal güzellikleri içinde verilir. II. Dünya Savaşı'nın sıkıntılı ortamı içinde yazılan eserde, karşılıksız aşklar, intiharlar, hastalık ve yokluklar ustaca bir kurguyla verilmiştir. Asıl önemli tarafı bu savaş ve sosyo-politik kaygılar içinde, yazarın kendi hayatından izleri de esere yansıtmasıdır.

Tanpınar'ın bu iki dev eserinin yayımlanmasından bir yıl sonra CHP ve DP arasında başlayan siyasal gerilim iyice artar. Bu gergin atmosfer içinde yapılan 14 Mayıs seçimlerinde DP iktidarı ele geçirir. Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes ise başbakan olur ve kısa zaman içinde özellikle dini alanda değişiklikler gerçekleşir. Arapça ezan yasağı kaldırılır, radyoda Kur'an-ı Kerim yayınları başlar. Ayrıca, Millî Eğitim Bakanlığı, din derslerinin zorunlu olmasına karar verir.

1950 yılı, Tanpınar için yine verimli bir yıl oldu. Sahnenin Dışındakiler adlı eserini yayımladı. Önce Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilen roman, daha sonra kitap halinde çıktı. Yazar, bu eserinde de II. Meşrutiyet dönemi parti çekişmeleri ve mütareke yıllarının belirsizliğini işler. Tanpınar için 1950’li yıllar Avrupa’ya yaptığı gezilerle öne çıkar. 1953’de Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İspanya ve İtalya’ya gider.

Bu yıllarda Tanpınar, yeni yayımlayacağı kitabının hazırlıklarını yapmaktadır. Yaz Yağmuru adını taşıyacak olan bu öykü kitabında yine kişisel hayatından yola çıkarak yakın çevresinde gözlemlediği olayları ve insanları irdeler. Ancak öykülerinde derinlemesine bir ruh çözümlemesi yapmaz. Öykülerde konu edilen kişiler, psikolojileri ve sosyal ilişkileri altüst olmuş insanlardır. Hemen hepsi sıradışı yaşantıları ile olay örgüsü içinde yer alırlar.

Bütün bu emeklerine ve uğraşılarına rağmen eserlerinin fazla ilgi görmemesinden yakınan Tanpınar, diğer romanlarını da kastederek şöyle şikayet eder:

(…) Bu eserlerden memnun muyum? Orası başka. Fakat Abdullah Efendi'nin Rüyaları, bilhassa birinci hikaye böyle tenkitsiz mi geçecekti? Huzur ki okuyanların hepsi sevdiler, üç makale ile, Yaz Yağmuru hiç bir akissiz mi geçecekti? Sanatkar bilmeli ki efkâr-ı umumiye yoktur; daima birkaç, birkaç yüz kişi vardır. Bu birkaç yüz kişiyi seçmek meselesidir ki asıl hünerdir. Bu birkaç yüz kişi senin ayarında olursa ayağın sağlam basar."[3]

Bu oldukça önemli değerlendirmeden de anlıyoruz ki, Tanpınar eserlerinin yeterince yankı bulmamasından yakınır. Bunun nedeni ise, kültür ve edebiyat hayatını elinde tutan kliklerin, yazara karşı gösterdiği olumsuz tavırdır. Sonraki yıllarda “medya-yayıncı kliği” olarak karşımıza çıkan ve halen devam eden bu yapının, Tanpınar gibi bir yazarı umutsuzluğa düşürmesi, kültür tarihi açısından dikkat çekici bir durumdur. Buna rağmen kültür ve sanat çalışmalarından uzak durmayan yazar, 1955 yılında Paris’te yapılan Filmoloji Kongresi’ne üç hafta süreyle üye olarak katılır.

1956 yılı yine siyasi kamplaşma ve karışıklıklar içinde geçer. Bu yılın başında DP, 20 milletvekilini partiden ihraç eder (2 Ocak). Her siyasi yönetimin sıkıntılı olduğu Basın Kanunu'nun ceza hükümleri ağırlaştırılır. Partiler seslerini Anadolu'da daha fazla duyurabilmek için basına önem verirler. Böylece yerel gazetelerin sayısında bir artış görülür. Tanpınar, 1957 yılında Münih’te yapılan XIV. Müsteşrikler Kongresi’ne bir bildiri ile katılır. Bu yıllar içinde sorun olmaya başlanan Kıbrıs konusu, Birleşmiş Milletler’de görüşülmeye başlanır. Yaklaşık bir yıl sonra, Kıbrıs'ta Türklerle Rumlar arasında çatışmalar olur ve sekiz Türk hayatını yitirir (28 Ocak 1958). Bu hadise Türkiye'nin ada konusundaki hassasiyetlerini artırır.

Daha önce yazdığı romanlarının yeterince ilgi görmediğinden yakınan Tanpınar, bu karışıklığın ardından iki eser birden yayımlar. 1961 yılında yayımlanan eserlerinden biri Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanı, diğeri ise dergilerde kalan şiirleridir. Bu romanında yazar ironik bir söylem içindedir. Doğu ve Batı uygarlıkları arasında sıkışıp kalan ve bocalama devresi yaşayan Türk toplumundan izler yansıtmaya çalışır. İsim sembolizasyonu yolu ile karakterleri adlandıran yazar, onların başından geçen komik olaylara eserinde yer verir. Hayri İrdal ve Halit Ayarcı adlı iki asli karakterin merkezde yer aldığı olaylarda "zaman" adeta somut bir varlık olarak karşımıza çıkar. Bütün sorunun zamanın akılcı kullanamamakta yattığına inanan bu iki arkadaş, bunun için bir enstitü kurarak, zamanı doğru kullanmayı amaç edinirler. Gerçek hayatın dışında, sürrealist bir dünyada yaşayan bu insanların faaliyetleri yurt dışında bile ilgiyle karşılanır. Kendini enstitünün faaliyetlerine adayan Hayri İrdal, en yakın arkadaşının karısını aldatmasını bile fark edemez. Bu zamanı ayarlama tutkusu, hükümetin olaya el koyması ile son bulur ve enstitü tasfiye hareketi ile kapatılır.

Tanpınar'ın bu eseri, 1876'lardan itibaren Türk siyasal hayatında başlayan karmaşa içindeki insanların bocalaması olarak değerlendirilmiştir. Mehmet Kaplan, eseri realitenin dışında yaşayan insanların abes hayatı olarak görür. Bu tespite başka özellikler de eklemek mümkündür. Çünkü eserdeki karakterler ve zaman sembolik varlıklardır. Zamanı, siyasi düşünce, enstitüyü siyasal parti ve karakterleri de siyasetçiler olarak yorumlarsak eserin değeri daha iyi anlaşılır.

Ahmed Hamdi'nin bu yıl içinde bir araya getirdiği şiirleri duygu dünyasını ortaya koyan mühim bir eserdir. Şiir yazmaya onbeş yaşında başlayan Tanpınar, şiir tarihimizin önemli simaları arasında yer alır. Onun şiiri üzerinde gerek Valery gibi Batılı, Yahya Kemal ve Ahmed Haşim gibi Türk şairlerinin etkisi vardır. Bunun yanında Fransız şiirinin özellikle de “poesie pure” diye adlandırılan saf şiir akımının, Tanpınar'a tesir ettiği bilinmektedir. O edebi eserlerde içerik olarak medeniyet krizi ve zihniyet ikilemi, yapı olaraksa aruz-hece kaynaşmasını arar. Yalnız şiirinde değil, düz yazılarında da şiirsel bir dil kullanır. Ses zenginliğinin insanı etkilemede ne denli önemli olduğunu fark eden ender şairlerden biridir.

Tanpınar, şiir kitabını yayınladıktan sonra önemli bir yankı uyandıracağını düşünür. Ancak, yalnızca Oktay Akbal tarafından küçük bir yazı ile radyoda yapılan tanıtım onu derinden sarsar. Ürettiği eserlerin asıl adresine varmadığını ve Türkiye'deki sağ-sol kesim tarafından doğru anlaşılmadığından yakınır. Bu nedenle, kendini "sıfırdan başlamış" gibi hisseder. Onun şiirlerinde gerçek alemden çok, soyut alemle ilgilenmesinde belki de bu okur ilgisizliğinin etkisi vardır. Bilindiği gibi onun şiirlerinde, semboller, rüya ve hayal önemli unsurlar olarak karşımıza çıkar:[4]

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.

diyen şair, kendini adeta bu dünyanın ve gerçeklerin ötesinde görür. Dünyayı, kökü kendisinde, yani özünde bir sarmaşık olarak algılar. Dünya, şairi bir sarmaşık gibi maddi-manevi her yönüyle sarmış, sarmalamıştır. Dünya, sonsuz mavilikler içinde nasıl yüzüyorsa, şair de kendini mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzer gibi hissetmektedir. Bu "masmavi ışık" nitelemesi yaşam ve ölümü çağrıştıran ipuçları ile doludur. Ölüm halinde insan parlak bir ışık görür ve kendinin bu ışık tarafından çağrıldığını hissedermiş. Bazı belgesel filimlerde ölümden dönen insanlar bir ışık tarafından çağrıldıklarını anlatırlar. Bu nedenle, Tanpınar, yaşadığı dünyayı, kökü kendisinde bir sarmaşık gibi algılarken, ölümü masmavi bir ışık olarak niteler. Bu imajla o, henüz yaşarken bile ölümün sınırlarını zorlayan bir algılayış içinde olduğunu bize verir.

Ölümünden kısa zaman önce yayımladığı şiirlerinde aşkın ve sevginin süzülmüş halini bulmak mümkündür:

İçme, ilk yudumda zehirler seni
Bahtın kadehime döktüğü şarap.
Her akşam koynunda uyutur beni,
Her sabah alnımdan öper ızdırap

Bu dörtlük onun bütün hayatını anlatan ipuçları ile doludur. Altmış yaşını aşkın bir hayat geçiren, savaşlar, barışlar, karmaşalar içinde ömür tüketen şair, kendisini bilinçli olarak aşktan uzak tutmuştur. Hiç evlenmemiş, sevdiklerini eserlerinde bir karakter olarak işlemeyi yeğlemiştir. Böylece içinde taşıdığı sevgi tohumunu bir başkasıyla paylaşmadan hayata veda etmiştir. O aslında ızdıraplar içinde olan bir insandır. Çevresindeki insanlar, zaman, kader, yüzsüzlükler, dünyanın gidişatı, mediniyet krizi ve ikilemler onu ızdırabını derinleştirmiştir. Önüne çıkan Avrupa'ya gitme fırsatını kaçırmasını bir yara olarak ömrünün sonuna kadar içinde taşımıştır. O, anlaşılmamaktan ve değerinin bilinmemesinden şikayetçidir. Çorak bir ülkenin, çorak toprağında yetişmiş ve hoyrat eller tarafından derilmeye çalışılmış bir sanatkâr olarak kendini algılamıştır.

Tanpınar yalnız şair, romancı veya edebiyat hocası değildir. O aynı zamanda tercüme faaliyetleri ile de adını duyuran bir yazardır. Çevirdiği eserler arasında Euripides’in Medeia, Elektra ve Alkestis adlı oyunları ile Poul Valery’nin M. Teste adlı eseri sayılabilir. Bütün bu yoğun çalışmanın ve eserleri yayımlamanın ardından Tanpınar hastalanır. Yalnız ve kimsesiz bir şekilde, onu seven birkaç insan arasında hastalığını atlatmaya çalışır. Ancak dönüşü olmayan gemi son yolculuğuna hazırdır. 24 Ocak 1962 tarihinde bir kış günü bu ünlü şair ve yazar, ani bir kalp krizi ile son nefesini verir. Onu hayattayken çok sevdiği ve her yönüyle etkilendiği hocası Yahya Kemal'in Rumelihisarı’nda bulunan kabri yanına defnederler. Acılar, hüzünler ve dualar içinde toprağa konulur. Bu tarihte yayımlanan Akşam gazetesinde, yazar hakkında tanıtıcı bir yazı çıkar. Yazıda, Tanpınar’ın nitelikleri şöyle sıralanır:

Tanpınar şiiri varlık nedeni olarak görmekle birlikte, başta roman olmak üzere hikaye, edebiyat tarihi, demene, eleştiri, fıkra, gezi-anı gibi türlerde çok değerli eserler verdi. Şiirlerinde kılı kırk yaran bir kuyumcu işçiliği dikkat çekerken, düz yazılarında daha teklifsiz, daha rahat bir uslup geliştiren Tanpınar, metinlerindeki şiirselliğin yanı sıra, engin ve çok yönlü kültürünün dildeki yansıması olan uçsuz bucaksız söz varlığıyla da okurlarını etkiledi. Sanata bir din gibi bağlanan bu estet, edebiyat tarihi, estetik, felsefe ve psikoloji alanlarındaki derin kültürüne dayanarak soyut sanat sorunlarını ele aldığı yazılar dışında, başta ezeli Batılılaşma sorunu, pek çok tarihi ve sosyo-kültürel sorunu irdelediği yazılar da kaleme aldı. Tanpınar, Batılılaşma’nın değil, yüzeysel Batılılaşmanın karşısındaydı. Ona göre Doğu-Batı karşıtlığı değil, gerçek-sahte karşıtlığı vardır; bizim atalarımız gibi Batı da gerçek hayat değerleri yaratmıştır ve bunlardan bir kısmını biz kendi hayatımıza “ekleyebiliriz” (Akşam,  24 Ocak 1962).

Tanpınar ölümüyle, arkasında onun eserlerini okuyan ve seven insanların göz yaşlarını bırakır. Hayata kendilerinden farklı bir gözle bakan, ondaki ruhu yakalamaya çalışan bu insanın yokluğu etkisini kısa zamanda hissettirmeye başlar. Bu yokluğu dolduracak tek şey, ona ilişkin güzel anılar ve arkasında bıraktığı eserler olacaktır.

Yazarın vefatından sonra onunla ilgili yeni eserler hazırlanır. Bunlardan biri önce 1969, daha sonra 1977 yılında yayınlanan Edebiyat Üzerine Makaleler adlı eserdir. Prof. Dr. Zeynep Kerman tarafından yayıma hazırlanan eser, Tanpınar’ın sanat, edebiyat ve Doğu-Batı çatışması hakkındaki görüşlerinden oluşur. Onun entelektüel düzeyini yansıtan yazılar bu eserde bir araya getirilir. Bir diğer eseri ise 1970 ve 1977 yıllarında yayımlanan Yaşadığım Gibi adlı deneme-anı türündeki kitaptır. Prof. Dr. Birol Emil tarafından yayıma hazırlanan bu eserde insan-cemiyet, insan ve ötesi, üç şehir, Parisle ilgili yazılar, Türk edebiyatı, musiki ve güzel sanatlar hakkındaki görüşlerinden oluşur. Eserde aynı zamanda yazarın renkli kişiliğinden izler bulamak mümkündür. 1987 yılında onun ardında bıraktığı notlardan hazırlanan Aydaki Kadın adlı romanı da anılmaya değer bir başka eseridir. Diğer romanlarında görülen kültür ve uygarlık çatışmalarını daha karışık bir şekilde bu eserinde ele aldığı hissedilir.

