Tag Archives: Muallim Naci

Muallim Naci-Celal TARAKÇI

"Yanlış Bir Biyografi Örneği:

Muallim Naci"

(Halûk Harun DUMAN)

Göte, "nev-civan"ın sevgilisi olan değirmencinin güzel kızına "nev-civan"ın aşkını ve "arzu-mend-visal olduğunu" "ab-ı revân" vasıtasıyla duyurur. TARAKÇI. 1994: 509

(Celal TARAKÇI, Muallim Naci Efendi’nin Hayatı ve Eserlerinin Tedkiki, 1994, Samsun: Furkan Kitapevi, 621 s.+126 s. İndeks)

 

Türk edebİyatında tanzİmat ve Servet-i Fünûn edebiyatları arasında yer alan önemli şahsiyetlerden biri de Muallim Naci (1849-1893)'dir. Naci üzerinde yapılmış en geniş araştırma Celal Tarakçı tarafından 1974 yılında bitirilen doktora tezidir. Yirmi yıl sonra hiç değiştirilmeden yayınlanan tezin sunuş kısmında yapılan şu değerlendirmeler dikkati çeker:

"Okuyun, görün, ecdad hangi imkânları kullandı? Nasıl çalıştı? Neler yapmak istedi, neler yaptı? İbret alıp geleceği kurun…" (s. V).

Bu cümlelerde yazar, hem Muallim Naci'yi hem de kendi çalışma yöntemini sonraki nesillere örnek göstermektedir. Değerlendirmenin ardından gelen önsözde yapılan çalışmanın edebiyat tarihi açısından önemi üzerinde durulur. Eserin hacmine göre çok kısa tutulan önsözde yazar neyi, niçin, nasıl yapmak istediğini açıkça belirtmez. Oysa bir kitabın önsözü demek, içeriğinin tanıtıcı açıklamasını yapmak demektir. Bu bakımdan önsözün yeterli olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kaldı ki önsöz öncesi yapılan değerlendirme de lüzumsuzdur. Böyle bir değerlendirmeye ihtiyaç olması halinde, bunun yazar tarafından değil, bir başkası tarafından yapılması gerekirdi. Bu yüzden söz konusu değerlendirmenin önsöz içinde verilmesi daha uygun olurdu.

Önsözden sonra yer alan Kısaltmalar kısmı ise tamamen gereksiz bir yer işgalidir. Çünkü yazar, hemen herkes tarafından bilinen a.g.e: (adı geçen eser); a.y.: (aynı yer); s.: (sayfa) gibi kısaltmalara yer vermiştir. Bu kadar basit kısaltmalar için bir sayfa ayrılması ve bunun da ara başlıkla belirtilmesi tamamen gereksizdir.

Eserin içeriğine geçmeden önce göze çarpan hatalarından biri, Doğru-Yanlış Cetveli'nin içindekilerden önce konulmasıdır. X-XIV. sayfalar arasında yer alan bu kısım, daha baştan okura eserin düzensiz hazırlandığını ve hatalarla dolu olduğu izlenimini vermektedir. Oysa, akademik çalışmalarda yapılabilecek küçük hataların doğru şekillerini gösteren cetvel kaynaklardan sonra gelen kısmına koyulur. Böylece, eserle organik bir bağı olmadığı gösterilir.

Bu cümleden olmak üzere, eserin içindekiler kısmının da mizanpaj açısından doğru yerde bulunmadığı görülmektedir. Kitabın XV. sayfasında başlayan bu kısmın iç kapaktan hemen sonra yer alması gerekirdi. Ayrıca, içindekilerde kullanılan tasnif sistemi de, ne ulusal, ne de uluslararası kriterlere uygundur. Bilindiği gibi, bilimsel çalışmalarda, özellikle sosyal bilimlerde (I., A., a., 1.) gibi bir tasnif sistemi kullanılır. Fen bilimlerinde ise bu numara sırasına göre (0., 1., 1.1., 1.1.2) vs. kullanılır. Ancak, sayın Tarakçı'nın kullandığı tasnifte bu sistemlere uymaması, ortaya garip bir sıralama şekli çıkarmıştır. Eserin, bu şekli kusurlarını kısaca belirttikten sonra bölümlerinin incelemesine geçebiliriz.

