Tag Archives: Murathan Mungan

Yüksek Topuklar Romanı

"Yüksek Topuklar" "Murathan Mungan"

“‘Fabrikasyon’ Roman Örneği:

Yüksek Topuklar”

(Halûk Harun Duman)

Ki, hayatta en nefret ettiğim kadın tipidir bu. Hepsini hayatlarının sonuna kadar bir pastahanede çalışma cezasına çarptırmak isterim. Başlarına ne gelirse gelsin, ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ ideolojisinin yılmaz savaşçısı olan bu kadınlara, en ufak bir merhamet bile duymam!..

Murathan MUNGAN, 2002: 217

 

DİKKAT ÇEKİCİ BİR ENDÜSTRİYE DÖNÜŞEN ve sektörleşen günümüz edebiyatı fabrikasyon diye niteleyebileceğimiz eserlerle daha da güçlenmektedir. Arkasına finans ve medya desteğini alan ünlü yazarlar arda arda eserler yayınlamaktadır. Yayınlanan bu eserler birer “mal” olarak ilginç yöntemlerle pazarlanmakta. Böylece edebiyat piyasasına “marka yazarlar” ve “marka yayınevleri” damgasını vurmaktadır. Bir araştırmacı-yazarın da belirttiği gibi Türkiye’de “büyük edebiyatçı” olmanın yolu artık yazılanların edebi değerinden değil, reklamının iyi yapılmasından ve medyatik olmaktan geçmektedir.[1]Başlı başına bir araştırma konusu olabilecek bu sorunu bir kenara bırakıp bu anlayış doğrultusunda üretilen eserlerden birini ana çizgileri ile tanıtmak istiyorum.

Yazdıkları kadar, sıra dışı yaşantısı, cinsel ve ideolojik tercihleri ile basına konu olan Murathan Mungan’ın kaleme aldığı Yüksek Topuklar[2]”çağın ruhuna ve ritmine” uygun bir şekilde okurlara ulaştı. Romanda 5 yaşındaki bir kızla 5 gün geçirmek zorunda kalan Nermin adlı bir kadının yaşadığı sıkıntılı günler konu edilmektedir. Yazar romanı tasarlarken her güne yaklaşık 100 sayfa düşmesini planladığı için eser 527 sayfa gibi kalın bir hacime sahip. Yine aynı düşünce ile eser 5 bölüme ve 32 alt kısma ayrılmış. 1993-2002 yılları arasında yazıldığı belirtilen eserin bölüm konuları şöyle özetlenebilir:

I. Bölüm (11-77): Tuğde ile tanışma.

II. Bölüm (78-206): Tuğde ile İstanbul içinde gezintiye çıkma ve arkadaşlarla karşılaşma.

III. Bölüm (207-350): Temizlikçi Gurbet Hanım ve Lezbiyen Güngör’le tanışma.

IV. Bölüm (351-465): Eşcinsel Sinan ve Arhan’ın yaşadıkları eve gidiş.

V. Bölüm (467-527): Tuğde’nin reklam için filmde oynatılma öyküsü.

Bu beş bölüm içinde Nermin romanın merkezinde yer alan ve başından geçen öyküleri anlatan biri olarak karşımıza çıkar. 5 yaşında bir çocuktan beklenmeyecek kadar cin fikirli olan Tuğde’nin Nermin’le olan ilişkisi romanın görünen omurgasını oluşturur. Oysa eserin asıl yapısı Nermin’in gizli dünyasının keşfidir. Nermin karanlıkta kalan bu dünyası içinde ailesi, politik ve ideolojik düşünceleri, erkek ve kadın arkadaşları, İstanbul’un farklı mekanları vs. gibi konuları okurlarla paylaşır. Bunu yaparken hâlden-mâziye, mâziden hâle gidiş gelişlerle ard arda öyküler sıralar. Bu nedenle eser Nermin’in anıları kadar, itiraflarına da dayanmaktadır. Hayattan umduğunu bulamamış yalnız bir kadının itirafları ve beklentileri eserde yoğun olarak işlenir.