Türk kültür hayatında sıkca görülen öldükten sonra değerinin bilinmesi vefasızlığının örneklerinden biri de Tanpınar’dır. Yaşadığı yıllarda eserlerinden fazla bahsedilmeyen, sağ ve sol gibi şablon görüşler arasına sıkışıp kalan yazar hakkında öldükten sonra birçok araştırma yapılır. Tanpınar'ın hangi eserini okursanız okuyun, yararlanacağınız ve etkileneceğiniz bir parçayla karşılaşacaksınız. Ben onun şiirleri, romanları kadar, hayran olduğum Beş Şehiri'ni defalarca okumaktan büyük bir zevk aldım. Orda anlatılanlar beni duygulandırdı, düşündürdü ve hüzünlendirdi. Bu satırları yazarken de aynı hisleri yeniden yaşadım. Niçin, niçin bu insanların değeri yaşarken bilinmemiş? Niçin birileri onu unutturmak için elinden geleni ardına koymamış? Niçin, niçin… Yoksa takdir edilmek bu ülkede yetenekli insanların hakkı değil mi?..

Kaynaklar

Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 11.Bs., (İstanbul: Dergâh Yayınları 1996).

Ahmed Hamdi Tanpınar, Bütün Şiirleri, (Haz: İnci Enginün), (İstanbul: Dergâh Yayınları 1989).

Ahmet Hamdi Tanpınar, 19’uncu Asır Edebiyat Tarihi, (Haz: Abdullah Uçman),  (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006), 568 s.

Doğumunun 100. Yılında Ahmet Hamdi Tanpınar,(Haz: Sema Uğurcan), (İstanbul: Kitabevi Yayıncılık), 2003.

İnci Enginün, Araştırmalar ve Belgeler, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2000).

İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, (İstanbul: Dergâh Yayınları, 2001).

Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın Şiir Dünyası, (İstanbul: Dergâh Yayınları 2001).

Orhan Okay, Ahmet Hamdi Tanpınar, (İstanbul: Şule Yayınları, 2000)

Ömer Faruk Akün, “Ahmet Hamdi Tanpınar”, Türk Dili ve Edebiyatı, (12), 1963, ss. 1-32.

Selahattin Hilav, “Tanpınar Üzerine Notlar”, Yeni Dergi, (106), Temmuz 1973.

“Tanpınar, Ahmet Hamdi”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, [Komisyon], c. II, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları)

Turan Alptekin, Bir Kültür Bir İnsan: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Edebiyatımıza Bakışlar, (İstanbul: İletişim Yayınları 2001).


[1]Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, 11. Bs., (İstanbul: Dergâh Yayınları, 1996), s. 157

[2]Tanpınar’ın edebiyat tarihi Prof. Dr. Abdullah UÇMAN tarafından gözden geçirilerek yeniden yayınlanmıştır: (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006), 568 s.

[3]Aktaran: İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, (İstanbul: Dergah Yayınları),  2001, s. 313.

[4]Tanpınar ve Semboller konusunda bkz.:İnci Enginün, Araştırmalar ve Belgeler, (İstanbul: Dergah Yayınları, 2000), ss. 393-399.

Comments Off

Filed under Araştırma

Ömer Seyfettin

"Ömer Seyfettin"

“Ömer Seyfettin’de Kimlik Bilinci

(Halûk Harun Duman)

Yakın dönem Türk edebiyatında hikâyeleri kadar dil ve tarihle ilgili görüşleriyle tanınan Ömer Seyfettin (1884-1920) kimlik bilincine getirdiği açılımlarla dikkati çeken aydınlardan biridir.* Onun bu konudaki fikirleri, bireysel olmaktan çıkıp bütün millete mal olmuştur. Yazarın bu yönünü incelemeye geçmeden önce, günümüzün önemli bilgi kaynakları arasında sayılan internette Ömer Seyfettin’le ilgili neler yazılı diye merak edip baktım. Özellikle “ekşisözlük.com” diye bilinen sitede, yazarımız hakkında, olumsuz birtakım yazılar gördüm. Bu yazılarda, Ömer Seyfettin’in aşırı milliyetçi olduğu, hikâyelerinde bu özelliği çok kaba ve hesapsız bir şekilde işlediği vurgulanıyordu. Bunlardan birkaçını, imlâ özelliklerine dokunmadan, sizinle paylaşmak istiyorum:

 

Yakın dönem Türk edebiyatında hikâyeleri kadar dil ve tarihle ilgili görüşleriyle tanınan Ömer Seyfettin (1884-1920) kimlik bilincine getirdiği açılımlarla dikkati çeken aydınlardan biridir.* Onun bu konudaki fikirleri, bireysel olmaktan çıkıp bütün millete mal olmuştur. Yazarın bu yönünü incelemeye geçmeden önce, günümüzün önemli bilgi kaynakları arasında sayılan internette Ömer Seyfettin’le ilgili neler yazılı diye merak edip baktım. Özellikle “ekşisözlük.com” diye bilinen sitede, yazarımız hakkında, olumsuz birtakım yazılar gördüm. Bu yazılarda, Ömer Seyfettin’in aşırı milliyetçi olduğu, hikâyelerinde bu özelliği çok kaba ve hesapsız bir şekilde işlediği vurgulanıyordu. Bunlardan birkaçını, imlâ özelliklerine dokunmadan, sizinle paylaşmak istiyorum:

· Okumayı ögrenen Türk çocuklarına marifetmiş gibi ille de okutulan, iç kıyarak çocuk haleti ruhiyesini perişan eden, depresif bir nesil oluşumuna katkıda bulunan, kıssadan hisseci ve feci edebiyat örtmeni, hikâye yazarı.

· Bu amcamızın kitaplarını okutan ilkokul hocaları ve ebeveynlerin de kesin hasta ruhlu olduguna inanıyorum.

· Stephen King'in yerli versiyonu, biraz daha erken yaşamışı.Kafa kesmeler, insan yakmalar, kudurmalar… Aman Allah…

İdeolojik açıdan yapılan bu değerlendirmelerin, çamur at izi kalsın mantığı ile yapıldığı açıktır. Ömer Seyfettin gibi değer ifade eden bir yazarın, bu şekilde eleştirilmesi hiç de boşuna değildir. Çünkü o yazıları ve düşünceleri ile kısa süren ömrünün her anında milletine hizmet eden biridir. Türklüğe, halka hizmet edenleri hazmedemeyenlerin, milliyet zaafına tutulmuş, etnik özürlüler olduğu aşikârdır.

Şayet, bu eleştirileri yapanlar, Ömer Seyfettin’in yaşadığı yılları, şartları ve ortamı bilselerdi, yargılarında daha insaflı davranırlardı. Ömer Seyfettin en zor şartlar altında bile: 138 Hikâye, 21 Küçük hikâye, 7 Piyes, 7 Roman, 1 Mustakil masal, 71 Şiir, 81 Makale ve 30’a yakın tercüme yapmıştır (Tural 1984: 39). Böyle bir yazarın eleştirilmesi değil, takdir edilmesi gerekir. Bu nedenle yazar hakkında yapılan eleştirileri bir hezeyan ürünü olarak görüp, Ömer Seyfettin’de kimlik bilincini ana hatlarıyla değerlendirmek yararlı olacaktır. Burada kimlik bilincine temel oluşturan tarih, dil ve kültür yönlerini incelemek istiyorum.

I. Tarih bilinci

Ömer Seyfettin, çöken, can çekişen bir devlet içinde, az sayıda millî kimlik bilincine sahip insandan biriydi. Bunu, eserlerinde açık bir şekilde görmekteyiz. Onun eserlerinde tarihin, özellikle de Türk tarihinin övünülecek yanlarını öne çıkarması bu açıdan mühimdir.

Tarih niçin önemlidir diye soracak olursak; tarih, bir ulusun var olma ve hayatta kalmasını sağlayan öncelikli unsurlar arasında yer alır. Bilindiği gibi, eskiden beri millet olmanın niteliği sayılırken dil, tarih, ülkü birliği öne çıkarılır. Bir benzetme yaparsak tarihin değerini daha iyi anlarız. Biz ağaçlara baktığımızda ağacın gövdesini, dalını, yapraklarını görürüz. Oysa ağacı asıl ayakta tutan kökleri, yani tarihidir. Bunun gibi milletleri ayakta tutan da tarihleridir. Biz istesek de, istemesek de tarih bizi kendine çeker ve kimliğimizin hangi köklerde yattığını gösterir.

Osmanlılarda, tarih diyince uzun yıllar iki dönem akla gelirdi. Bunlardan biri Hz. Muhammed ile başlatılan İslam tarihi, diğeri ise Ertuğrul Gazi ile başlatılan Osmanlı tarihiydi. Türklerin Orta Asya’ya dayanan bir tarihleri olduğu, tarihleri boyunca çok sayıda devlet kurdukları, önemli hizmetlerde bulundukları ancak Tanzimat yıllarında vurgulanmaya başlandı.

Ünlü şair Yahya Kemal, 1910’lu yıllarda Paris’te okurken, hocası Albert Sorel dünyada iki şeyin henüz keşfedilmediğini söyler. Biri kutuplar, ki kutuplar sonraki yıllarda keşfedildi, diğeri ise Türk tarihi… Gerçekten de, Türklerin tarihi uzun yıllar bilinmezliğini korudu. Günümüzde bile, bu köklü tarihin keşfedilmeyi bekleyen tarafları vardır.

Tanzimatla birlikte başlayan bu zihniyet değişimi, sonraki yıllarda aydınların Türk tarihini farklı olarak algılamasına sebep oldu. Her şeyden önce milliyet, dil, kültür gibi kavramlar yeni içerikler kazandı.

Tarihin önemini aktüel bir örnekle anlatmak istiyorum. Tanınmış yazarlarımızdan biri, gelişmemiş ülkelerin sorunları ile ilgili Avrupa’da yapılan bir toplantıya katılır. Orada, konuşma arasında Senegalli bir aydınla tanışır. Senegalli aydın yazarımıza Türklerin çok şanslı bir millet olduğunu, söyler ve şöyle der:

“Sizin bir Tarihiniz var. Bir ulusun tarihi olmak ne demektir, bilir misiniz? Ona dayanarak ilerilere, geleceğe uzanmak kolay. Tarih bir ulus için o denli gereklidir. Ama bizim dönüp kuvvet alacağımız bir tarihimiz yok. Varsa da çok yeni… (Pakdil 1997).

Senegalli aydının yakınması çok düşündürücü ve anlamlıdır. Bir topluluğun millet şuuruna varmasında, tarih bilinci önemli rol oynar. Bu nedenle, Mustafa Kemal Atatürk de bir konuşmasında, Türk gençlerine hitap ederken: “Tarihteki zenginliklerimizin farkına varıp geleceğe daha güvenli bakın!” der. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu’nun kurulması da bu açıdan önemlidir.

İşte, Ömer Seyfettin, yıkılan, ümitsizliğe düşen ve çöküş psikozu yaşanan bir dönemde, toplumda kimlik bilincini yaratmak ve halka moral vermek için tarihe sığınır. Onun hikâyelerinde, tarihte yaşanmış kahramanlıklar ve zaferlerin yanı sıra ideal insan örnekleri de yer alır. Muhsin Çelebi, Kuru Kadı gibi hikâye kahramanları, aynı zamanda gençlere sunulan birer model insan, model tip olarak karşımıza çıkar.

Ömer Seyfettin’deki millî tarih bilincinin gelişmesinde, tanık olduğu savaşların, uğranılan yenilgilerin ve kaybedilen vatan topraklarının etkisi büyüktür. Ömer Seyfettin 36 yıllık ömründe tam 5 savaş görmüş, bunlardan birinde önemli görevler yapmış, hatta esir düşmüştür. Bunlar:

1897-Türk-Yunan Harbi,

1911-Trablusgarp Savaşı,

1912-Balkan Savaşı,

1914-I. Dünya Savaşı,

1919-Kurtuluş Savaşı’dır.

Bunlardan özellikle Balkan Savaşı, yalnız Ömer Seyfettin’in değil, çok sayıda Türk aydınının gerçeği görmesini sağlamıştır. Osmanlı birliğinin devam edeceğine inanan aydınlar bile, bu savaştaki vahşet ve kayıplar nedeniyle, bir anda bu düşüncenin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kavramışlardır (Duman 2005).

Türkleri, Avrupa’dan, Balkanlardan, hatta Anadolu içlerinden sürmek isteyen emperyalist zihniyet, “böl-parçala-yönet” formülü ile, 7.5 ay gibi kısa bir sürede, Balkanların dışına atmışlardır. Bu savaşa katılan Ömer Seyfettin, Bulgar, Yunan, Karadağ, Rus, Sırp, hatta Ermenilerin savunmasız insanlara karşı ne kadar zalimane davrandığını gözleri ile görmüştür. Bomba, Beyaz Lale adlı eserlerinde, bu savaşın acı izleri vardır.

Ömer Seyfettin ve nesli, coğrafi sınırları 22 milyon km2’yi bulan ve bugünkü Avrupa’nın iki katı büyüklüğünde olan Osmanlı Devleti’nin nasıl eriyip yok olduğuna tanık oldular. Önce Afrika’daki topraklar, ardından Balkanlar, ardından Arap yarımadası elden çıktı. Daha önce Türk bayrağı dalgalanan Selanik, Üsküp, Bağdat, Basra kutsal toprakların kaybının acı ve hüznünü birlikte yaşadılar.

1800’lü yıllar Osmanlı Devleti’nin ortaçağ zihniyetiyle yönetildiği yıllardır. Yeteneksiz ve bilgisiz insanlar önemli konumları işgal etmişlerdir. Örneğin, 1828 yılında Osmanlı-Rus Savaşı gerçekleşir. Ardından anlaşma yapılacaktır, ancak Osmanlı delegesi arasında harita bilgisi olan insan yoktur. Sınırların nerde başlayıp biteceği, nasıl çizileceğini Türk heyetinden kimse bilmemektedir.