I. Birinci Bölüm

Eserin birinci bölümü 1-184. sayfalar arasında yer almaktadır. Diğer bir söyleyişle yazar eserinin 1/3'lük kısmını Muallim Naci'nin hayat hikayesine ayırmıştır. Bu bölümde ilk göze çarpan hata, kompozisyon içinde verilmesi gereken ayrıntıların, ara başlık halinde verilmiş olmasıdır. Örneğin, Muallim Naci'nin doğduğu ev, ailesi, doğum tarihi, adı ve doğum yeri, annesi, babası, merdivenden düşüşü, yolunu kaybedişi, masal dinleme merakı vs. gibi hususlar metin içerisinde eritilebilecekken, ayrı birer başlıkla gösterilmektedir. Bu ayrıntılar konuyu bölmekte ve gereksiz detaylar olarak okurun gözüne çarpmaktadır. Oysa yazarın, konuyu snopsise uygun olarak vermesi ve kronolojik düzeni parçalamadan kompozisyonu oluşturması daha yararlı olurdu.

Profesör Tarakçı, Muallim Naci'nin hayat hikayesini böyle dağınık ve çingene bohçasına benzer şekilde anlattıktan sonra şairin Fiziki ve Ruhi Portresi'ni irdelemeye geçer. Fiziki portresi hakkında Salahi, Tevfik Fikret, Ahmed Rasim gibi yazarların anılarından yararlanır. Bir sayfa ile geçiştirdiği bu kısmın ardından, yine anılardan ve yazarın kendi eserlerinden yola çıkarak şairin ruhi portresini, yani psikolojisini işlemeye çalışır. Oldukça geniş tutulmuş olan bu bölümde Muallim Naci'nin şu özelliklerine değinilmektedir: "Merdum gizliği, şikayetleri, öğünmesi, iyilik severliği, mahbup-dostluk meselesi, harabatiliği, imanı, hakikat sevgisi ve medeni cesareti, çalışkanlığı ve okuma zevki, hafıza kuvveti ve latifeden hoşlanması…"

Bu bölümde eleştirilebilecek hususların başında yazarın kullandığı kaynaklar gelmektedir. Sayın Afşar Timuçin’in belirttiği gibi anılar tarih olur, ancak anılardan tarih olmaz.[1] Bu nedenle, yazarın Naci'nin Fiziki ve Ruhi yönünü işlerken yararlandığı kaynaklar şüphelidir. Hele ki, Tevfik Fikret'in hemen herkesçe bilinen ve Naci'yi bir ucubeye benzettiği tasvirinin bilimsel bir esere eleştirilmeden alınması hiç uygun değildir. Bir diğer husus, yazarın Fiziki ve Ruhi Portre arasındaki hacim farkını hesaba katmamasıdır. Bu nedenle Tarakçı, malzeme bulduğu alanı haddinden fazla genişletmiş, malzeme bulamadığı alanı ise daraltmıştır. Bu da, araştırmayı olumsuz şekilde etkileyen yönlerden biridir.

Yazarın ruhi portre altında saydığı birtakım hususlar, Naci'nin sosyal yönü ile ilgilidir. Örneğin dostluk meselesi, çalışkanlığı ruhi olmaktan çok, ikinci ve üçüncü şahısları ilgilendiren hususlardır. Hele ki imanı meselesi üzerinde durması, akademik bir kafanın alamayacağı bir durumdur. Zira hiç kimsenin başka birinin imanı hakkında söz söyleme yetki ve salahiyeti yoktur. Bu hem dini, hem de insan hakları açısından rencide edici bir tutum ve davranıştır. Çünkü kişilerin imanı veya inancı onların özel hayatlarına girer. Bu nedenle, edebiyat araştırmacısının kişilerin imanlı-imansız, dinli-dinsiz, inançlı-inançsız gibi şablonlarla tanımlamaya kalkması tehlikelidir. Bütün bunlar, sayın Tarakçı'nın, konuyu araştırmadan önce Muallim Naci hakkında peşin hükümler taşıdığını göstermektedir. Bu peşin hükümler kafasında bir şablon oluşmasına sebep olmuş ve yazar araştırmayı bu noktaya doğru sürüklemeye çalışmıştır.

