Tag Archives: YENİ ELEŞTİRİ

Hilmi Yavuz’un Perişanlığı…

Hilmi Yavuz ya da Bir Fahri Profesör’ün Olağanüstü Çeviriyazı Perişanlığı!

 

Prof. Dr. Ali İhsan KOLCU

Kesb-i hüner âlemde değildir hüner ancak

Ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir

Ragıp Paşa

Âlişanzade İsmail Hakkı’nın 1927 yılında Türkçe’ye tercüme ettiği Elem Çiçekleri’nin latin harfleriyle ilk çeviriyazımı 2005 yılında tarafımdan yapıldı. Baskı sürecinde kitabın başına bir talihsizlik geldi. Hazırlık aşamasında iki dosyayla çalıştığımızdan matbaaya tashih edilmemiş yani anlam okuması tamamlanmamış ikinci dosya gitti. Benim düzelttiğim nihai metin değil ham metin baskıya girdi. Böylece içinde birçok düzeltilmesi gereken yanlışlar olduğu gibi kaldı. Durum fark edildikten sonra Yayınevi bu hatalı baskının büyük bir bölümünü piyasadan çekmesine rağmen kitap kısmen de olsa dolaşıma girdi.

Fakat asıl mesele bir baskı yanlışlığı değil Hilmi Yavuz’un bu konuda değişik zamanlarda yazdığı yazılarla kopardığı yaygara ve yaptığı goygoyculuk beni rahatsız etti. Hilmi Yavuz’la tanışıklığım Baudelaire’in Türk şairlerine tesiri üzerine hazırladığım Albatros’un Gölgesi adlı kitabım vesilesiyledir. Söz konusu kitabın Yazarlar Birliği’nin 2002 En İyi İnceleme ödülü alması münasebetiyle o zamanlar TRT’de yaptığı Şiir Her Zaman programına beni davet etti. O programda Baudelaire ve benim kitabımı konuştuk. Ben çeşitli eserlerimde başka yazarlardan olduğu gibi yeri geldiğinde Hilmi Yavuz’dan alıntılar yaptım. Hilmi Yavuz da benim çeşitli eserlerimden hatırı sayılır derecede beslendi. Gerek TRT’de gerek başka televizyonlarda yaptığı programlarda gerekse yazılarında bazen zikrederek bazen zikretmeyerek benim eserlerime göndermelerde bulundu. Kimi programları neredeyse benim kitaplarım üzerinden şekillendi.

TRT’deki televizyon programının ardından Hilmi Yavuz birkaç ay sonra o zamanlar çalıştığım Atatürk Üniversitesi’ne bir konferans vermek üzere geldiğinde tekrar görüştük. Sohbet esnasında Elem Çiçekleri’nin ilk baskısını hediye ettim ve kitabın başına gelen talihsizliği bizzat kendim anlattım. Akabinde Hilmi Yavuz biri 13 Eylül 2006 diğeri 20 Eylül 2006 tarihinde olmak üzere Zaman gazetesindeki köşesinde Elem Çiçekleri ve Âlişanzade Üzerine, adlı iki yazı yazdı. İki makale de tamamıyla benim Elem Çiçekleri ve Baudelaire’in Türk şairlerine etkisini incelediğim Albatros’un Gölgesi (Baudelaire’in Türk Şairlerine Tesiri Üzerine Bir İnceleme) kitabımdan kotarılmış bilgilerle vücut bulmuştur. Hilmi Yavuz ikinci makalesini şu cümlelerle bitirmektedir:

“Ali İhsan Kolcu’ya Âlişanzade’nin ‘Elem Çiçekleri’ çevirisini Latin harflerine aktararak yayımladığı için teşekkür borçluyuz. Gelgelelim, kitapta o kadar çok ve o kadar vahim dizgi yanlışları var ki, bunların (eğer bir ikinci basımı yapılırsa) mutlaka düzeltilmesi gerekiyor.” (Zaman gazetesi 20 Eylül, 2006)

Görülüyor ki Hilmi Yavuz bizim verdiğimiz bilgiyi de kullanarak yazısını bir temenniyle bitirmektedir. Buraya kadar her akademisyenin hoşgörüyle karşılayacağı iyi niyetten asla şüphe etmedik. Fakat asıl mesele bundan sonra başlamaktadır. Aradan iki yıl geçtikten (2008) sonra Hilmi Yavuz tekrar Erzurum’a geldi. Fakültedeki odama kadar gelerek beni ziyaret etti. Doç. Dr. Ahmet Sarı’nın da hazır bulunduğu bu sohbet ortamında ben kendisine o zamanlar yeni çıkmış olan Modern Türk Şiiri I, Şiir Tahlilleri adlı kitabımı imzalayıp hediye ettim. Söz konusu kitapta onun da bir şiirini tahlil ettiğimi ve onu eleştirdiğimi yüzüne karşı söyledim. Kitaptaki kendi şiirinin tahlilini yüksek sesle ve zaman zaman zoraki kahkahalar atarak okudu. Belli ki benim şiir tahlilim değişik çevrelerce şımartılmaya alışmış Hilmi Yavuz’u rahatsız etmişti. Benden beklediği övgüyü bulamamıştı. Fakat orada işi şakaya vurup renk vermedi. Benden beklemediği eleştirim ağrına gitmiş olacak ki durup dururken, “müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış” misali daha önce iki yazı yazdığı Elem Çiçekleri hakkında bu kez 2 Şubat 2011’de Zaman gazetesindeki köşesinde “Bir Çeviriyazı Perişanlığı Elem Çiçekleri I” ve “Bir Çeviriyazı Perişanlığı Elem Çiçekleri II” adlı bir hafta arayla birbirini takip eden iki yazı daha yazdı. Bu yazılarda benim söz konusu çeviriyazıdaki sözde yanlış okumalarımı sıralayarak, adımı ve unvanımı itibarsızlaştırma gayretine girdiği görülmüştür.

Bir eleştiri yazısından çok bir öç alma hamlesini andıran bu yazıyı da doğrusunu isterseniz pek ciddiye almadım. Çünkü ülkenin parlak zekâlarına karşı bu tür sataşmalar Hilmi Yavuz’un medya mahallesinde sık sık yaptığı ve alışkanlık haline getirdiği tuhaflıklarından biriydi.

Ben yıllar boyunca verdiğim eserlerle ne yaptığını ve ne yapabileceğini bilen bir akademisyen olarak yaşadım. Hariçten gelen seslere itibar etmeden kervanımı yürütmeye çalıştım. İyi ki de öyle yapmışım. Yoksa her kilometrede hariçten gelen seslerle meşgul olsaydık bu kadar parlak bir akademik hayatımız olmaz, Hilmi Yavuz’un da bilgi dağarcığını besleyen şu kadar esere imza atamazdık.

Biraz düşününce Hilmi Yavuz’un bu ani çıkışının sebebini anlamakta gecikmedik. Biz de ertesi gün Zaman gazetesinde yayımlanan bir yazımızla Hilmi Yavuz’a gerekli cevabı verdik. Biz de yazımızı “Polemiklere ayıracak vaktim yok!” cümlesiyle bitirmiştik. Fakat Hilmi Yavuz bir defa daha, polemik yapacak muhatap bulamamanın sıkıntısı içinde olmalı ki bu kez adımızı zikretmeden 29.01.2014 tarihli Zaman gazetesindeki köşesinde “Müeyyide” adlı yazısında (Hasan Bülent Kahraman vesilesiyle) yine bize sataştığını gördük. İşlerimizin ve yürüttüğümüz projelerin yoğunluğu nedeniyle bu sataşmayı da görmezden gelmek niyetindeydim. Fakat artık bir eleştiri ahlaksızlığına dönüşen bu sataşmaya Hilmi Yavuz’un anladığı dil ve üslupla hakettiği cevabın verilmesinin zamanını geldiğine hükmettim.

İmdi Hilmi Yavuz’un benim kendi şiirini eleştirdiğim noktadan söyleyecek bir sözü yok mudur ki temcid pilavı gibi benim eski yazıyı bilip bilmediğimi sorgulamakta tamamen sehven bir talihsizlik sonucu baskıya girmiş ve ham metne ait okuma yanlışlarımı gündeme getirerek (bir adam bir kitap hakkında dört yazı yazar mı?) adımı itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. Benim eski yazı konusundaki yetkinliğimi sorgulamak Hilmi Yavuz’un haddine mi düşmüştür. Yüksek lisansını eski yazılı bir mecmua üzerine yapmış doktora tezini hazırlamak için 1859’dan 1901’e kadar olan bütün Osmanlı matbuatını (kitap, gazete ve mecmua koleksiyonları, salname vd.) baştan sonra okumuş ve bir benzeri kolay kolay yapılamayacak olan Türk şiirindeki bütün Batı envanterini tespit edip tesirlerini incelemeye kadar vardıran Türkçe’de Batı Şiiri (Tanzimat ve Servet-i Fünun Devirlerinde Batı Edebiyatından Yapılan Şiir Tercümeleri Üzerinde Bir Araştırma (1859-1901) (bir nüshasını Hilmi Yavuz’a da hediye etmiştim) eserim onbinlerce sayfa eski yazının okunup taranması ve çeviriyazısıyla oluşmuştur. Keza Lamartine, Musset, İsmail Gaspıralı, Türk Şiirinde Yokluk Fikri ve Âkif Paşa’nın Adem Kasidesi, Tercüme Şiirler Antolojisi gibi eserlerim de hep eski yazıya dayanan çalışmalardır. Bu bağlamda Hilmi Yavuz benim donanımımı ölçecek kıratta ve kalibrede biri değildir. Hilmi Yavuz beni, etrafında dolaşan, yalancı şöhretleri davet edip konferans verdirmekten başka bir faaliyetleri olmayan yetenek fakiri, kimlik erozyonuna uğramış, kitapsız, makalesiz, sözde akademisyenlerle karıştırmış olmalı.

Yirmi yıldan beridir ağırlıklı olarak Türk şiiri üzerinde çalıştım ve çalışmaya devam ediyorum. Batı şiirinden Türk dünyasına kadar elimi atmadığım konu yok gibi. Çalışarak öğrenen ve öğrendiklerini ürüne dönüştürerek paylaşan bir akademisyenim. Edebiyat pazarında kimin ne kadar ettiğini gayet iyi bilirim. Hilmi Yavuz benim kantarımda kendi değerini gördükten sonra telaşa kapılmış ve hiçbir akademik, bilimsel ve ahlaki ölçütlere uymayan medya tetikçiliği yaparak şiirini eleştirmeme başka kanaldan cevap vermeye çalışmıştır.

Türkiye bir akıl tutulmasından geçiyor. Belli zümrelerin değişik amaçlarla kollayıp edebiyat ve kültür arenasına sürdükleri Hilmi Yavuz da fırsatı ganimet bilip hemen her alanda kendisini gündemde tutacak polemiklere girişmektedir. Şiiri ile anılmayan Hilmi Yavuz magazin münakaşalarıyla idare-i maslahat etmektedir.  Herhalde dünyada ondan daha çok polemik yapan, yapmak için çıldıran biri yoktur. Bu yüzden birer edebiyat magazini olmaktan öteye geçmeyen yazılarının bir değeri ve itibarı olmadığını ona yazı yazdıran gazete ve dergi sahiplerinin anlama zamanı gelmiştir. Hilmi Yavuz başkalarının yazdıkları üzerinden ‘konuşan’ biridir. Şimdiye dek daha kendisinin Türk edebiyatının herhangi bir meselesini açıklığa kavuşturan bilimsel referansları olan uzun bir makalesini ya da ciddi bir kitabını göremedik. Bilimin dedikodusunu yapmak bilim değil magazindir!

Bu meyanda Nâbî’yi anmamak kabil midir?.

Bir iki harf-i tasavvuf kapmış

Kendini pîr-i tarikât yapmış!

İmdi gelelim benim kazaen basılmış kitabımdaki okuma yanlışlarına. Tashihi yapılmamış, anlam okuması tamamlanmamış bir

metinde sayısız yanlışın olabileceğini kim inkâr edebilir? Kitabın ilk baskısının dumanı tüterken başına gelen talihsizliği Hilmi Yavuz’a bizzat ben söyledim. Hazret güya yeni bir şey keşfetmiş bir mucit edasıyla arz-ı endam ediyor. Ne büyük fukaralık, ne büyük zavallılık! 

Öncelikli olarak şunu hatırlatalım. Hilmi Yavuz (nihayet!) artık bir Fahri Profesör’dür. Bir üniversitemiz kendisine “Fahri Profesörlük” payesi vermiştir. Yani benimle ilgili yazılarında (bu sıralarda Profesör Hasan Bülent Kahraman’a da sataştı), hani sık sık Yeni Türk Edebiyatı Profesörü tabirini sıkça kullanmaktadır ya; işte onun Fahrisi… Demek ki karşımızda “akademinin övüncü” Hilmi Yavuz vardır. Üstüne üstlük çalıştığı üniversitede SeniorLecturer’dir. Fakat ben Hilmi Yavuz’un unvanlarıyla asla ilgilenmiyorum ve o konuya asla girmeyeceğim. Sadece, konjonktürün rüzgârıyla bedavadan değil, büyük emeklerle alınmış akademik unvanlara daha saygılı olmaya davet ediyorum. Nitekim şimdilerde kendisi de ‘Fahri Profesör’dür. Bu bakımdan ben de kendisine “Fahri Profesör” diye hitabedeceğim.

Fahri Profesör Hilmi Yavuz benim Elem Çiçekleri kitabımdan vahim yanlışları yayımladı. Kamuoyunun bilgisine sundu. Bir Yeni Türk Edebiyatı profesörünün yaptığı yanlışları göstererek vatana büyük bir hizmette (!) bulundu. Ben de daha büyük bir hizmette bulunarak Fahri Profesör ve SeniorLecturer Hilmi Yavuz’un benim çevirimi esas alarak ve Fransızca asıllarıyla karşılaştırarak yayımladığını iddia ettiği Elem Çiçekleri (Kadim yay. Ank. 2012)’ndeki “kepazelikleri”  (bu tabir Fahri Profesör Hilmi Yavuz’a aittir, yoksa benim terbiyem buna müsait değildir.) yani okuma yanlışlarını tıpkı onun yaptığı gibi bir liste halinde sunacağım.

Fahri Profesör Hilmi Yavuz dört yıl yaz tatiline gitmeden üşenmeyip asıllarıyla karşılaştırarak yaptığı Elem Çiçekleri yayını eğer buysa, biz Fahri Profesör Hilmi Yavuz’dan devlet ve millet adına rica edelim, lütfen bir vatan hizmeti olarak bir daha böyle çeviri yapmasın. Zira üçer aydan dört yıl, bir sene etmektedir. Demek ki Fahri Profesör Hilmi Yavuz bu yanlışlarla dolu çeviriye bir yılını vermiştir!!!

İmdi gelelim SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un kendi çevirisinde yaptığı yanlışlara.

 Hatalı yayını ben yaptığıma göre Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un metninin hatasız olması gerekir.

Ben onun gibi davul çalıp akademi ve edebiyat mahallesini sahura kaldıran acemi tenkitçilerden olmayacağım. Sadece yeni başlayan bir tanışma ve samimiyet havası içinde basılan kitabının yanlışlarını daha piyasaya çıkar çıkmaz kendisine söyleyen açık sözlü ve açık yürekli bir akademisyeni, pespaye sözlerle sırtını verdiği medya gücünü kullanarak itibarsızlaştırmaya çalışmanın karşılıksız kalmayacağını göstermek isterim.

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un yayımladığı Elem Çiçekleri’nde bu kadar vahim hataların olması düşündürücüdür. Bir yıllık bir zamanda (her şiire iki gün düşüyor) bu denli “kepazeliklerin” yapılması nasıl açıklanabilir?

Şimdi SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz’un okuma yanlışlarını gösterebiliriz:

Elem Çiçekleri’nin Mukaddimesi’nde “Bu evsâf” söz grubu (Ve evsâf) diye yanlış okunmuş. (sayfa E.Ç. 27; Hilmi Yavuz baskısı.20) Aynı Mukaddime’de “âsâr hakkında da variddir” söz grubu (âsâr hakkında variddir) diye okunmuş, dahi anlamındaki “da” görülmemiş.(sayfa E.Ç. 37; HY. 25).  Yine aynı Mukaddime’de “eserinin” sözcüğü (sayfa E.Ç.45 H.Y. 29) (eserlerinin) diye okunmuş.

Hâkim’le Hakîm’i karıştıran Hilmi Yavuz, yine Mukaddime’de yer alan “hakȋm-i şehir Pascal” ifadesini (Hâkim-i şehir Pascal) (sayfa E.Ç.52; HY.33) diye okumuştur. Pascal’ın meşhur bir filozof olduğunu biliyorduk ama ünlü bir yargıç olduğunu Hilmi Yavuz’dan öğrendik. Aynı Hilmi Yavuz bu kez 5 numaralı şiirde “mashara” kelimesini  (mazhara) diye yanlış okumuştur. (sayfa E.Ç.77; H.Y. 46) Bu ne maskaralıktır Hilmi Yavuz!!!! Aynı manzumede “u’cube” kelimesini (a’cube) diye okuyor. (sayfa E.Ç.77; H.Y. 46) Ne acaiplik!

Hilmi Yavuz bu kez La MuseMalade / Hasta Perȋ-yi İlham şiirinde “hüküm-fermadır” söz grubunu (Hüküm-fermandır) diye okuyarak ‘fermanını’ veriyor.(sayfa E.Ç.83; H.Y.50)

La MuseVénale / Para Canlı Perȋ-yi İlham şiiri de Hilmi Yavuz’un yanlış okumalarından nasibini alıyor. “sarayların âşıkı” tamlaması (sarayların aşkı) diye olağanüstü bir şekilde çevriliyor. (sayfa; E.Ç.84; H.Y.51

Yanlış okuma konusunda iyice coşan Hilmi Yavuz hızını alamıyor. 22 numaraları Hymne À La Beauté  / Hüsne Na’t manzumesinde yer alan “soluyarak” sözcüğünü (soyularak) diye okuyor. (sayfa; E.Ç.102; H.Y.68) Bu okuma biçimi ister istemez akıllara, “Ekâbir-i Kureyş soluyarak girdi” cümlesini başka türlü okuyan sonradan olma mollaları hatırlatıyor.

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz bu kez 23 numaralı ParfumExotique  / Yabancı Rayiha manzumesinde “ağaçlarının” sözcüğünü (ağaçların) şeklinde okuyarak yanlışlar zincirine bir halka daha ekliyor. (sayfa; E.Ç.104; H.Y.69)

Okuma ‘kepazeliklerini’ sürdürmeye devam eden Hilmi Yavuz 24 numaralı La Chevelure  / Saçlar şiirinde “lülelerinizin” sözcüğünü (lülerinizin) diye okumuş. (sayfa, E.Ç.106; H.Y.71)

25 numaralı şiir de Hilmi Yavuz’un okuma yanlışlarından nasibini alıyor. “göründüğün” sözcüğü Hilmi Yavuz’a (göründüğüm) şeklinde ‘görünüyor’. (sayfa; E.Ç. 107; H.Y.72) Hilmi Yavuz hani dört yıl yaz tatilinde üşenmeden bu metinleri asıllarıyla karşılaştırıp okumuştun!!!!

Otobanda ters yola girmiş Temel gibi karşısına çıkan her yanlışı doğru zanneden Hilmi Yavuz bu kez 26 numaralı şiirde “getirirdin” sözcüğünü (getirdin) diye okumuştur. (sayfa; E.Ç.108; H.Y.73) Aynı şiirde “maasi” sözcüğü de (maâsî) olacak. Bu manzume Hilmi Yavuz’un okuma yanlışlarından bir türlü kurtulamıyor. “zannettiğin” sözcüğünü Hilmi Yavuz (zannettiğim) şeklinde zannediyor olmalı ki yanlış okumuş! (sayfa; E.Ç.108; H.Y.73) Hilmi Yavuz son eklere gelince yoruluyor olmalı!