Bu yapı içinde roman ilk bakışta çok insancıl ve çok sıcak bir görünüme sahiptir. Ancak satır aralarına gizlenen düşünceler ve yapıyı oluştururken kullanılan montaj yöntemi bize bu romanın birnevi “fabrikasyon” işi olduğunu hissettirir. Böyle bir tasarımla sunulan romandaki çağrışımları politik, cinsiyet sorunu ve sosyal çağrışımlar olmak üzere üç grup altında ele almak mümkündür.

I. Politik çağrışımlar

40 yaşlarında bir grafiker olan Nermin, aslında köken olarak zengin bir ailenin kızıdır. Ancak gençlik günlerinden itibaren sol gruplar içinde yer almış ve bu amaçla görevler üstlenmiştir. Örneğin İstanbul’un varoşlarında yaşayan halkı bilinçlendirmek için faaliyetlere katılmış, parti çalışmalarında rol almıştır. Ancak 1980’de yaşanan askeri darbe ile birlikte Nermin de çoğu arkadaşı gibi sol fikirlerden kopmuş ve kendini feminist hareket içinde bulmuştur. Aslında onun politik veya ideolojik anlamda sağlam temele dayanan bir alt yapısı yoktur. Hatta, nisbeten zengin bir sınıftan geldiği için kendinden aşağı sınıfta olan insanları hor görme gibi bir sınıf bilincine (class consciouness) sahiptir. Bu nedenle en yakın arkadaşlarını bile acımasızca eleştirir ve onları küçük görür. Aslında o da aile tarafından aristokrat bir geçmişe sahip değildir. Kütahya’nın bir köyünden baba evine hizmetçi olarak getirilen annesi, babasının cinsel tacizi sonucu Nermin’e hamile kalmıştır. Halaları tarafından sevilmeyen ve aşağılanan annesine babası da gerektiği gibi sahip çıkamamıştır. Bu nedenle çocukluk döneminde Nermin samimi bir anne-baba şefktati ile büyümemiştir. Dolayısıyla çocukluktan itibaren kendisini rahatsız eden bir “utanılacak anne kompleksi”ne sahiptir.

Nermin’in bu şekilde bir ideolojik veya politik bilince sahip olması dıştan bakılınca normal karşılanabilir. Ancak yazarın Nermin’in bu durumunu bahane ederek araya sıkıştırdığı, daha doğrusu montajladığı birkaç olay eserin fabrikasyon yönüne işaret eder. Bu durum fabrikasyon olduğu kadar, kasıtlı bir propoganda olarak da algılanabilir. Örneğin bunlardan ilki, Kürt sorununa ilişkin verilen ve eserde iğreti olarak yer alan öyküdür. Romanın henüz ilk sayfalarında verilen bu öyküde Sulhiye adlı bir albay eşinin Kürtlere karşı davranışı eleştirilir. Kızılcık sopalı Sulhiye adlı bu baş belâsı kadın, insanların ancak dayakla terbiye edilebileceğine inanırmış. Bu nedenle tayin olduğu yerlere gidince ilk işi askerlere kızılcık sopaları yaptırmak olurmuş. Bu sopalarla görevlerini ihmal edenleri veya yanlış yapanları döverek cezalandırırmış. Bu kadının Kürtlere bakış açısını yazar Nermin’in ağzıyla, şu şekilde anlatır:

“Kürtlerden ziyadesiyle nefret eden Kızılcık Sopalı Sulhiye, bütün yolunda gitmeyen şeylerden; suyu akmayan musluklardan, kazılmış da kapanmamış çukurlardan, çürük sebze ve meyveden, aradığında yerinde bulunmayan kapıcılardan, her şeyren her şeyden Kürtleri mesul tutardı. Kürtlerin tümünün Irak’a sürülmesini gerektiğini savunurdu. Ona kalırsa, bu yapılmadığı sürece, memlekette hiçbir zaman bir ilerleme kaydedilmeyecekti… (23)

Bir kadının itiraflarından oluşan romanın daha başında böyle bir öyküye yer verilmesi, politik bir tavır olarak karşımıza çıkar. Çıkarıldığında romanda hiçbir eksiklik yaratmayacak bu kısmın neden yer verildiği ise net olarak belli değildir. Tuğde’nin eflatun saç bağından hareketle hatırladığı Sulhiye hikayesinin romana kazandırdıklarından ziyade, kaybettirdiği çok şey olduğu açıktır. Çünkü okur, romanla tepkisel bir yaklaşım içine girmekte ve romancının ilerde ne gibi yönlendirmeler yapacağını düşündürmektedir. Türkiye’deki her roman okurunun politik olmadığı veya en azından söz konusu meseleye sayın yazar gibi bakmadığı bilinen bir gerçektir.