Yine 1830’lu yıllarda Türk deniz kuvvetlerinin başında kaptan-ı derya olarak Pabuççu Ahmet Paşa isimli bir zat bulunmaktadır. Aslında denizle, denizcilikle ilgisi olmayan, küçüklüğünden beri pabuç, yani ayakkabı işiyle uğraşan bir adamdır. Bu yıllarda İstanbul’da bulunan Adolphus Slade adlı bir İngiliz amirali, Kaptan Paşa isimli anılarında onun donanmayı idare etmedeki acemiliğini ve bilgisizliğini şaşkınlıkla anlatır (Slade 1973). Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Osmanlı Devleti’ni parçalamayı hedefleyenler, kendilerine iç destek bulmakta hiçbir zaman zorlanmazlar. 1839 yılında İngiliz misyoner diplomatı Lord Stanford Canning, Mustafa Reşit Paşa’ya: “Osmanlı Devleti Avrupalılaşırsa, İngiltere ile olan problemleri daha kolay çözülür!” şeklinde teminat verir. Birlikte yazdıkları fermanın ilanından sonra kurulan misyoner okulları, Osmanlı’nın parçalanmasında önemli görevler üstlenir. 1870-1890 yılları arasında bu okulların sayısı 705’e yükselir.

Rumeli Hisarı sırtlarında kurulan ve bugün de faaliyetini devam ettiren ünlü misyoner okulu Robert Kolej’in kurucusu Hamlin’in: “Fatih’in İstanbul’u aldığı surlardan, bu milletin kültürünü fethedeceğiz!” demesi, bölme, parçalama işinin ne kadar planlı ve stratejik yapıldığını açıkça göstermektedir (Baştürk 2005: 164).

Devlet askeri niteliğe sahip olmasına rağmen, çöküş sürecinde önemli bir başarı elde edilemez. Asker arasında başlayan alaylı-mektepli ikiliği, politik çekişmeler en zor dönemde orduyu kanser gibi sarıp sarmalar. Osmanlı orduları 1908’den sonra Alman komutanların yönetimi altında hareket ederler. Başta padişahlar olmak üzere, bütün devlet kademesinde görülen Alman, İngiliz, Fransız hayranlığı, siyasi geleneği alt üst eder. Sırf İngiliz kraliçesi ile fotoğraf çektirdiği için sadrazamlığa getirilenler olur.

Böyle bir ortamda yaşayan ve kendisini sorumlu bir aydın olarak hisseden Ömer Seyfettin’in tarihe yönelmesi, bu nedenle boşuna değildir. Tarihi, bir motivasyon unsuru, bir dayanak, bir enerji birikimi olarak kullanan yazar, eğitim ve aydınlanma yönünde önemli mesajlar verir. Bütün bu mesajların ortak noktası, millî bilinci, bir diğer söyleyişle Türk kimliğini pekiştirmek ve güçlendirmek amacına yöneliktir.

II. Türk dilinin kullanımı

Ömer Seyfettin’de dikkat çeken ve millî bilincin gelişmesini sağlayan diğer bir unsur da dil, yani Türkçeyi kullanma konusudur. Bilindiği gibi, 1911 yılında arkadaşları Ziya Gökalp ve Ali Caniple birlikte Genç Kalemler dergisi etrafında toplanıp, Türk dilinin gelişmesi için çalışmıştır. Türk dilinin, Arapça ve Farsçanın güdümünde kalmasını hazmedemeyen gençler millî kimliğin güçlenmesinde dil birliğinin mühim rol oynadığını fark ettiler. Aslında dilin sadeleşmesi konusunda Tanzimat aydınlarından birkaçı benzer görüşler belirttilerse de bunu hayata geçiremediler. Ömer Seyfettin ve arkadaşları bunu başarıp, millî edebiyatın doğmasına ve gelişmesine mühim katkı sağlarlar.

Ömer Seyfettin’in hikâyelerine ve diğer yazılarına bakınca, kolay anlaşılır bir dil kullandığı görülür. O yıllarda, medreseden yetişmiş aydınların diliyle bunu karşılaştırdığınızda, aradaki fark rahatlıkla anlaşılabilir. Yazara göre, halkın okuma-yazma bilmemesi onların cahil olduklarını göstermez. Asıl cehalet, konuşma dilinden ayrı, suni bir yazı dili ile ürünler veren aydınlarda aranmalıdır. Gerçekten de, bu yıllarda çıkan gazete, dergi ve kitapları Arapça-Farsça bilmeyen birinin anlaması mümkün değildir. Bu nedenle, halkla aydın arasında büyük bir kopukluk, kültürel bir uçurum vardır.

Şüphesiz ki Ömer Seyfettin, halka yöneliş sürecinde önemli aktörlerden biridir. Bu yönelişi üç gruba ayırmak mümkündür.

1.         Halkın diline yöneliş:Sıradan insanların anlayabileceği tarzda yazmak, bu yazışta İstanbul Türkçesi’ni esas almak.

Bu düşünceyi Ziya Gökalp şöyle şiirleştirmiştir:

Güzel dil Türkçe bize

Başka dil gece bize

İstanbul konuşması

En saf, en ince bize…

2.         Halk edebiyatına yöneliş:Destanlar, Masallar, Atasözleri, Fıkralar, Meddah Hikâyeleri hatta halk arasında yaygın olan örf ve adetlerin öğrenilmesi.

3.         Halkın duygu-düşünüş tarzına ve zevkine yönelmek:Körü körüne Doğu ve Batı edebiyatını (kültürünü) taklit etmek değil, halkın zevkine ve zihniyetine göre davranmak (Filizok 1984: 114).

Yazarımız bu tavrıyla Arapça-Farsçayı yoğun olarak kullanan eski zihniyete karşıdır. O, hikâyelerinde ve yazılarında kısa-açık-akıcı ve anlaşılır bir dil kullanarak, geniş bir okur kitlesine hitap eder. Bugün bile, onun hikâyeleri basit bir sözlük yardımı ile okunup anlaşılacak niteliktedir.

Bu nedenle Ömer Seyfettin’deki dil sevgisinin, kimlik bilinci oluşturmada etkili olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Halkın konuştuğu Türkçeyle yazma sevgisi bütün millî edebiyatçılarımızda vardır. Bu yazarlar adeta dili üzerine biriken kirden, isten ve pastan temizlemiş; sadeleşme yönünde önemli adımlar atmışlardır. Onlardaki dil sevgisi yalnızca teoride, yani düşüncede kalmaz, eserlerde kullanılarak pratiğe, yani hayata da geçirilir.

III. Kültürel zenginlik

Kimlik bilinci açısından Ömer Seyfettin’e baktığımızda, dikkatimizi çeken bir konu ondaki kültürel zenginliktir. Bilindiği gibi, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı aydınları, Batı kültürüne daha sıcak bakmaya başlar. Batı dünyası XVII ve XIX. yüzyılda zevkin, aklın, keşifler ve buluşların çağını yaşarken, Doğu dünyası cehaletin ve karanlığın çağını yaşar. Ziya Paşa, bu farkı 1870 yılında veciz bir şekilde şöyle belirtir:

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm.

XIX. yüzyılda üç millet gençlerini eğitim amacıyla Batıya gönderirler. Bunlar Ruslar, Japonlar ve Türklerdir. Rus gençleri Batı’nın ideolojisinden, yani Marksizm’den etkilenir. Japonlar Batı’nın teknolojik gelişmesini örnek alırlar. Türkler ise yaşama sanatına, yani yeme, içme, dans etme ve eğlence kültürüne yönelirler. Bu yüzden Batı’yı hakkı ile anlayan ve onun sistemini kavrayabilen aydınımızın sayısı çok azdır. Giden gençlerin çoğu taklitçi bir zihniyet içinde, kendi fikirlerine güvenmeyen insanlar olarak geri dönerler. Bu tür gençlerin eleştirisi romanlara konu olur. A. Mithat, Recaizâde M. Ekrem’den başlayarak romancılar alafranga tipleri eserlerinde  eleştirel bir gözle işlemişlerdir.

Hatta Servet-i Fünûn dönemi aydınları, taklit işini daha da ileri götürerek, yazdıkları eserlerin isimlerini bile Batılı yazarlardan alırlar. Ömer Seyfettin, Fikret’in şiir kitabı Rubab-ı Şikeste ismini Emil Bergerat (Lyre Brisee); Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu romanının ismini Rene Maizeroy’dan (Les Amour defendues) aldığını belirtir. Bu tür sanatçıları sosyal konulardan uzaklaşıp “Sanat için sanat” yaptıklarını iddia eder ve toplumun uzağında kalan insanlar olarak görür.

Batı ve Doğu kültürleri arasında akılcı mukayeseler yapan Ömer Seyfettin, Batı kültürüne, edebiyatına karşı değildir. Hatta, Homer’den başlayarak Antoine Albalat, François Coppee, Edmondo Amicis, Guy de Maupassant gibi yazarlardan çok sayıda tercüme de yapmıştır (Kerman 1984: 99-112).Bu tercümelerin hem dilimizi, hem de kütüphanemizi geliştireceğini düşünür. Ancak onun asıl itiraz ettiği nokta, Servet-i Fünûn zihniyetine sahip yazarlardır. Bu edebiyatçıların Türk zevkini hiçe sayarak, Fransız zevkini öne çıkarmalarını kültürel yozlaşma olarak görür. Doğal olarak, aydınlar arasındaki bu yabancılaşma, kültürel kimliği olumsuz etkileyip yerellikten uzak, kozmopolit bir kültürel yapının doğmasına yol açmıştır.

Sonuç

Bu kısa değerlendirme bize göstermektedir ki, Ömer Seyfettin sıradan bir hikâye yazarı değildir. O hikâyeleri, romanları ve diğer yazıları ile cemiyete ışık tutan ve ona yön çizmeye çalışan bir toplum mühendisidir. Onun ele aldığı konuları işleme tarzı, kullandığı dil, üslup ve bunları sunmaktaki tercihi, bilinçli bir aydının yapabileceği iştir.

Bir diğer vurgulanması gereken nokta Ömer Seyfettin’deki “problem şuuru”dur. O, halkın ve milletin gerçek ihtiyaçlarının ve sorunlarının ne olduğunu, bunları çözmede neler yapılabileceği üzerinde kafa yormayı kutsal bir vazife olarak görür. Bunu yaparken, yalnızca soyut bir söylemle hareket etmez; somut, elle tutulan çözümler önerir.

Ömer Seyfettin neslinin yakındığı ve mücadele etmeye çalıştığı en önemli sorun cehalettir. Bu şuurlu aydınlar, üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti’nin çöküşündeki gerçek sebebin cehalette toplanıp, düğümlendiğini görürler. Cehaletle mücadelede eğitime önem vermenin, halkın diline ve kültürüne yönelmenin şart olduğunu vurgularlar.

Kimlik kadar kişiliğe de önem veren Ömer Seyfettin’in başarısının ardında yatan hususları beş başlık halinde göstermek mümkündür. Bunlar, özellikler sorumlu Türk gençleri için bir mesaj ve takip edecekleri yöntem olacaktır:

1.      Hedef belirleyip, o hedefe odaklanma

2.      Fikr-i takip ve yeniyi arama

3.      Zamanlama

4.      Geleceğe bakma ve kendine güven

5.      Karşıt görüşlerle mücadele etme ve mukayeseli düşünme.

Kaynaklar

“Ömer Setfettin” (2001). Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi,c. II, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Argunşah, Hülya,(2001). Ömer Seyfettin Bütün Eserleri-MakalelerI-II, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Argunşah, Hülya,(2000). Ömer Seyfettin Bütün Eserleri-Şiirler, Mensur Şiirler, Fıkralar, Hatıralar, Mektuplar, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Baştürk, Rabi,(2005).Psikolojik Harp ve Kültür Savaşları, İstanbul: IQ Kültür-Sanat Yayıncılık.

Filizok, Rıza,(1984).“Ömer Seyfettin’in Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesirleri, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

Kerman, Zeynep,(1984).“Ömer Seyfettin ve Batı Edebiyatı”, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.

Pakdil, Nuri, (1997).Batı Notları, Ankara: Edebiyat Dergisi Yayınları.

Slade, Adolphus, (1973).Kaptan Paşa, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Tural, Sadık, (1984).“Ömer Seyfettin’in Hayatı ve Eserleri”, Doğumunun 100. yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.


*4 Mart 2006 tarihinde Gönen’de düzenlenen Ömer Seyfettin Sempozyumu’nda sunulan bildiri metnidir.

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma

Yüksek Topuklar Romanı

"Yüksek Topuklar" "Murathan Mungan"

“‘Fabrikasyon’ Roman Örneği:

Yüksek Topuklar”

(Halûk Harun Duman)

Ki, hayatta en nefret ettiğim kadın tipidir bu. Hepsini hayatlarının sonuna kadar bir pastahanede çalışma cezasına çarptırmak isterim. Başlarına ne gelirse gelsin, ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ ideolojisinin yılmaz savaşçısı olan bu kadınlara, en ufak bir merhamet bile duymam!..

Murathan MUNGAN, 2002: 217

 

DİKKAT ÇEKİCİ BİR ENDÜSTRİYE DÖNÜŞEN ve sektörleşen günümüz edebiyatı fabrikasyon diye niteleyebileceğimiz eserlerle daha da güçlenmektedir. Arkasına finans ve medya desteğini alan ünlü yazarlar arda arda eserler yayınlamaktadır. Yayınlanan bu eserler birer “mal” olarak ilginç yöntemlerle pazarlanmakta. Böylece edebiyat piyasasına “marka yazarlar” ve “marka yayınevleri” damgasını vurmaktadır. Bir araştırmacı-yazarın da belirttiği gibi Türkiye’de “büyük edebiyatçı” olmanın yolu artık yazılanların edebi değerinden değil, reklamının iyi yapılmasından ve medyatik olmaktan geçmektedir.[1]Başlı başına bir araştırma konusu olabilecek bu sorunu bir kenara bırakıp bu anlayış doğrultusunda üretilen eserlerden birini ana çizgileri ile tanıtmak istiyorum.

Yazdıkları kadar, sıra dışı yaşantısı, cinsel ve ideolojik tercihleri ile basına konu olan Murathan Mungan’ın kaleme aldığı Yüksek Topuklar[2]”çağın ruhuna ve ritmine” uygun bir şekilde okurlara ulaştı. Romanda 5 yaşındaki bir kızla 5 gün geçirmek zorunda kalan Nermin adlı bir kadının yaşadığı sıkıntılı günler konu edilmektedir. Yazar romanı tasarlarken her güne yaklaşık 100 sayfa düşmesini planladığı için eser 527 sayfa gibi kalın bir hacime sahip. Yine aynı düşünce ile eser 5 bölüme ve 32 alt kısma ayrılmış. 1993-2002 yılları arasında yazıldığı belirtilen eserin bölüm konuları şöyle özetlenebilir:

I. Bölüm (11-77): Tuğde ile tanışma.

II. Bölüm (78-206): Tuğde ile İstanbul içinde gezintiye çıkma ve arkadaşlarla karşılaşma.

III. Bölüm (207-350): Temizlikçi Gurbet Hanım ve Lezbiyen Güngör’le tanışma.

IV. Bölüm (351-465): Eşcinsel Sinan ve Arhan’ın yaşadıkları eve gidiş.

V. Bölüm (467-527): Tuğde’nin reklam için filmde oynatılma öyküsü.

Bu beş bölüm içinde Nermin romanın merkezinde yer alan ve başından geçen öyküleri anlatan biri olarak karşımıza çıkar. 5 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek kadar cin fikirli olan Tuğde’nin Nermin’le olan ilişkisi romanın görünen omurgasını oluşturur. Oysa eserin asıl yapısı Nermin’in gizli dünyasının keşfidir. Nermin karanlıkta kalan bu dünyası içinde ailesi, politik ve ideolojik düşünceleri, erkek ve kadın arkadaşları, İstanbul’un farklı mekanları vs. gibi konuları okurlarla paylaşır. Bunu yaparken hâlden-mâziye, mâziden hâle gidiş gelişlerle ard arda öyküler sıralar. Bu nedenle eser Nermin’in anıları kadar, itiraflarına da dayanmaktadır. Hayattan umduğunu bulamamış yalnız bir kadının itirafları ve beklentileri eserde yoğun olarak işlenir.