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz 31. De ProfundisClamavi manzumesinde “çıplak bir memlekettir“ tamlamasını (çıplak ve memlekettir) diye okuyarak Baudelaire’in eksiğini (!) tamamlıyor. (sayfa; E.Ç.117; H.Y.80) Aynı manzumenin başlığı Âlişanzade İsmail Hakkı tarafından De PofondisCalmavi şeklinde yazılmıştır. Âlişanzade kitabın sonunda hata-sevap cetvelinde bu yanlışını düzeltiyor. Fakat Âlişanzade’nin yanlış diye doğrusunu verdiği kelime de yanlıştır. Profondis sözcüğü Profundis olacaktır. Hilmi Yavuz buna bile dikkat etmemiş. Ne demeli!!!

Fahri Profesör Hilmi Yavuz 35. RemordsPosthume / Öldükten Sonra Azâb-ı Vicdanî şiirinde “sineni” kelimesini (sinemi) şeklinde okuyarak Elem Çiçekleri’ni “sineye çekiyor.” (sayfa; E.Ç.123; H.Y. 84)

Le Cadre  / Çerçeve manzumesinde yer alan “o her şey” tamlaması da Hilmi Yavuz’un hışmına uğrayarak (o her şeyi) biçimine çevriliyor. (sayfa; E.Ç.131: H.Y. 92) Hilmi Yavuz’un son ekleri oku(t)ma konusunda ciddi sıkıntıları var.

41 numaralı manzumede “Kâri’i” sözcüğü (kâri) okunmuş. “Bir santur gibi kâri’iitâb etsin” dizesinde kâri özne değil nesne olacak. (sayfa; E.Ç.133; H.Y.94)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz’un son ekleri okumadaki sıkıntısı devam ediyor. 43 numaralı, ToutEntiére / Hep Birden şiirinde “işaret edemeyeceği” söz grubu (işaret edemeyeceğin) şeklinde okunmuştur. (sayfa; E.Ç.136; H.Y.96)

Le FlambeauVivant / Canlı Meşale şiirinde “balmumuların” kelimesi (balmumların) şeklinde okunmuş. Yine aynı şiirde Hilmi Yavuz Elem Çiçekleri’ne katkıda (!) bulunmaya devam ediyor. “solduramayacağı” kelimesini (solduramadığı) şeklinde okuyor. (sayfa; E.Ç.138; H.Y.98)

47 numaralı,  Réversibilité / İlk Sahibine Hakk-ı Rücû’ manzumesi de Hilmi Yavuz’un rötuşlarından nasibini alıyor. “hassamıza” sözcüğü (hevesimize) diye çevriliyor ve Hilmi Yavuz bu şiirden de ‘hevesini’ alıyor. Aynı manzumede “garaz” kelimesini (garazı) şeklinde okuyor, yani Elem Çiçekleri’ne katkıda(!) bulunuyor. (sayfa; E.Ç.142; H.Y.101). İnsan sormadan edemiyor. Ey Hilmi Yavuz senin Baudelaire’e ne garazın var? Yine aynı manzumede Âlişanzade İsmail Hakkı hata-sevap cetvelinde “bükülmüş” sözcüğünün yanlış olduğunu, doğrusunun “sıkılan” olduğunu belirtmesine rağmen Hilmi Yavuz aynı yanlışı sürdürmüştür.

Yine aynı şiirde “buğz” sözcüğünü Fahri Profesörümüz “ba’zı” diye okuyor. Dizenin okunuşu “Karanlıkta sıkılan yumruklar ve buğz ve adavet yaşları” şeklinde olacak. Hilmi Yavuz ikinci “ve”yi de görmüyor. (sayfa; E.Ç. 142; H.Y.101).

Fahri Profesör Hilmi Yavuz L’AubeSpritiuelle / Fecr-i Rûhanî şiirinde bu kez “kemirici” sözcüğünü (kemirci) diye okumakta ve sözcüğün bir harfini kemirmektedir. (sayfa; E.Ç. 147; H.Y.104).

Le Flacon / Küçük Şişe şiiri de Hilmi Yavuz’un hışmına uğramaktan kendisini kurtaramıyor. “Tozlu” kelimesini “tuzlu” okuyarak şiire ‘terbiye’ veriyor. (sayfa; E.Ç.149; H.Y.106)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz, Nurullah Ataç gibi “ve” bağlacının düşmanı mıdır nedir ya görmezden geliyor ya da bu bağlacı kendisinden sonraki kelimeye katarak ortadan kaldırıyor. Le Chat / Kedi şiirinde de “vecd ve istiğrakları” Hilmi Yavuz’un elinde (vecd istiğrakları)’na dönüşüveriyor.

Yine ayını şiirde “yoktur ki” sözcüğünü Hilmi Yavuz beğenmiyor ve (bu kadar ki) diye çeviriyor.  Nereden nereye? Hilmi Yavuz bu manzumede de kesip biçmeye devam ediyor. “Onda her şey” söz grubuna da Hilmi Yavuz “Onda her şeyi” diyerek Baudelaire’in eksiğini (!) tamamlıyor. (sayfa; E.Ç.155; H.Y.110). Aynı şiirin ikinci bölüğünde “Mutiâne” sözcüğü (muticâne) diye okunuyor. Lugate yeni bir kelime ekleniyor! (sayfa; E.Ç.156; H.Y.111).

Le BeauNavire / Güzel Gemi şiirinde “güzellikleri” kelimesini (güzelliklerini) diye okuyor Hilmi Yavuz. (sayfa; E.Ç.158; H.Y. 112)

Fahri Profesör 56 numaralı L’InvitationAuVoyage / Seyahate Davet şiirinde “mezcederek” sözcüğünü (meze ederek) okuyor ve Baudelaire’in bu güzel şiiri Hilmi Yavuz’un elinde ‘meze’ olmaktan kurtulamıyor. (sayfa; E.Ç.161; H.Y. 114)

L’İrréparable / Telâfi Edilemeyen şiiri de Fahri Profesör’ün gazabına uğruyor. “uzun vicdan azabını” tamlamasını Hilmi Yavuz (uzun ve vicdan azabını) biçiminde okuyor. Yani metne bir “ve” bağlacı ekliyor. Bunu yaparken vicdanın hiç sızlamadı mı ey Hilmi Havuz!(sayfa; E.Ç.163; H.Y.116)

ChantD’Automne / Sonbahar Şarkısı manzumesinde “parlaklığı” kelimesi (parlaklığına) diye okunmuş. Hilmi Yavuz Baudelaire’in bu dizesini beğenmemiş olacak ki yeniden yazıyor. (sayfa; E.Ç.167; H.Y. 119) Aynı şiirin ikinci bölüğünde yer alan “güz mevsimi sonunun sarı ve tatlı ışığından telezzüz edeyim” dizesindeki “sarı” sözcüğü (sap) diye okunmuş. Yani sapla saman birbirine karıştırılmış! (sayfa; E.Ç.168; H.Y. 120)

Fahri Profesör Hilmi Yavuz boş durmuyor. FranciscaeMeaeLaudes / FranciscaeMeae’ye Methiye şiirinde yer alan “inziva ve vahdetinde” söz gurubunu büyük bir ustalık göstererek (!)  (İnziva ve hiddetinde) şeklinde okuyor. (sayfa; E.Ç.176; H.Y.126)

LesChats / Kediler şiirinde “tahte’l-ârz” tamlaması (tahtü’l-ârz) şeklinde okunmuş. Tahte’ş-şuûr, tahte’l-bahr örneklerindeki gibi olacak.  (sayfa; E.Ç.184; H.Y.134)

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz çam devirmeye devam ediyor. 71. La Pipe / Çubuk şiirinde “ve kalbini avutan ve fikrini” dizesindeki “ve” bağlacını yine kaldırıyor. Benim “greyder okuması” dediğim bir eylemi gerçekleştiriyor. Düzleyip geçiyor! (sayfa; E.Ç. 186; H.Y. 136)

Le Mort Jeyeux / Şen Ölü şiirinde “içinden” sözcüğünü (içinde) biçiminde okuyor.  Ve tabiatıyla ölünün keyfini kaçırıyor. (sayfa; E.Ç. 190; H.Y. 140)

77 numaralı La ClocheFêlée  / Çatlak Çan şiirinde “halecân” kelimesi (helecan) diye okunmuş. Heyecandan olmalı! Yine aynı şiirde “hançereli çan” tamlaması (hançerdi çan) diye okunmuş. Çan sesi bile Hilmi Yavuz’u uyandıramamış! (sayfa; E.Ç. 192; H.Y.142)

79 numaralı Spleen /Melâl şiirinde “Orada bir yığın mevsimi geçmiş modalar gömülüdür” dizesinde yer alan “geçmiş” sözcüğünü Hilmi Yavuz “geçmişi” diye okuyor. Yine aynı şiirde “haritada” sözcüğünü “haritana” diye okuyor! (sayfa; E.Ç. 194; H.Y.144)

81 numaralı,  Spleen / Melâl şiirinde “döktüğü” kelimesi (döndüğü) şeklinde okunmuş. Aynı şiirde “ettiği” sözcüğü (ettiğini) diye okunmuş. Tabiî ki canına okunmuş! (sayfa; E.Ç. 197; H.Y.146)

SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz yine aynı şiirde, “kafatasıma” sözcüğünü (kafatasına) diye okumuş. (sayfa; E.Ç. 198; H.Y.146)

91 numaralı A UneMendianteRousse / Kırmızı Saçlı Bir Dilenci Kızına şirinde “çoraplarının” kelimesi (çorapların) diye okunmuştur. Yine aynı şiirde “hançer de” sözcüğü (hançerde) biçiminde okunmuştur. Dahi anlamındaki “de” hal eki zannedilmiş! “sefihlerin gözleri” tamlaması (sefihlerin sözleri) şeklinde okunmuştur. (sayfa; E.Ç. 218; H.Y.159)

Fahri Profesör yanlış okumalarına devam ediyor. 93. LesSeptVieillards / Yedi İhtiyar şiirinde “safraya batırılmıştı” söz grubu (sofraya batırılmıştı) diye çevriliyor. Hilmi Yavuz “sofrayı” safraya dönüştürüyor. Yine aynı şiirde “sekizincisini” sözcüğünü (sekizinci) diye okuyor. Son eklerdeki bunalım devam ediyor! (sayfa; E.Ç. 227; H.Y.167)

98 numaralı Le CrepusculeDuSoir / Akşam Alacakaranlığı manzumesinde “şerik-i cinayet” (cinayet ortağı) tamlaması (şerik cinayet: ortak cinayet) şeklinde okunmuş. (sayfa; E.Ç. 239; H.Y.177)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz, DanseMacabre / Ölüler Raksı şiirinin daha ilk dizesindeki “asil” kelimesini (asıl) diye okuyor, tabiatıyla dizenin asaleti bozuluyor. (sayfa; E.Ç. 244; H.Y.180)

L’AmourDuMensonge / Yalan İbtilâsı şiirinde “şafak-ikâd” Hilmi Yavuz tarafından (şafağı ikâd) şeklinde okunmuştur. (sayfa; E.Ç. 248; H.Y.183)

L’ÂmeDuVin / Şarabın Rûhu şiirinde “balmumuların altında” söz grubu (balmumların altında) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 260; H.Y.191)

Fahri Profesör Hilmi Yavuz Le VinDesChiefonniers / Paçavracıların Şarabı manzumesinde de yanlış okumalarını düzenli bir şekilde sürdürmektedir. “hafiyelere” kelimesini her nasılsa (hâilelere) diye okumakta ısrar ediyor. Hilmi Yavuz bu nasıl asıllarıyla karşılaştırma! (sayfa; E.Ç. 264; H.Y.192)

Hilmi Yavuz’un yanlış okumalarından ünlü Lesbos şiiri de nasibini alıyor. “Sırrına” kelimesini (seyrine) diye okuyor. (sayfa; E.Ç. 278; H.Y.204)

115 numaralı FemmesDamnées / Merdûd Kadınlar manzumesinde bu kez “sapanlar gibi izlerini” söz gurubunu (sapanlar izlerini) diye okuyor. Bu kez aradaki “gibi” edatını buharlaştırıyor. (sayfa; E.Ç. 283; H.Y.207) Yine aynı şiirde “hiçbir şey” sözcüğünü (hiçbir şeyi) diye çeviriyor. (sayfa; E.Ç. 286; H.Y.208)

Hilmi Yavuz 116 numaralı ikinci FemmesDamnées / Merdûd Kadınlar şiirinde “kederleriniz, teskin olunmayan susuzluklarınız” söz grubunu (Kederleriniz, susuzluklarınız) diye çeviriyor. Aradaki “teskin olunmayan” söz gurubunu görmüyor! (sayfa; E.Ç. 289; H.Y.211)

Fahri Profesör Hilmi Yavuz, Un Voyage A Cythére / Cythére Adasına Bir Seyahat şiirinde de yanlış okumalarını sürdürüyor. Yanlış okumadaki kararlılığını takdir etmek gerekir. “ihtiyar bekârların” sözcüğünü (ihtiyar bekârlar) diye okuyor. Son eklerdeki bunalım devam ediyor! (sayfa; E.Ç. 298 H.Y.217)

Le Reniement De Saint Pierre / Saint Pierre’inİrtidâdı şiirinde “etlerine” sözcüğü (etlerini) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 305 H.Y.222)

La Fin De La Journée / Günün Sonu manzumesinde “hayât” kelimesi Hilmi Yavuz tarafından (hayâ) diye okunmuş. Ne diyelim canı sağolsun. (sayfa; E.Ç. 317 H.Y.233)

132 numaralı Le Voyage  / Seyahat şiirinde “ihtişamı ve sarraflarınız” tabirini Âlişanzade’nin hata-sevap cetveline dikkat etmeksizin yerinde tutuyor. Doğrusu “ihtişamı sarraflarınız” olacak. (sayfa; E.Ç. 324; H.Y.238)

Akademinin övüncü Fahri Profesör yanlış okumalara devam ediyor. 1. A Théodore De Banville / Théodore De Banville’e şiirinde “mimar” kelimesi (mimarî) diye okunmuş. Fazladan bir mensubiyet eki eklenmiş. (sayfa; E.Ç. 331; H.Y.242)

VersPour Le PortraitD’HonoreDaumier / HonoréDaumier Tasviri İçin Eş’âr manzumesinde “eğlenmeyi” sözcüğü (eğlemneyi) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 332; H.Y.243)

Hilmi Yavuz Le Calumet De Paıx / Sulh Çubuğu şiirinde geçen “hepinizi” kelimesini daha genişleterek  (hepimizi) diye okumuş. (sayfa; E.Ç. 335; H.Y.245)

MadrigalTriste  / Hazin Şiirler’de “halın” kelimesi (hâlin) olarak okunmuş. Bir uzatma işareti dizenin bütün anlamını değiştirdi. (sayfa; E.Ç. 346; H.Y.254) Hilmi Yavuz bu nasıl asıllarıyla karşılaştırma?!

A UneMalabraise / Malabralı Bir Kadına şiirinde “hayâllerini” sözcüğü (hulyalarını) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 351; H.Y.257)

Le MonstreOu Le ParanympheD’UneNympheMacabre / Canavar Yahut Bir Ölü Perisinin Sağdıcı şiirinde “adalȋ” kelimesi (adelî) diye okunmuş. Aynı dörtlükte iki farklı imla ile yazılmış (sayfa; E.Ç. 377; H.Y.278)

Epilogue  / Hatime şiirinde “tabyalar” kelimesi (tabyaların) diye okunmuş. Son eklerdeki sıkıntı devam etmekte…(sayfa; E.Ç. 386; H.Y.285)

Hilmi Yavuz kitabın sonunda yer alan Lahika yazısında da yanlış okumalara devam ediyor. “vâhȋliği” sözcüğü (vahîyliği) diye okunmuş. (sayfa; E.Ç. 392; H.Y.288)

Aynı Hilmi Yavuz “belâyâ” kelimesini de (belâya) diye okumaktadır. (sayfa; E.Ç. 393; H.Y.289)

SeniorLecturer Hilmi Yavuz “isteseydiniz siz zalimin” söz grubunu (isteseydiniz zalimin) diye okuyarak aradaki siz zamirini görmüyor. (sayfa; E.Ç. 397; H.Y.291) Bu “zırvaları nasıl tevil edeceksin” Hilmi Yavuz!!! (“zırva” tabiri Hilmi Yavuz’a aittir, yoksa benim terbiyem buna müsait değildir)

Böylece Hilmi Yavuz tarafından Fransızca asıllarıyla karşılaştırılarak hazırlanan (!) Elem Çiçekleri baskısı ‘elem’ içinde kalmaya devam ediyor. Hilmi Yavuz Osmanlıca bilmiyor mu ki kitabın sonuna ilave ettiği Abdullah Cevdet’in iki makalesini de Sakine Korkmaz’a çevirtiyor. Bu nasıl yayın!

Bu satırları okuyan değerli okuyucular!

Sanat, bilim ve edebiyat her şeyden önce bir ahlâk sorunudur. Kişinin bağlı bulunduğu bir ahlâk sistemi olmalıdır. Eleştiri bireyi ve toplumları yücelten, yükselten en önemli mekanizmadır. Hayatımız boyunca edebiyle ya da bilimsel ahlakla yapılmış hiçbir eleştiriden kaçınmadık, çekinmedik. Zira akıllı adam sırf kendi aklına güvenen değil başkalarının aklını da kullanan adamdır. En iyi hoca öğrenciliğini ölene dek sürdüren hocadır. Eleştirinin bireyi yetiştiren en önemli eğitim kurumu olduğuna inananlardanız. Fakat Hilmi Yavuz örneğinde olduğu gibi hiçbir bilimsel ve ahlakî temele oturmayan eleştirilere kulak asmamak seçilecek en iyi yoldur. Zira bu gibiler başkalarının yazdıkları üzerinden konuşan tiplerdir. Kendilerine ait özgün bir düşünceleri yoktur. Biz kendimizle barışık ve ne yapıp yapmadığımızı bilmenin engin huzuru içinde olduğumuzdan Hilmi Yavuz’un bu tip ‘sataşmalarına’ kayıtsız kaldık. Tebessümle geçiştirdik. Yaşı kemale ermiş bir muhterisin gecikmiş saldırıları olarak hoşgördük.  Bu kez de öyle görecektik. Fakat o, ısrarla bizi bu polemiğin içine çekip bundan üç beş yazı malzemesi çıkarabilir miyim diye düş görmüştür. Zira kendisini her bilim ve sanat dalının burcunda görmeye hayal eden fakat hiçbirine ulaşamayan Hilmi Yavuz, kimi zaman ünlü bir romancıya, alanında isim yapmış bir profesöre, bir şaire, bir tenkitçiye, olmadı yurtdışında Hilmi Yavuz’dan habersiz yaşayan insanlara bulaşmaktan kendini alamayan garip bir kişilik sergilemektedir. Kendisinden daha başarılı ve yetenekli gördüğü herkesle kavgalıdır.

O ister ki ülkenin ileri gelen bilim, sanat ve siyaset erbabı tarafından şereflendirilsin, gündeme gelsin, şımartılsın. Ama nafile bekleyiş! Bu ülkede kendi emeği ve yetenekleri üzerinde yükselmiş, sırtını bir yerlere dayamamış hiçbir zekâ ona istediğini vermedi, vermeyecektir.