Bir diğer iğreti özellik ise, darbe ve komunizmin çöküşü sonrasında solculuklarını unutan, feminizmi, islamı, milliyetçiliği, liberalizmi, nihilizmi yeni keşfetmiş insanları yargılarken kullandığı sözler ve durumlarda görmekteyiz. Nermin’in kendi içinde bulunduğu ideolojik çatışmayı görmezlikten gelip dönek solcuları eleştirmesi normalde olmaması gerekirken, yazar kendi fikirlerini empoze etmek için ona böyle bir görev yükler. Şu cümleleri Nermin’in düşünceleriymiş gibi romana monte eder:

“Bir tek solculuktan vazgeçmenin yenisi olmuyor. Solculuktan vazgeçmek kolay hesaplaşılabilecek bir şey değil çünkü. Nereye giderlerse gitsinler, solculuğun zeki gözlerinin onları hep gözetlemeye devam ettiğini düşünüyor ve her an savunmada bir hayat yaşayarak, içten içe hep onlarla konuşuyorlar. Solculuktan caymış her kişinin, solcular tarafından nasıl görüldüğüne, nasıl değrlendirildiğine dair dertleri vardır ve içleri, çeşitli durumlarda, yeri geldikçe onlara karşı kullanılmak üzere hazır beklettikleri savunma cümleleri ve yanıtlarla doludur. Ah, bilmez miyim?” (164).

Eserin ilerleyen sayfalarında yine solculuktan vaz geçip Ortaköy’de bir bar açan Turgay’ı tanıtırken de, ondaki değişimi olumsuz bir hava içinde okura sunar. Oysa Nermin’in veya ona can veren yazarın da liberalizmin cazibesine, özellikle de kapitalin sıcaklığına göz kırpması arka plana iter. 80 öncesinde Kapital’i başucu kitabı yapan solcuların, 80 sonrasında kapitali tapılacak bir nesne olarak görmesi, gayet normal olsa gerek. Ancak yazar bunu pek etik bulmadığı için, Turgay’ı eleştirirken onun “ezikliğini” ön plana çıkarmayı unutmaz.

            Esere montajlanan bir diğer konu da Maraş olayları ile ilgilidir. Romanda en sempatik ve en masum kadın olarak yer alan hizmetçi Gurbet Hanım vasıtasıyla bu konu gündeme getirilir. Doğal olarak bu konu ile birlikte Alevi-Sünni meselesi de esere kolajlanır. Yazar bunu yaparak kapanmış bir yarayı yeniden açmaya ve gün yüzüne çıkarmaya çalışır. 1978 yılında meydana gelen üzücü olayda Gurbet Hanım’ın yeğenini yitirdiğini belirttikten sonra, onun ağzından şöyle bir değerlendirme yapar:

Ölümün zulümlüsünü gördük biz. Maraş’ta kıydılar canımın yongasına, dağ duruşlu, aslan pençeli bir çocuktu; kır çiçekleri gibi gülerdi Nerminim. Öğretmen çıktığında, daha yeni evlendirip göndermiştik Maraş’a. Senesi dolmadan ölüsü geldi. Alevi evlerini basıp basıp adam sürüdüler Maraş sokaklarında; evleri ateşe verdiler, körpe boyunlarda bıçak bilediler. Efsane belleme anlattığımı 1978 senesiydi daha. Gönül koyma söylediklerime ya bu Sünnilere göre cennet kapısı var mıdır bilmem Nerminim! Sünni dediğin Müslüman karası!.. (213).