Bu yapı içinde roman ilk bakışta çok insancıl ve çok sıcak bir görünüme sahiptir. Ancak satır aralarına gizlenen düşünceler ve yapıyı oluştururken kullanılan montaj yöntemi bize bu romanın birnevi “fabrikasyon” işi olduğunu hissettirir. Böyle bir tasarımla sunulan romandaki çağrışımları politik, cinsiyet sorunu ve sosyal çağrışımlar olmak üzere üç grup altında ele almak mümkündür.

I. Politik çağrışımlar

40 yaşlarında bir grafiker olan Nermin, aslında köken olarak zengin bir ailenin kızıdır. Ancak gençlik günlerinden itibaren sol gruplar içinde yer almış ve bu amaçla görevler üstlenmiştir. Örneğin İstanbul’un varoşlarında yaşayan halkı bilinçlendirmek için faaliyetlere katılmış, parti çalışmalarında rol almıştır. Ancak 1980’de yaşanan askeri darbe ile birlikte Nermin de çoğu arkadaşı gibi sol fikirlerden kopmuş ve kendini feminist hareket içinde bulmuştur. Aslında onun politik veya ideolojik anlamda sağlam temele dayanan bir alt yapısı yoktur. Hatta, nisbeten zengin bir sınıftan geldiği için kendinden aşağı sınıfta olan insanları hor görme gibi bir sınıf bilincine (class consciouness) sahiptir. Bu nedenle en yakın arkadaşlarını bile acımasızca eleştirir ve onları küçük görür. Aslında o da aile tarafından aristokrat bir geçmişe sahip değildir. Kütahya’nın bir köyünden baba evine hizmetçi olarak getirilen annesi, babasının cinsel tacizi sonucu Nermin’e hamile kalmıştır. Halaları tarafından sevilmeyen ve aşağılanan annesine babası da gerektiği gibi sahip çıkamamıştır. Bu nedenle çocukluk döneminde Nermin samimi bir anne-baba şefktati ile büyümemiştir. Dolayısıyla çocukluktan itibaren kendisini rahatsız eden bir “utanılacak anne kompleksi”ne sahiptir.

Nermin’in bu şekilde bir ideolojik veya politik bilince sahip olması dıştan bakılınca normal karşılanabilir. Ancak yazarın Nermin’in bu durumunu bahane ederek araya sıkıştırdığı, daha doğrusu montajladığı birkaç olay eserin fabrikasyon yönüne işaret eder. Bu durum fabrikasyon olduğu kadar, kasıtlı bir propoganda olarak da algılanabilir. Örneğin bunlardan ilki, Kürt sorununa ilişkin verilen ve eserde iğreti olarak yer alan öyküdür. Romanın henüz ilk sayfalarında verilen bu öyküde Sulhiye adlı bir albay eşinin Kürtlere karşı davranışı eleştirilir. Kızılcık sopalı Sulhiye adlı bu baş belâsı kadın, insanların ancak dayakla terbiye edilebileceğine inanırmış. Bu nedenle tayin olduğu yerlere gidince ilk işi askerlere kızılcık sopaları yaptırmak olurmuş. Bu sopalarla görevlerini ihmal edenleri veya yanlış yapanları döverek cezalandırırmış. Bu kadının Kürtlere bakış açısını yazar Nermin’in ağzıyla, şu şekilde anlatır:

“Kürtlerden ziyadesiyle nefret eden Kızılcık Sopalı Sulhiye, bütün yolunda gitmeyen şeylerden; suyu akmayan musluklardan, kazılmış da kapanmamış çukurlardan, çürük sebze ve meyveden, aradığında yerinde bulunmayan kapıcılardan, her şeyren her şeyden Kürtleri mesul tutardı. Kürtlerin tümünün Irak’a sürülmesini gerektiğini savunurdu. Ona kalırsa, bu yapılmadığı sürece, memlekette hiçbir zaman bir ilerleme kaydedilmeyecekti… (23)

Bir kadının itiraflarından oluşan romanın daha başında böyle bir öyküye yer verilmesi, politik bir tavır olarak karşımıza çıkar. Çıkarıldığında romanda hiçbir eksiklik yaratmayacak bu kısmın neden yer verildiği ise net olarak belli değildir. Tuğde’nin eflatun saç bağından hareketle hatırladığı Sulhiye hikayesinin romana kazandırdıklarından ziyade, kaybettirdiği çok şey olduğu açıktır. Çünkü okur, romanla tepkisel bir yaklaşım içine girmekte ve romancının ilerde ne gibi yönlendirmeler yapacağını düşündürmektedir. Türkiye’deki her roman okurunun politik olmadığı veya en azından söz konusu meseleye sayın yazar gibi bakmadığı bilinen bir gerçektir.

Bir diğer iğreti özellik ise, darbe ve komunizmin çöküşü sonrasında solculuklarını unutan, feminizmi, islamı, milliyetçiliği, liberalizmi, nihilizmi yeni keşfetmiş insanları yargılarken kullandığı sözler ve durumlarda görmekteyiz. Nermin’in kendi içinde bulunduğu ideolojik çatışmayı görmezlikten gelip dönek solcuları eleştirmesi normalde olmaması gerekirken, yazar kendi fikirlerini empoze etmek için ona böyle bir görev yükler. Şu cümleleri Nermin’in düşünceleriymiş gibi romana monte eder:

“Bir tek solculuktan vazgeçmenin yenisi olmuyor. Solculuktan vazgeçmek kolay hesaplaşılabilecek bir şey değil çünkü. Nereye giderlerse gitsinler, solculuğun zeki gözlerinin onları hep gözetlemeye devam ettiğini düşünüyor ve her an savunmada bir hayat yaşayarak, içten içe hep onlarla konuşuyorlar. Solculuktan caymış her kişinin, solcular tarafından nasıl görüldüğüne, nasıl değrlendirildiğine dair dertleri vardır ve içleri, çeşitli durumlarda, yeri geldikçe onlara karşı kullanılmak üzere hazır beklettikleri savunma cümleleri ve yanıtlarla doludur. Ah, bilmez miyim?” (164).

Eserin ilerleyen sayfalarında yine solculuktan vaz geçip Ortaköy’de bir bar açan Turgay’ı tanıtırken de, ondaki değişimi olumsuz bir hava içinde okura sunar. Oysa Nermin’in veya ona can veren yazarın da liberalizmin cazibesine, özellikle de kapitalin sıcaklığına göz kırpması arka plana iter. 80 öncesinde Kapital’i başucu kitabı yapan solcuların, 80 sonrasında kapitali tapılacak bir nesne olarak görmesi, gayet normal olsa gerek. Ancak yazar bunu pek etik bulmadığı için, Turgay’ı eleştirirken onun “ezikliğini” ön plana çıkarmayı unutmaz.

            Esere montajlanan bir diğer konu da Maraş olayları ile ilgilidir. Romanda en sempatik ve en masum kadın olarak yer alan hizmetçi Gurbet Hanım vasıtasıyla bu konu gündeme getirilir. Doğal olarak bu konu ile birlikte Alevi-Sünni meselesi de esere kolajlanır. Yazar bunu yaparak kapanmış bir yarayı yeniden açmaya ve gün yüzüne çıkarmaya çalışır. 1978 yılında meydana gelen üzücü olayda Gurbet Hanım’ın yeğenini yitirdiğini belirttikten sonra, onun ağzından şöyle bir değerlendirme yapar:

Ölümün zulümlüsünü gördük biz. Maraş’ta kıydılar canımın yongasına, dağ duruşlu, aslan pençeli bir çocuktu; kır çiçekleri gibi gülerdi Nerminim. Öğretmen çıktığında, daha yeni evlendirip göndermiştik Maraş’a. Senesi dolmadan ölüsü geldi. Alevi evlerini basıp basıp adam sürüdüler Maraş sokaklarında; evleri ateşe verdiler, körpe boyunlarda bıçak bilediler. Efsane belleme anlattığımı 1978 senesiydi daha. Gönül koyma söylediklerime ya bu Sünnilere göre cennet kapısı var mıdır bilmem Nerminim! Sünni dediğin Müslüman karası!.. (213).

Romanın ortalarına doğru başlayan Gurbet Hanım’ın bu hikayesi kısa olmasına rağmen, okuru belirli bir yöne doğru sürüklemesi ve yönlendirmesi bakımından önemlidir. Yazarın araya monte ettiği bu kısa olay ilk bakışta masum ve gerekli görülebilir. Ancak sanatın ve bilimin temel amacı insanları ayırmak değil, birleştirmek ve barış içinde yaşayacakları ortamı oluşturmaktır. Sanatkârın temel işlevi de birleştirici pozitif değerleri yükseltmek olmalıdır. Fakat gelin görün ki yazar fabrikasyon romanının albenisini artırmak için, bu işlevi görmezden gelir. Bu üzücü olayı yeniden gündeme getirerek tarihin çöplüğünde kalması gerekenleri kendi çıkarı için kullanmakta bir sakınca görmez.

Romanda yer alan politik çağrışımları ve bunlara dayanarak yapılan montaj ve kolaj tekniklerini daha da artırmak mümkündür. Ancak bu yazının sınırlarını düşünerek diğer gruba geçmek istiyoruz.

II. Cinsiyet sorunu

Romanda en fazla üzerinde durulan konulardan biri cinsiyet sonunu (gender problem) diye niteleyebileceğimiz kadın-erkek arası ilişkilerdir. Kadın dedikoduları yanında travestiler, eşcinseller, lezbiyenler, lolitacılar vs. gibi daha pekçok cinsiyetle ilgili konununda eserde geniş bir şekilde işlendiği görülmektedir.

Romanın asli kişisi olan Nermin, yüksek topuklarını giyip insanlara yüksekten bakarak onların arasındaki geçimsizliği tahlil etmeye çalışan bir akademisyen gibi davranır. Kadınlardan hoşlanmayan -Gurbet Hanım hariç- tanıdığı hiçbir kadını sevmediği anlaşılan Nermin’in söyledikleri, yazarın cinsiyet problemine bakışını da yansıtmaktadır. Roman, bu yönüyle kadınlar dünyası hakkında ansiklopedik bilgiler bulabileceğiniz bir özelliğe sahiptir. Bunu yapacağımız kabataslak bir değerlendirme ile gösterebiliriz.

Yazar eserin her bölümünde kadınların tavır ve davranışlarını kesin cümlelerle değerlendirir. Bunları kısa içerikleriyle şöyle gösterebiliriz:

Kadın ittifakı: Ne yazık ki, kadınlar arasında kurulan ittifakların çoğu, ancak başka kadınlar söz konusu olduğunda mümkündür. (47)

Kadın ve mutfak:Kocasından, çocuklarından, dünyadan kaçıp, mutfaklarına sığınan kadınlar geçti gözlerimin önünden: Omuzları düşmüş, gözleri yarı kapalı bezgin kadınlar… (62) Kadınlar,  esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar. Kadınlar için hem siper, hem sığınaktır mutfak ve her zaman sıcak aile yuvasının içimizi ısıtan sembolü anlamına da gelmez; yaşayan ölüler haline gelmiş kimi kadınların morgudur aynı zamanda. Toprağa verilene kadar bekledikleri yerdir. (63)

Kadınlar ve soyadları:Hem babasının, hem kocasının atasoyunu taşımadaki ısrarlarında, amaçlananın tersine feminist bir yan göremiyorum ben. Kadınlara soy kimliğini, hem koca hem de baba soyadlarını veren ekrek vurgusunu katmerlendirmekten başka… (107)

Kadınların bahane bulması: Kadınlar, bahane bulmada erkerlere oranla daha incelikli ve ustadırlar. (108)

Kadın ressamlar: Kadın ressamların, resmi, kendi hayatlarındaki süslemeciliğin bir uzantısı gibi görmeleri, resim sanatı adına değil, daha çok bir kadın olarak rahatsız etmiştir beni. Bunların resim meraklarında, resim yapmayı, makyaj yapmanın bir uzantısı olarak görmek alışkanlığı vardır… (110)

Romandaki bu tür değerlendirmeleri daha da çoğaltmak mümkündür. Diğer bölümlerde kadınların merakları, sesleri, ayakkabıları, başkalıkları vs. gibi konulara da değinilmektedir. Yazarın bu romanda vermek istediği imaj birkaç açıdan eleştirilebilir. Herşeyden önce yazar aile mevhumu ve ailede kadının oynadığı rol konusunda ön yargılara sahiptir. Hemen her kadının eksik tarafı bulunduğunu, yine eksiklerle dolu olan Nermin ağzından dile getirir. Bu olumsuz hava yazarın cinsiyet problemi konusunda bir kadın kıskançlığı içinde bulunduğuna işaret etmektedir. Adeta karşı cinse özenen, yerlerine geçemediği için onlardan nefret eden bir paradigmaya sahiptir.

Yine bu konudaki görüşlerinde Amerikanvari yaklaşım içinde bulunması da eleştirilebilecek hususlardan biridir. Hatta, biraz daha ileri giderek kadınlar hakkında yaptığı değerlendirmelerin Amerikan yazarlardan esinlendiğini söylemek mümkündür. Çünkü tanıtılan kadınların bir çoğuyla toplumda karşılaşmak mümkün değildir. Bunun gibi, kültürel alt yapı içinde de belirtilen kadınların yeri olmadığı açıktır. Bu yüzden yazarın oryantalist bakış açısı ile cinsiyet problemine eğildiğini ve ön yargılı davrandığını söyleyebiliriz.

Romanının ilgi çekici yönlerinden biri de yine cinsiyet ve yaşantıyla ilgili olan aforizma türündeki ifadelerdir. Yazar sık sık vecize kabilinden cümlelere yer verir. Felsefi içeriğe sahip bu cümlelerden birkaçını aşağıya almak istiyorum:

*Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, birtek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar (179).

*Erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler (180)"Murathan Mungan"

*Güzel kadınlar daha iyi severler (181).

*Bazı kadınlar hiç yanılmadan büyümeyi becerirler. İmrenilecek şey! (183).

*Kin sessizlikte ve aşağıda biriktirilir (387).

*Mucizelere inananlar, metafiziğe değil, değişime inananlardır aslında (391).

*Bazı kötülükler sahiplerinin içinde kaybolur; sahipleri bile bulamaz ortık onları (395).

*Hayat bazı insanların kalbini daha çok kırar (396).

*Bazı mesafeler asla kapanmaz, en yakınımızdakiyle bile

*Eşyayla ilişkimiz, hayatla ilişkimiz konusunda ipucu verir (399).

*Yaşarken vermediklerini, öldükten sonra kimseden alamazsınız (401).

*Biz ne dersek diyelim, yaşam çoğu kez kendi yarattığı klişeleri kullanıyor (413)

*Bizi en çok kendimize benzediğini düşündüğümüz insanlar üzer (418)

*Bir kadına, kadınlığını yaşatacak erkek bulmak gerçekten zordur (422)

*Yazmak en iyi başlangıçtır (461)

*Gülünç olmaktan korkma, gülünç olmaktan korkmamak, insan olmaya başlamanın ilk adımıdır.

*Kimse kendi zamanının efendisi değildir (464)

*Başarı herkesi yumuşatır (503).

Eserin ilgi çeken yönlerinden biri de dolaylı olarak cinsiyet konusu ile ilgili olan ironik durumlardır. Örneğin Tarlabaşında uzun süre yanan trafik ışıkları (266); Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanıyla ilgili gönderme (267); Kadir İnanır’ın sahte bakışları (312); Bir yazarının intihar ederken kullandığı sandalye ile Nermin’in babasının sandalyesi arasında kurulan ilgi; Yine Nermin’in topuğunun ızgara arasına sıkışıp kırılması (521) eserdin ironik parçaları arasında yer alır. Bu güncel ve alaycı göndermelerle yazar romana önemli bir canlılık kazandırır.

II. Sosyal çağrışımlar

Yukarıda değerlendirdiğimiz iki grup dışında sosyal çağrışımların da eserde bol miktarda yer aldığını görmekteyiz. Bunlar arasında zengin-fakir ikilemi, travestiler, mahkemeler, işkenceci polisler, medya, hortumcular, sokak çocukları, dilenciler, cumartesi anneleri, sınıf farklılıkları gibi konular ilk akla gelenlerdir. Bütün bunların ardında yatan ise sistemin bütün olarak kritize edilmesidir.

Ancak yazarın yaptığı değerlendirmeler seçtiği yöntem açısından pek inandırıcı gelmemektedir. Bunun nedeni de Nermin’in konumuyla ilgilidir. Nermin daha önce belirtildiği gibi kısmen burjuva sayılabilecek bir ailenin okumuş, meslek sahibi olmuş bir kızıdır. Yaşadığı maceralar ve hayal kırıklıkları nedeniyle hayatla bağları sarsıntıdadır. Tek sığınak olarak evini gören Nermin insanlara güvenmeyen bir psikolojiye sahiptir. Yalnızca eşcinsel arkadaşı Sinan’ın yanında huzuru bulmaktadır. Sürekli olarak bir zamanlar birlikte yaşadığı Mehmed’i düşünmekte ve ondan ayrılmanın verdiği hüznü yaşamaktadır. Romanın sonuna doğru ise yolda karşılaştığı Emre’yle tanışma arzusunu taşımaktadır.

Böyle bir çerçeve içinde çizilmiş olan Nermin gibi tuzu kuru sayılabilecek birinin, yukarıda başlıklar halinde verdiğim sosyal konulara eğilmesi ve bunlar üzerine kafa yorması inandırıcı olmaktan uzaktır. Zira, Nermin sosyolojik anlamda problem şuuruna sahip bir kişi değildir. Tek düşündüğü ve obsession haline getirdiği şey kadın-erkek ilişkisi ve kadınların bu konudaki mürayilikleridir. Bu nedenle romanda yapılan sosyal çağrışımların büyük bir kısmı, eseri genişletmek için düşünülmüş havası vermektedir.

Asıl bu kısımda üzerinde durmak istediğim husus “yüksek topuklar” adının romana verilme sebebi ve bunun ardında yatan sosyal gerçeklerdir. Her ne kadar tarihi gelişimi konusunda bilgi sahibi olmasak da, yüksek topuklu bayan ayakkabılarının batıdan ülkemize girdiğini tahmin edebiliriz. Moda dalgası ile bütün dünyaya yayılan bu ayakkabılarla kadınlar daha seksi ve daha güçlü görünmek için giyerler. Yüksek topukları ile boylarını haddinden fazla uzattıkları gibi, kalça ve gögüslerini de daha görünür kılarak karşı cinsin dikkatlerini üzerlerine çekerler. Bu nedenle bütün mankenler, film strarları veya ünlü bayanlar genellikle yüksek topuklu ayakkabılarla dışarıda görülürler. Daha çok Amerikalı bayanların tercih ettikleri bu tarz ayakkabılar aynı zamanda show kültürünün de önemli bir göstergesidir. Bu şekildeki ayakkabıları giyen bayanların öz güvenleri artar, diğer insanlara daha havadan bakarlar. Her ne kadar bel ve sırt ağrısı yapsa da moda için bunu kullanmakta bir sakınca görmezler.

Bu kısa sosyolojik izahtan da anlaşılacağı gibi yazarın romanına bu ismi vermesi bir tesadüf değildir. O yüksek topuklu Nermin’in yanında, yüksek topuk giymeye aday olan ve bu konuda yaşından beklenmeyecek şekilde aktif davranan Tuğde’yi planlı olarak seçmiştir diyebiliriz. Nermin’in  -dolayısıyla yazarın- yüksek topuk merakı eserin ilk sayfalarında şu şekilde karşımıza çıkar:

Benim için, her durumda erkeğin başına belâ olan bu kadın tipinin [yüksek topuk giyen] simgesi işte o yüksek topuklar olmuştu; bir biçimde o topukları, o topukların üzerinde yükselen kadınları yazacaktım.  Bu bir duruştu çünkü. Bu kadınların hayattaki iddialarına ait bir duruştu. Her yerde, her durumda, her şeye karşı gösterdikleri bir iddianın duruşuydu. Yalnızca erkeği kahraman, kadını himayeye muhtaç gösteren erkek egemen senaristlerin hayat görüşleriyle açıklamıyordum bu durumu… (13)

Bu kısa, ancak çarpıcı paragrafta yazarın “yüksek topukları” bir simge olarak gördüğü ve bunun ardında erkek egemen bir toplum karşısında kadınların hayattaki iddialarını yansıttığı fikrini görmekteyiz. Yukarıda kısaca temas ettiğimiz gibi, kadının bir nesne olarak ayakkabıya yüklediği bu görev ve onun ardında yatan düşünce bu paragrafta açıkca kendini belli etmekte. Yazar, bir bakıma romanın başından sonuna kadar, 5 yaşındaki cin fikirli Tuğde’nin kariyer yapma becerisi ile, yüksek topuk arasındaki ilgiyi kurarken bu düşünceden yararlanır.

Nermin her ne kadar romanın başında yüksek topukları bir baş belası olarak görse de, romanın sonunda kendisi de bu belaya uğramaktan kurtulamaz. Gittiği davette, tıpkı filmde olduğu gibi ayakkabısının yüksek topuğu madeni ızgaraya takılıp kırılır (s. 521). O zamana kadar büyülü güzelliğini üzerinde taşıyan genç kadının bütün büyüsü aniden bozulur. Bunu “yüksek topukların intikamı” olarak yorumlar ve içine düştüğü komik durum karşısında şaşkına döner.

Yazarın bu şekilde sonuçlandırdığı romanını gereksiz çağrışımlar ve öykülerle uzattığını, bilinçli olarak hacmini genişlettiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle romanda zaman zaman aksaklıkların meydana geldiği görülür. Örneğin, 326. sayfadan itibaren Tuğde’ye yer verilmez ve adeta unutturulur. Yaklaşık yüz sayfa sonra Tuğdeye tekrar dönülmesi ise okurun bu konudaki ilgisini azaltır (429). Eserde aksiyona fazla yer verilmemesi ve merak unsurunun gözardı edilmesi de önemli bir problemdir. Okurun merakını kamçılayıcı entrikalar yok denecek kadar azdır. Okur, kadın dedikoduları veya dişi geyik muhabbetleri türünde sayfalar dolusu çağrışımı okumak zorunda kalır.

Bu çağrışımların verilmesindeki yöntem de bir takım olumsuzlukları içermektedir. Nermin ikide bir “Aklıma geldi…” diyerek ya bir anısını veya bir tanıdığı hakkıdaki düşüncelerini nakleder. Yaptığı itiraflar ise birbirini tutmayan ve örtüşmeyen serbest çağrışımlarla doludur. Bu haliyle Nermin sanki psikolojik bir sıkıntıya sahip birinin duygu ve tavırlarını yansıtmaktadır. Özellikle anne, babası ve halalarıyla ilgili anlattıkları bilinç altında yatan sorunların kökenini göstermesi açısından ilginçtir. Romanın bu kısmında yazar başarılı bir terapist gibi Nermin’in düşüncelerini süzmeyi becerir. Belki de romanın en güzel ve en çarpıcı kısmı, Çocukluk için defter adını taşıyan bu kısımdır (326-427).

Halalarının zulmü ve babasının ilgisizliğini bir türlü aklından çıkarmayan Nermin, Kütahya’nın bir köyünden gelen köy kökenli annesinin aile içinde çektiği sıkıntıları unutamaz. Halaları bu zavallı kadına yaşama hakkı tanımamışlardır. Onun “Keşke şimdi köyümde olsaydım da, ayaklarımı Simav çayına soksaydım” düşüncesi sürekli aklına takılan bir ifâde olarak kalır (427). Daha sonraki günlerde bunu yapması gerektiğini eşcinsel arkadaşı Sinan da kendisine önermiştir. Bu bir nevi arınma olacak ve Nermin belki de Simav çayına ayaklarını sokarak ruhunda taşıdığı kirleri yıkayıp, bu kirli anılardan kurtulacaktır.

Özellikle eşcinsel arkadaşı Sinan’ın bu konuda söyledikleri de romandaki etkileşim duygusunu artırır. Sinan, Nermin’in sıkıntılarını anlayan tek kişidir. Onun çocukluğundan beri içinde taşıdığı ve halalarının etkisiyle büyüttüğü “annesinden utanma” kompleksinden kurtulması gerektiğini belirtir. Bunun da en iyi yolu Kütahya’ya gidip annesinin köyünü bulmak ve en yüksek topuklu ayakkabıları giyip ayaklarını Simav nehrine sokarak yıkanmaktır. Sinan şöyle der:  “O nehir senin annen. Hâlâ annene sahip çıkmaktan korkuyorsun. O nehrin seni yıkamasına izsin ver!..” (465). Eserinin en çarpıcı ve insani duyarlılığı en fazla yansıtan bu bölümünün, edebiyatımız için önemli bir kazanım olduğunu burada vurgulamak bir kadir bilirlik olacaktır. Bu buluş aynı zamanda güzel bir katharsis örneği olarak da edebiyat tarihine geçecektir.

Sonuç

Yüksek Topuklar yayınlandığı ilk günden itibaren medyanın desteğini arkasına almayı başardı. Önce gazetelerde, ardından internette tanıtım yazıları yayınlandı. Yazar Murathan Mungan’la eseri hakkında televizyon söyleşileri yapıldı. Daha çok yağlamaya ve tanıtıma yönelir bu tür programlardan birine konuk olarak katılan Boğaziçili Üniversitesinden bir akademisyenden tek kelimeyle romanı tanıtması istendi. Sayın akademisyen, kendinden emin bir şekilde bu romanın İstanbul romanı olduğunu belirtti ve çok eğlenceli bir eser olduğunu ekledi. Romanı okumadan önce, yapılan bu şablon tanımlamaların doğruluğunu inanmaktaydım. Ancak okuduktan sonra bu tür bir nitelemeyle hiçbir alâkası olmadığını gördüm. Kaldı ki edebiyatımızda, Ankara romanı, Niğde romanı veya Şebihkarahisar romanı gibi bir sınıflandırma da bulunmamaktaydı. Romanları geçtiği mekanı veya şehri ön plana alarak bir sınıflandırma yapmanın, bilimsel açıdan doğru olacağını sanmıyorum.

Bu açıdan romanı daha çok cinsiyet sorunu ve kadın erkek ilişkileri üzerine yoğunluk kazanan bir sınıflandırma içine sokabiliriz. Bunun yanı sıra, Tuğde ile temsil edilen yeni neslin yükselme hırsı, bunda medya ve reklam dünyasının aldığı rol de dikkat çekicidir. Yazar simgesel açıdan Yüksek Topuklar’a yüklenen ideolojik içeriği vermede başarılı davranmıştır. Ancak roman bu haliyle daha çok filme alınmaya yarayacak bir yapı ile okurun karşısına çıkmaktadır. Sıkça seyrettiğimiz Problem Çocuk, Evde Tekbaşına vs. gibi Amerikan çocuk ve aile filmlerindeki kurgunun romanı etkilediğini söyleyebiliriz.

Aynı zamanda şair, oyun yazarı ve senarist olan sayın Mungan’ın bu özelliklerini romanına da yansıttığı görülür. Dolayısıyla bütün bunlar romanın planlı bir üretim sürecinden geçtiğini ve bir mamül madde veya meta gibi oluştuğuna işaret etmektedir. Becerikli bir yönetmen elinde filme çekilebilecek bu eserin, roman dünyası içinde ayrıcalıklı veya etkili bir konuma sahip olmayacağı açıktır. Buna rağmen, yazarın ilerde daha güzel romanlar yazabileceğini düşünmekteyim. Anlatımı ve karakter yaratmadaki başarısına, aksiyon ve entrikayı da ekleyebilirse edebi değeri daha yüksek eserler ortaya koyabileceği muhakkaktır.


[1]Murat Bardakçı, “Yüksek Topuk giymeyen ‘Makber’ şairinin açlık mektubu”, Hürriyet, 9 Haziran 2002: 7

[2]İstanbul: Metis Yayınları, 2002

 

Comments Off

Filed under Roman

Kar Romanı

Orhan Pamuk Kar

"Kar Romanındaki Kurgu Yanlışları"

(Halûk Harun DUMAN)

Bu kitap da uluslararası arenaya çıkacak. Ben istemesem de. Ve orda aslanlar gibi koşturacak!..