İmdi bu kadar yanlış okumadan sonra SeniorLecturer ve Fahri Profesör Hilmi Yavuz çıkıp; “ben Ali İhsan Kolcu’ya yanlış yaptım, hata ettim, dürüst davranmadım, kendisi bana kitabın daha dumanı tütmekteyken verdiğini ve başına gelen hadiseyi anlattığı halde ben bundan kendime bir çıkar sağlamak hafifliğine düştüm, benim şiirimi eleştirmesinin karşılığı olarak yaygaracılık yaptım” diyecek midir? Sanmam.

Öte yandan kendi hazırladığı Elem Çiçekleri baskısında yaptığı bütün bu yanlışları –durun onun tabiriyle söyleyeyim- “zırvaları” nasıl açıklayacaktır? “Zırva tevil götürmüyor” SeniorLecturer!

(Akpınar dergisinin 51. Sayısında yayımlanmıştır.)

Leave a Comment

Filed under Şiir

Bir Kuram Üzerinden Türkiye İddianamesi…

Bir Kuram Üzerinden Türkiye İddianamesi

Hüseyin Bülent OSKAY

(Kader, KONUK, Doğu-Batı Mimesis- Auerbach Türkiye’de, (Çev.: Can EVREN), İstanbul: Metis Yayınları, 2013, 322 s.)

“Türkiye’nin en önemli üniversitesinin modernleşmesiyle ilgili temel fikirleri kısaca hatırlayacak olursak, reformların Doğu ile Batı arasındaki kültürel farkları aştığı ölçüde başarılı sayılan bir ulusal gündemin parçası olduğunu söyleyebiliriz.” Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin tek taraflı yakınlaşmasını, yani Avrupa’ya yaklaşmasını, bir tür kültürel Mimesis sahnelemek diye düşünmeyi öneriyorum. (…) burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu göreceğiz. Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.”[1]

Edebiyat Kuramcıları ve Mukayeseli Edebiyat mütehassıslarının ilgi ile beklediği kitap nihayet çevrilip yayınlandı. Nazi Dogu-Bati-Mimesis-AuerbacAlmanyası’ndan Türkiye’ye sığınan ve bir yandan da dolaylı-dolaysız Türk Üniversiteleri’nde reform çalışmalarına katkı sağlayan 1935 – 1945 arası, çoğunluğunu Yahudi bilim adamlarının oluşturduğu 45 kişilik kadrodan biri “Avrupa Edebiyatı Tarihçisi” Romanist Filolog Erich AUERBACH şahsında “Türk Modernleşmesi”ne yapılan oryantalist bir deneme çalışması.

Kitap, dikkatle okunduğunda, “Avrupa Edebiyatı Tarihi”ni Odysseus’dan V.Woolf’a edebî anlatım üzerinden inşa etme metedolojisini “Mimesis” adını verdiği kuramla açıklayan Auerbach’dan ziyade; Auerbach’ın Türkiye yıllarının monografisi eşliğinde “Kemalist Kültür İdeolojisi’ni Eleştiri” ile karşılaşacak okurlar.

Yukarıda alıntı yapılan paragraf, alıntının yapıldığı 116. sayfaya kadar yazarın onlarca “iddia”sından yalnız biri.

  • Ermeni “soykırımı”[2]
  • Asimilasyon, Osmanlı Mirasının reddi.[3]
  • İlk Cumhuriyet kadrolarının “salt taklitçiliğin” sorumluluğunu mülteci bilim adamlarını atma endişesi. (s. 117)
  • “Türkiye’deki antisemitizm, Rumlara, Ermenilere, Kürtlere zulmün üstünü örtüyor.”[4] Kitaptaki “bilimsel” tespitlerden yalnız birkaçı.

Genel anlamda “edebiyat kuramları” için kişisel düşüncem; “niyete göre değil fincana göre fal bakmak gerekliliğidir.” Esere yaklaşımın, güdülenmiş ve her eser için uygulanır genel geçer bir kuram üzerinden değil, eserin retorik ve tema’sının işaret ettiği açıdan yaklaşılmasını savunurum hep. Bir nevi metodlararasılık da denilebilir buna. Mevcut eser de maalesef kendisini “tarihsel okumaya mecbur” kılıyor. İddiaları ve iddialarını pekiştirmek için verdiği veriler arasındaki tarihî ve mantıkî paradoks”lar ise mecburen insanda (maalesef edebiyat dışı) cevap verme ihtiyacı doğuruyor.

Platonik Yorum

Doğu – Batı – Mimesis, kuram okuması zannıyla ele aldığım ve fakat Auerbach üzerinden, Auerbach’ın doğrudan veya dolaylı hiç de dillendirmediği 1936-1947 arası İstanbul ve Türk Siyasi yapısına “öyle keskin”, “öyle öznel”, “öyle angaje” çıkarımlarla dolu ki Auerbach okusaydı; sanırım “mimesis”in Aristovari yorumuna değil; Platonik yorumuna hak verirdi.

kaderkonuk

Eser, Giriş hâriç, toplam 5 kısımdan oluşuyor. Bir de son söz eklenmiş. “Giriş” kısmı “iddianame” tarzında. Bölümler ise “esas hakkında mütelâa” gibi. 5 başlıkta ise inşâ edilmeye çalışıldığına ve bunun için Alman Yahudilerinin kullanıldığına inandığı salt taklitçi “Türk Ulusal Kimliği”nin (ifadeler-iddialar yazarın) Auerbach’ın İstanbul’daki yaşam pratiği üzerinden eleştirisi. Sonuç kısmı ise Orhan Pamuk’a ayrılmış bir savunma ve hatta iade-i itibar. İhtiyacın nereden kaynaklandığını henüz anlayamadım.

Auerbach’ın kuramına son kısımda, “19. Yüzyılda Avrupa’da Gerçekçilik (s. 265-277)”, “Edebiyat ve Harp” (s. 278-289) başlıklı iki ders notu ile tesadüf ediyoruz.

Yazar sık sık “Türk Ulusal Kültürü’nün” inşasındaki “paradoksları” anlatırken yan yana iki sayfada, hem de dizgicinin cilvesi “paradoks”a düşüyor. Aşağıdaki alıntı bunun güzel bir örneği olur sanırım:

(s. 88)

“Auerbach hümanizmi aslında tam da Avrupa’dan Sürüldüğü zamanda yeni yuvası olan İstanbul’da bulmuştur. Bu bölümde, 1930lar Türkiyesi’ndeki modernlik kavramının bütünüyle Avrupa ilmine, özellikle de Hümanist geleneğe dayandığını ortaya koyacağız. Bu görüş, mevcut yaklaşımları alt üst ediyor. Ama böyle bir iddiada bulunarak Batı Avrupa muhayyilesine yer etmiş Şarklı Türkiye klişesini hafife almış olmuyorum. Örneğin Srinivas Aravuma’dan Meyda Yeğenoğlu ve Reina Lewis’in çalışmaları, Avrupalıların Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye hakkındaki düşüncelerinin ırkçı ve cinsiyetçi söylemlerle şekillendiğini açıkça ortaya koyuyor. Benim asıl vurgulamak istediğim nokta ise; Türkiye deneyiminin Auerbach’ın İstanbul hakkındaki görüşlerini daha karmaşık biçimlerde beslemiş, bu görüşlerin şekillenmesini düşünülenden daha fazla etkilemiş olması.”

(s. 89)

“Boğazın büyüleyici güzelliği… çoğu harap durumdaki alılarıyla kıyı boyunca uzanan tepelerden, câmilerden, minarelerden, mozaiklerden, minyatürlerden ve kaligrafilerdenkaynaklanmıyor sadece. Çeşit çeşit hayat tarzlarıyla insanların, ağızlara lâyık sebze ve balıkların, kahve ve sigaraların, İslâmî kalıntıların ve bu formların mükemmelliğinin de payı var bu güzellikte. İstanbul esasen Helenistik bir şehir hâlâ; Arap, Ermeni, Yahudi ve şimdi hâkim durumda olan Türk ögeler muhtemelen o eski Helenistik kozmopolitliğin bir arada tuttuğu bir kendiliğin potasında eriyip gidiyor veya bu kendilikte yan yana varlığını sürdürüyor.”

Auerbach’ın 1937’de Walter

Benjamin’e yazdığı

mektuptan.

  1. Bölümde Türk Modernleşme hareketinin “Hümanist” kaynağını onaylayan yazar; hemen devam eden satırlarda Oryantalistlerin “ırkçı ve cinsiyetçi” eksende değerlendirdiği Osmanlı – Modern Türkiye Modernleşmesi paradigmasını “hafife almadığını” sanki özür diler bir şekilde ifade ediyor. Hatta Kader Konuk’a göre bu tür oryantalistler, “ırkçı – cinsiyetçi” Türk modernleşmesini “açıkça ortaya koyuyor”.
  1. Bölümde Avrupa Edebiyatı Tarihi’ni metinler aracılığıyla ortaya koymayı “mimesis” ile metodlaştıran Auerbach’ın mektubu “1937” de –Kemalist devrimlerin iyiden ivme yitirdiği dönem- dahi yazarın başlangıçta alıntıladığım tezinin aksini dile getiriyor. (“…burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu… Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir.”… Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.” (s. 117)

 Auerbach, özgüllüğü olan “modern ulusal özge”den değil düpedüz kozmopolitlikten bahsediyor.

Hasan Âlî YÜCEL’e Övgü

Bir başka ilginç kısım ise, salt taklitçilik, Osmanlı mirasını red, tek taraflı modernleşme… diye nitelediği Cumhuriyet Modernleşmesi’nde, Tercüme faaliyetlerinin mimarı Hasan Âlî YÜCEL’den övgüyle bahsetmesi. Hasan Âlî Bey, sanki Cumhuriyet reformlarının ateşli, içten ve aksiyoner bir taraftarı değil de münferid biri. “Anadolu’da entelektüel bir elit yetiştirmeyi amaçlayan Köy Enstitüleri’ni kurmuştur.” (s. 112) Üniversite reformlarını yapan aynı hükümet, Alman Bilim adamlarını çağıran aynı hükümet, birden Hasan Âlî YÜCEL şahsında “salt taklitçi, tek taraflı, milletin özgüllüğü anlayışını koruyan modern ulusal özne” değil de “entelektüel elit yaratma” kaygısına düşüyor. Ya Hasan Âli 1939 -1942 CHP Milli Eğitim Bakanı değil; ya da kabine üstü bir teknokrat!

Bu “gayretkeşliğin” sebebini ithaf kısmında anlıyoruz: “Teyzem Elife ve hümanist Köy Enstitüleri’nde yetişip öğretmen olan eniştem Mahmut Oluklu’ya karşılıksız sevgileri için…” (s. 12)

 

Gülünç Demagojiler

Amerika’yı yeniden keşfetmiş gibi tarihî “demagoji”ler ise kitapta onlarca yerde geçiyor. Mimesis’in Mimesis’ini Türkiye bağlamında, hem de Amerika’dan okuyunca çıkarımlar da “gülünç” olabiliyor:

“1924’de gerçekleşen zorunlu nüfus mübadelesine ve iki ulus arasında süregelen husûmete rağmen, önde gelen Türk entelektüelleri ve hükümet yetkilileri çok geçmeden, modern Türk edebiyatını, Antik Yunan, Roma ilmini temel alarak geliştirmeyi savunmuşlardır. Bu süreçte Osmanlı, Fars, Arap mirası çiğnenip geçilmemiştir belki ama Antik Yunan, Roma klasikleri onlarla aşık atar hâle gelmiştir. Bir zamanlar yalnızca Divân Şiiri çalışan öğrencilerin müfredâtına Platon, Sophokles ve Homeros’un eserleri de girmiştir.

Öyleyse; Türkiye’nin bir taraftan antik Yunan, Roma mirasıyla yeni bir ilişki kurarken, bir taraftan da Rum vatandaşlarını sınırdışı etmesi gibi aykırılığı nasıl açıklayacağız?” (s. 18-19)

Nev-Yunanîlik akımını destekleyen aynı zamanda da “Eğil Dağlar” ve “İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel”i yazan Yahya Kemâl’i nasıl açıklıyorsak öyle hanımefendi.

Venizelos ve Konstantin ile İngiliz emperyalizmin maşası olarak Anadolu işgaline giren Yunanistan’ı, Sophoklesler, Platonlar, Homerlere yakıştırıyor da, İlyeda ve Odesa’yı Türklerin okumasını hazmedemiyor.

“İstanbul Üniversitesi rektörü Cemil Bilsel, nihayetinde Batı Avrupa ile Türkiye arasındaki jeopolitik ve kültürel ilişkileri etkileyeceği ümidiyle, Auerbach’a Türk öğrencileri hümanist gelenekte eğitme görevi vermişti. Kendi mesleğini icra etme hakkını elinden alan bir ülkeden geldiği için, bu görev Auerbah’ta illa ki çatışma yaratacak diye bir şey yoktu. İkircikliğinin sebebi daha ziyade Türk modernliğinin insanların en derinlerine işlemiş ırk temelli inançlar ve her tarafta iyice nüfuz etmiş bir antisemitizm tarafından şekillendirilmiş olması; ayrıca, 3.bölümde de göreceğimiz gibi, Auerbach’ın da bu antisemitizmin acısını bizzat yaşamış olmasıydı. (s. 117)

  • “Irk temelli inançlar” üzerine şekillenmiş Türk Modernizmi, bir de antisemitizm ile pekiştiriliyor. 40 Yahudi bilim adamına da “gelin Hümanist eğitim verin çocuklarımıza” deniliyor. Kürsü başkanlığı ve Bebek’te konformist bir yaşam ile Türk bilim adamlarının üç katı maaş da cabası. Bizim Tanpınar da Narmanlı Han’da kalıyor aynı dönemde.
  • Kitabın tümünde, Auerbach’ın Almanya, İtalya ve muhtelif yerlerdeki arkadaşlarına yazdığı mektuplardan yapılan alıntılarda yukarıdaki faraziyeleri destekleyen “tek” cümle yok. Ama şöyle bir mektup var:

“… konumu harika ama aynı zamanda nahoş ve hoyrat bir şehir burası, iki farklı parçadan oluşuyor. Tarihsel coğrafyasının pasını büyük ölçüde hâlâ koruyan Antik Yunan ve Türk kökenli eski Stambul ile 19. yüzyıl Avrupa sömürgeciliğinin adeta karikatürü, miadını doldurup çökmeye başlamış hâli olan yeni “Pera”. Aşırı derecede lüks eşya dükkânlarının kalıntıları, Yahudiler, Yunanlar, Ermeniler, envâi çeşit dil, grotesk bir sosyal hayat var. boğaz boyunca yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş, tam müzelik 19.yüzyıl konakları, yarı oryantal yarı rokoko tarzı Sultan ve Paşa konakları göze çarpıyor.” (s. 86)

Bu alıntıdan ben bir şey kırpmadım. Aynen bu kadar alıntı. Yazarın iddia ettiği “her tarafa nüfuz etmiş ırk temelli inançlar ve antisemitizm”i Auerbach’ın tasviri böyle. Eminim ki, Kader Konuk’un “varsayım”larını destekleyecek bir şey olsaydı Auerbach’ın mektuplarında yazılacaktı, “maalesef” yok!

“Türk hükümeti, faşizm mağdurlarına yardım etmiş olabilir, fakat söz konusu dönemde hükümetin kategorik açıdan Yahudi yanlısı olarak tanımlanamayacağını belirtmemiz gerekiyor. Bunun önemli göstergelerinden biri, Nazi zulmü mağdurlarına genel ilticâ hakkı tanınmamış olmasıdır…” (s. 117)

  • 1935 konjonktürünü, 2013’te hümanist yaklaşımla ele alınca işte böyle garabetler de kaçınılmaz oluyor. “Yahudi yanlısı olmak ya da olmamak” 1911 Trablusgarp- 1912 – 13 Balkan, 1914-1918 I.Dünya Savaşı, 1919-1922 Kurtuluş Savaşı yapmış, küllerinden doğup yeni Devlet tesisi etmiş Türkiye; henüz devletleşme sürecinin başında, bir de Nazi Almanyası ile çatışacak! Türkiye, Churchill ve Roosevelt, Stalin ile de mesafelidir yalnız Almanya ile değil. İsmet Paşa, bugün Abdülhamit için söylenen “Kurtlarla Dans”ı hakkiyle yaparak milletini, meselemiz olmayan savaştan korumuştur.

“ … toplama kamplarında çok daha müşkül durumlarda kalan adı sanı bilinmeyen insanları düşünelim. Türk yetkililer, tek tek her başvuruyu, başvuran kişinin arzu edilirliğine ve ülkenin modernleşmesine yapabileceği potansiyel katkıya göre değerlendirmiştir. Bir başka deyişle Alman bilimcileri insanlık namına kurtardıkları söylenemez…” (s. 117)

  • “İyi ki Yahudi soykırımını Türklere yüklememiş yazar” diyeceği geliyor insanın. Elbette, tek tek tüm Yahudi sığınmacıları davet edemezdik ülkemize. Hem siyasi hem ekonomik şartlar yüzünden ve elbette pragmatik olacaktık. Dârülaceze değildi o yıllar Türkiye. Konuk düşündü mü acaba; kitabın ithaf bölümünde adını andığı 30’a yakın kurum/kuruluş, onların kültürel ve politik faaliyetlerine yapabileceği potansiyel katkıya göre kendisini değerlendirip 2 ödülle takdis etmiş olmasın? Konuk’luğun bedeli vardır sanırım.

Yahudi Sığınmacılardan Ermeni Meselesine

1965 yılı, Ermeni meselesi için bir miladdır. Sovyet Rusya, Erivan’da ilk soykırım anıtını dikmiştir. 1878 Berlin Konferansına taraf olarak davet edilen Bogos Nubar Paşa ile kürt tarafı temsilcisi kürt Şerif Paşa, bu iki etnik unsuru beynelmilel arenada ilk kez temsil ediyorlardı. Lozan’da ise bertaraftırlar. 1923- 1965 Türkiyesi’nin, hele Auerbach dönemi Türkiye Cumhuriyeti’nin (1936 – 1947) böyle bir sorunu yok. Fakat konu “mimesis” olunca, tarihin anlatıma dayandığı tezi de destek verince “yansımalar” da çoğalıyor.

YAHUDİ sığınmacılar meselesinden Ermeni meselesine o kadar ışık hızı ile ve bağlam dışı bir geçiş yapıyor ki Kader Konuk, okurken donakalıyorsunuz. Daha Giriş kısmının 17. sayfasında:

“15.yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, İber yarımadası’nda gördüğü zulümden kaçan Sefarad Yahudilere kucak açmıştır. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu geleneğe dayanarak Avrupalı Yahudileri buyur etmesi şaşırtıcı değil öyleyse. Ama aynı Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi topraklarında yaşayan etnik ve dinî azınlıklara karşı düşmanca tavır takındığını da unutmamak lâzım. Zirâ, I.Dünya Savaşı sırasında zulüm gören tehcîr edilen ya da öldürülen Ermenilerin sayısı bir milyondan fazladır.

Yukarıdaki satırlar, Orhan Pamuk daha insaflıymış dedirtiyor insana. O, hiç değil 1 milyonda durmuştu. “zulum gören” mi, “tehcîr edilen” mi, “öldürlen” mi 1 milyondan daha fazla, yoksa hepsi 3 milyon mu kafalar hâlâ karışık.

Yazar, dipnot da vermiş: (s. 17, 4. dipnot)

“Türkiye, hâlâ bu suçu inkâr etse de, uluslar arası câmia Ermenilerin maruz kaldığı kötü muameleyi soykırım addediyor. Örneğin ulusaşırı (uluslar arası herhalde) faaliyet gösteren bir akademisyen olan Taner Akçam, I.Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni ölümlerinin soykırım olduğunu iddia ediyor. Bkz. Taner Akçam, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, New York Metropolitan Books, 2006.”