Romanın ortalarına doğru başlayan Gurbet Hanım’ın bu hikayesi kısa olmasına rağmen, okuru belirli bir yöne doğru sürüklemesi ve yönlendirmesi bakımından önemlidir. Yazarın araya monte ettiği bu kısa olay ilk bakışta masum ve gerekli görülebilir. Ancak sanatın ve bilimin temel amacı insanları ayırmak değil, birleştirmek ve barış içinde yaşayacakları ortamı oluşturmaktır. Sanatkârın temel işlevi de birleştirici pozitif değerleri yükseltmek olmalıdır. Fakat gelin görün ki yazar fabrikasyon romanının albenisini artırmak için, bu işlevi görmezden gelir. Bu üzücü olayı yeniden gündeme getirerek tarihin çöplüğünde kalması gerekenleri kendi çıkarı için kullanmakta bir sakınca görmez.

Romanda yer alan politik çağrışımları ve bunlara dayanarak yapılan montaj ve kolaj tekniklerini daha da artırmak mümkündür. Ancak bu yazının sınırlarını düşünerek diğer gruba geçmek istiyoruz.

II. Cinsiyet sorunu

Romanda en fazla üzerinde durulan konulardan biri cinsiyet sonunu (gender problem) diye niteleyebileceğimiz kadın-erkek arası ilişkilerdir. Kadın dedikoduları yanında travestiler, eşcinseller, lezbiyenler, lolitacılar vs. gibi daha pekçok cinsiyetle ilgili konununda eserde geniş bir şekilde işlendiği görülmektedir.

Romanın asli kişisi olan Nermin, yüksek topuklarını giyip insanlara yüksekten bakarak onların arasındaki geçimsizliği tahlil etmeye çalışan bir akademisyen gibi davranır. Kadınlardan hoşlanmayan -Gurbet Hanım hariç- tanıdığı hiçbir kadını sevmediği anlaşılan Nermin’in söyledikleri, yazarın cinsiyet problemine bakışını da yansıtmaktadır. Roman, bu yönüyle kadınlar dünyası hakkında ansiklopedik bilgiler bulabileceğiniz bir özelliğe sahiptir. Bunu yapacağımız kabataslak bir değerlendirme ile gösterebiliriz.

Yazar eserin her bölümünde kadınların tavır ve davranışlarını kesin cümlelerle değerlendirir. Bunları kısa içerikleriyle şöyle gösterebiliriz:

Kadın ittifakı: Ne yazık ki, kadınlar arasında kurulan ittifakların çoğu, ancak başka kadınlar söz konusu olduğunda mümkündür. (47)

Kadın ve mutfak:Kocasından, çocuklarından, dünyadan kaçıp, mutfaklarına sığınan kadınlar geçti gözlerimin önünden: Omuzları düşmüş, gözleri yarı kapalı bezgin kadınlar… (62) Kadınlar,  esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar. Kadınlar için hem siper, hem sığınaktır mutfak ve her zaman sıcak aile yuvasının içimizi ısıtan sembolü anlamına da gelmez; yaşayan ölüler haline gelmiş kimi kadınların morgudur aynı zamanda. Toprağa verilene kadar bekledikleri yerdir. (63)

Kadınlar ve soyadları:Hem babasının, hem kocasının atasoyunu taşımadaki ısrarlarında, amaçlananın tersine feminist bir yan göremiyorum ben. Kadınlara soy kimliğini, hem koca hem de baba soyadlarını veren ekrek vurgusunu katmerlendirmekten başka… (107)

Kadınların bahane bulması: Kadınlar, bahane bulmada erkerlere oranla daha incelikli ve ustadırlar. (108)

Kadın ressamlar: Kadın ressamların, resmi, kendi hayatlarındaki süslemeciliğin bir uzantısı gibi görmeleri, resim sanatı adına değil, daha çok bir kadın olarak rahatsız etmiştir beni. Bunların resim meraklarında, resim yapmayı, makyaj yapmanın bir uzantısı olarak görmek alışkanlığı vardır… (110)