Orhan Pamuk (Hürriyet Pazar, 20 Ocak 2002)

2002 yılı başlarında yayınlanan Kar romanı içeriğinden çok tanıtım alanındaki kampanyalarla dikkati çekti. Eser piyasaya dağıtılmadan önce birkaç köşe yazarı tarafından göklere çıkarılarak, etrafında merak uyandırıcı bir hâle oluşturuldu. Yayınevinin profesyonel reklam kampanyaları sayesinde kısa sürede kamuoyunda romanı okuma isteği arttı. Yapacağı yankının genişliğini fark eden yayınevi de Türkiye ortalamasını çok aşan bir miktar olan 100 bin baskıyla eseri dağıtmaya başladı. Ortalama bir kitabın 1000-3000 arası basıldığı bir ülke için bu rakam oldukça astronomikti. Medyada yapılan tartışmalarda romanın içeriğinden çok pazarlanma şekli ele alındı. Tanıtımın farklı bir yöntemi böylece sezdirilmeden kamuoyuna enjekte edildi. Kar, kısa zamanda efsanevi ve mutlaka okunması gereken bir roman imajıyla raflardaki yerini aldı.

Ben bu yazıda, romanın tanıtımından çok içeriği üzerinde ana çizgileriyle durmak istiyorum. Yazarın daha önce yazdığı romanlarla kıyaslanmayacak derecede hatalarla dolu eserdeki kurgu yanlışlarına dikkat çekmenin yararlı olacağına inanıyorum. Bu nedenle araştırmamızda eserdeki olay örgüsü, kişiler, mekân kullanımı vs. gibi kurguyu oluşturan yapı unsurları üzerinde durulacaktır.

I. Olay örgüsü

Kar romanı yakın dönemde Kars şehrinde cereyan eden birtakım siyasal olaylar etrafında kurgulanmıştır. Olay örgüsü islamcı-milliyetçi-solcu ve radikal Kürtçü  ideolojiler çerçevesinde genişletilmiştir. Şehirde gerçekleştirilen göstermelik bir askeri darbe ile merak unsuru yükseltilmeye ve aksiyon hızlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak, olay örgüsü daha ilk etapta göze çarpan hatalar üzerine kurulmuştur. Örneğin, eserin dikkat çekici ve merak uyandırıcı bir olayla başlamaması en önemli hatalardan biridir. Oysa çağdaş roman anlayışı içinde, olay örgüsünün dikkat çekici bir tarzda başlaması, bu yolla okurun ilgisinin yakalanması temel prensiplerden biridir. Kar romanında ise böyle ilgi uyandıracak bir başlangıç göze çarpmamaktadır. Kars'a gelen Ka adlı şairin yolculuğuyla eser başlar. Ka'nın merak uyandırıcı problemlerle karşılaşmasına ise romanın ilerleyen sayfalarında yer verilmiştir. Okurun bu ilgi çekici bölümlere ulaşması için birçok sıkıcı sayfayı okuması romancı açısından başarılı bir düşünce değildir.

Olay örgüsündeki hata yalnızca bununla sınırlı değildir. Yazar sıradan, sıradanlığın ötesinde basit bir askeri darbe ile olayları genişletmeye çalışmıştır. Bir tiyatro sahnesinde başlayan askeri darbe kısa sürede sanallıktan çıkıp gerçeğe dönüşür. Bütün şehir üç gün boyunca darbenin etkisi altında kalır. Bilindiği gibi yazar daha önceki romanlarında, özellikle de Benim Adım Kırmızı (İstanbul:1998)’da olay örgüsünü katmanlar halinde başarılı bir şekilde kurmuştur. Ancak benzer başarıyı Kar romanında gösteremediği görülür. Bir biriyle iç içe girmiş olaylar arasında yeterli ilgi kurulamadığı için örgü gevşemiştir. Bu nedenle romanın çekirdeğini desteklemesi gereken çerçeve olaylar birbirinden kopuk halde kalmıştır. Bu konuları birer cümle halinde şöyle gösterebiliriz:

Orhan Pamuk, Kar

  • *Gazeteci-şair Ka'nın Kars'a gelişi, İpekle olan ilişkileri
  • *Kars şehrinin tarihi ve geri kalmışlığı
  • *Kars'ta yaşanan siyasal olaylar ve ideolojik çatışmalar
  • *Şehrin etnik yapısı
  • *Askeri darbe ve cinayetler
  • *Yazarın Ka'nın şiirlerini araştırması.

Bunlar arasında aksiyonu içinde barındıran konular birkaç tanedir. Yazar bu nedenle romandaki olayları genişletebilmek için, ideolojik çatışmalar ve aşkı önplana çıkarmaya çalışır. Küçük bir şehir ölçeğinde siyasal grupların birbirleriyle veya devletle olan çatışmalarına dikkat çeker. İşlenilen bir kaç cinayetle eserin dramatik ve entrik yönünü artırmayı amaçlar. Yazarın çatışma içinde ele aldığı gruplardan solcular, değişen konjoktürle birlikte, eski güçlerini yitirmişlerdir. Ortaya çıkan islamcılar arasında ise tam bir bütünlük göze çarpmaz. Bir kısmı tarikat farklılıkları, bir kısmı ise Kürtçü islamcılık gibi etnik kökene dayanan bir anlayışa bağlıdır. İslamcılığı bir maske gibi kullanıp asıl amaçlarına daha farklı yollarla ulaşmayı arzu ederler. İslamcılar ve Kürtçülerin karşısında yer alan grup ise devletle iş birliği yapanlardan oluşur. Ancak onlar da karşıt görüşte olanlar gibi, devletin şehre olan ilgisizliğinden yakınmaktadırlar.

Yazar bu farklı ideolojiler arasında romanın asli karakteri Ka'yı bir katalizör gibi işler. Eski bir sosyalist olan Ka, devletin baskıları nedeniyle Almanya'ya kaçmıştır. Gazeteci ve şair olarak hayatını sürdürmektedir. Kars'a geliş amacı ise gazetesi adına, intihar eden türbanlı genç kızları (intiharcı kızlar) araştırmak ve kendilerini öldürme nedenlerini bulmaktır. Bir başka amacı ise, eski sevgilisi İpek'i görmektir.

Ka, karlı günler ve geceler boyu yaptığı araştırmalarda kendisini Kars gerçeği ile yüz yüze bulur. Görkemli bir tarihe sahip olan şehir, çocukluk dönemlerinde gördüğünden çok farklıdır. Caddeler ıssız, evler bakımsız, gençler işsiz ve mutsuzdur. Yoksulluk ve huzursuzluk had safhadadır. Gençlik yıllarının canlı ve zengin hayatı kaybolmuş, Kars hayalet bir şehre dönmüştür…

Şehri harap halde gören Ka, insanlar arasındaki huzursuzluğun bir başka nedeni olarak da ideolojik farklılıklar olduğunu belirler. Esrarengiz kişiliğiyle Lâcivert etrafında gruplaşan islamcılar, militan bir tavırla şehirde terör estirmektedirler. Bu militanlardan biri Ka ve sevgilisi İpek'in gözü önünde İmam Hatip Lisesi müdürünü kurşunlayarak öldürür. Katil elini kolunu sallayarak kayıplara karışır. Cinayetin sebebi ise müdürün başörtülü kızları okula almamasıdır.

İşte bu olaylarla birlikte Ka kendini şehirdeki gizli hesaplaşmalar içinde bulur. İslamcılar laiklere ve devlet yanlılarına düşmandır. Ka, birkaç kez Lâcivertle gizlice konuşur. Ayrıca şehirdeki islamcılar üzerine etkili olan Şeyh Saadettin Cevherle tanışır. Bu ortamda yapılacak bir seçim Kürtçü islamcıların işine yarayacaktır. Bunu kabullenemeyen devlet yanlıları, karın yolları kapadığı bir günde askeri darbe yaparak şehrin yönetimini ele geçirirler. Kısa zaman içinde belirlenen terörist odakları çökertilir. Çıkan olaylarda insanlar yaralanır veya ölürler.

Askeri darbe liderlerinden olan tiyatro oyuncusu Sunay ile daha önce tanışan Ka, darbe liderinin isteği üzerine Lâcivertle konuşur. İslamcı gençliğin liderlerinden olan İpek'in kız kardeşi Kadife, darbecilerin hedefi haline gelmiştir. Sunay, bir oyunda ona yer vererek kendi isteğiyle başını açmasını ister. Ayrıca Kadife ve Lâcivert arasındaki aşk ilişkisini kullanarak, bu grup üzerinde etkili olmaya çalışırlar. Bütün bu olaylarda Ka arabulucu rolü ile gençleri iknâ etmeye çalışır.

Kadife, Lâcivert'ten gelen direktifler üzerine başına açmayı kabullenirse de darbeciler kontrol edilemez hal almışlardır. Devlet desteği ile başta Lâcivert olmak üzere çok sayıda islamcı ve Kürtçü genç öldürülür. Barındıkları İmam Hatip Lisesi dağıtılır. Darbe liderlerinden İpek'in de Lâcivert'in sevgilisi olduğunu öğrenen Ka büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Onunla ilgili bütün hayalleri yıkılır. Buna rağmen yine de onu alıp Frankfurt'a götürme niyetindedir. Ancak İpek, Lâcivert'in ölümünden Ka'yı sorumlu tutarak onunla gitmez. Darbeciler tarafından Kars'tan zorla uzaklaştırılan Ka bir müddet sonra Almanya'ya döner ve buradaki rutin hayatına devam eder. Burada bir gün yol ortasında vurularak öldürülür. Görgü tanıkları ile konuşan yazar, Türk'e benzer birinin Ka'yı öldürdüğünü öğrenir. Kaldığı yeri aradığında, bir sürü dağınık eşya arasında şiir kitabını bulamaz.

Ka, Kars'tayken farklı insanlarla ve farklı olaylarla karşılaşmıştır. Ancak onu en fazla etkileyen şey, aralıksız bir şekilde yağan kardır. Gecesiyle, gündüzüyle şehri örten bu “beyaz karanlık” Ka'nın şair ruhunu etkiler. Çok sayıda şiir adeta uhrevi bir makamdan gönderilmişçesine kendisine gelir. Kars'ın tenha sokaklarına yağan kar gibi, Ka'nın yalnız kalbine ilhamlar yağar. O da bunları küçük bir deftere kaydeder. Ka'nın yazdığı ondokuz şiir, ona ilham veren kar tanesinin yıldızı andıran simetrik köşelerinde farklı bir duruma tekabül eder. Yazar bunu şöyle gösterir:

Mantık Hafıza Hayal Merkez

Kar

Gizli simetri

Yıldızların arkadaşlığı

Çaresizlikler, zorluklar

Bütün insanlık ve yıldızlar

Satranç

Allah'ın olmadığı yer

İhtilal gecesi

Rüya sokaklar

Vurularak ölmek

Köpek

Dünyanın bittiği yer

Çikolata kutusu

İntihar ve iktidar

Mutlu olacağım

Cennet

Aşk

Kıskançlık

Ben, Ka

Arkadaşının ilginç macerasını ve yazdığı şiirleri merak eden romancı (Orhan Pamuk), önce Almanya'ya, ardından Kars'a giderek Ka'nın hayatını araştırır. Onu tanıyanlarla ilişki kurar, yaşadığı mekânları inceler. İpek ve ailesiyle tanışır. Bütün uğraşılarına rağmen birkaç şiiri hariç diğerleri hakkında hiçbir ipucu bulamaz. Karlarla kaplı Kars şehrinde İpek'in güzelliğinden etkilenen yazar, birkaç gün sonra buradan ayrılarak İstanbul'a geri döner. İhmal edilmiş bir şehrin mutsuz, yaralı ve yoksul insanlarını arkasında bırakır. Bütün anılarını, Ka'nın yaşadıklarıyla da birleştirerek Kar romanını tamamlar.

Romanda yazarın konumu da ilginçtir. Yazar, yani Orhan Pamuk, arkadaşı Ka'nın yazdığı şiir kitabı peşindedir. Bu dünya edebiyatında sık kullanılan bir izlektir. Örneğin Umberto Eco Gülün Adı adlı eserinde bunu başarılı bir şekilde kullanmıştır. Konuya Arşetip eleştiri (Archetypal criticism) açısından baktığımızda bu izleği kutsal kitabın en doğru versiyonunu arayış eylemine kadar uzatabiliriz.(ABRAMS 1993: 223-25) Hatta yazar Benim Adım Kırmızı adlı romanında buna benzer bir izlek kullanmıştır. Dolayısıyla Kar 'ın yeni bir roman olmasına rağmen, eski bir izlek üzerine kurulması fazla ilginç gelmemektedir. Hatta bu, yazarın kendini tekrarladığını ve yaratıcılığının sınırına geldiğini göstermektedir.

Yukarıda da belirtildiği gibi roman çok çapraşık bir olay örgüsüne sahiptir. Bu nedenle okuru etkileyecek ve onu sürükleyecek bir kurgusallıktan uzaktadır. Asıl vurgulanmak istenen olay veya durumlar belirsizdir. Birbirine karışan ve desteklemeyen yönleriyle roman kaotik bir yapıya sahiptir. Bazı gazeteciler tarafından eserin bu yönü başarı olarak vurgulanıp Grotesk kurguyla yazıldığı söylense de bu doğru bir tesbit değildir.(ALPAY 2002:81) Eserdeki tesadüflerin haddinden fazla olması, inandırıcılıktan uzak ve yapmacık taraflarıyla kurgu felcine uğramış bir havaya sahiptir. Yazar çoğu zaman geri dönüşler ve zaman atlamaları yaparak olaylar arasında ilgi kurmaya çalışır. Kendini, tanıdıklarını olayların içine katıp basit göndermeler ve çağrışımlarla zorlandığı yerlerden kurtulmaya çalışır. Bu yüzden eser ilgi cümleleri ve gereksiz bir takım çözümleme denemeleriyle detaylar yığınına dönüşür. Örneğin Kars'ın caddeleri, sokakları, evleri aşırıya varan bir ayrıntı ile işlenir. Bunların ön plana çıkarılması asıl konunun arka plana düşmesine ve anlaşılmamasına neden olur.

II. Kişiler

Olay örgüsü gibi romandaki kişiler de belirgin değildir. Ka'nın ne fiziki yapısı, ne de psikolojisi yeterince tasvir edilememiştir. Ka eski sevgilisi İpek'in eşinden boşanmış olmasını fırsat bilerek onunla romantik ilişkiye girmiştir. Amacı onunla evlenmek ve Frankfurt'a giderek mutlu bir hayat sürmektir. Romana katılan bu romantik boyut, kısa zaman içinde Ka ve İpek'in sevişmeleri ile heyecanını yitirir. Aşkın erişilmezliği ve yüceliği yerini bir anda erotik ilişkiler yığınına bırakır. Ka'nın güçlü bir kişiliğe sahip olmaması onu islamcıların ve darbecilerin kullanımına acık hale dönüştürür. Bu nedenle Ka okura elinde küçük bir bloknot, Kars'ın sokaklarını kolaçan eden bu hayata yabancı bir ajan gibi görülür.