  • Hüküm verilmiş yazar tarafından: “Türkiye bu suçu inkâr etse de…”
  • Yazarın bu konu hakkındaki tek kaynağı, Taner Akçam. “Ulusaşırı faaliyet gösteren” bilim adamı. Sanırsın Etna Yanardağı. Belki hâlâ faaliyettedir.

Talat Paşa Suikastı

Auerbach’ın Berlin’in Charlottenburg semtinde çocukluk ve ergenlik devresini yaşadığını anlatan Konuk, birden Talât Paşa’nın da burada Hardenbergstraẞe ile Fasanenstraẞe’nin kesiştiği köşedeki Steinplatz’da güpegündüz öldürüldüğünü hatırlıyor.

“Zanlı, intikam peşinde bir Ermeni öğrenci olduğu için, bu olay yerel ve uluslar arası düzeyde geniş yankı buldu. Talat Paşa, bugün artık pek çok ülkenin tanıdığı Ermeni soykırımını azmettirenlerin başında geliyordu.”(s.78)

DİKKAT edelim. Talat Paşa, Osmanlı eski Dâhiliye Nâzırı ve sonra eski Sadrazam olduğu için değil de “Zanlı, intikam peşinde bir Ermeni öğrenci olduğu için, olay, yerel ve ulusal basında geniş yankı buluyor. Kim demiş “mimesis” !

Bir de 94. dipnot var: “Talât Paşa’nın Ermeni soykırımındaki rolü için bkz: Taner AKÇAM, A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility, New York Metropolitan Books, 2006.”

* 17. sayfadaki 4. dipnottan kestim-kopyaladım-yapıştırdım.

Teşekkür kısmındaki “maddi manevi desteğini esirgemeyen” onlarca kurum/kuruluş ve yüze yakın isim, yazardaki bilgi birikimi, konuya hâkimiyetini, geniş entelektüel çevresini yansıttığı gibi, bu zenginliğe kitabın İngilizce yazılışı da eklenince karşılığını bulmuş: “ German Studies Association En İyi Germanistik ve Kültürel Araştırmalar Kitabı Ödülü – 2012”, “American Comparative Literature Associaton – Rene Wellek Prize, 2013”

“Polemik” Kapıları

Elbette yazar, Auerbach’ı ele almakta ve onun metodolojisini Türkiye bağlamında değerlendirmekte özgürdür. Fakat, eser tarih üzerine çıkarımlarla dolu olunca, bu çıkarımlar da belge mihverli rasyonel tarih değil de şaşmaz bir şekilde Diaspora ve Ilımlı Liberal kitlenin 30 yıllık korosuna eşlik edince kuramdan ziyade “polemik” kapıları açılıyor.

Auerbach, “Avrupa Edebiyat Tarihi’ni, anlatım temelinde yansıtmak istiyordu. Konuk, mimesis’in mimesisini Türk Siyaset Tarihine nimesislemiş. Uzun uzadıya konuşmaya da gerek yoktu oysa. Elif Şafak’ın “Baba ve Piç”i üzerinden 1915 Tehcirini mimesis’leseydi, Piçliğimiz alanen meydana çıkacaktı. İnsafı için teşekkür borçluyuz kendisine.

Alman Konsolosluk yetkilileri ve Türkiye’de açılan Alman Sivil Toplum örgütleri ile Auerbach arasında olan ilişkileri, Türk siyaseti gibi yansıtma ya da pek itibârî ve sisli yorumları genele teşmil etme de kitaptaki su götürür yanlardan.

Alman Gezi Kulübü ( Deutscher Ausflugsverein – DAV)

Alman Emek Kulübü ( Deutsche Arbeitsfront)

Alman Elçi Keller’in 8 Mart 1938 tarihli “Türkiye Hakkında Yıllık Kültürel Rapor I” başlıklı istihbarat raporunun bir kısmında:

“Kültürel etkimiz, dilimizin yaygınlaştırılmasıyla güçlendirilmeli. Fransız örneğinin açıkça gösterdiği gibi; bir ülkeye uzun vadede kültürel olarak nüfûz etmenin yegâne yolu dilin yaygınlaştırılmasıdır. Alman dilinin savaş sayesinde burada yaşadığı canlanma, her türlü araçla desteklenmeli ve geliştirilmelidir.” (s. 179 – 46.dipnot)

Marburg Üniversitesi’nden emekli maaşını almakta devam eden Auerbach, Nazi kontrolünde Türkiye’de faaliyet gösteren bu derneklere üye olmakta beis görmüyor. Türkiye’de antisemitizm’in yaygınlaştığını söyleyen yazar; İstanbul Üniversitesi yerleşkesi civarına birbiri ardına açılan: Deutscher Buchverein (Alman Kitap Kulübü), Verein für das Deutschum im Ausland (Yurt Dışındaki Almanlar Cemiyeti) , Verein der Asienkämpfer (Asya Savaşçıları Derneği) adlı derneklerin özelde Alman propagandası yaptığı açık.

“1938’de okuma odasının başında bulunan Alman öğretmen Stumvoll, buraya gamalı haç şeklinde bir lamba asmayı kendine vazife bilince, Türk basını için iyi bir haber malzemesi ortaya çıkmıştır. Haber gazetesi, Türk halkını Nazi propagandasını ihbar etmeye çağırmıştır.”

(s.180 – 49. dipnot: Haber, 1 Ocak 1938 – Türkiye’de Nazi propagandası yapılması karşısında lakayt kalamayız! Nasyonal Sosyalist propaganda yatakları üniversitemizin yanı başına kadar sokuldu.)

“Stumvoll’un bir Türk lisesinde çalışıyor olması yangını iyice körüklemiştir. Türk polisi tarafından sorgulandıktan sonra, Stumvoll, tahrik edici Alman gazeteleri odaya sokmayı bırakmış, kamuoyundan gelen baskı karşısında başka ödünler de vermiştir.” (s. 180)

“Artan antisemitizm ve milliyetçilik”in olduğu ülkede 1938’de durumun bir yansıması bu.

Çelişkili Sonsöz

Yazar, Sonsöz’ünde (245-262. sayfalar), önceki sayfalarda dile getirdikleri ile çelişkiye düşüyor:

“Modernleşme reformları bir taraftan Batı Avrupa’ya benzemeyi desteklemiş, diğer taraftan da milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza etmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin tek taraflı yakınlaşmasını, yani Avrupa’ya yaklaşmasını, bir tür kültürel Mimesis sahnelemek diye düşünmeyi öneriyorum. (…) burada reformcuların ortak amacının bir taraftan Türkleri Avrupalılara dönüştürmek, diğer taraftan da salt taklitçiliğin sorumluluğunu üstünden atmak olduğunu göreceğiz. Modern ulusal özne oluşturmanın başlıca amaçlarından birinin bu olduğunu iddia ediyorum.” (s.116)

“Elinizdeki kitap, kışkırtıcı bir sav ortaya atıyor: Modern Türk kimliğinin yalnızca Kemâlist kadrolar tarafından kurulmadığını; sığınmacıların, yani Türkiye toplumu

(çünkü Türk toplumu diye bir şey yoktur, olmamalı, olamaz!) içerisindeki ayrıcalıklı yabancıların bu kimliğin inşasında önemli bir rol oynadığını öne sürüyor.” (s.18)

116’daki sözler “perhiz” ise; 18 sayfadaki sözler “lahana turşusu” oluyor bu durumda.

Hatta, salt taklitçi, milletin özgüllüğü anlayışını muhafaza eden (aradaki tezat ayrı bir mesele) , modernleşmedeki sorumluluğu üstünden atmak isteyen (?) ama ırkçı ve antisemit algının kapısını açarak Alman sığınmacı bilim adamlarını zor duruma düşüren ilk dönem Cumhuriyet modernleşmesinin, bakınız kitabın Sonsöz’ünde nasıl medhiyesi yapılıyor:

“ Soğuk Savaş yıllarında bilimciler ve yazarlar, laikliği ve toplumsal âhengi savunmak için Türkiye’nin hümanist mirasına başvurmuştur. 1970lerde aşırı milliyetçilerle solcular arasındaki şiddetli çatışmalar, Türkiye’nin akademik elitini derinden etkilemiş, mesela klasikçi Suat Sinanoğlu’nu Cumhûriyet’in ilk yıllardaki idealini savunmaya itmiştir. … Ne var ki; siyâsî hizipçiliği aşıp Türkiye’nin ilk yıllardaki vizyonunu diriltme çabası kısa ömürlü oldu.” (s. 248)

248. sayfa ile yazar, okura 3 kıble sunuyor:

1-    Cumhuriyet kültür reformları, salt taklitçi, Avrupa Hümanitesi merkezli, Osmanlı ve İslâm mirasının reddi esasına dayalıdır. Gerektiğinde sorumluluğu onlar üzerine atmak için, Türk Modernleşmesi İnşasında Yahudi Alman bilim adamları çalıştırılmıştır.

2-    Her ne kadar, Alman sığınmacılar eşliğinde olsa da hümanist reform“Modern Ulusal Özne”yi hedef alan milliyetçi ve antisemit nosyonla oluşturulmuştur. (Hasan Âlî Yücel ve faaliyetleri hâriç. Çünkü o, Kripton Gezgeni Halk Şûrâsı Encümeni ve Türkiye’de “konuk” Maarif Vekili.

3-    “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” (s. 248’den mealen)

Esas Hakkında Mütâala

Kader Konuk, Sonuç kısmında “esas hakkında mütâala”sını veriyor. Önce pek “hümanist” bir cümle:

“Tarihin her zaman bir anlatının ürünü olduğu söylenebilir. Fakat taraflı anlatım bazen aşırıya kaçıyor.” (!!!)

Sonuç: Türkiye’deki Antisemitizmin, mültecilerin Türk sularında ölmesinde ülkenin oynadığı rolün kürt, Ermeni ve Rum vatandaşlara uygulanan zulmün örtbas edilmesidir.

1915 Ermeni soykırımının resmen tanınması, hâliyle Osmanlı tarihinin gözden geçirilmesi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girebilmek için geçmesi gereken önemli bir sınav hâline gelmiş durumda.

Ermeni soykırımının fâili olarak Türkler fikrine karşı; Yahudi soykırımında kurtarıcı rolü oynayan Türkler imgesi koyuluyor. Bu imge, sözgelimi; Türkiye’nin eski Fransa Büyükelçisi Behiç Erkin’in yakın zamanda yayımlanan biyografisinde de karşımıza çıkıyor. Burada Erkin’in Fransa tarafından sınırdışı edilerek toplama kamplarına yollanacak binlerce Türkiyeli Yahudiyi kurtardığı söyleniyor. Türk yetkililer, Türk Schinidleri denilen böyle elçi ve konsolosları bulup uluslar arası camianın ilgisine sunmak için sürekli çaba harcıyor. Büyükelçi Erkin ve 1940lı yılların başında Türkiye’ye gelmelerine olanak sağlayarak on sekiz bin kadar Yahudiyi kurtarmada oynadığı rol hakkındaki bir Hollywood filmine sponsor olmak da bunlardan biri.

Geçmişin böyle siyasallaştırılması nâdir değil…(s. 253-254-255)

Onca Yahudinin katlinden hanidiyse Türkleri sorumlu tutacak. 18.000 Yahudi az, hepsini Hitler pençesinden neden kurtaramadınız hı? demeye getiriyor.

Nuri Bilge Ceylan’ın Kan Film Festivali’nde ödül alırken yaptığı teşekkür konuşmasındaki cümleyi hatırladım bunları okurken:

“Ödülü; bölünmüş, güzel ve yalnız ülkeme armağan ediyorum.”

Türkler… Ne Muhammed’e ne İsâ’ya, ne Musâ’ya yarandılar. Oğuz Atay haklı: “BAT DÜNYA BAT!”

TANPINAR : PAYLAŞILAMAYAN BİR GÜL…BU KARANLIKLARDA”

Tanpınar… romanları, makaleleri, mektupları ve anılarında her ne kadar “eşik”te kalmasının ızdırabını anlatsa da, her siyasî fraksiyonun kültür fikirlerini pekiştirmek için

kendisine gönderme ve atıflarda bulunduğu tükenmek bilmez bir membadır. Kader Konuk da Tanpınar’ın “Yaşadığım Gibi” deneme antolojisini “Anlamak İstediği Gibi”

bir kaynak addetmiş.

“Yabancı Diller Okulu başkanı unvânının kâğıt üzerinde kaldığı sonucuna varan Auerbach; hayâl kırıklığıyla görevinden istifâ etmiştir. Auerbach’a göre geçiş evresi bir boşluktan başka bir şey yaratmamıştır. Zîra; sorumsuzca ve acemîce yapılan deneyler, tüm süreci çok zorlamıştır. Bu eleştiriyi yapan yalnızca Auerbach değildir elbette. 3. bölümde açıkladığımız nedenlerden ötürü, görüşlerini alenen ifade etmekte daima zorluk çekmiştir. Buna karşılık İstanbul Üniversitesi modern Türk edebiyatı profesörü Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Türk meslektaşları, Osmanlı’nın son dönemine ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına damgasını vuran sayısız yeniden başlangıç ve kopuşa dâir eleştirilerini hiç sakınmamışlarıdır. Sonraki yıllarda reformlar hakkındaki görüşlerini yazan Tanpınar, kültür politikalarının süreksizliğinin toplumun geneline epey zarar verdiği sonucuna varmıştır.” (s. 198-199)

Dipnot da vermiş yazar: Yaşadığım Gibi, s. 32-33

Tanpınar’ın birçok denemesinde, Tanzimattan Cumhuriyete kültür reformlarındaki devamsızlıklardan muzdarip olduğunu okuruz.

  • Halbuki cemiyet hayatının en büyük sırrı, millî benlikteki devamdır.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1969, s.83)
  • “Hayatımıza kaç türlü zevk hâkim? Cemiyetimizin bence en büyük meselesi, ard arda medeniyet ve kültür değiştirmesidir.” (a.g.e. s. 550)
  • “De Bussy’i Wagner’i sevmek ama Mâhur Beste’yi yaşamak… Bu bizim tâlihimizdi!” ( Huzur, s.143 – 13.bsk. Dergâh Yay.)
  • “Birisi eski bir medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmış kiracısı olmasınlar. İkisi arasında kaynaşma lâzım.” (Huzur, s. 251)

Bu şikâyetler, Ahmet Mithat Efendi’den, Yahya Kemâl’e, Hâlide Edip’e , Yakup Kadri’ye, Peyâmî Safa’ya ve hatta Oğuz Atay’a kadar Türk enteljensiyasının en büyük varoluş problemlerinden biri. Tanzimatla başlayıp 2013 Türkiyesi’nde dahi oturmamış buhranı; Auerbach ve İstanbul Üniversitesi kesitinde ele almak ne kadar objektif olabilir?

    Daha garibi, Tanpınar’dan yapılan alıntının bağlamından koparılıp “amaca uygun hâle” sokulmuş olması.

“Âlî Paşa’yı Encümen-i Dânîş’i sessiz sadâsız kapatmaya sevk eden sebep ne idi? Niçin Reşit Paşa gibi Auguste Comte’un dostu olacak kadar entelektüel bir adamın eliye açılan Tanzimat, olduğu yerde bocaladı? Osmanlı Dârülfünûnu neden 1908’e kadar bocaladı? Niçin o kadar hızla şevkle başlayan hareketler hep yarıda kaldı? Ve neden onların yarıda kalması için, Cevdet Paşa’nın tabiriyle: “bahaneler” aradık?

“Bütün bu tereddüdler, ilgâlar, yeniden başlamalar, elindeki işin ortasında vazgeçmeler, sonra vazgeçilenin arkasından duyulan üzüntü ve pişmanlıklar, kültür ve sanat meselelerine hayattaki yerini bir türlü verememekten, onların lüzumunu ve istiklalini kabul etmemiş olmaktan ileri geliyor.” (Yaşadığım Gibi, s. 33)

Tanpınar, Tanzimat mihverinde genel bir panorama çiziyor kültür hayatımızdaki tembellik ve kaos üzerine. Bu kaosu, Auerbach’ın teşrih masasında neşter gibi kullanıp, organ nakli yapmak Kader Konuk’un bilim insanlığı ile alakalı.

Tanpınar aslında cevap da veriyor Kader Konuk’a:

“Tarihe bugünün hesapları arasından bakmazsan bu memleketin de herhangi bir memleket gibi yaşadığını kabul edersin. Aradaki fark, bizde orta sınıfın teşekkül edememesidir. Her an doğmak için hâdiseleri zorlamıştır. Fakat doğamamıştır. Ayrılık manzarası buradan gelir.” (Huzur, s. 252 – Mümtaz’ın (Tanpınar’ın) Orhan’a cevabı)

Ben, Auerbach ve kuramı üzerine bilgilenmek isteyenlere kuramdan daha fazlasıyla karşılaşacaklarına “hazırlıklı olmaları” bağlamında bunları yazdım. Edebiyat mı? Galiba o, ölüyor. Edeb Yâ Hû!

[1] A.g.e., s. 116

[2] s. 17-18-19-78

[3] s. 86

[4] s. 41

 

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma

Hamdi Yılmaz’a Cevap

Gazeteci Hamdi YILMAZ'ın 15 Haziran 2012 tarihinde Anayurt Gazetesi'nde yazdığı "Halûk Harun Duman'ı Tanıyanınız var mı?" başlıklı yazısı ve Enver MURAT'ın bu yazıya cevabı.

Halûk Harun Duman'ı Tanıyanınız var mı?

Hamdi YILMAZ

Bu Beyefendi beni tanımıyormuş. Karadenizli Temel’in dediği gibi O beni tanımıyorsa, ben de O’nu tanımıyorum. Ama, gerçekten tanımıyorum. Eğer o önemli biriyse benim tanımamam O’nun yok olduğu anlamına gelmiyor. Belirtelim de, kendisinin yaptığı hatayı tekrarlamayalım

Madem yazıya Temel ile başladık, bir Temel fıkrası daha anlatalım, Temel, yeni tanıdığı kişinin Hıristiyan olduğunu öğrenince adama okkalı bir tokat atmış. Gerekçesini soran Hıristiyan’a da “Siz Hz. Isa’yı çarmıha germişsiniz” demiş. Adam “O iş 2000 yıl önceydi” dediğinde de “Olsun ben daha duydum” cevabını vermiş. Bizim bu yazı biraz o hesap olacak.

Continue reading

Leave a Comment

Filed under Araştırma, Basın

Sinema: Kitaba Geçen Sinema Eleştirileri

-Türk Dili (Eleştiri Özel Sayısı), Nr: 142, Temmuz 1963-

Sinema:

Kitaba Geçen Sinema Eleştirileri

Sinema eleştirisinin kuramsal yönü, ilke­leri üzerinde kitap biçiminde yayımlanmış her hangi bir inceleme yoktur. Bu konudaki tek tük çalışmalar, tıpkı arada bir yapılan açık oturumlar, soruşturmalar gibi hep dergi say­falarında kalmış ya da sinemanın genel sorun­larını ele alan kitapların birkaç sayfasına sıkıştırılmıştır. Sinema eleştirisi bugün de bu konuda uzun soluklu bir araştırmayı göze alacak insanı bekliyor. Doğrudan doğruya sinema eleştirisi örnekleri için de yine çokluk, gazete ve dergi sayfalarına başvurmak gere­kiyor. Ama bu arada, eleştirilerini büyük oku­yucu kütlesinin ulaşamıyacağı eski-yeni bu gazete ve dergi sayfalarından kurtarmağı de­neyenler de yok değil. Bu yazıda da böyle bir denemeye girişen eleştirmenlerin yapıt­larından söz açacağız. Böylelikle, okuyucu daha kolaylıkla edinebileceği bu kitaplar yardımiyle hem sinema eleştirisinin uygulama alanındaki örneklerini görebilecek, hem de bu örneklerden sinema eleştirisinin ilkeleri üzerin­ de kendi kendine birtakım sonuçlara varabile­cektir.