Eserin tamamının ve bu ilk bölümün en önemli kusurlanırdan biri, yazarın sık sık alıntılara yer vermesidir. Diğer bir söyleyişle yazar kaynakları okuyup, eliştirip, yorumlamadan aldığı notları birbiri ardına dizmekle yetinmiştir. Bu da eseri eklektik yani parçalı bir yapıya sürüklemiştir. O kadar ki Muallim Naci'nin hayatını merak edip okuyan biri istemediği kadar detay ve dedikoduya dayanan bilgiyle karşılaşmaktadır. Bu da bütünlüğü bozmakta ve eseri olumsuz yönde etkilemektedir.

Birinci bölümde dikkati çeken hatalardan biri de tarihlerin kullanılmasındaki keyfiliktir. Yazar bir yerde yalnız hicri tarihi verir, bir yerde miladiyi verir, bir başka yerde her ikisini birlikte kullanır. Örnek olarak, Naci'nin babasının doğumu 1277, hastalanması 10 Zilhicce 1273 olarak gösterilmiştir. Bu tarihlerin miladi olarak kaça tekabül ettiği belirtilmemiştir. Hemen ardından gelen ölüm tarihi ise miladiye çevrilerek verilmiştir. Bu da yazarın bilgiyi sunma konusunda tutarsızlığını ve metodik açıdan yetersizliğini göstermektedir. Oysa, monografik çalışmalarda en önemli husus kronolojinin düzgün bir şekilde kullanılması ve sunulmasıdır.

Profesör Tarakçı, Naci'nin hayatını anlatırken yazarın anı kitaplarından fazlasıyla etkilenmiştir. Anıların dikkatli bir şekilde kullanılması gerektiğine yukarıda kısaca temas etmiştik. Bu yapılmadığı takdirde, ortaya traji-komik birtakım husular çıkmaktadır. Örneğin, bu bölümde anlatılan "Ömer’in Aşkı" tam anlamıyla ironik bir içeriğe sahiptir. Prof. Tarakçı, Naci'nin daha üç yaşındayken aşık olduğunu belirtmektedir. Bu ilginç ve komik bölümü, ecdattan ibret alma gayesiyle, imlâ yanlışlaruyla birlikte buraya aynen alıyorum:

"Ömer, oyun arkadaşı Makbule'yi sever, fakat kendisinden biraz küçük olan diğer komşuların kızı Cevriye'den hoşlanmaz. O, 'Ömer'in Çocukluğunda' Makbule'den zaman zaman Makbule Hanım diye söz ettiği halde Cevriye'nin yalnız ismini söylemekle yetiniyor.

Hal tercümesi sahibi Makbule'yi ve ona karşı duygularını şöyle anlatıyor: Makbule pek latif bir kız idi. Yahud bana karşı öyle görünürdü. Zaten her iş görünüşdedir. Hakikatı -çocuklar şöyle dursun- ekseriyet üzre çocuk babaları bile görmezler.

Makbuleyi seviyormuşum. Henüz hatırım garib bir teessürle beraber gelir. Vefat edeli hayli zaman oldu. En ziyade mahmur gözleri hayalimde ber-hayattır.Bizi birlikte mektebe başlattılar.

Ömer'in evde kendisine mahsus bir dolabı vardı. Bunda yemişler, şekerler, oyuncaklar bulunurdu. Bir gün, o okuldayken Cevriye evlerine gelmiş ve dolabını karışdırmış, giderken de bardağını götürmüş. Okul dönüşü dolabının kırıştırılıp (doğrusu karıştırılıp olmalı HD.) bardağının alındığını fark eden küçük Ömer, durumu annesinden sorar. 'Cevriye gelmiş idi. Çocuk bu ya, belki o almıştı' cevabıyla karşılaşır. Buna canı sıkılır ve çok kızar.