Romandaki bu tür değerlendirmeleri daha da çoğaltmak mümkündür. Diğer bölümlerde kadınların merakları, sesleri, ayakkabıları, başkalıkları vs. gibi konulara da değinilmektedir. Yazarın bu romanda vermek istediği imaj birkaç açıdan eleştirilebilir. Herşeyden önce yazar aile mevhumu ve ailede kadının oynadığı rol konusunda ön yargılara sahiptir. Hemen her kadının eksik tarafı bulunduğunu, yine eksiklerle dolu olan Nermin ağzından dile getirir. Bu olumsuz hava yazarın cinsiyet problemi konusunda bir kadın kıskançlığı içinde bulunduğuna işaret etmektedir. Adeta karşı cinse özenen, yerlerine geçemediği için onlardan nefret eden bir paradigmaya sahiptir.

Yine bu konudaki görüşlerinde Amerikanvari yaklaşım içinde bulunması da eleştirilebilecek hususlardan biridir. Hatta, biraz daha ileri giderek kadınlar hakkında yaptığı değerlendirmelerin Amerikan yazarlardan esinlendiğini söylemek mümkündür. Çünkü tanıtılan kadınların bir çoğuyla toplumda karşılaşmak mümkün değildir. Bunun gibi, kültürel alt yapı içinde de belirtilen kadınların yeri olmadığı açıktır. Bu yüzden yazarın oryantalist bakış açısı ile cinsiyet problemine eğildiğini ve ön yargılı davrandığını söyleyebiliriz.

Romanının ilgi çekici yönlerinden biri de yine cinsiyet ve yaşantıyla ilgili olan aforizma türündeki ifadelerdir. Yazar sık sık vecize kabilinden cümlelere yer verir. Felsefi içeriğe sahip bu cümlelerden birkaçını aşağıya almak istiyorum:

*Dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, birtek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar (179).

*Erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler (180)"Murathan Mungan"

*Güzel kadınlar daha iyi severler (181).

*Bazı kadınlar hiç yanılmadan büyümeyi becerirler. İmrenilecek şey! (183).

*Kin sessizlikte ve aşağıda biriktirilir (387).

*Mucizelere inananlar, metafiziğe değil, değişime inananlardır aslında (391).

*Bazı kötülükler sahiplerinin içinde kaybolur; sahipleri bile bulamaz ortık onları (395).

*Hayat bazı insanların kalbini daha çok kırar (396).

*Bazı mesafeler asla kapanmaz, en yakınımızdakiyle bile

*Eşyayla ilişkimiz, hayatla ilişkimiz konusunda ipucu verir (399).

*Yaşarken vermediklerini, öldükten sonra kimseden alamazsınız (401).

*Biz ne dersek diyelim, yaşam çoğu kez kendi yarattığı klişeleri kullanıyor (413)

*Bizi en çok kendimize benzediğini düşündüğümüz insanlar üzer (418)

*Bir kadına, kadınlığını yaşatacak erkek bulmak gerçekten zordur (422)

*Yazmak en iyi başlangıçtır (461)

*Gülünç olmaktan korkma, gülünç olmaktan korkmamak, insan olmaya başlamanın ilk adımıdır.

*Kimse kendi zamanının efendisi değildir (464)

*Başarı herkesi yumuşatır (503).

Eserin ilgi çeken yönlerinden biri de dolaylı olarak cinsiyet konusu ile ilgili olan ironik durumlardır. Örneğin Tarlabaşında uzun süre yanan trafik ışıkları (266); Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanıyla ilgili gönderme (267); Kadir İnanır’ın sahte bakışları (312); Bir yazarının intihar ederken kullandığı sandalye ile Nermin’in babasının sandalyesi arasında kurulan ilgi; Yine Nermin’in topuğunun ızgara arasına sıkışıp kırılması (521) eserdin ironik parçaları arasında yer alır. Bu güncel ve alaycı göndermelerle yazar romana önemli bir canlılık kazandırır.

II. Sosyal çağrışımlar

Yukarıda değerlendirdiğimiz iki grup dışında sosyal çağrışımların da eserde bol miktarda yer aldığını görmekteyiz. Bunlar arasında zengin-fakir ikilemi, travestiler, mahkemeler, işkenceci polisler, medya, hortumcular, sokak çocukları, dilenciler, cumartesi anneleri, sınıf farklılıkları gibi konular ilk akla gelenlerdir. Bütün bunların ardında yatan ise sistemin bütün olarak kritize edilmesidir.