Sinema eleştirisinin ilkeleriyle ilgili kitap gibi, bu eleştirinin tarihi üzerinde de her­ hangi bir kitap yoktur. Yalnız, René Jeanne ile Charles Ford'u n ortaklaşa hazırladıkları Le Cinema et la Presse, 1895-1960 (Paris, 1961) bu boşluğu hiç olmazsa Fransa için, doldur­ maktadır. Le Cinema et la Presse (Sinema ile Basın), konuyu şu üç açıdan ele almaktadır: Basında sinema, sinema basını, sinemanın bir haberleşme aracı olarak basınla yarışması. Görüldüğü gibi kitap doğrudan doğruya bir Fransız sinema eleştirisi tarihi değildir; fakat kitabın genişçe bir bölümü, Fransa'da günlük basında ve süreli yayınlarda sinemanın nasıl yer aldığını, sinema basınının, bu arada sine­ma eleştirmenliğinin nasıl geliştiğini anlatmağa ayrılmıştır. Konunun tarih yönünü araştıran bu yapıttan sonra, bugün artık tarih olmuş ilk sinema eleştirileriyle işe başlıyabiliriz. Bu alanda en tanınmış üç örnekten en eskisi,

S. A. Luciani adlı İtalyan eleştirmeninin 1921 de yayımlanan "Verso una nuove arte: 11 cinematografo ( «Yeni bir sanata doğru: Sinema», Roma, 1921) adlı yapıtıdır. 1950 de ölen Lu­ ciani, bu kitapta, 1911 yılında başladığı ve «II Tempo» ile «II corriere italiano» da yayım­ ladığı eleştirilerinden yaptığı seçmeleri top­ lamaktadır. Fransız eleştirmeni Louis Delluc'ün Cinéma et Cie. (Sinema ve ortakları, Paris, 1919) daha eski tarihlidir ama içinde yer alan eleştiriler Luciani'ninkilerden biraz daha sonradır. Sinema eleştirisinin kurucusu sayılan, 1916-21 arasında «Film», «Ciné-Club»,

«Cinéa» gibi sinema dergilerini yöneten Delluc, adı geçen kitabında bu dergilerde çıkan ya­zılarından bazılarını derlemiştir. İtalyan asıllı olan, fakat Fransa'da yaşayıp Fransızca yazan Ricciotto Canudo sinema eleştirisi kuruculuğunu Delluc'le paylaşabilecek çapta bir eleş­tirmen sayılır. «Yedinci sanat» deyiminin de bulucusu olan Canudo'nun 1923 teki ölü­müne kadar sinema üzerine yayımladığı eleştiri­lerden en önemlileri Fernand Divoire tarafın­dan toplanıp L'Usine aux images (Görüntü fabrikası, Paris, 1927) adıyla yayımlanmıştır. Fransa'da Delluc'tan sonra, kitap biçiminde yayımlanan eleştiri yazıları, tarih sırasına göre şöyledir: 1918 yılından beri sinema eleştirileri yazan, 1920-28 arasında zamanın en önemli edebiyat dergilerinden sayılan «Mercure de France»ın sinema eleştirilerini kaleme alan Léon Moussinac, bunlardan bazılarını Naissance du cinéma (Sinemanın doğuşu, Paris, 1925) da topladığı gibi, 1929 da ikinci bir eleştiri derlemesi olan Panoramique du cinéma (Sinemaya toplu bakış, Paris, 1929 )yı yayım­lamış, 1946 yılında da Age ingrat du cinéma (Sinemanın yeniyetmeliği, Paris, 1946) da ge­rek önceki kitaplarda yer alan, gerekse sonradan yayımladığı eleştirilerini bir araya getirmiştir. Sinema eleştirmenliğine Moussinac'la hemen hemen aynı yıllarda başlıyan Goncourt Akademisi üyelerinden Alexandre Arnoux da ses­ siz sinema çağından İkinci Dünya Savaşı sonra­ sına kadar yayımladığı eleştirilerden bir seç­meyi Du muet au parlant (Sessizden sözlüye, Paris, 1946) da okuyuculara sunmuştur. Yönet­menliğe geçmeden önce sinema eleştirmenliği yapan René Clair'in Réflexion faite (Olgun düşünce, Paris, 1951) kitabı bu yazıda sırala­nan sinema eleştirisi toplamalarından oldukça değişiktir. Clair bu kitabında 1922-35 arasın­daki eleştirilerinden örnekler alıyor, sonra her örneğin ardından o zamanki düşünceleriyle bunlar üzerinde 1950deki düşüncelerini karşı­laştırıyor. Roger Régent'in Cinéma de France (Fransa'nın sineması, Paris 1948) adlı kitabı, bu eleştirmenin Alman işgali sırasında, 1941-44 arasındaki yazılarını bir araya getiriyor. Bunu tarih sırasıyla 1945-46 arasındaki eleştirilerini toplıyan «Les Nouvelles Littéraires»in yazarı Goerges Charensol'ün Renaissance du cinéma Français (Fransız sinemasının yeniden doğuşu, Paris, 1946) izliyor. 1947den beri «Figaro Littéraire»in sinema eleştirmenliğini yapan ve tanınmış romancı François Mauriac'ın oğlu olan Claude Mauriac da bu eleştirilerinden seçmeleri VAmour du cinéma (Sinema aşkı, Paris, 1954) datoplıyarak Charensol'a katılıyor. Fransızca yayımlar arasında en son örnek, savaş sonrası Fransız eleştirmenlerinin en ün­ lüsü olan André Bazin'in 1958 yılında ölümün­ den az önce yayımlanmıya başlıyan, fakat ancak geçen yıl tamamlanan dört ciltlik eleştiri «külliyat»ıdır. Qu'est-ce que le cinéma? (Sine­ ma nedir?) genel başlığı altında yayımlanan bu ciltler şu adları taşımaktadır: /. Ontologie et langage (Varlıkbilim ve dil), //. Le cinéma et eles autres arts (Sinema ve öbür sanatlar), ///. Cin éma et sociologie (Sinema ve toplumbilim) IV. Une esthétique de la réalité: Le néo-réalisme (Bir gerçek estetiği: Yenigerçekçilik).

Kitap biçimindeki sinema eleştirileri ala­nında zenginlik bakımından İtalya, Fransa'yı izlemektedir. Üstelik bu toplamaların hemen hepsi 500-600 sayfalık hacimleriyle Fransa'daki örneklerini aşmaktadır. Bunların başında, Ma­ rio Gromo'nun «La Stampa»da 1931-55 yıl­ları arasındaki eleştirilerini topladığı Filmvisti (Görülmüş filimler, Roma, 1957) gel­mektedir. Bugünkü İtalyan sinemasının kuram­ sal yönden dayanakları olan «Cetro Sperimentale di Cinematografia» adlı enstitünün ve bu öğretim kurumunun yayın organı «Bianco e Nero» nun yöneticisi olan, «yenigerçekçilik» terimini ortaya atan Umberto Barbaro'nun çeşitli eleştirileri, 1959daki ölümü üzerine Lorenso Quaglietti tarafından bir araya getirilerek Servitu e grandezza del cinema (Sinemanın köleliği ve yüceliği, Roma, 1962) adı altında yayımlanmıştır. Barbaro'nun ar­ kadaşı olan Luigi Chiarini'nin 1954-57 arasında «II Contemporaneo» ile «Cinema Nuovo»daki yazıları da Panorama del cinema contempo­ raneo (Çağdaş sinemanın panoraması, Roma, 1957) başlığıyla yayımlanmıştır. «Cinema Nuo- vo» adlı derginin yöneticisi eleştirmen Guido Aristarco'da 1958-61 arasında bu dergide gerek kendisinin gerekse arkadaşlarının yayım­ladıkları eleştirileri // mestlere del critico (Eleş­ tirmenin işi, Milano, 1962) adlı kitapta bir araya getirmiştir.

İngiltere'deki bu çeşit yayımlar oldukça eski tarihlidir. Tanınmış sinema tarihçisi Paul Rotha'nın 1928-58 arasındaki eleştirilerinden seçerek meydana getirdiği Rotha on the Film (Rotha'nın filim üzerine düşünceleri, Londra, 1956); Forsyth Gardy'nin İngiliz belge-filim okulunun kurucusu John Grierson'un 1930-45 arasındaki eleştirilerinden seçerek meydana getirdiği Grierson on Documentary (Belge-filim üzerine Grierson'un düşünceleri, Londra, 1946) 1934-37 arasında BBC radyosunda sinema eleştirileri yapan İngiliz eleştirmeni Alistaire Cooke'un 1935 sularındaki İngiliz-Amerikan eleştirilerinden seçtiği örneklerle meydana ge­ tirdiği Garbo and the Night Watchmen (Garbo ile gece bekçileri , Londra, 1937); «The Ob- server» gazetesinin eleştirmeni C. A. Lejeune'ün 1936-47 arasındaki yazılarından derlenen Chestnuts in Her Laps (Kucağındaki kestaneler, Londra, 1947); James Agete'in iki ciltlik Around Cinemas (Sinemaların çevresinde,Londra 1946, 1948), hem eleştirmen hem karikatürcü olan ve eleştirilerini karikatürle süsliyen Ric­ hard Winnigton'un Drawn and quartered (Çizilmiş ve haftalık, Londra, 1948) 1943-48 arası eleştirileri bu ülkedeki bu çeşit yayımların tamamını kapsamaktadır. Birleşik Amerika'da ise, bu çeşit yayının ancak tek ör­neği vardır. Romancı ve sinema oyunculuğunu eleştirmenlikle birlikte yöneten James Agee'nin 1941-48 arasında «The Nation» ile «Time» dergilerinde yayımladığı eleştirilerden meydana gelen Agee on Film (Agee'nin filim üzerine düşünceleri, New York, 1958).

Nijat ÖZÖN

Leave a Comment

Filed under Araştırma

Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları

Feyyaz Kayacan ve "Lütfiye Abla'nın Unutkanlıkları" 

 Dr. Ersin ÖZARSLAN*

Feyyaz Kayacan [Fergar] yurt dışında şair, yurt içinde ise hem şair hem hikâyeci kimliği ile tanınan bir sanatkârdır. Ayrıca tek kitaptan ibaret romancılığına da işaret etmek gerekir. 1919’da İstanbul’da doğan Kayacan, baba tarafından soylu bir Osmanlı ailesine mensup olup, paşazâdedir. Amcalarından biri Washington’da Osmanlı elçisi olarak görev yapmıştır (Gürpınar 2003). Saint Joseph Lisesi’nden mezun olan Kayacan yüksek öğrenim için Paris’e gitmiştir. Paris’te École Libre des Sciences ve İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve iktisat öğrenimi görmüş; fakat yayıncılık, mütercimlik ve yazarlıkla geçirmiştir. 1939’dan beri yaşamakta olduğu İngiltere’de BBC Türkçe yayınlar kısmı idareciliğinden emekli olmuş ve 1993’te Londra’da ölmüştür.

İlk kitabı onaltı yaşında lisede öğrenciyken Feyyaz Fergar adıyla çıkardığı Les Gammes Insolites-Poemes suivis de Destructions’dır[1](Turan 2006: 96).  İkinci kitabı 1943’te İngiltere’de Fransızca şiirlerini topladığı Gèstes à la Mer’dir[2]Türkçe şiirlerini Kaşık Havası (1976) ve Benim Örümceğim Başka, (1982) adlarıyla İstanbul’da; İngilizce şiirlerini ise A Talent for Shrouds (1991) adıyla İngiltere’de neşretti. İngiltere’ye gidişinden bir süre sonra tabiiyetini değiştirdi. Bu durumdan “sarsıntıya” varan bir rahatsızlık duydu ve kökleriyle münasebetini ana diliyle sürdürme dürtüsüyle Türkçe yazmaya başladı.

1950 Yıllarının başlarında, Yeditepe’de “Londra Mektubu” başlığı altında yazılar yayımlamaya başlamış; Yenilik, Ufuklar, Yeni Ufuklar, Seçilmiş Hikâyeler Türk Dili gibi dergilerdeki tercüme ve hikâyeleriyle dikkat çekmiştir. 1957’de Kayacan’ın Şişedeki Adam adlı ilk hikâye kitabı Yenilik Yayınları arasında yayımlanmıştır. İlk hikâyelerini ve ilk hikâye kitabını neşreden Nâim Tirali’yi yıllar sonra “velinimetim” diye överek yüceltmesi (Tirali 2002), dışarıda yaşayan bir yazarın, ülkesinde gördüğü ilgiye karşılık verişi olarak anlaşılabilir.

Şişedeki Adam’dan çok önce,  II. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere intibalarını, şuur akışı tekniğiyle kurgulayıp yazdığı Sığınak Hikâyeleri ile 1963’te Türk Dil Kurumu hikâye armağanını almıştır (Gürpınar 2003).Böylece Türk edebiyatında hikâyeci kimliği ile öne çıkmıştır. Daha sonra Cehennemde Bir Yusuf (1964),Gibiciler (1967),Hiçoğlu’nun Serüvenleri(1969), Bir Deli Değilin Defterleri (1987) adlı hikâye kitapları, Çocuktaki Bahçe (1983) adlı romanı ve Mutlu Azınlık (1968) adlı kısa oyunlardan ibaret kitabı neşredilmiştir.

Türkiye’ye kısa süreli geliş gidişlerinde “dostlarıyla özlem gidermekten artan zamanlarında kendi para­sıyla kitaplarını” yayımlatmanın yollarını aramıştır. Kayacan, “bin bir zorlukla bastırdığı eserlerinin çoğunun parasını vererek yayımlatmış, ama “sonra o kitaplardan hiçbir haber alama”mıştır (Gürpınar 2003; İleri 1993). Yaşarken eserine ciddi bir ilgi gösterilmeyen Kayacan’ın Türkiye’de gönlünce tanınıp, isim yapmak arzusunu kitapları hakkında yazılan “küçük bir tanıtma yazısı” üzerine duyduğu sevinçten anlamak mümkündür (Gürpınar 2003).

Kayacan’ın yazdıkları belli bir ilgi ile karşılanmışsa da münferit değerlendirmelerden ileri gidilememiş ve yazar bugüne kadar toplu bir değerlendirmeye tâbi tutulmamıştır.

Melisa Gürpınar (2003)’ın teşvik edici ifadelerine karşılık, Selim İleri (1975), önce Kayacan’ın dilini “giderek soyutlaşan, dahası anlamsızlaşan” bir dil olarak değerlendirmiş, yazdığı hikâyeleri “yabancıladığını” söylemiştir. İleri, yıllar sonra, yazarın ölümünün ardından yaptığı bir değerlendirmede daha mültefit hatta övgü dolu ifadeler kullanmıştır:

“Feyyaz Kayacan Öykü sanatına, öykü diline, yenilikler getirmiş bir sanatçıydı. Sözcükleri seçişte söz dizininde, anlamın aktarılmasında alışılagelmiş yöntemlere bilinen tarzlara büyük bir yakınlık duymayan yazar, dili zorluyor, hatta dilin özek çivisini oynatıyordu.” (İleri 2003: 16)

Ayfer Tunç (2006: 2-3), Feyyaz Kayacan’ı Yeni Türk Edebiyatı’nda oluşan  ve “güçlü bir damar olarak günümüze kadar” ulaşan “Türk anlatı geleneği” içinde farklı bir yere oturtur. Bu güçlü “damarın tümüyle dışına çıkan ve başka bir damarı işaret eden yazarlar” arasında Tunç’un aklına gelen ilk iki isimden biri Kayacan’dır.

Onun hakkında, kimileri “düşünce ve kurguya önem veren, yola çıkış noktasını özden çok biçime dayandıran bir yazar olarak göründü” şeklinde genel hükümler belirtmiş (TDÜA VI: 3182); kimi “modernist” ve “edebî tecridi en uç noktalara taşıyan” hikâyeciler arsında saymıştır (Akçay 2006). Kimi “Türkçe hikâyeciliğin temellerinden” biri addetmiş, (Rıza 2006), kimi de “elli kuşağı” diye adlandırılan hikâyecilerin öncüleri arasında göstermiştir:

 “Öykü dilini gramerinden noktalamaya değiştirmek, gerçeğin boyutlarını masal boyutlarıyla açıklamak, öykü zamanlarında kaymalar oluşturmak, sınıfsal farkları simgeler, olaylar ve mizahla çizmek bence bu kuşağın öykülerinin özellikleri arasında. Elbet bu kuşağın yazmaya başladığı günlerdeki öykü öncülerini, Sait Faik, Nezihe Meriç, Vüs'at Bener, Feyyaz Kayacan, Tahsin Yücel ve Bilge Karasu'yu, öykümüze onların getirdiklerini de anımsamak gerekli…” (Sezer 2003).

Kayacan’ın üç dilde birden yazmasına, bunlardan Türkçe ve İngilizce’nin “haklarını sonuna kadar verdiğini”,  zenginleştirdiğini”, “hatta bu dilleri ateşlediğini rahat rahat söyleyebilirim” diyen Güven Turan (2006)’ın aksine, Enis Batur’un şu ifadeleri sarf etmiş olması düşündürücüdür:

“Feyyaz Kayacan’ın hem Fransızca, hem İngilizce yapıtları var ama, gene de tamıtamına çok dilli sayabilir miyiz Türkçe’nin bu soy yazarını, emin değilim” (Batur 2004).

Kayacan’ın hikâyeleri hakkındaki değerlendirmeler ana hatlarıyla müspet olmakla birlikte okuyucuda aynı karşılığı bulması mümkün olmamıştır. Selim İleri bu hususa şöyle dikkat çekmiştir:

“Yirmi yıl önce, Feyyaz Kayacan’ın Çocuktaki Bahçe adlı romanını, şaşırtıcı dil ve anlatım inceliklerine vurularak okumuştum. Hiç değilse, edebiyatseverlerin Çocuktaki Bahçe'ye ilgi göstereceğini sanıyordum. Çıt çıkmadı. Çocuktaki Bahçe sessizce yitti.” (İleri 2001)

Gerçi “kullandığı dilde çağrışımlara ve ironiye yer veren anlatımından dolayı «Türk Edebiyatının şen kirpisi» olarak adlandırılmış” (Barbarosoğlu 1993), bu dil dolayısıyla Türk Dil Kurumu armağanı ile taltif edilmiştir, ama durum değişmemiştir. Fakat Feyyaz Kayacan, “her zaman, en alaycı anında bile, en eleştirel olduğunda bile şen şatır bir yazar” (Turan 2006: 97)  olarak kalmış, ilgisizlik karşısında tavrını değiştirmemiştir.

Kendi neslinin dışında, farklı ve çarpıcı bir dil kullanan Kayacan çağrışım ağırlıklı kelime seçimiyle kendini diğerlerinden ayırır. Hakkındaki bazı değerlendirmelere karşı söyledikleri hikâye anlayışını ortaya koyar niteliktedir:

 “Ben gerçekçi bir yazar değilim. Olmam da. Buna engel duygu evrenimin biçimlendiği çocukluk yıllarımdan kalma oşarma eğilimi. Bir yere dek eksiklik bu. Ama olanakları türeten de eksiklik gene. Alegorik öykü yolu bende bu oşarma eğilimine denk düşen biricik yol.” (Kayacan 1975).