Ka, romanın merkezinde yer alan bir karakter olmasına rağmen güçlü ve etkileyici olmaktan çok uzaktadır. Yaptığı bir söyleşide yazar Ka ile kendisi arasındaki ilgiyi şöyle ifade eder:

"Ka'nın hafif yeteneksiz olduğunu düşünüyorum. Onun yeteneğinin anlaşılmadığını düşünüyorum! Ka benim ünlü olmamış halim. Ünlü olmasaydım, ki ün rastlantısal bir şeydir, daha zor anlaşılır kitaplar yazsaydım, medya patlaması ünüme hizmet etmeseydi, ya da ilk gençlik yıllarımda düşündüğüm gibi şair kalmakta ısrar etseydim, Ka gibi biri olurdum… Kızgııın, öfkeliii, sinirliii, hüzünlüüüü ve yalnız! Bende olan bazı başka itici özellikler de var onda… Başına kötülükler gelebileceğini düşünüp küçük hesaplar yapıyor. Kendini sevdirmek istiyor ama kararsızlıklar çekiyor. Öfkelenip bir şeyler yapıyor, sonra da pişman oluyor. Korkuyor. Korktuğundan da korkuyor! O sadece bir kenara çekilip kendi odasında mutlu olmak istiyor!. Bunlar benim özelliklerim…"

 

Bu cümlelerdeki gibi yazar Ka ile kendisi arasında bir aynileştirme yaparken Ka'nın romandaki konumuna dikkat etmemiştir. Bu nedenle onu romanın gerçek anlamda sürükleyici bir lokomotifi gibi kullanamamıştır. Tam tersine, "İpek'i tavlamak ve şiir yazmaktan başka yapacak bir işi olmayan" (s. 211) aylak bir adam imajıyla okurlara tanıtmıştır. Dolayısıyla bu yaklaşım romanı olumsuz şekilde etkilemiştir.

Söz konusu özellik İpek'te de görülür. Evlendiği eşi Muhtar'dan ayrılıp babasının otelinde yaşayan bu kadın genç ve güzel biridir. Yalnız yazar güzelliğinin detayları üzerinde yeterince durmamıştır. Gözleri ve yüzü hakkında birkaç fırça darbesi gibi etkisiz tasvirler yapmıştır. Asıl onu güçsüz kılan durum ise Ka ile girdiği ilişkinin boyutudur. İpek, kısa zamanda kendini Ka'nın kollarına atmaktan büyük bir zevk duymaktadır. Daha sonra Lâcivert’le de benzer bir ilişki içinde olduğunun açığa çıkması İpek karakteri açısından kötüleyici olmuştur. Hele ki Lâcivert'in hem İpek, hem de kız kardeşi Kadife'yi birlikte kullanması tam anlamıyla kokuşmuşluğun bir göstergesidir.

Bunun gibi yetersiz ve hatta aşırı gizemli bir şekilde tanıtılan kişilerden biri de Lâcivert'tir. Yazarın, bu kişiyi asıl adı yerine Lâcivert diye nitelemesi onun etrafında büyülü bir atmosfer çizebilmek içindir. Ka'nın birkaç kez konuşma fırsatı elde ettiği bu genç adam devlet güçlerinden köşe bucak kaçmaktadır. Ne hikmetse Kars gibi küçük bir şehirde olmasına rağmen bir türlü yakalanamamaktadır. Asıl amacı islami devlet kurmaya yarayacak potansiyel güçleri bir araya getirmek ve Kars'ta örgütlenmeyi sağlayabilmektir. Etkili konuşması yanında düzgün fiziği ile de dikkati çeken Lâcivert de cinsel hırslarını kontrol edemez haldedir. Bir zamanlar İpek'i kendine bağlayan Lâcivert, ardından onun kız kardeşi Kadife'yi de haremine almaktan çekinmemiştir. Onun bu tasarrufu önemli bir husustur. Zira aynı anda iki kız kardeşle sevişmeyi sürdürmenin islami anlayışta cevaz görür tarafı bulunmamaktadır. Hele ki, islamcı bir grubun teorisyenliğine soyunmuş bir kişinin bunu yapması tam anlamıyla cehalet veya kişiliksizlik olarak nitelenebilir. Bu nedenle, Lâcivert de, diğer iki kişi gibi olumlu bir imajla okur karşısına çıkmaz.

Söz konusu kişi hakkında en dikkat çekici ve hatalı tanıtım ise onun yaşı ile ilgilidir.Yazar Ka’nın gözüyle Lâcivert’i şöyle tanımlar:

“Gözlerinin mavisi bir Türk’te hiç görülmeyecek koyu bir Lâciverte yaklaşıyordu. Kumraldı, sakalsızdı, Ka’nın sandığından çok daha gençti, hayret uyandıracak kadar soluk bembeyaz bir teni ve kemerli bir burnu vardı. Olağanüstü yakışıklı gözükuyordu. Kendine duyduğu güvenden kaynaklanan bir çekimi vardı. Halinde, tavrında, görünüşünde laik basının çizdiği bir eli tespihli, bir eli silahlı, sakallı, taşralı, saldırgan şeriatçıya benzeyen hiçbir şey yoktu.” (s.75-76)

Bu detaylardan yola çıkarak, Lâcivert’in klişeleşmiş şeriatçı tipine uygun olmadığı imajını vermeye çalışır. Ancak yazar ilerleyen sayfalarda aynı kişiyle ilgili verdiği bilgiler bu ölumlu özellikleri yalnışlar niteliktedir. Lâcivert’in Ka’ya anlattığına göre İstanbul Defterdarlığı’ndan emekli bir katibin oğludur. Üniversite yıllarında Amerikan uçak gemisinden çıkan denizcileri taşlamış, evlenip ayrılmış, elektronik mühendisidir. Bu günlerde inanç zaafı yaşamış, 1979’da gerçekleşen İran devrimini desteklemiş; Seyyid Kutup, Ali Şeriati’nin eserlerinden etkilenmiş; Askeri darbeden kaçmak için Almanya’ya sığınmıştır (1980). Grozni’de Çeçenlerle birlikte Ruslara karşı savaşmış, sağ ayağından yaralanmış. Sırp kuşatması sırasında (1992) Bosna’ya gitmiş ve bir Boşnak kızı Marzuka ile evlenmiş. Siyasi faaliyetleri yüzünden hiçbir şehirde iki haftadan fazla uzun kalmadığı için Marzuka’dan da ayrılmıştır. Türkiye’yi karış karış dolaşmış, hiç kimsenin ölümüne veya öldürtülmesi eylemine karışmamıştır. Kars’a intihar eden genç kızları bu fikrinden vaz geçirmek için gelmiş. Lacivert şiir de yazmış ve bunları eski karısı Marzuka’ya bırakmış. Ölümünden sonra bunların yayınlanmasını istiyormuş…” mışlarla muşlarla özetlemeye çalıştığım bu paragrafı şöyle bir incelediğimizde yazar Orhan Pamuk’un kişi betimlemelerinde ne kadar tutarsız olduğunu ve çelişen yönlerinin ne denli fazla olduğunu kolayca çıkarabiliriz.

1. Lâcivert, 1960’lı yıllarda bir üniversite öğrencisi olarak eylemlere katıldığına göre 18-20 yaşandadır.

2. İran devrimine (1979) sempatiyle baktığı dönemde 39-40 yaşlarında bulunmaktadır.

3. Askeri darbede (1980) yurt dışına çıktığında 40 yaşındadır.

4. Romanın yazıldığı dönemde, yani 1999’lu yıllarda 59 yaşındadır. (Dolayısıyla Ka’nın belirttiği sandığından fazla genç görünmesi, herhalde bir göz yanılgısı olsa gerek).

5. Lâcivert bir şehirde iki haftadan fazla kalmadığı halde, örneğin Kars’ta, İpek ve Kadife adlı kız kardeşleri kendine bağlamayı bilmiş, ikisiyle de aşk yaşamıştır?!

6. İki kız kardeşle yaşadığı aşklardan sonra, başka bir Kürtçü bayanla evlenmiş ve bir çocuğu olmuş. (Bir şehirde iki haftadan fazla kalmayan biri için bu Guines rekorlar kitabına girebilecek bir başarı olsa gerek?!).

7. Lacivert yaşlı, bir ayağı sakat, polisten köşe bucak kaçan biri olmasına rağmen “kendine güven duyan” (?!) biridir. Bu güveni yüzünden Kars gibi küçük bir şehirde bile intiharcı kızları bu fikirden vazgeçirmek için çalışır.

8. İslamcı gençler tarafından usta olarak adlandırılan Lâcivert, klasik şeriatçı tipinden çok uzaktadır. Elektronik mühendisi olması nedeniyle şiir de yazar (?!).

 

Yukardaki açıklamaları okuyanlar, Lâcivert’in kişiliğiyle ilgili verilen imajların bir karakter yaratmadan uzak olduğunu anlayacaktır.

Üzerinde en fazla durulan ve islamcı genç kızların sembolü olarak algılanabilecek kişilerden biri de Kadife'dir. Otelci Turgut Bey'in liberal kızı, üniversite yıllarında başörtülü kızlara yapılan zulüm ve baskıyı protesto etmek için başını örtmüştür. Ablası İpek kadar güzel olmasa da cesur davranışları ile kısa zamanda türbanlı genç kızların simgesi haline gelmiştir. İslamcı gençler arasında itibarlı bir konuma yükselmesini ve erkeklerin ona âşık olmasını sağlamıştır. Darbe liderlerinden olan Sunay, bu karizmatik konumunu göz ününe alarak ona tiyatroda bir rol vermeyi kafasına koymuştur. Kadife, oyunun bir yerinde başındaki örtüyü çekip atacak, böylece genç kızlara örnek olacaktır. Lâcivert'in de isteğiyle bu rolü kabul eden genç kız oyun sırasında büyük bir performans göstererek izleyenleri büyüler. Ancak onun eser içindeki bu karizmatik yapısı da ablasının sevgilisi Lâcivert ile olan ilişkisi nedeniyle etkilenir. Romanın sonunda kendisine âşık olan islamcı bir gençle evlenmesi ve bir yuva kurmuş olması ise eserde nadir görülen iyimser yanlardan biridir.

Bunlardan yola çıkarak, Kar romanında etkileyici bir karakter veya tip yaratılamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün kişiler aşağı-yukarı ayni söylemle (discourse) konuşur. Hemen hepsi ideolojik sorunları çözmek için fikir jimnastiği yapar gibidirler. Ancak düşünceleri kristalize olmamış ve çarpıcı bir yetkinliğe ulaşmamıştır. Hemen hepsi kendi içlerinde çelişen, ikircil psikolojiye sahiptir. Örneğin Ka ateist olmasına rağmen ilk görüşte tarikat şeyhinin eline sarılıp öper. Tarikat şeyhi de ne hikmetse onun elini öper. Necip hem islamcı bir gençtir, hem de ateizmi merak eder. Birlikte girdikleri tiyatronun tuvaletinde Ka ile Allah ve din konusunu konuşurlar. İpek babasına saygı duyar, onun bulunduğu sırada Ka ile sevişmek istemez. Ancak birkaç kez bu fikrinden vaz geçip Ka’nın odasında doya doya onunla sevişir. Kadife baş örtüsünü bir bayrak gibi kullanır, ancak tiyatro sahnesinde onu çıkarıp atmaktan da edemez. Sunay Zaim Atatürkçü çatlağın biridir. Darbecilerle birlikte olup türbancılara karşı cephe alır. Lâcivert kadın düşkünü islamcı bir teorisyendir…

Bütün bu çelişkili durumlar roman kişilerinin kaypak bir zeminde olduklarını gösterir. Akla bunların içinde hiç mi aklı başında, normal, inanılıp güvenilen biri yoktur gibi bir soru gelebilir? O da ne yaptığını bilen romancının kendisi, yani Orhan Pamuk’dur. Tabi yayıncının, özellikle kitabı Kars kalesine tuğla yapma gibi fantastik düşünceye sahip olan  İletişim Yayınlarındaki sayın Barış Tüzün’ün düşüncesi de akılcıdır(Hürriyet Pazar, 20 Ocak 2002). Şanlı medyanın kağıttan kaplanlar ve romancılar yarattığı bir ülkede, kağıttan kaleler yaratılması boş bir fikir olmasa gerek…

III. Mekân: Kars'ın dramı

Roman yapısı içinde olay ve karaterler gibi etkili olan hususlardan biri de mekândır. Zira anlatılan olayların ve yaşayan kişilerin ayrıntıları mekânla olan ilişkileri ile verilir. Bu açıdan baktığımızda eserde genel mekân olarak Kars'ın önplana çıktığını görmekteyiz.[1] Özel mekânlar arasında ise Ka'nın yattığı otel, Yeni Hayat Pastahanesi, İmam Hatip Lisesi ve Millet Tiyatrosu’nu sayabiliriz. Ayrıca, Ka'nın Almanya'da kaldığı pansiyonu da özel mekânlar içinde değerlendirmek mümkündür.

Kars, mimarisi, demografik yapısı yanında ideolojik kamplaşmalar ve geri kalmışlığıyla eserde yer alır. Yalnız bu yer almada yazarın oldukça ön yargılı ve taraflı davrandığı görülür. Örneğin, yazara göre şehirdeki dikkat çekici her yapı Rus veya Ermenilerden kalmıştır. Bunların dışında kalan binalar ise çoğu cumhuriyet döneminde yapılan kişiliksiz yapılardır. Zaten yazara göre Kars'ın mimarisi gibi demografik yapısı içinde Türklerden bahsetmek pek mümkün değildir. Şehrin sokakları ve kahveleri işsiz Kürt gençleriyle doludur. Bu gençlerden bir kısmı ideolojik islamcı, bir kısmı da Kürtçü veya eski sosyalistlerden oluşmaktadır. Bunların karşısında yer alanlar ise devlet yanlısı Atatürkçü, laikler veya milliyetçi görüşü benimseyen insanlardır.

Ruslar elindeyken gelişmişliğin simgesi olan Kars, Türkler döneminde, özellikle de cumhuriyet döneminde büyük ölçüde ihmal edilmiştir. Şehir, 1950'li yıllara kadar çağdaş bir sosyal yaşantıya sahipken, 1970'lerden sonra ideolojik çatışmaların merkezi konumuna dönüşmüştür. Özellikle solcu ideolojiyi benimseyen gençler, Sovyet sınırına yakın bu şehirde etkili bir örgütlenme safhasına girişmişlerdir. Arada çıkan sağ-sol çatışması yüzünden şehir halkı göçe zorlanmıştır. Kars'ın yerli halkının Anadolu'nun farklı bölgelerine taşınması nedeniyle şehir ekonomik ve kültürel anlamda büyük bir çöküş yaşamıştır.