Cevriye diğer bir gün annesi ile Ömer'lere gelir. O hiddetle Cevriye'ye: 'Dolabı kim karışdırdı bakayıl!' diye çıkışır. Küçük ömer, dolabının karışdırılıp bardağının alınmasından değil, bunu yapanın Cevriye olmasından ötürü kızmışdır. Cevriye'nin yerinde Makbule Hanım olsaydı o zaman sesini çıkarmayacakdı. Onun: 'Zannederim ki Cevriye'nin yerinde Makbule bulunsaydı bir şey demezdim' sözleri de bunu gösteriyor" (ss. 16-17).

Bu bilgilerden sonra sayın araştırmacıdan sormak gerek. Çocuk denecek yaşta bir insanın karşı cinsten olan birine duyduğu ilgi aşk mıdır? İnsanlar kaç yaşında aşık olurlar? Muallim Naci'ni bu yaşta aşık olması bir rekor mudur? Naci bu aşkla Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hak kazanmış mıdır?… Görüldüğü gibi, bilim adamları aldıkları bilgiyi eleştirmeden kullandıkları takdirde, böyle ironik ve traji-komik sonuçları bilimsel bilgi tarzında sonraki nesillere aktarabilmektedirler.

Bilindiği gibi, Muallim Naci'yi edebiyat tarihimizde önemli kılan en fazla bilinen husus, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışmaya başladığı yıllardır. Bu gazetenin sahibi Ahmed Mithat Efendi'ye damat olan Naci, edebi kısmını idare eder ve edebi bir ıslahat hareketinin önderi konumuna geçer. Gelin görün ki sayın Tarakçı, 184 sayfadan ibaret olan hayat hikayesinde, Naci'nin bu çok önemli dönemi için yanlızca 12 sayfa ayırmıştır. Diğer bir deyişle, hayatının onda biri bile, Naci'nin bu mühim safhasına ayrılmamıştır. Bu durum da, sayın yazarın, bilimsel araştırmanın en önemli şartı olan önemliyi önemsizden ayırma ilkesine uymadığını göstermektedir. Bütün bunlar bizde eserin birinci bölümünün titiz bir şekilde hazırlanmadığı kanaatini uyandırmaktadır. Bunun değişeceğini umarak, ikinci bölümü incelemeye geçebiliriz.

II. İkinci Bölüm

"Muallim Naci Efendi'nin Eserlerinin Tedkiki" başlığını taşıyan bu bölüm 185-620. sayfalar arasında yer alır. Buna göre bölümün hacmi 445 sayfayı bulmaktadır. Sayın Tarakçı, bu bölümde Naci'nin eserlerini en küçük ayrıntısına kadar incelemeyi amaç edinmiştir. Bu incelemede, eserler "Muhteva ve Dil ve Üslûp" bakımından ele alınmaktadır. Bu iyi niyetli düşünce, daha ilk satırdan itibaren olumsuzluklarla karşımıza çıkmaktadır.

Öncelikli olarak, Naci'nin eserleri bir bütün halinde tanıtılmamıştır. Diğer bir deyişle, yazarın eserleri hakkında bibliyografik veya tanıtıcı bilgi verilmemiştir. Ayrıca, bu eserlerden hangileri üzerinde durulacağı, bunu yaparken uygulanacak yöntemin ne olduğu ve bunun niçin gerekli olduğuna temas edilmemiştir. Bundan dolayı, eserler hakkındaki bilgiler karman-çorman verilmekte ve okur adeta bir labirent içine sokulmaktadır.

İkinci bölümdeki sınıflandırmada yine bilimsel kriterlere uyulmadığı görülür. Bu da alt bölümlerde: aaaa/ aaab/ bbbb/ ggg/ hhh gibi bir takım garip sıralamaların doğmasına yol açmıştır. Bırakın akademik bir çalışmayı, lise talebesinin bile yapamayacağı bu tarz bir sınıflandırmanın, kafa bulandırmaktan öteye gidemeyeceği açıktır. Yazar, aşırı pozitivist bir yaklaşımla, her ayrıntı üzerinde durmaya çalışmış, ancak metod bilmediği için bilgileri birbirine karıştırmıştır.