Hikâyelerinde başlangıçtan beri muhtevadan ziyade şekle, ne anlattığından ziyade nasıl anlatacağına kafa yorup emek veren Feyyaz Kayacan bu tavrını 1987’de neşrettiği Bir Deli Değilin Defterleri adlı kitabına kadar sürdürür. Bu kitaba kadar nesir dilinden ziyade şiir dilinin imkânlarına yaslanarak tahkiyesini ören yazar, ifadede yer yer müphemiyete varır. Buğulu, örtük zaman zaman çok anlamlı,  bazan da anlamsızlığa ulanan kelime tasarrufu ve cümle yapılarıyla yürüttüğü anlatımıyla üslubuna bir renklilik ve farklılık kazandırmayı başarmıştır. Anlatımındaki kapalılığa ilave olarak rahatlığı, sınır tanımazlığı, cesareti, alaycılığı ve hicve varan tenkidî tavrının da belirtilmesi gerekir. Bu özellikleri, onu yeni, özgün ve şaşırtıcı bir yazar hâline getirmiş ve bu yolla dikkatleri üzerine çekmiştir.

Yazar anlatıcı, sanki seyrettiği hususî bir hayatın kroniğini tutmakta veya onları gözleyip zapta geçirmektedir. Fakat bütün anlattıkları, gözüyle gördüğü, gözlemlediği hatta yaşadığı gerçekten başkadır.  O ne gördüğü, ne gözlemlediği ne de yaşadığı gerçeği doğrudan doğruya aktarmaz, anlatmaz, yansıtmaz. Anlattığı aktardığı, yansıttığı gerçeklerin tamamı, onun görüp, gözleyip, yaşadıklarının belli bir benlik, gönül ve dil zemininde söze, metne dönüştürülmüş hâlidir.

O, ne dediği vasıtasız ve birebir anlaşılan yazarlardan değildir. Söyledikleri, şiir dilinin imkânlarıyla örülmüş ifadelerin arkasında kalır, kendini gösterip ele vermez. İfadelerinde «çok açık ve anlaşılabilir» olduğu hissini veren belirli bir müphemiyet hüküm sürer. Bu müphemiyetin sebebi ne ifadesindeki kapalılık, ne de şiir dilinin çok anlamlara gebe, tahayyüle, tedaiye açık hatta muhtaç yapısını kullanmasıdır. Asıl sebep, seçtiği kelime ve kavramları nesir dilinde karşılaşılmayan şaşırtıcı, çarpıcı hatta garip bağdaştırmalarıdır:

 “çok verimli düşlerinden birinde ün terzilerine boyunu gene ölçtürdükten, tümcelerinin derinliğine eleştirmeleri gene batırıp çıkardıktan sonra uyandı.” …“Kalem büyük bir yapıtın boğuk dölütüyle birlikte yere düştü.” …“Bir benzetim daha epitmekten kendini alamadı.” …“gazeteden alıp kestiği haberin düzinelerce kopyasını çıkartarak, tümcelerinin ve dehasının yalayıcılarına göndermişti.”  (Bütün Öyküler, 249-252)

İnsanın, eşyanın ve dünyanın hâli onda durmadan değişir. Bu bir istikrarsızlık gibi görünürse de yazdığı her şey olanca unsurlarıyla bir tutarlılığı yansıtır. Bu hâle bir ad vermek gerekirse istikrarsızlığın istikrarı, tutarsızlığın tutarlılığı denebilir.

Hikâye, öteden beri, nesirle şiir arasında yer alan bir form olarak anlaşılır. Buradan hareketle bazı hikâyelerin daha çok şiir kutbuna, bazı hikâyelerin de masal kutbuna yakın durduğu kabul edilir. Feyyaz Kayacan’ın hikâyelerinde de bu hususu görmek ve tespit etmek mümkün iken, onun bazı hikâyelerinin bu tasnifi zorladığı görülür. Çünkü onun hikâyeleri arasında hem masal hem şiir kutbuna aynı derecede yakın olan, her iki kutupta değerlendirilebilecek hikâyeler yanında hiçbir tasnife sokulamayacak metinler de vardır.

Bir Deli Değilin Defterleriadlı kitabında bir üslûp değişikliği yahut evrilmesi görülür. Yazar artık eskisi kadar anlatım tarzına eğilmemekte, muhtevayı daha önde tutmaktadır. Özellikle “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları” (Kayacan 1996:318-327) adlı son hikâyede muhteva, anlatım endişesinin önüne geçmiştir. Bu hikâye, şekil, muhteva, anlatım tarzı ve teknikleri bakımından diğer hikâyelerinden farklılık göstermektedir. Feyyaz Kayacan’ın tahkiye dünyasında geldiği yeri göstermesi bakımından üzerinde durmak gerekir.

Konu: “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları”nda yıllardır Lonra’da yaşayan mütercim şair Fikret Gürkan’ın Londra’dan gelip, İstanbul’daki yaşlı ablasının evine misafir oluşu konu edinilmiştir.

Şahıslar:  “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları”nda hikâyenin ana kahramanları abla kardeş iki kişidir: Lütfiye ve kardeşi Fikret Gürkan. Tâlî kahramanlar sadece isim olarak geçerler.

Lütfiye Abla, Hikâyenin iki aslî kahramanından biridir. İstanbul’da Kadıköy’de Mühürdar semtinde bir apartman dairesinde oturur. Muhtemelen bir paşazâdedir. Çünkü dedesi Osmanlı’nın son dönemlerinde “Arabistan’da yüksekcene işlerde” görevlendirilmiştir.

Ufarak yapılı hiç evlenmemiş, bir bakıma evlenememiş bir kadındır. Ufaklığından dolayı Fikret Gürkan çocukluğunda onu  “serçe abla” diye çağırmıştır. Seksen üç yaşındadır. Kendi ifadesiyle “yalnız yaşayan takallüs etmiş bir kadın”dır (s. 319). Unutkanlıkla maluldür. Unutkanlıkla bunaklık arasında bir yerdedir. Zaman duygusunu ve idrâkini kaybetmiştir. Zamanı hayalleri ve hatıralarıyla karıştırmaktadır. Gerçeklik duygusunu yitirmiştir: Yeşilköy Hava Limanı’na gemilerin yanaştığını zannetmekte Yeşilköy Hava Limanı’nda bir rıhtım tahayyül etmektedir.

Alman Kız Lisesi’nde okumuştur. Almancası iyidir, Frau Rilke’den edebiyat okuduğunu söyler. Edebî eserleri okuyup anlayacak kadar edebiyattan anlar. Türk şiirinin vezinlerinden haberdardır. Ama Türkçe şiirlerin İngilizce’ye aruz vezniyle tercüme edilemeyeceğini akıl edemeyecek kadar da gerçeklikten kopuktur.

Lütfiye Abla, “yaşlı ve pas tutmuş bir oyuncak gibi santimlik adımlarla,ayak sürterekten, etrafta durmadan dolaşır”. Bir zamanlar tenis de oynamıştır. Bizde tenise başlayan ilk kadınlardandır (s. 320-321). Bu bakımdan modern ve monden bir kadın olduğu söylenebilir.

Kendini “titiz, belki de aşırı titiz bir kadın olarak” tavsif eder. Cezve ve fincanlarına dokunulmasını istemez. Hayatı boyunca öfkeli bir kadın olmuştur. Yağmuru bile tersleyecek kadar öfkelidir. Mutfağı hususunda çok hassastır. Kendisine haber verilmeden, izin alınmadan mutfağına girilmesini istemez; böyle bir davranışı laubalilik sayar. Girenlerin her şeyi karıştıracağını, mutfağın altını üstüne getireceğini düşünür. Düzensizlikten hoşlanmaz, sıkılır. Hâlinden memnun değildir. Eski günlerin daha iyi olduğunu düşünür:

“-Yazık yahu, yazıklar olsun. Neydik ne olduk? Nerdeydik nerelere geldik? Birgün böyle sefertası kadar daracık bir apartman dairesinde oturmaya mahkûm olacağımı kim tahayyül edebilirdi? Bu, attan inip eşeğe binmekten beter bir talihsizlik bu. Bu, attan inip pireye, tahtakurusuna binmenin ta kendisidir.” (324)

Lütfiye Abla, ölümden korkmaz ama oturursa öleceğinden korkar. “İskemlede,  kanepe ya da koltukta otururken ölmek” istemez (324). Babası gibi yatağında ölmek ister. Lütfiye Abla, Fikret Gürkan’ın ablasıdır. Çocukluğunda kardeşine, hastalıkları sırasında da ana ve babasına bakmış onların her türlü hizmetini görmüştür.

Beğenmediği isimleri Kendi bulduğu mutantan isimlerle değiştirmek ister. Erkekleri sever. Hiç olmazsa bir erkeğin isminde azıcık payı olmasını ister. Gençliğinde keman dersleri almış, devrin en iyi keman hocası Berger’in öğrencisi olmuştur. Berger’in keman sınıfındaki öğrencilerden Enis’e karşılıksız yakınlık duymuş ama aşkını itiraf edememiştir.  Enis’i her bakımdan beğenmiş, sevmiştir:

“Çok parlak, ince bir müzikalitesi vardı, Enis'in. Levent boylu bir gençti. Göl kamışı misali, için için sallanırdı çalarken. Ne güzel birlikte çalışırdık Wieniawsky'ye Tchaikovsky, Dvorak ve Kreisler'e… Ufak tefek şeylerdi bunlar. Ama içim erirdi Enis'i dinlerken. Gözlerimin içinde dize gelirdim ona her bakışımla…” (326)

Enis’i hayatı boyunca unutamamış, sevgisini bir ömür saklayıp büyütmüştür. Veda etmeye geldiği gün ilk ve son defa tokalaşmışlar; her şeyi unutup karıştırabilen Lütfiye bu anı hiç unutmamıştır. Enis’in gidişinden sonra keman çalmayı bırakan Lütfiye kaderinin de Enis’le birlikte uzaklaştığını düşünür. Hayatını “unutulmuş bir ürperti gibi” sürdüren Lütfiye’nin içi baştan başa Enis’le doludur. Evlenmeyip ortalarda kaldığını düşünmesine karşılık bunda bir teselli bile bulur:

“Şimdi içimde göller dolusu kamışlar salınıyor. Gö­lün dibinde dize gelmişim… ENİS, ENİS, ENİS, bir kere olsun, gözle­rini gezdirmedindi üstümde… Sen bir gün allahaısmarladığa gel­din ve bir daha görünmedin bana… Tek o gün, elin elime değdiydi. Kemanı da o gün bıraktım. Herkes, herkesler evlendiler. Bir ben ortalarda kaldım. Kaderim senle beraber uzaklaştı. Unutulmuş bir ürperti gibi yaşıyorum. Ama o da birşey yani… Hiçten daha iyi…” (326)

Olanca yıkıntıya rağmen kendini “bir hiç” olarak düşünmez. Bulunduğu “hiçten daha iyi” noktada duyduğu memnuniyet yaşama sevincini yitirmediğini gösterir. Tesellinin kaynağı da bu yaşama sevincidir. Varlığını adeta Enis’in varlığı, hatta hayaliyle gerçekleştirir. Karşılıksız sevginin ifşa edilmemiş olması sürekliliğini de temin eder.

Lütfiye Abla, albümündeki resimlerde herkesi tanımasına karşılık kendisini tanıyamaz. “Ya ben neredeyim?” diye sorar. Resim çekilirken kendisini çağırmadıklarına hükmederek duruma içerler. Çünkü resimlerdekilerin çoğuna tenis oynamayı kendisi öğretmiştir. Bu ayrıntı onun gençliğinde tenis hocalığı  ettiğini gösterir.

Her gün birileri ölür. Ölenlerin ve ölümün farkında olmasına, hatta cenazelerine gitmesine karşılık, kimin öldüğünü bilmez. Yaşıtlarının, akranlarının, nesildaşlarının tabiî bir şekilde çekilip gitmelerine bir mânâ veremez. İnsanların, ölümü merak ettikleri için öldüklerine hükmeder. Ona  göre ölümde merak edilecek bir şey yoktur. Bu yüzden ölenlere de kızar. “Mahsus mu yapıyorlar” diye şüphelenir. 

Hayatta yapacak bir şeyi yoktur. Evin içinde biteviye dolaşır. Durmadan dolaşması aslında ölmemek içindir. Ölmek ile dolaşmak arasında yaptığı mukayese sonuçsuz kalır gibi görünse de dolaşmayı, yaşamayı, yani hayatı tercih ettiği anlaşılır. Yaşamanın nasıl olursa olsun bir mânâsı vardır ve yaşamak bir “hiç” değil “bir şey”dir.

 Fikret Gürkan:Lütfiye Abla’nın kardeşi. Sen Jozef’lidir. Paris’e gidip sosyalizm okumuştur. Almanların Paris’i işgal edeceklerini tahmin ettiği için İkinci Dünya Savaşı patladığında İngiltere’ye geçmiştir. İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde iktisat bölümüne girmiş ve orayı “pişmanlıklar içinde bitirmiş” ama iktisatla uğraşmamıştır. “Radyoculuk, muhabirlik, çevirmenlik yapmış”, evlenip çoluk çocuğa karışmıştır. İngiltere’de yaşamakta, zaman zaman Türkiye’ye gelip gitmektedir. Şişelerle sarmaş dolaş bir insan olduğunu söyler; yani içki ile başı son derece hoş biridir. Meyhanede görüştüğü yazar çizer arkadaşlarından Onat Kutlar’ın adını zikreder.

Enis:Lütfiye Abla’nın hatıralarında yaşar. O da Lütfiye Abla gibi devrin en iyi keman hocası Berger’in öğrencisi olmuştur. “Çok parlak, ince bir müzikalitesi vardı[r]”. Lütfiye abla Enis’e keman dersleri sırasında âşık olmuştur.  “Keman “çalarken için için sallan[an], göl kamışı misali, levent boylu bir gençti[r]. Lütfiye Abla Wieniawsky'nin, Tchaikovsky’nin, Dvorak ve Kreisler’in “ufak tefek parçalar[ını] Enis’le birlikte çalışmıştır. Lütfiye Abla’nın ilgisinin farkında bile değildir. “Bir kere olsun, gözle­rini genç ve kendisine âşık Lütfiye’nin üstünde gezdirme[miştir]”. Bir gün Lütfiye Abla’ya veda etmeye gel­miş ve bir daha görünmemiştir. (326)

Esat Ağabey: Lütfiye Abla’nın hatıralarında yaşayan yakın bir akrabası. Lütfiye, bu zarif diplomatın otuz sene önce öldüğünün farkında değildir. Çok zengin olan plak koleksiyonunu Lütfiye’ye bırakmıştır. Ama Lütfiye onun pul koleksiyonu yaptığını sanmaktadır.

Anlatıcı kahraman: Yer yer rapor, yer yer dikte üslubuyla konuşur. Hikâyeye dışardan müdahale eder gibi bir havası vardır.

Meisner Paşa: Yaşlı bir Alman cer mühendisidir. Lütfiye Abla’nın hatıralarında yaşayan Fransızca’sı çok iyi bir tanıdık.

Meisner Paşa’nın Karısı: Lütfiye Abla’nın hiç görmediği, fakat varlığından haberdar olduğu bu hanımın sadece bahsi geçer. Lütfiye, hanımın adını hatırlayamaz, ama annesinin Ermeni olduğunu söyler.

***

Hikâyenin sahicilik, yaşanmışlık ve inandırıcılık boyutu çarpıcıdır. Çünkü Fikret Gürkan ile yazarın hayat çizgileri birbiriyle örtüşmektedir. Bu husus, hikâyenin bir tarafıyla, otobiyografik bir hikâye olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle Feyyaz Kayacan’ın yaşadıklarını yazan bir hikâyeci olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü bu hikâyede anlatıcı, dışardan bir kişi gibi hikâye kahramanının hayatından bazı kesitler verir. Mesela şu satırlar Kayacan’ın vaktini geçirdiği Hatay Meyhanesi’ni hatıra getirmektedir:

“Fikret'in tek isteği, Kadıköy Postanesinin bulunduğu Damga sokağının öte ucundaki meyhaneleri şöyle bir yoklamaktı. Bugün Cumaydı. Meyhanelerden birinde toplanmış olmalıydı yazar çizer arkadaşları. Mühürdar'ın burnunun dibinde bir yer orası. Beş on dakikalık bir yol.”  (320)

Çünkü Feyyaz Kayacan, izinlerinde İstanbul’a geldiğinde “Cemal Süreya, Mehmed Kemal ve İsmet Kemal Karadayı” vaktinin Hatay meyhanesi’nde geçirmiştir. Bu çevre için “Bir dönem onlar için Hatay, evlerinden önce gelmiş. Hatay’dayken dünyanın başka hiçbir yerinde olmak istememişler[dir].” (Bayazoğlu 2003). Arkadaşlarından Onat Kutlar’ı ismen zikretmesi de yazarın biyografisiyle örtüşen bilgilerdir. Bu durum hikâyeyi otobiyografik hikâye dairesine sokar.

Fakat Feyyaz Kayacan’ın yaşayıp gördüklerini bire bir aktaran bir yazar olmadığını belirtmek gerekir. O hayatında görüp gözlediklerini, bir mânâda yaşantılarını belli bir seçme, ayıklama ve süzgeçten geçirme ameliyesinden sonra değerlendiren bir yazardır. Yaşadığını, gördüğünü, gözlediğini bire bir gerçekçilikle değil, hayatının gerçeğine müdahale ettikten sonra yansıtır. Böylece hayatın çiğ gerçeğini, sanatın munis ve mukavemet etmeyen gerçeğine dönüştürür. Bunda şiirin imkânlarından faydalanır. Hayatın geçeğini gizler, müphemiyete büründürür ve sanatın gerçeği hâline dönüştürür.

Tezat noktaları: Bir hikâyede tezat noktaları çatışmayı içinde barındırır. Fikret Gürkan ile Lütfiye Abla kardeş olmalarına rağmen birbirleriyle tezat teşkil ederler. Lütfiye Abla’nın gerçeklik duygusunu yitirmiş olmasına karşılık, Fikret Gürkan, kendinin ve Lütfiye Abla’nın durumu dâhil diğer bütün gerçekliğin farkındadır. Bu yüzden ablasını olduğu gibi kabul eder. Lütfiye Abla’nın hayatı ve hatıraları günün gerçeğinin dışında olmasına karşılık Fikret Gürkan gerçeğin yani hayatın içindedir. Arkadaşları, oturduğu şehir, içinde bulunduğu semt, çevre, sokak hatta gideceği meyhane hayatın gerçeği ile birebir örtüşür. Arkadaşları gerçek kişilerdir. Bulunduğu mekân, semt, mahalle, sokak hatta gideceği meyhane bile metinden hareketle adres tayinine imkân verebilecek kadar gerçektir.

Fikret Gürkan ile Lütfiye Abla arasındaki nesil farkı başka bir tezat noktası teşkil eder. Bundan hareketle her ikisi de kendi devir ve nesillerinin dilini kullanırlar.  Farklı dil ve ifade tercihi de bir tezat noktasıdır. Lütfiye Abla ilk gençlik yıllarının dil anlayışını sürdürürken Fikret Gürkan “dil devrimi” ile yerleştirilen yeni aydın jargonunu kullanır. Hatta kendisi de şuurlu olarak bu jargonu oluşturan takıma mensuptur. Lütfiye Abla, Fikret Gürkan’ın kullandığı kelimeleri bazan anlayamaz, bazan yanlış anlar. Anlamadığı kelimelere kızar. Fikret Gürkan ablasının kızacağı kelimeleri tahmin eder ve onları kullanmaz. Bu Fikret Gürkan’ın, ablasıyla arasındaki lisan tezadının da farkında olduğunu gösterir. Lütfiye Abla ile Fikret’in dillerinden doğan tezat hem nesil hem zihniyet farkını verir. Bu fark aynı zamanda üstü örtülü bir çatışmayı da ihsas eder.