Ancak yazarın yaptığı değerlendirmeler seçtiği yöntem açısından pek inandırıcı gelmemektedir. Bunun nedeni de Nermin’in konumuyla ilgilidir. Nermin daha önce belirtildiği gibi kısmen burjuva sayılabilecek bir ailenin okumuş, meslek sahibi olmuş bir kızıdır. Yaşadığı maceralar ve hayal kırıklıkları nedeniyle hayatla bağları sarsıntıdadır. Tek sığınak olarak evini gören Nermin insanlara güvenmeyen bir psikolojiye sahiptir. Yalnızca eşcinsel arkadaşı Sinan’ın yanında huzuru bulmaktadır. Sürekli olarak bir zamanlar birlikte yaşadığı Mehmed’i düşünmekte ve ondan ayrılmanın verdiği hüznü yaşamaktadır. Romanın sonuna doğru ise yolda karşılaştığı Emre’yle tanışma arzusunu taşımaktadır.

Böyle bir çerçeve içinde çizilmiş olan Nermin gibi tuzu kuru sayılabilecek birinin, yukarıda başlıklar halinde verdiğim sosyal konulara eğilmesi ve bunlar üzerine kafa yorması inandırıcı olmaktan uzaktır. Zira, Nermin sosyolojik anlamda problem şuuruna sahip bir kişi değildir. Tek düşündüğü ve obsession haline getirdiği şey kadın-erkek ilişkisi ve kadınların bu konudaki mürayilikleridir. Bu nedenle romanda yapılan sosyal çağrışımların büyük bir kısmı, eseri genişletmek için düşünülmüş havası vermektedir.

Asıl bu kısımda üzerinde durmak istediğim husus “yüksek topuklar” adının romana verilme sebebi ve bunun ardında yatan sosyal gerçeklerdir. Her ne kadar tarihi gelişimi konusunda bilgi sahibi olmasak da, yüksek topuklu bayan ayakkabılarının batıdan ülkemize girdiğini tahmin edebiliriz. Moda dalgası ile bütün dünyaya yayılan bu ayakkabılarla kadınlar daha seksi ve daha güçlü görünmek için giyerler. Yüksek topukları ile boylarını haddinden fazla uzattıkları gibi, kalça ve gögüslerini de daha görünür kılarak karşı cinsin dikkatlerini üzerlerine çekerler. Bu nedenle bütün mankenler, film strarları veya ünlü bayanlar genellikle yüksek topuklu ayakkabılarla dışarıda görülürler. Daha çok Amerikalı bayanların tercih ettikleri bu tarz ayakkabılar aynı zamanda show kültürünün de önemli bir göstergesidir. Bu şekildeki ayakkabıları giyen bayanların öz güvenleri artar, diğer insanlara daha havadan bakarlar. Her ne kadar bel ve sırt ağrısı yapsa da moda için bunu kullanmakta bir sakınca görmezler.

Bu kısa sosyolojik izahtan da anlaşılacağı gibi yazarın romanına bu ismi vermesi bir tesadüf değildir. O yüksek topuklu Nermin’in yanında, yüksek topuk giymeye aday olan ve bu konuda yaşından beklenmeyecek şekilde aktif davranan Tuğde’yi planlı olarak seçmiştir diyebiliriz. Nermin’in  -dolayısıyla yazarın- yüksek topuk merakı eserin ilk sayfalarında şu şekilde karşımıza çıkar:

Benim için, her durumda erkeğin başına belâ olan bu kadın tipinin [yüksek topuk giyen] simgesi işte o yüksek topuklar olmuştu; bir biçimde o topukları, o topukların üzerinde yükselen kadınları yazacaktım.  Bu bir duruştu çünkü. Bu kadınların hayattaki iddialarına ait bir duruştu. Her yerde, her durumda, her şeye karşı gösterdikleri bir iddianın duruşuydu. Yalnızca erkeği kahraman, kadını himayeye muhtaç gösteren erkek egemen senaristlerin hayat görüşleriyle açıklamıyordum bu durumu… (13)