Bölümün eleştirilecek bir diğer yanı da Naci'nin eserlerinin Telif ve Tercüme diye ikiye ayrılmasıdır. Yazar bu ayrımı yaptıktan sonra, incelediği hususları her iki türe de uygulamıştır. Böylece eserde hem birbirine benzer, hem de birbirinden ayrı olabilecek alt kısımlar oluşmasına yol açmıştır.

Bölümün en fazla dikkati çeken taraflarından biri "Dil ve Üslûp" başlığı altında verilen bilgilerdir. Sayın Tarakçı burada bir üslûp (stilistik) araştırması yapmaya çalışmıştır. Ancak yaptığı işin pösteki saymadan öteye gitmediği eserin sonunda anlaşılmaktadır. Örneğin, "Ahenk" başlığı altında verdiği bilgilere göre, Naci şiirlerinde t, ş, r, m gibi harflerden oluşan aliterasyon; a, e, i gibi vokallerden oluşan asonansları sık kullanmıştır. Bunların Naci'nin ahengini nasıl etkilediği konusunda bir yorum yapmamıştır.

Profesör Tarakçı'nın düşünce olarak doğru, fakat yöntem olarak yanlış yaptığı bir diğer konu da "Kelime Serveti" nin incelendiği kısımlardır. Burada, Naci'nin eserlerinde -özellikle telif eserlerinden- elde edilen bilgiler tablolar, grafikler ve çizelgeler halinde gösterilmeliydi. Oysa yazar bütün sayısal verileri nesir cümlesi halinde vererek anlaşılmayı güçleştirmiştir.

Yine bu kısımda yazar, Naci'nin eserlerinde 7549 kelimeyi, 41.911 kez kullandığını belirtmektedir. Bu kelimeler içindense, yoğun olarak geçen 277 kelimeyi 20.080 defa kullandığına işaret etmektedir. Bunun toplam miktarın % 70'ine tekabül ettiğini belirtmektedir. Böylece, ünlü matematik dehalarımız arasında yer alarak 20.080 sayısının 41.911 sayısının % 70'i olduğunu iddia etmektedir. Bu buluşuyla Prof. Dr. Cahit Arf'ın teoreminin pabucunu dama attıran sayın yazarı, bulduğuTarakçı TEOREMİ dolayısıyla kutluyoruz.

Sayın Tarakçı bu bölümde kelimeleri edatlar, isimler, sıfatlar, zarflar, fiiller vs. gibi gramatik işlevlerine göre ayırmaktadır. Ancak, bunlardan hangisinin daha fazla veya daha az kulanıldığı, bunun üslûbu nasıl etkilediği konusuna değinilmemektedir.

Yazarın bütün bunlarla yapmak istediği şairin duygu ve düşünce dünyasına girebilmektir. Böylece onun kültür kodlarını çözüp entelektüel birikimin kaynaklarına varabilmektir. Şüphesiz ki, bir yazarın veya şairin düşünce dünyasını tanımak için kullanılacak yöntemin başında böyle bir tesbit gelir. Ancak, yazarın kullandığı kelimelerden çok, kavramların tesbiti önemlidir. Diğer bir söyleyişle, Naci'nin: masa, sandalye, elma, armut, az, çok, gel, git kelimelerini kullanması fazla önemli değildir. Önemli olan Naci'nin kavramları nasıl kullandığının belirlenmesidir. Ne yazık ki bu ince ayrıntı sayın Tarakçı'nın ve dolayısıyla tez yaptıran hocası Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in gözünden kaçmıştır.

Bir diğer husus da, kullanılan sözcüklerin kullanım şekli yani bağıntısıdır. Hangi kelimeler dizinsel bağıntıyla, hangileri model bağıntıyla kullanılmışsa yazarın bunu tesbit etmesi gerekirdi.[2] Bütun bunları tesbit etmediği için, sayın Tarakçı'nın yaptığı iş mekanik bir araştırmadan öteye gitmemektedir. Hele ki 1974'ün şartları düşünülürse, yapılan işin bayağı bir hammaliye gerektirdiği de ifade edilebilir.