Lütfiye bekâr, Fikret ise evli ve çoluk çocuk sahibidir. Lütfiye, İstanbul’da yaşarken, Fikret uzun zamandan beri Londra’da yaşamakta ve aralıklarla İstanbul’u ve ablasını ziyaret etmektedir.  Bu tezatlara karşılık, iki kardeş birbirlerini severler. “Fikretçiğim” yahut “Ablacığım” hitapları sadece samimi bir nezaketin değil bunun çok ötesinde ivazsız garazsız bir abla kardeş sevgisinin ifadesidir.

Zaman: Kayacan’ın bu hikâyesinde takvim zamanı belirsizdir. Yazar muayyen tarihlendirmelere gitmemiş, hikâyenin gövdesini kozmik zamana, bir Cuma gününe oturtmuştur. Anlatma zamanı muhteva ve kişilerin yaşantı ve hatıraları gereği geçmişe açılan zaman pencereleri yahut mazi koridorlarıyla değişken olarak verilmiştir.

Dil ve Anlatım: Feyyaz Kayacan hikâyesini muhavere (diyalog), zaman özetleme, zaman atlama, açıklama, tasvir, tahlil, şuur akışı, anlatıcıya açıklama yaptırma, hatırlama (Sağlık 2003: 33, 252) gibi klasik ve modern anlatım tekniklerini başarılı bir şekilde ve yerli yerinde kullanarak yazmıştır. Kayacan’ın dili kendine mahsus bir şekilde kullandığı ilk bakışta anlaşılır. Çünkü o, nesirde şiir dilinin imkânlarını kullanmaktan kendini alamaz. Hikâyesinin şiiriyet yüklü oluşu da sebepsiz değildir. Kayacan’ın anlatımda yenilik ve özgünlük arama cehdi bilindiği gibi en az bu cehd kadar önemli bir sebep de onun şairliğidir. Kayacan’ın şairliği hikâyesine de akseder.

Şiirin imkânlarını kullanması yüzünden alışılmış dilin sınırlarını zorlar, hatta aşmaya çalışır. Şaşırtıcı terkiplere, bağdaştırmalara, nitelemelere başvurur: “izin tanımaz yağmur”, “yırtıcı dişlek şimşekler”, “sokağa çıkma yasağını çatır çatır vurgu­lamak”, “acıklı ten”, “kötürüm ağaç”. Renk nitelemeleri yeni, farklı ve şaşırtıcıdır: “kaynatılmış ıspanak yeşilleri, çamurları bile tiksindirebilecek sarılar, solucan pembeleri, çürük ciğer kırmızıları, ıkıntılı maviler!” Bunlara “içi zifiri kararmak”, “canı avaz avaz sıkılmak” gibi bağdaştırmalar da ilave edilebilir.

Hikâyenin ifadesi tiyatro sahnesi gibi karşılıklı konuşmayla başlar. Ama bu konuşmanın sürdürülmesi Lütfiye Abla’nın kendisinin söyleyip ama dinlememesiyle, Fikret’in konuşmaya dahil olma gayretine rağmen monolog şeklini alır. Sonra yazar anlatıcının özetlemeye dayalı zabıt ifadesi araya girer:

“Fikret Gürkan kimdi; uğraşı neydi; nerelerde çalıştı; neler yaptı türünden beylik soruları, şu kısa yanıtlarla en ivedi yoldan atlatalım. Fikret Gürkan Sen Jozefli. Paris'e gidip Sosyalizm tarihi okumuş” (s.320).

Anlatıcının senli benliliğe girişi, ifadede samimiyet, biraz da tabiîlik olarak değerlendirilebilir.

Hikâyede anlatım biçimi üçüncü teklik şahıs, o anlatım biçimidir. Anlatım açısı tek değil çokludur. Yazar hem dıştan bakış, hem içe bakış açısı kullanmıştır. Anlatım durumu ilahî ve şahsî özellik taşır. Anlatıcının konumu olimpiktir. Anlatıcı her şeyi görür ve bilir. Anlatım tutumu tarafsız değildir, hissî yönü ağır basar. Anlatımda alaycı, tenkitçi ve hicivci tavır alır, komik özellikler taşır (Gutzen 1998:6-18).

Sonuç: Feyyaz Kayacan’ın batılı bir zevk ve anlayış içinde eser veren, kendine mahsus bir dille kalem oynatan, özgün ve yaratıcı bir hikâyecidir Onun Türk hikâyesine kendi çapında bir katkının sahibi olduğunu söylemek bir hakkı teslim etmektir. Feyyaz Kayacan, hikâyenin dar hacmine geniş bir dünya sığdırabilen, yeni anlatım imkânları denemeyi göze alacak kadar cesur, kurduğu itibarî dünyanın inandırıcılığını temin eden, anlatımıyla okuyucuya tesir ederek, güzellik duygusu uyandırabilen sıra dışı ve başarılı bir hikâyecidir.

KAYNAKLAR

AKÇAY, Ahmet Sait, (2006), Modernistlerin ortak kaderi: entelektüel çile”, Ayrıntı Edebiyat E-DERGİSİ, 45 (Nisan/Mayıs). [http://www.ayrinti.net/index.

php?option=com_content&task=view&id=882&Itemid=199]

BARBAROSOĞLU, Fatma Karabıyık, (1993), “Feyyaz Kayacan’ın Hikâyeleri”, Dergâh, IV/44 (Ekim 1993) 3-4.

BAYAZOĞLU, Ümit [Yaşar], (2003), Hatay Meyhanesi Defterleri, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

BATUR, Enis, (2004), “Ana Dil, Üvey Dil, Öteki Dil”,kitap-lık, 70 (Mart 2004) 112.

Enis Rıza, (2006), “Bir Nobel vakıası…", Birgün, 13Aralık 2006.

GUTZEN, Dieter, (1998), Yazınbilime Giriş, Türkçesi: M. Rıdvan Tatlıcı ve Şener Bağ, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları.

GÜRPINAR, Melisa, (2003), “Sıra Dışı Öykülerin Yazarı”, Cumhuriyet, (5 Nisan 2003) 15.

İLERİ, Selim, (1993), “Feyyaz Kayacan’ın Öyküleri”, Milliyet, 44/16433 (13 Ağustos 1993) 16.

İLERİ, Selim, (2001),  “Çengelköy Defteri”, Cumhuriyet, 17 Temmuz 2001.

İLERİ, Selim, [Hazırlayan], (1975), “ Türk Öykücülüğünün Genel Çizgileri –5”, Türk Dili, [Türk Öykücülüğü Özel Sayısı],

KAYACAN, Feyyaz, (1996), “Lütfiye Abla’nın Unutkanlıkları”, Bütün Öyküler, İkinci Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

KAYACAN, Feyyaz, (1975), “Öykü Nedir? Öykü anlayışınızı Anlatır mısınız?”, [Soruşturma], Türk Dili, XXXII/286, (Temmuz 1975) 141-142.

SAĞLIK, Şaban, ( 2003), Cahit Sıtkı Tarancı’nın Hikâyeleri Üzerine Bir İnceleme, Ankara: Hece yayınları.

SEZER, Sennur, (2003), “Asi bir öykücü kuşağı”, Radikal, 5 Aralık 2003.

TUNÇ, Ayfer, (2006) “Öykü Tartışması”, Gerçekleştiren Aslı Tohumcu, Katılanlar:  Ayfer Tunç, Ali Teoman, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Sadık Yalsızuçanlar, Akşam Gazetesi Kitap Eki, 11 Haziran 2006.

TURAN, Güven, (2006), “Üç Dilde Yazar Feyyaz” kitap-lık,  98 (Ekim 2006) 96-97.

TDÜA 1985 “Kayacan, Feyyaz Maddesi”, Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, VI,  İstanbul: Anadolu Yayıncılık, s. 3182.

 




 


*  Gazi Üniv.  İletişim Fak., Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi, ersinozarslan@gmail.com

[1]  Galata’ta  Foks Basımevi’nde basılan bu kitap tarihsizdir. Yapı Kredi Yayımı Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (İstanbul 2001) bu kitabın 1938’de basıldığını kaydetmesine karşılık, yazarın sağlında çıkan A Talent for Shrouds (1991) adlı kitabının sonundaki konuşma kaydında, ilk kitabının on altı yaşında çıktığını ifade etmiştir. Bu da 1919 doğumlu olan yazarın, ilk kitabını 1935’te çıkardığını gösterir (Turan 2006: 96).

[2]  Eserin basım tarihi, Yapı Kredi’nin Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (İstanbul 2001)’de 1939 olarak gösterilmesi zuhul olmalıdır.

Comments Off

Filed under Öykü

Katkılı Edebiyat Bilimi…

 Katkılı Edebiyat Bilimi

Halûk Harun DUMAN

 

(Sadık Tural, Edebiyat Bilimine Katkılar, Ankara: Ecdad Yayınları, 1993, 248 s.)

 

                                                              

*Hoca bu esnada duvarda asılı duran bir tabloyu gösteriyor (s. 91).

*Edebiyat eseri toplumdaki düzenin korunmasını da, değişmesini de üstlenir (s. 143).

S. TURAL

 

Türk Edebİyatı üzerine yapılan akademik çalışmaların geçmişi fazla eskiye dayanmamaktadır. Önce edebiyat tarihçiliği ile başlayan araştırmalar, özellikle lise ve üniversitelerde ders kitabı veya yardımcı kitap niteliği ile karşımıza çıkar. Sonraki yıllarda üniversitelerde yapılan tezler ve diğer bilimsel araştırmalarla yeni bir boyut kazanır. Bununla beraber edebiyat araştırmacılarının daha ilk yıllardan itibaren sadece edebiyat tarihine yönelmeleri, bu alandaki diğer meselelerin göz ardı edilmesine yol açar.

        Bu açıdan bakılınca, Türkiye'de edebiyat araştırmalarının henüz bilimsel bir temele oturmadığı söylenebilir. Kendine özgü kavramları, kuramları, kuramcıları olması gereken bu alanda, maalesef yeterince çalışma bulunmamaktadır. Bir kısım araştırmacılar veya akademisyenler, kıyısından köşesinden bu işe el atmalarına rağmen, edebiyat bilimi alanı halen boş bir saha olarak karşımızda durmaktadır. Bunun yanısıra, bazı akademisyenlerin, özellikle akademik unvanlı bazı araştırmacıların, sahayla ilgili yaptıkları çalışmaların, birer göz boyamadan ibaret olduğu farkedilmektedir. Çalışmalarını etkileyici ve ilgi çekici başlıklarla sunan bu akademisyenlerin eserleri incelendiğinde içeriklerinin çok zayıf, hatta yetersiz olduğu görülür.

        Bu eleştirel makalenin konusu olan Edebiyat Bilimine Katkılar (1993) adlı eser de böyle bir niteliğe sahiptir. 18 makaleden oluşan eseri, makalelerin diziliş sırasına göre inceleyebiliriz. Yalnız ilk makaleyi incelemeye geçmeden önce, bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Sayın Prof. Dr. Sadık Kemal Tural, eserinin önsözünü "Sözbaşı" olarak adlandırmaktadır. Bilimsel normlara ve terminolojiye uymayan bu ifade, maalesef Anadolu'daki bazı akademisyenler tarafından da tercih edilmektedir. Oysa, edebiyat bilimi gibi kuramsal bir alanda kaleme alınan her yazıda, kavramların yerli yerinde ve yanlışsız olarak kullanılması gerekir. Burada "barbaşı" der gibi kullanılan "sözbaşı" ifadesi hem akademisyenler arasında tercih edilen bir ifade değildir hem de anlam olarak yanlıştır. Şayet önsözü sözbaşı diye adlandırıyorsak, sonsözü veya sonucu da "Sözsonu“ diye ifade etmemiz gerekir. Bu paralelliğin eserde kurulmadığı ve yazarın bazı makalelerde "sonuç" ifadesini kullandığı görülmektedir. Bu ilk göze çarpan hatalardan biridir. Hiç kimsenin şahsi tercihini veya görüşünü bilimsel olarak kabul ettirme özgürlüğü yoktur ve olmamalıdır.

        Bu ayrıntıya temas ettikten sonra, sırasıyla kitaptaki makalelerin eleştirisine geçebiliriz. Bunu yaparken de okuyuculara kolaylık olması bakımından, her makaleye bir numara vermeyi ve makale başlığını belirtmeyi uygun gördük.

 

1. Edebiyat Bilimi Kavramı ve Türkiye'deki Durumuna Dair Notlar

Sayın yazar bu makalede önce edebiyat kavramının ne olduğuna temas eder. Ardından edebiyat bilimcisinin amaçlarına geçer ve bu alanda yapılması gerekenlere değinir. İlk bakışta içerik olarak zengin sanılan makalenin satır aralarına girildiğinde, yazarın önemli hatalara düştüğü görülmektedir. Bunun temel sebebi, yazarın görüşlerle-olguları birbirinden ayıramayışından kaynaklanır. Politik kimliğini her zaman ön plana çıkaracak ıifadeler kullanan yazarın verdiği hükümler de hatalıdır. Örneğin: "Kelimelerin anlamlı birlikler halinde, başka insanlara duygu, düşünce ve hayal taşımasına iletişim diyoruz" (s. 9) der.

        Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, yazar konuyu tanımlamalarla süslemeye ve zenginleştirmeye çalışmaktadır. Ancak bu tanımlar noksandır. Bilindiği gibi ilk çağlardan beri insanoğlu kelimeler dışında da iletişim vasıtaları geliştirmiştir. Kızılderililerin tamtamları, duman işaretleri ile Afrikalı yerlilerin ıslıklarla ve bir takım vücut işaretleriyle iletişim kurduğu tesbit edilmiştir. Bu bağlamda işitme engellilerin işaretler yolu ile iletişim kurdukları düşünülürse, iletişimi kelime ile sınırlandırmanın yanlışlığı ortaya çıkar.

        Sayın Sadık Tural makalesinin bir başka yerinde "Günlük ihtiyaçlarımızı gidermek için 250-1250 kelime kullanıyoruz" demektedir. Böyle bir araştırma ve istatistiki sonuç var mıdır? Varsa yazar bunu dipnot olarak niye göstermemiştir. Biri çıkıp da hayır 350-500 kelime kullanılıyor derse bunu yalanlayabilecek veriler nelerdir? Bütün bu soruların cevapları maalesef boşlukta kalmaktadır.

        Yazar ilk sayfanın ardından ikinci sayfaya geçerken, kelimelerin mecazi anlamları üzerinde durur. Ani bir geçişle de edebiyat alanına dalar. Kaldı ki "edebiyat kelimesi" (s. 10) derken de hata yapmaktadır. Bilindiği gibi edebiyat, masa, sandalye, araba, terlik vs. gibi somut bir nesneyi karşılamaz. Bu nedenle yazarın edebiyat kavramı ifadesini kullanması gerekirdi.

        Yine bu sayfada verilen: "Renkleri, oranları yeni obje haline getirene ressam denir" (s. 10) hükmü de bırakın akademik bir eseri, sıradan bir okul kitabında bile bulunmaması gereken bir değerlendirmedir. Bu yazarın sıradanlık ile akademisyenlik arasındaki farktan bihaber olduğunu gösterir.

        Makalenin 11. sayfasında "…en seçme kelimeler…" şeklinde bir ifade kullanılmaktadır. Tıpkı seçmece karpuz der gibi, yazar edebi eserin en seçme kelimelerle yazılacağını belirtmektedir. Oysa dili kullanmak, tamamen sanatkârın tasarrufuna bırakılmıştır. Yazarların bunu yaparken kullanacakları kelimeleri "en seçme, en saçma, en güzel, en çirkin…" diye ayırdıklarını düşünmek ve bütün edebi eserlerin seçme kelimelerden oluştuğunu sanmak hatalıdır.

        Bu sayfada dikkati çeken önemli kusurlardan biri de yedi satırlık bir paragraf oluşturup "gerek" ifadesini üç kez ard arda kullanmasıdır. Altındaki paragrafta ise "ve" bağlacı yine üç kez peş peşe kullanılmıştır. Sıradan bir edebiyat öğrencisinin yapabileceği bu hatanın, yazar tarafından yapılması, onun yazılı anlatıma önem vermediğini gösterir. Zaten eserdeki çoğu makalenin konuşma dili ile yazıldığı intibaı ortaya çıkarmaktadır ki ileride bu konuya örnekleriyle temas edilecektir.

        Makalenin dört ve beşinci sayfalarında yazarın kullandığı "tatmin tabakaları" ve "edebi şahsiyet" ifadelerinden neyi kastettiği açık değildir. Edebi şahsiyet sanatkâr mıdır, yoksa edebi eser karekteri midir belirsizdir. Yine bu sayfada yer alan dipnot işaretinin bir sonraki sayfaya aktarılması da doğru bir kullanım değildir. Bu yazarın eseri yayına hazırlarken titiz davranmadığını göstermektedir.

        Makalenin asıl ilginç yanı 14. sayfadan sonra başlamaktadır. Sayın S. Tural, bu sayfadan sonra sayısal hükümlerle edebiyat bilimcisine görevler yükler ve onu bir şablona oturtmaya çalışır. Örneğin: "Edebiyat bilimcisinin on amacı vardır" (s. 14) deyip, adeta "10 Emir" havası içinde, birbiriyle ilişkili on hususa dikkat çeker. Sekize kadar doğru sayılabilecek hususlar, dokuzuncu şıkta değişir. Bu şıkta, amaç yerini işleve, edebiyat bilimcisi yerini edebiyat bilimine bırakır. Diğer bir söyleyişle, yazar edebiyat bilimi ile edebiyat bilimcisinin amaçlarını bir birine karıştırır. Edebiyat bilimi olsun olmasın, bilimin amacı ve işlevi farklıdır, bilim adamının daha farklı. Ne yazık ki yazar bu farkı fark edecek dikkatle eserini kaleme almamıştır.

        Bu şıkların sonuncusunda ise yazar ağzından baklayı çıkarmakta ve edebiyat bilimcisinin asıl amacının "edebiyat tarihi yazmak" olduğunu belirtmektedir. Konvansiyonel bir görüşün ifadesi olan bu durum, yazarın edebiyat bilimini, edebiyat tarihçiliğinin bir parçası olarak gördüğünü ispatlamaktadır.

        Sıralama bununla kalmaz, yazar bir diğer sayfada Türk edebiyat bilimcilerinin hatalarına yer verir. Adeta yedi ölümcül günahı sayar gibi, Türk edebiyat bilimcilerini de yedi noktadan suçlar. Bu konuda verdiği örnekler ve ileri sürülen görüşler kargaları bile güldürecek türdendir. Örnek olarak, ozan kelimesi kullanılmalı mıdır? Edebi şahsiyet sayılmanın öçütü (doğrusu ölçütü olmalı) nedir? Devir ve dönem kelimeleri nasıl kullanmalıdır? gibi basit ve sıradan meseleleri büyük hata olarak göstermektedir.

        Sıralama bitti mi? Hayır bitmedi. Edebiyattaki dönemlendirme ve farklılaşma sırayı alır. Yazar bu konuda da beş noktaya temas eder. Ancak bu sıraladığı konuların edebiyatın dönemlendirilmesi ile ne alakası olduğunu belirtmez. Sıralama hastalığına kapılan sayın S. Tural, ardından Türk edebiyatını üç dönem altında tasnif eder. Bilinen islam öncesi ve islami devir Türk edebiyatından sonra, asıl vurgulamak istediği noktaya gelir.