Bu kısa, ancak çarpıcı paragrafta yazarın “yüksek topukları” bir simge olarak gördüğü ve bunun ardında erkek egemen bir toplum karşısında kadınların hayattaki iddialarını yansıttığı fikrini görmekteyiz. Yukarıda kısaca temas ettiğimiz gibi, kadının bir nesne olarak ayakkabıya yüklediği bu görev ve onun ardında yatan düşünce bu paragrafta açıkca kendini belli etmekte. Yazar, bir bakıma romanın başından sonuna kadar, 5 yaşındaki cin fikirli Tuğde’nin kariyer yapma becerisi ile, yüksek topuk arasındaki ilgiyi kurarken bu düşünceden yararlanır.

Nermin her ne kadar romanın başında yüksek topukları bir baş belası olarak görse de, romanın sonunda kendisi de bu belaya uğramaktan kurtulamaz. Gittiği davette, tıpkı filmde olduğu gibi ayakkabısının yüksek topuğu madeni ızgaraya takılıp kırılır (s. 521). O zamana kadar büyülü güzelliğini üzerinde taşıyan genç kadının bütün büyüsü aniden bozulur. Bunu “yüksek topukların intikamı” olarak yorumlar ve içine düştüğü komik durum karşısında şaşkına döner.

Yazarın bu şekilde sonuçlandırdığı romanını gereksiz çağrışımlar ve öykülerle uzattığını, bilinçli olarak hacmini genişlettiğini söyleyebiliriz. Bu nedenle romanda zaman zaman aksaklıkların meydana geldiği görülür. Örneğin, 326. sayfadan itibaren Tuğde’ye yer verilmez ve adeta unutturulur. Yaklaşık yüz sayfa sonra Tuğdeye tekrar dönülmesi ise okurun bu konudaki ilgisini azaltır (429). Eserde aksiyona fazla yer verilmemesi ve merak unsurunun gözardı edilmesi de önemli bir problemdir. Okurun merakını kamçılayıcı entrikalar yok denecek kadar azdır. Okur, kadın dedikoduları veya dişi geyik muhabbetleri türünde sayfalar dolusu çağrışımı okumak zorunda kalır.

Bu çağrışımların verilmesindeki yöntem de bir takım olumsuzlukları içermektedir. Nermin ikide bir “Aklıma geldi…” diyerek ya bir anısını veya bir tanıdığı hakkıdaki düşüncelerini nakleder. Yaptığı itiraflar ise birbirini tutmayan ve örtüşmeyen serbest çağrışımlarla doludur. Bu haliyle Nermin sanki psikolojik bir sıkıntıya sahip birinin duygu ve tavırlarını yansıtmaktadır. Özellikle anne, babası ve halalarıyla ilgili anlattıkları bilinç altında yatan sorunların kökenini göstermesi açısından ilginçtir. Romanın bu kısmında yazar başarılı bir terapist gibi Nermin’in düşüncelerini süzmeyi becerir. Belki de romanın en güzel ve en çarpıcı kısmı, Çocukluk için defter adını taşıyan bu kısımdır (326-427).

Halalarının zulmü ve babasının ilgisizliğini bir türlü aklından çıkarmayan Nermin, Kütahya’nın bir köyünden gelen köy kökenli annesinin aile içinde çektiği sıkıntıları unutamaz. Halaları bu zavallı kadına yaşama hakkı tanımamışlardır. Onun “Keşke şimdi köyümde olsaydım da, ayaklarımı Simav çayına soksaydım” düşüncesi sürekli aklına takılan bir ifâde olarak kalır (427). Daha sonraki günlerde bunu yapması gerektiğini eşcinsel arkadaşı Sinan da kendisine önermiştir. Bu bir nevi arınma olacak ve Nermin belki de Simav çayına ayaklarını sokarak ruhunda taşıdığı kirleri yıkayıp, bu kirli anılardan kurtulacaktır.