Görüldüğü gibi yazar, eserinde bir nebze de olsa Kars'ın yaşadığı dramı gözler önüne sermeye çalışmaktadır. Şehirle ilgili vurguladığı hususların bir kısmı doğrudur. Ancak bir kısmı sosyal realiteye aykırı hususlardır. Örneğin görkemli yapıların Rus veya Ermenilerden kalmış olması ve bunların harabeye dönüşmesi doğru bir tesbittir. Hem işlevselliği, hem de estetik boyutuyla şehre farklı bir kimlik kazandıran bu binaların yıkılış öyküsü ise daha hazindir. Tarihi eser sayılarak, tamir edilmesine veya yeniden benzer şekilde inşa edilmesine izin verilmeyen bu evlerden çoğu zaman içinde yıkılmıştır. Daha sonra yapılan binalar ise zevksizliğin ve çarpık kentleşmenin abideleri olarak şehir silüetindeki yerlerini almışlardır.

Yazarın vurguladığı, ancak gerçeklerle örtüşmeyen bir husus şehirdeki Kürt nüfusun fazlalığıdır. 1980 öncesinde Kars'ın içinde Kürtlerin sayısı oldukça sınırlı miktardaydı. Bunlar daha çok Aralık, Digor, Göle vs. gibi kazalarda ve köylerde hayatlarını sürdürürlerdi. Artan terör hadiseleri, köy baskınları ve yaylaların hayvancılığa kapatılması bu insanlar üzerinde etkili oldu. Kalabalık kitleler halinde Kars'a ve batı kentlerine göç eden insanlar burada yeni bir hayat arayışına giriştiler. Bu nedenle yazarın sık sık vurguladığı "işsiz Kürt gençleri" "terörist Kürtler", "aranan Kürtler" vs. gibi nitelemeler çok doğru tesbitler değildir. Kars'taki işsizliğin boyutu etnik yapıyı aşan bir özellik taşır. Diğer bir söyleyişle, şehirde işsiz olanlar yalnızca Kürt gençleri değildir. Bunun gibi teröre bulaşanlar arasında da yalnızca belli bir etnik grubun varlığından bahsetmek mümkün değildir.

Bu noktada eserin yayınlanış tarihi ile Kürt meselesinin aldığı boyut arasındaki ilgiye de dikkat çekmek yararlı olacaktır. Eserin bu içerikle yayınlanması ile gündeme gelen Kürtçe eğitim, özel yayın isteği, siyasal ve sosyal haklar, azınlık statüsü vs. gibi isteklerin yoğunlaşması arasında bir ilgi var mıdır? Bu da araştırılmaya değer bir başka konu olsa gerek. Gerçi sayın Yalçın Küçük, son yayınladığı eserinde Orhan Pamuk, Ahmet Altan, Yılmaz Karakoyunlu (?) gibi romancıların neye ve kime hizmet ettiklerini ayrıntılı bir şekilde işlemiştir (KÜÇÜK 2002: 119) Tarihi tahrif eden, olanı yok, olmayanı var sayan çarpık zihniyetli bu yazarların gerçek amaçlarının “yozlaştırma” ve bu yolla sömürgeleştirme olduğunu vurgulamaktadır. Bu tür araştırmaların ilerde daha da yoğunlaşacağı muhakkatır.

Kars'a bir ajan-provakatör gözü ile bakan Ka'nın dikkat ettiği hususlar nedense hep belli bir noktada düğümlenmektedir. O da, şehirdeki ideolojik çatışmalardan ziyade Türk-Kürt etnik yapısındaki çelişkilerdir. Yazar, bu isimleri kullanırken önlerine ve arkalarına getirdiği niteleyici kelimelerle asıl amacını açıkca ortaya koyar. Örneğin yazara göre Kars'ta yaşayıp tutuklanan, hapse atılan, cahil bırakılan, hizmetcilik gibi basit işlerle uğraşan, işsizlik yüzünden kahveleri dolduran insanların hepsi Kürt'tür. Bu nitelendirmelere göre Türkler onları sömüren ve ezen bir gruptur.

Elbette roman gerçekliği içinde yazar, istediği gibi düşünme ve kurgulamayı istediği şekilde yapma özgürlüğüne sahiptir. Ancak bunu yaparken sorumlu ve dürüst olmasını da okurun beklediğini unutmamalıdır. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, Kars'ta gerçekte sıkıntı çeken kesim yalnız Kürtler değildir. Hatta son yıllarda, satın aldıkları araziler, kurdukları iş yerleri ve edindikleri sosyal konumla Kürtler şehrin burjuva sınıfını oluşturmaktadırlar. Bu gerçekleri göz ardı edip, bütün olumsuzlukların bu şehirden kaynaklandığını düşünmenin faydası ne olacaktır. Kaldı ki yazarın Kars’la ilgili nitelemeleri de pek olumlu değildir:

*Kars'ın yarısı sivil polis (138)

*Kars'ta ancak aptallar ve kötüler mutlu olabilir (139)

*Yıllardır bütün Kars'ı fişleyen, şehir nüfusunun onda birini muhbir olarak kullanan MİT (196)

Bu benzeri nitelemelerin şehrin kimliğine ne gibi olumlu katkı sağladığı tartışılabilir. Herhalde yazar yaratmak istediği kurgusal gerilimi ve etkileyiciliği artırabilmek için bu tür nitelemeleri yapmıştır. Ancak bunların realiteyle ilgisinin olmadığı açıktır.

Yazar şehri anlatırken bazen aşırı derecede ayrıntıya dikkat eder. Cadde ve sokak isimlerinde, özel mekanlarda gerçekte var olan yerleri kullanır. Bazen de ne hikmetse bir sürü yanlışlıklar yapar. Örneğin Kars'ta Kale altı diye bir mahalle yoktur. Yine Kars'ın içinden akan suyun ismi de Kars çayı olarak bilinir. Yazar bunu Kars nehri, Kars deresi diye yanlış adlandırır. En önemli ve fahiş hatası ise şehirde yaşayan Azerileri alevi olarak nitelemesidir. Oysa Azeriler şiâ kimliğine sahiptirler. Yazarın böyle bir hatayı yapması bilgi yetersizliğinden kaynaklansa gerekir.

Eserde çizilen Kars imajının, sıradan okur için aşırı olumsuzluklarla dolu olması başka bir hatadır. Bu eserden sonra Kars'a gitmek isteyenlerin bundan vaz geçecekleri açıktır. Korkutucu ve ürkütücü bir havayla sunulan şehrin gerçekte öyle olmadığına kişileri inandırmak zor olacaktır. İnsanlar bırakın orayı görmeyi, mümkünse onun sınırlarından bile geçmemek istemeyeceklerdir. Hele yıllar sonra eseri okuyan ve gerçeği bilmeyen insanlar, romandan yola çıkarak şehri nitelemeye çalışacaklardır. Kars ve Karslıların bu kötülüğü hakkettiklerine inanmak mümkün değildir. Ünlü romancı Orhan Pamuk'un Kars'a hediye ettiği bu milenyum hediyesi karşısında kamuoyunun nasıl tepki göstereceğini gerçekten merak etmekteyim. Karslıların yerinde olsam yazarın bir büstünü şehrin en uygun yerine, örneğin Mal Meydanı'na dikilmesi için çalışırdım. Heykelin altına da: "Kars'ı romanlaştıran ünlü yazarımız Orhan Pamuk?!" diye gösterişli bir tanıtım levhası asılmasını sağlardım.

Aslında yazarın bakış açısı ve romanın yayınlandığı konjoktür bize bazı önemli ip uçları vermektedir. Örneğin terörist grupları "savaşçı gerilla" gibi öven nitelemeleri gerçek amacını yansıtmaktadır. Yazar Kars başta olmak üzere Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da yaşanan olayları bir Türk-Kürt savaşı gibi göstermeye çalışmıştır. Yıllardan beri bölücü güçlerin siyasi anlayışıyla uyan bu hususların kimin işine yarayacağı ise açıktır. Oysa yine Kars'ın da aralarında bulunduğu Anadolu'nun birçok şehri kozmopolit yapısına rağmen huzurlu yaşantısıyla bilinmektedir. Yazarın bu olumlu hususlara bir kez bile olsun değinmemiş olması gerçekten düşündürücüdür. Birbiriyle evlenen Kürt ve Türk gençleri yok mudur? Bu yolla akraba olan ailelere hiç mi rastlamamıştır? Şehrin ileri gelen zenginleri arasında hiç mi Kürt bulunmamaktadır? Yıllardır dostça yaşayan farklı etnik kökene sahip insanlar yok mudur? Türk-Kürt kardeşliğinden bahsetmek sosyal ve tarihi hoşgörü değil de illâ devlet görüşü müdür?… Bütun bu soruları daha da artırmak mümkündür. Ancak, bir seçim gezisi için ulusal bir gazete tarafından görevlendirilip Kars'a giden ve ardından böyle bir roman yazan Nişantaşlı aydının bunları fark etmesi mümkün değildir. Nişantaşı nere, Kars nere?.. Değil mi?..

Sonuç

Yazar eserinin ismini Kar koymasına, baştan sona kardan bahsetmesine rağmen bu imge üzerinde yeterince duramamıştır. Yalnızca karın yağışı ve beyazlığını vurgularken onun farklı boyutlarına değinmemesi önemli bir olumsuzluktur. Örneğin karda yürüyen insanların düşünceleri, yeni yağan basılmamış karın çıkardığı ses, kar fırtınasının çağrışımları, kar soğununun insanın içine işlemesi, karla gelen bereket, kar ve kışın ölüm simgesi olarak kullanılması vs. gibi taraflara eserde rastlanmamaktadır. Karın asıl bu yönleri vurgulanıp, bu beyaz karanlığın şehre nasıl bir hava verdiği üzerinde daha geniş bir şekilde durulabilirdi. Romanın asli kişisi Ka’ya ağaç dallarından sarkan buzları bile saygı ile seyrettiren (s.166) yazarın, bu tür fantaziler yerine daha gerçekçi yaklaşımı yararlı olurdu.

Karın imgelenmesinde olduğu gibi sembolik yönü de fazla araştırılmamıştır. Eserin 261. sayfasında yer alan ve önemine binaen arka kapağa aynen basılan simetrik açılım ise halk arasında çok bilinen bir özelliktir. Örneğin halkın dokuduğu kilim veya halılarda sık sık bu desene rastlamak mümkündür. Bunun felsefi yorumları yapılırken söz konusu gelenekten bahsedilmemesi ise önemli bir eksikliktir. Roman Cevat Fehmi Başkut’un Buzlar Çözülmeden adlı eserinin modern bir versiyonu olarak değerlendirilebilir. Bu da söz konusu eserin olay örgüsü açısından fazla bir özgünlük içermediğini göstermektedir.

Romanda irdelenmeye çalışılan ideolojik farklılıklar ve çatışmalar ise sıradan bir aydının yakından tanıdığı, hatta fazlasıyla bildiği gruplaşmaları oluşturur. Yazarın bunları daha farklı bir perspektifle yorumlaması beklenirdi. Ancak siyasal konular ve mekân olarak seçtiği şehrin kültürüne uzaklığı onu bu tür çözümlemeler yapmaktan alı koymuştur. Bu yazarın Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide eleştirdiği tuzağa kendisinin düştüğünü göstermektedir. “Nişantaşı'nın ağzı muhallebi kokan, burjuva yazarının” yazabileceklerinin bunlar olması, aydınımızın memleketi tanıma ve tanıtma başarısı (?!) için canlı ve önemli bir örnektir. Sanırım, Hürriyet Pazar’da yapılan söyleşide belirttiği gibi yazarın konudan uzun süre kopuşu ve tekrar dönüp konsantre olmaya çalışması esere kötü bir şekilde yansımıştır.

Kısacası, kurgu hataları, yetersiz karakterizasyonu ve bakış açısındaki darlıklar nedeniyle Kar romanı başarılı bir eser olmaktan uzaktır. Bütün reklam kampanyaları, astronomik baskısı, medya desteği, cilalı ve yağ kokan tanıtımlarına rağmen, okur arasında ilgi uyandırmayacağını söyleyebiliriz. Hatta eseri alıp okumak isteyenlerin, birkaç sayfa sonra sıkılıp bir kenara bırakacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Bu yalnızca romancı açısından değil, romanı bu haliyle  piyasaya süren ve para kazanmayı düşünen yayıncılar açısından da hüsran olacaktır. Önemli olan reklamcılar veya angaje köşe yazarlarıyla büyük kitlelere seslenmek değil, okurun sağ duyusuna seslenmek ve onun güvenini kazanabilmektir. Maalesef Kar romanında Orhan Pamuk, yazarlığına güvenenleri hayal kırıklığına uğratmıştır diyebiliriz. Roman çok satabilir, uluslararası arenada aslanlar gibi boy gösterebilir, ancak okurun gönlünde ve edebiyat tarihindeki yeri pek parlak olmayacaktır.

Kaynaklar

Abrams, M. H. (1993), A Glossary of Literary Terms, New York: Columbia University

Alpay, Necmiye (2002), "Kar Kışkırtıcı", Milliyet Sanat, Mart.

Küçük, Yalçın (2002), Şebeke (Network), İstanbul: YGS Yayınları.

Pamuk, Orhan (2002), Kar, İstanbul: İletişim Yayınları.

 


[1] Degerli elestirmen sayin Dogan Hizlan romandaki Kars ile gerçek Kars arasindaki ilgisizlige dikkat çekerek söyle demektedir: “Siz eger gerçek bir Kars sehri içerisine olaylari, kisileri yerlestirmege çabalarsaniz, sonuçsuz bir ise girmis olursunuz, çünkü romanin bir kurgu isi oldugu gerçegine ters düsersiniz…” (Hürriyet, 26 Ocak 2002). Bu çok dogru ve gerçekçi tesbittir. Ancak romanin kurgusal yönünü gerçek Kars sehrine yerlestirmeye çalisan okur degil romanci olmustur. Bu nedenle, romanda kendisiyle ilgili geçen bölümler ne kadar gerçek Orhan Pamuk’u yansitiyorsa, sehirle ilgili geçenlerin de bilinen gerçek Kars’i yansittigini söylemek mümkün olsa gerektir. Bir diger arastirmaci sayin Yalçin Küçük ise Orhan Pamuk’un romanindaki kurguyla ilgili sunlari söylemektedir: “Romanda kurgu, her halde mükemmel bir akildir; bu nedenle de hem dogal ve hem de gerçekci olmak zorundadir…” KÜÇÜK, 2002. Söz konusu tesbitler için eserin 70 ve 119. sayfalarina bakilabilir.

Comments Off

Filed under Roman