İyi niyetli bir araştırmacı olarak toplam 600 sayfayı bulan bir eser yazdığınızı düşünelim. Mantık gereği, bu kadar geniş hacimli bir esere kaç sayfa sonuç yazmamız gerekirdi? Bu soruya içinizden en az 6 sayfa diye cevap verdiğinizi işitir gibiyim. Oysa, sıkı durun, sayın Prof. Tarakçı, 600 sayfalık eserine yalnızca iki sayfalık bir sonuç yazmıştır. Bu sonuç da sıradan, basit ve klişe değerlendirmelerle doludur. Hiçbir önemli çözümlemenin bu kısımda yapılmamış olması hayret vericidir. Sonuç'ta yer alan şu değerlendirmeler ise, yine "ecdattan ibret aldıracak" bilgileri içermesi bakımından yorumsuz olarak almayı uygun gördük:

"Naci inanan insandı. Kainatın yaratıcısına boyun eğmeyi, onun nizamına, peygamber ve kitabına uymayı gaye bilir. Bu bakımdan, ilahi adalete bağlı bir düzen arzular.

Kainatın yüceliği ve güzelliği onu hayret ve hayranlığa sevk eder. Eserden müessire intikal ile yaratana teslim olur.

Üç yaşında iken komşu kızına yakınlık duyan Naci, kendisine isnad olunan "mahbus-dostluk" kusuruna sahib değildir. Onun aşkı beşeridir. Bu aşk bazan idealize ediliyor bazan da şehvileşiyor.

Naci hayatı boyunca hak ve hakikatin peşinde koşar. O 'zevki hakikatte arar' adam olduğunu söyler. Biz de bu çalışmamızda onun hakikatını orataya koymaya çalıştır: Kırk dört yıllık ömrün saadet ve felaketlerini, ümmid ve ye'slerini, kavga ve barışlarını, oldukları gibi anlatdık.

Gelişen ve değişen dünyaya ayak uydurmak zorunda olan cemiyetimizin nasıl değişmesi gerektiği hakkındaki görüşlerini, kainat ve dünya hakkındaki fikirlerini, insanı görüş tarzını ve insanlık için düşündüklerini dile getirdik (s. 604)."

Bu önemli sonucun yorumu ve eleştirisini size bırakmayı bir zevk bilirim.

III. Bibliyografya

Eserin bibliyografyası iki kısma ayrılmıştır. Başta Muallim Naci'nin eserleri verilmiş, ardından yararlanılan genel kaynaklara geçilmiştir. Bu bölümdeki hatalar, çalışmaya tuz biber ekmektedir. Örneğin, Naci'nin eserlerinin hangi sıraya göre (alfabetik, kronolojik) verildiği belli değildir. Yazar, adeta aklına gelen eseri ardı ardına dizmiştir. Doğal olarak bu karışıklık, sayın Tarakçı‘nın yöntem bilmeme sorunuyla yakından ilgilidir.

Bir diğer hata, verilen eser künyelerinin bilimsel normlara göre hazırlanmamış olmasıdır. Makale adları tırnak (") içine alınmalı ve eserler italik dizilmeliydi. Yine, eserlerin hangi yayınevi tarafından hazırlandığı da belirtilmeliydi. Bunlar verilmediği halde, sayfa sayıları gereksiz yere belirtilmiştir.

Faydalanılan diğer eserlerde de benzer hatalar olduğu göze çarpmaktadır. Örneğin, bir yerde "Varlık Yayınları" diye belirtilirken, başka yerde bu gerekli ayrıntı üzerinde durulmamıştır. Bibliyografyada yazarın çok meraklı olduğunu sandığımız Prof. Doç.; Dr. vs. gibi ünvanlar isimlerden önce verilmiştir. Oysa bunlar değişken ifadelerdir, zaman içinde değişebilir. Nitekim Muallim Naci'yi yazarak isminin önüne Dr., alan sayın Tarakçı, daha sonra bu tür çalışmalarıyla Prof. ünvanına erişmiştir.