Özellikle eşcinsel arkadaşı Sinan’ın bu konuda söyledikleri de romandaki etkileşim duygusunu artırır. Sinan, Nermin’in sıkıntılarını anlayan tek kişidir. Onun çocukluğundan beri içinde taşıdığı ve halalarının etkisiyle büyüttüğü “annesinden utanma” kompleksinden kurtulması gerektiğini belirtir. Bunun da en iyi yolu Kütahya’ya gidip annesinin köyünü bulmak ve en yüksek topuklu ayakkabıları giyip ayaklarını Simav nehrine sokarak yıkanmaktır. Sinan şöyle der:  “O nehir senin annen. Hâlâ annene sahip çıkmaktan korkuyorsun. O nehrin seni yıkamasına izsin ver!..” (465). Eserinin en çarpıcı ve insani duyarlılığı en fazla yansıtan bu bölümünün, edebiyatımız için önemli bir kazanım olduğunu burada vurgulamak bir kadir bilirlik olacaktır. Bu buluş aynı zamanda güzel bir katharsis örneği olarak da edebiyat tarihine geçecektir.

Sonuç

Yüksek Topuklar yayınlandığı ilk günden itibaren medyanın desteğini arkasına almayı başardı. Önce gazetelerde, ardından internette tanıtım yazıları yayınlandı. Yazar Murathan Mungan’la eseri hakkında televizyon söyleşileri yapıldı. Daha çok yağlamaya ve tanıtıma yönelir bu tür programlardan birine konuk olarak katılan Boğaziçili Üniversitesinden bir akademisyenden tek kelimeyle romanı tanıtması istendi. Sayın akademisyen, kendinden emin bir şekilde bu romanın İstanbul romanı olduğunu belirtti ve çok eğlenceli bir eser olduğunu ekledi. Romanı okumadan önce, yapılan bu şablon tanımlamaların doğruluğunu inanmaktaydım. Ancak okuduktan sonra bu tür bir nitelemeyle hiçbir alâkası olmadığını gördüm. Kaldı ki edebiyatımızda, Ankara romanı, Niğde romanı veya Şebihkarahisar romanı gibi bir sınıflandırma da bulunmamaktaydı. Romanları geçtiği mekanı veya şehri ön plana alarak bir sınıflandırma yapmanın, bilimsel açıdan doğru olacağını sanmıyorum.

Bu açıdan romanı daha çok cinsiyet sorunu ve kadın erkek ilişkileri üzerine yoğunluk kazanan bir sınıflandırma içine sokabiliriz. Bunun yanı sıra, Tuğde ile temsil edilen yeni neslin yükselme hırsı, bunda medya ve reklam dünyasının aldığı rol de dikkat çekicidir. Yazar simgesel açıdan Yüksek Topuklar’a yüklenen ideolojik içeriği vermede başarılı davranmıştır. Ancak roman bu haliyle daha çok filme alınmaya yarayacak bir yapı ile okurun karşısına çıkmaktadır. Sıkça seyrettiğimiz Problem Çocuk, Evde Tekbaşına vs. gibi Amerikan çocuk ve aile filmlerindeki kurgunun romanı etkilediğini söyleyebiliriz.

Aynı zamanda şair, oyun yazarı ve senarist olan sayın Mungan’ın bu özelliklerini romanına da yansıttığı görülür. Dolayısıyla bütün bunlar romanın planlı bir üretim sürecinden geçtiğini ve bir mamül madde veya meta gibi oluştuğuna işaret etmektedir. Becerikli bir yönetmen elinde filme çekilebilecek bu eserin, roman dünyası içinde ayrıcalıklı veya etkili bir konuma sahip olmayacağı açıktır. Buna rağmen, yazarın ilerde daha güzel romanlar yazabileceğini düşünmekteyim. Anlatımı ve karakter yaratmadaki başarısına, aksiyon ve entrikayı da ekleyebilirse edebi değeri daha yüksek eserler ortaya koyabileceği muhakkaktır.


[1]Murat Bardakçı, “Yüksek Topuk giymeyen ‘Makber’ şairinin açlık mektubu”, Hürriyet, 9 Haziran 2002: 7

[2]İstanbul: Metis Yayınları, 2002

 

Comments Off

Filed under Roman