Bunun gibi, bazı eserlerde baskı yeri ve tarihi hiç gösterilmemiştir. (Örnek: Gövsa, Alaeddin, Meşhur Adamlar). Bibliyografyada belirtilen eserlere sayı konulması ise hiçbir akademik çalışmada rastlanılmayacak bir durumdur. Yazarın bunu ne hikmetle yaptığı gerçekten merak konusudur.

IV. Ekler

Eserin Ekler kısmında, "Muallim Naci'nin Şiir Vokabuleri" yer almaktadır. İçindekilerde Kelime Serveti şeklinde kullandığı bu adlandırmanın eklerde vokabüler şeklinde karşımıza çıktığını görmekteyiz. Burada, incelemede esas olan kelimeler alfabetik olarak dizilmiş ve türlere göre ayrılmıştır. Doğal olarak elimizde metinler bulunmadığı için burada verilen sayısal bilgilerin ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu bilemiyoruz. Ancak, burda da önemli hatalar olduğuna inanıyoruz. Zira, yaklaşık 42 bin kelimenin bir insan tarafından fişlenmesi, bunların sıralanması ve tasnif edilmesinin güç olduğunu bir uygulamacı olarak tahmin etmekteyim. Günümüzde bilgisayarlı içerik çözümlemesinde bile sorun olan bu hususa, sayın Tarakçı'nın henüz asistanken teşebbüs etmesi büyük bir cesaret işidir.

Sonuç

Edebiyat bilimi, ancak ciddi yapılan araştırmalarla gelişir ve değer kazanır. Hele ki akademik bir ünvan elde etmeye yarayan bu tarz çalışmaları yapanların konuları üzerinde daha titiz durmaları gerekir. Bunda ise, konuyla ilgilenmek veya sevmek dışında metod bilgisi ve dikkat gereklidir. Şayet yeterli metod bilginiz yoksa ve dikkatinizi de veremiyorsanız, en iyi konuyu bile berbat edebilirsiniz. Basit bir örnek olarak, üzerinde çalıştığımız eseri gösterebiliriz. Prof. Dr. Tarakçı, Alman yazar Goethe'yi (Göthe) çocukları bile güldürecek tarzda Göte şeklinde yazmıştır. Bu basit bir hata olarak görülebilir. Ancak unutmayalım ki Çin atasözünde belirtildiği gibi bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir generali, bir general bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi mahvedebilir. Dolayısıyla bilim temelde ayrıntıya dayanır.

Bu tür bilimsel araştırmaların temelinde, estetik tavır ön planda yer almalıdır. Oysa, Celal Tarakçı, pratik-maddi tavırla Naci'nin eserlerine yaklaşmıştır. Şiirlersi veya diğer eserlerini kelimelere, kelimeleri gruplara, grupları alt dallara ayırarak detaylı bir inceleme yaptığını sanmaktadır. Yapılan bu detaylandırma seviyeli bir şekilde yorumlansaydı belki de önemli sayılabilirdi. Ancak, daha bakış açısındaki yanlışlık ve kültürel alt yapı bakımdan yetersiz olması onu engellemiştir. Bu da eserin bir doktora tezinden çok, master tezi şekline dönüşmesine sebep olmuştur.

Dostoyevski, "Herşey için bir açıklama bulmaya çalışmamalısınız" der. Oysa sayın Profesör Tarakçı, Naci hakkında yaptığı bu çalışmasında hemen herşeye bir açıklama bulma gayesiyle hareket etmiştir. Bu da, tam tersi bir etki göstermiş ve Naci'nin taraklanmasına sebep olmuştur. Bütün bu sebeplerden dolayı eserin Yeni Türk Edebiyatı'na fazla bir katkısının olacağını söyleyemeyiz. Ancak yapılan bir iyilik varsa, o da yanlış bir monografi nasıl hazırlanır konusuna örneklik etmesidir.

 


[1]Afşar Timuçin, “Anılar Tarih Olur Anılardan Tarih Olmaz”, Varlık, nr: 957, Haziran 1987.

[2]Bu konuda geniş bilgi için bkz: Monroe C. BEARDSLEY, Thinking Straight, Principels of Reasoning for Readers and Writers, Second Edition, New Jearsy: Prenctice-Hall , Inc., 1960, 151-188.

Comments Off

Filed under Araştırma