        Bu makalenin (daha doğrusu bütün eserin) asıl bombası 20. sayfada ortaya çıkmaktadır. S. Tural, Çağdaşlaşma veya Batılılaşma Dönemi'ni "Arayışlar Devri Türk Edebiyatı" diye isimlendirmektedir. Önceden kullanılan dönem isimlerinin yanlış olduğunu düşünen yazar, edebiyat tarihçilerini bu dönem için arayışlar ifadesini kullanması konusunda uyarır. Bu önermenin yanlış olduğu açıkca bellidir. Her şeyden önce arayış ifadesi kavram değil kelimedir ve muğlak bir ifadedir. Bir diğer husus, arayış her çağda vardır. Divan şairinin arayış içinde olmadığını, halk aşıklarının arayış içine girmediklerini hiç kimse iddia edemez. Dolayısıyla baştan sona bütün edebiyat tarihimiz, hatta akımlar bağlamında Batı edebiyatları arayışlarla doludur. Yarın da olacaktır. Bu nedenle süreklilik arzeden bir ifadenin, belli bir devre veya döneme hasredilmesi yanlıştır. Zaten, edebiyat araştırmacıları içinde Sadık Kemal Tural ve kendisine bağlı edebî cemaat dışında bu isimlendirmeyi kullanan kimse bulunmamaktadır.

        Sayın Profesör Tural, Çağdaşlaşma Devri Türk Edebiyatı‘nı dönemlere ayırırken de vahim hatalara düşer. O kadar ki burda öne sürdüğü isimlendirmeler bırakın bir akademisyeni, sıradan bir edebiyat araştırmacısının bile kullanamayacağı türdendir. Örneğin, Millî Mücadele'nin ardından gelen dönem için "Rejime Yardımcı Edebiyat Dönemi" ifadesini kullanır. Böylece 1923-1930'lu yıllardaki edebiyatçıları rejim yandaşı sanatçılar olarak gösterir. Yazarlar ve edebiyatçıları rencide edecek bu ifadeyle dönemin edebiyatını güdümlü ve angaje bir edebiyat olarak görür. 1930-1945 yılları arasındaki dönemi ise "Edebiyatta Edebiyatsızlık Dönemi" diye, komik ve içi boş bir ifadeyle niteler. Sanırım bu ifade Garipçilerin, özellikle de Orhan Veli'nin kemiklerini sızlatacaktır. Şayet ünlü şair yaşayıp da şiirinin bir edebiyat profu tarafından böyle algılandığını görseydi şu mısraları söylerdi:

"Hiç bir şeyden çekmedi şu Türk edebiyatı

Edebiyat teorisyenlerinden çektiği kadar…"

Sayın Tural bu ayrıma bir yenisini daha ekler ve 1970 sonrasını "Bunalımlar Dönemi Edebiyatı yahut İdeolojik Edebiyat" şeklinde adlandırır. Bu adlandırma da tamamiyle yanlıştır. Çünkü Tanzimat‘tan beri edebiyatta ideoloji her dönemde ön plana çıkmıştır. Başta Pozitivizm, ardından Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Sosyalizm birer ideoloji olarak edebiyatta karşılık bulmuşlardır. Örneğin, 1920-1940 yılları arasındaki edebiyatta ideolojinin olmadığını kimse iddia edemez. Dolayısıyla, sayın S. Tural‘ın Türk edebiyatını dönemlere ayırmak için kullandığı isimler yerinde değildir ve yanlıştır. Edebiyatı, ideolojik perpektiften değerlendirmeye çalışan fakat edebiyattaki ideolojileri küçümseme gafletine düşen yazarın bu önemli konuda daha derin ve geniş düşünmesi gerekirdi.

        Yazar, makalesini böyle sürdürürken 21. sayfada aniden bir başka konuya geçer. Burada Millî Kütüphane'nin kataloğ çalışmalarına temas eder. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu der gibi yapılan ani geçiş okuyucuda şaşkınlığa neden olur. Yazarın, paragraf geçişlerinde titiz davranmadığına da işaret eder. Yine aynı sayfada çeşitli sınıflandırmalar yaparken kullandığı "ç, ö", gibi harflerin bilimsel anlamda uluslararası kriterlere uymadığı görülür. Bu aşırı derecede alfebe fanatizminin milliyetçilikle yorumlanması yanlıştır. Bilim ulusal değil evrenseldir. Yüksek Kurum "eski başkanı" bile olsa, Türk edebiyatı araştırmalarını evrensel normlardan ayırmaya hiç kimsenin hakkı yoktur.

        Yazar makalesinin bu kısmında yine bir dizgi hatası yaparak "Türk ve Nazım Şekillerini Esas Alan Antolojiler" diye bir tanımlama kullanır. Burdaki Türk ifadesi sanırız Tür veya Türkü olmalıydı. Yoksa, Türk kavramının bizim bilmediğimiz bir şiir biçimi olduğunu mu ifade ediyor? Bu konunun da yazar tarafından açıklığa kavuşturulması gerekir.

        Kitabın ilk makalesinin sonlarında yer alan bir değerlendirme, yazarın kasti ve ön yargılı bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir. Örneğin, Atatürk devrinde filolojilerin kurulmuş olmasını araç ve amaç ikilemi üzerinden değerlendirmektedir. Ardından da bu filolojilerin birer araç olduğu sonucunu çıkarmaktadır. Bu alanlarda çalışan insanları küçümseyen ve onları kendi kültürlerine sırt çevirmekle suçlayan S. Tural'ın amacı bellidir. Bu amacını makalenin sonunda yer alan bir polemikle bitirir. Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eserin ilk makalesini böylece inceledikten sonra, ikinci makaleye geçebiliriz.

 

2. Tarihçinin edebiyat dünyasından alması gerekenler veya metoda ait düşünceler

1986 yılında Dr. Emel Esin'e Armağan Kitabı’nda yayımlanan bu makalede yazar, tarih ve edebiyat ilişkileri üzerinde durur. Tarihçilerin edebî eserlerden ve araştırmalardan yeterince yararlanmadığına temas ederek onları eleştirir. Bilindiği gibi sayın Tural bir edebiyat araştırmacısıdır. Bir başka bilim dalının, bu tarih, filoloji, sosyoloji, felsefe vs. olabilir eleştirmeye ve çalışma sahasına müdahale etmeye hakkı yoktur. Bu nedenle, yazarın ele aldığı problemde daha baştan yanılgı içine düştüğü görülmektedir. Tarihçinin hangi alanla ilgileneceği, hangi malzemeyi kullanıp kullanmayacağı, neyi, nasıl, niçin yapacağı kendi bileceği iştir. Bir figüranın kalkıp, yönetmenin işine karışması veya "Niçin ben jönü oynamıyorum?" demesi ne kadar abesse, bir edebiyatçının kalkıp tarihçiyi suçlaması da o kadar abestir. Hatta akademik etiğe de tamamen aykırıdır.

        Bu makalede yazar: "Edebiyat tarihçisi tarihi yeterince biliyor mu?" sorusunu yorumlasaydı o zaman haklı olabilirdi. Ancak, sayın S. Tural’da adeta bir fikr-i sabit (obsession) halini almış olan, farklı disiplinlerin işine karışma düşüncesine bu makalede tarihçiler kurban seçilmiştir.

        Buna rağmen Profesör Tural'ın faydalanılması gereken edebi eserler olarak tarihçilere önerdiği kitaplar da tam anlamıyla edebi eser niteliğinde değildirler. Örneğin, Feride Müfit Tek'in Aydemir, Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam (s. 33) adlı romanları anı kaynaklı eserlerdir. Anılar yalnızca edebî yönü olmayan, tarihle de ilgisi olan anlatılardır. Dolayısıyla anılar, kurgusal olmaktan ziyade, yaşanmış gerçekleri nakleden eserlerdir. Bildiğim kadarıyla Şerif Mardin, İlber Ortaylı, Ali Birinci gibi sosyal bilimcilerin ve tarihçilerin büyük bir kısmı da anılardan yararlanmaktadır. Yine bu bağlamda tarihçilerin dikkatine sunulan menakıbnâme, gazavatnâme, zafernâme, fetihnâme ve şehrengizler de edebî nitelikten ziyade, tarihi nitelikte eserlerdir.

        Yazar bu makalesinde Sabri Ülgener'i kastederek "Ülgenerizm"den bahseder. Türk ve dünya bilim aleminde araştırmaları ile tanınan Sabri Ülgener etrafında oluşmuş herhangi bir "izm" mevcut değildir. Öğrencilerinden oluşmuş bir ekol varsa da bunlar kendilerini Ülgenerist diye adlandırmamaktadırlar. Bu örnek de bize sayın Tural'ın fantazi uydurma kabiliyetinin geniş olduğunu göstermektedir.

        Tarihçilerin, edebî eserler gibi, edebiyat araştırmalarını da kullanmadığına değinen yazar, iki eseri örnek verir. Bunlardan biri Kaya Bilgegil'in Yeni Osmanlılar kitabı, diğeri Birol Emil'in Mizancı Murad adlı çalışmasıdır. Bu yayınların Yakınçağ Türk Tarihi konusunda yapılmış pek çok araştırmada referans olarak kullanıldıklarını sahayla ilgilenenler bilir. Sayın Tural isterse bu eserlerin isimlerini kendisine gönderebilirim. Burdan da farkedileceği gibi asıl problem tarihçilerin edebiyatla ilgilenmemelerinden değil, edebiyatçıların tarihi bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Şayet yazar son yıllarda yapılmış tarih araştırmalarına bir göz atsaydı, bu tezinin ne kadar çürük ve geçersiz olduğunu farkedebilecekti.

        Sayın S. Tural, makalesinde önemli tarihsel hatalar yapmakta ve anakoronizme düşmektedir. Örneğin matbaanın ve gazetenin ülkemize girişini 19. yy. olarak göstermiştir. Oysa bilindiği gibi matbaa Osmanlı ülkesine 1490'lı yıllarda İspanya’dan kaçan Yahudiler tarafından sokulmuştur. Osmanlı Türkleri arasında matbaa faaliyetleri ise 1729 yılında, yani 18. yy.da başlar. S. Tural‘ın matbaa ve gazeteciliği aynı yüzyılda başlatması hatalıdır.

        21-26 Mayıs 1984 tarihlerinde Fırat Üniversitesi'nde yapılan "Tarih Metodolojisi Sempozyumunda" sunulan bu bildirinin tarihçiler tarafından nasıl bir tepkiyle karşılandığını bilmiyorum. Ancak, anladığım kadarıyla makale bilimsel olmaktan ziyade polemiğe yönelik bir çalışmadır. Bu nedenle yazılanların edebiyat bilimine herhangi bir katkısı yoktur.

 

3. Gerçek, hakikat ve edebiyat eserindeki gerçek kavramları üzerine bir deneme

Makalede edebiyat eserinde işlenen gerçeğin boyutlarını gösterebilmek için gerçek-hakikat kavramları incelenmektedir. Uzun ve birhayli karışık tanımlamalardan sonra yazar asıl konuya geçer. Yazara göre gerçek, beş duyu organıyla algılanan durum ve varlıklardır. Hakikat ise yazarın tanımlamasına göre: "İtibari, izafi, nisbi, zahiri, vahi (aldatıcı) olmayan durumlardır (s. 52).

        Böyle bir tanımlamayı ve farklılığı belirtirken yazar çoğu kavramı lügat anlamına göre değil, kişisel bakış açısına ve algı kalıbına göre yorumlamaktadır. En gereksiz yerlerde bile dipnotlarla açıklama yapan sayın Tural, çok önemli kavramları kullanırken bunların hangi kaynaklarda geçtiğini göstermemektedir. Doğal olarak okurun beyni gerçek-hakikat arasında gidip gelen bir sarkaca dönüşmektedir. Ayrıca verilen referanslarda, okur kendini edebî değil de adeta dinsel bir kitabı okur gibi hissetmektedir. Sayın Tural bununla kalmaz ve Kuran’ı Kerimi (mutlak metni) referans olarak kullanmayı makalenin diğer kısımlarında da sürdürür. Bakara, Nur, Al-i imran, Ra'd surelerinden örnekler vererek düşüncelerini açıklar. Verdiği örneklerle hakikati arama işinin önemine değinir.

        Makalenin bir sonraki kısmı ise daha ilginç bir içerikle karşımıza çıkar. "Edebi eser ve Gerçek" arabaşlığı ile sunulan bu kısımda önce, mutad olduğu üzre, edebi eserin bir tanımı yapılır. Hiç bir dipnotun, referansın veya bilimsel kaynağın verilmediği bu tanıma göre edebî eser: "Seviyesi yüksek bir haberleşme vasıtasıdır" (s. 57).

        S. Tural'ın bu değerlendirmesini birkaç açıdan eleştirmek mümkündür. Yazara göre bütün edebî eserler belirli bir seviyeye sahip olmalıdır. Hatta bu seviyenin "yüksek" olması gerekir. Öncelikle burda kastedilen yükseklik nedir? Aristokratlık mıdır? Burjuvalık mıdır? Yoksa entellektüel bir zevkperestlik midir? Bu çıkarıma göre cinsellikten, erotizmden, hicivden, toplumda hoş karşılanmayan durumlardan veya halk tabakasından bahseden eserler edebî eser değildir. Haydi, kütüphanenize koşun ve kitaplarınızın yarısını sokağa atın. Çünkü çok muhterem Prof. Dr. Sadık Kemal Tural Beyler böyle emrettiler!..

        Her edebî eser insanlara bir haber verir mi? Bu haber vasıtası olma edebî eserin değerini artırır mı, düşürür mü? Edebî eser illâ hakikati mi aramalıdır?.. Bu soruları çoğaltmak mümkündür. Ancak, kişisel görüşlerini (opinion) bilimsel olgu (fact) diye göstermeye alışmış birinin vereceği cevabın tatmin edici olacağını söylemek zor olsa gerek.

        Edebiyat bilimine nasıl bir katkı yapılmak istendiği 58 ve 59 salfalardaki alıntılarla daha da netlik kazanır. Bu sayfalarda yazar Necip Fazıl'ın Poetikası'nın bir kısmını aynen vererek, şiirin mutlak hakikati arama işi olduğunu belirtir. Çoğu şaire ve edebiyat bilimcisine göre, N. Fazıl'ın şiir ve şair konusunda verdiği hükümler ön yargılıdır ve onun görüşlerini yansıtır. Çünkü eleştirmeye müsait fikirler içermektedir. Bu nedenle bilimsel olduğu iddia edilen bir eserde veya makalede referans olarak kullanılması mümkün değildir.

        Bütün eser boyunca yazarın en sık yaptığı işlerden biri, kendi eserlerini ve yazılarını dipnot olarak kullanmasıdır. Adeta, Akademik Kompleks Sendromu‘na kapılmış bir hasta gibi, hemen her makalede Zamanın Elinden Tutmak (İstanbul: Ötüken Yayınları, 1982-Yeni baskı Ankara: Yüce Erek Yayınları 2006) adlı eserine göndermeler yapar. Bu eserini her derde deva olan aspirin gibi okurlara hatırlatır. Bu sayın Tural'ın kendinden başka otorite tanımadığına işaret etmektedir. Kendini ön plana çıkarma, ileri sürme ve yüksek görmenin psikolojik bir rahatsızlıktan kaynaklanma ihtimali yüksektir.

        Makalede göze çarpan hatalardan biri de özel isimlerin yazılışındaki tutarsızlıktır. Yazar Georg Lukács'ın adını bir yerde György Lucak, aynı sayfada Gyırgy Lukacs gibi üç ayrı şekilde yazmıştır. Bunun gibi verilen 17. dipnot da bilimsel kriterlere uymamaktadır. Bu dipnotta çevirmen Cevat ÇAPAN, Lukacs'ın eserini değil, kendisini Türkçe‘ye tercüme etmiş şekilde gösterilir (s. 65).

        Sayın Tural, yine bir hüner göstererek makalesinin son bölümünü polemiğe ayırır. Burada, Marksizmi basit ve kulaktan dolma bilgilerle değerlendirir. Akademik açıdan beğenilsin beğenilmesin bir Marksist Eleştiri Kuramı vardır. Eskiden beri kullanılan bu yöntemin, ileride de kullanılacağını söylemek kehanet sayılmaz. Ancak bu yöntemin yazar tarafından kötü gösterilmesi akademik tavra uygun değildir. Kişilerin, bilimsel konulara ideolojik perspektiften yaklaşması onlardaki yetersizliğe işaret eder.

        Üçüncü makalenin sonuç bölümünün başlığı ise "Sonuç gibi" şeklindedir. Bilimsel hiçbir yazıda böyle bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Sonuç ya vardır veya yoktur. Kaldı ki sonuçsuzluk varsa bu bile sonuçla ifadelendirilmelidir. Burada kullanılan "gibi" edatı, yazarın söylediklerinden ve yaptığı çıkarımlardan emin olmadığını gösterir. Zaten bu satırlar okunduğunda S. Tural'ın tereddütler içinde olduğu göze çarpar. Bilimde ise tereddütlere yer yoktur.

 

4. Tarihi gerçeğin edebileşmesine dair notlar

Yazar bu makalesinde "Edebiyat eserinde nasıl bir gerçek vardır?" sorusuna cevaplar bulmaya çalışır. Ona göre bütün tahkiyeli (öyküleyici) eserler "gerçekler dünyasında olmuş, olmakta olan ve olabilecekler yoluyla başkalarına bir şeyleri anlatma ihtiyacından doğar" (s. 70). Prof. Tural'ın bu tanımına göre öyküleyici her eserin (roman, hikaye vs.) gerçekler dünyasıyla ilgisi olması gerekir. Oysa edebî eserin dünyası ile gerçek (reel) dünya birbirinden farklıdır. Gerçek dünyada bir elmanın şeklini, kokusunu, tadını fark edebiliriz, ama edebî eserde anlatılan elmanın yalnızca hayalini okuruz. Güncel bir ifadeyle edebî eser kendi içinde bir sanal dünyayla sınırlıyken, gerçekler dünyasında böyle bir sınırlı oluş söz konusu değildir. Kaldı ki bir yazardan, bir sanatkârdan eserinde illâ da gerçek dünyayı yansıtması beklenemez. Bu yüzden sayın Tural'ın konuyla ilgili yorumunu Umberto Eco’nun tanımıyla “Aşırı Yorum“ sınıfına sokabiliriz.

        Yazar makalesinin ilerleyen safyalarında, baştaki sorusunu unutur ve destanlara yönelir. Türk destanları konusunda, bilinenlerin ötesine geçmeyen birtakım değerlendirmeler yapar. Bunları çeşitli alıntı ve kişisel deneyimlerle süsler. Ancak işin ilginç yanı, anılarına veya deneyimlerine yer verirken dipnot numarası kullanmasıdır. Oysa, bilimsel araştırmalarda bu tür kullanımın farkını göstermek için (*) işareti tercih edilir. Diğer bir deyişle referans göstermek farklı, anı anlatmak veya açıklama yapmak daha farklıdır. Yine adet olduğu üzre, aspirin niteliğindeki eserine yer verir. Önce kullandığı bibliyografik künyelerde yayınevini verdiği halde bu eserde vermemesi ise bir tutarsızlığa işaret eder.

        Prof. Tural, Oğuz Kağan Destanı'ndan bahsederken "eserin en iyi, en sağlam neşri" ifadesini kullanır (s. 73). Bilimsel olduğu iddia edilen bir çalışmada bu tür sıfatların kullanılması doğru değildir. Onların yerine, eserin "bilimsel neşri veya akademik neşri" denilmelidir. Yazar yine, bu sayfada Şecere-i Terakime adlı eseri yazarken, eserin yarısını siyah, yarısını beyaz dizmiştir. Bunu hangi nedenle yapmıştır belli değildir. Çünkü eserin ismi her iki kelimeden oluşmaktadır.

        Makalenin son kısmında, Batılı yazarlardan örnekler verir ve onların halk arasındaki öyküleyici eserleri işlediklerini belirtir. Bu yazarlar arasında Cervantes, Boccacio,Schiller, Shakespeare gibi dünyaca ünlü isimleri görmek mümkündür. Türk edebiyatında ise buna Mustafa Necati Sepetçioğlu ve Bekir Büyükarkın‘ı örnek gösterir. Bırakın akademisyenliği, bir edebiyat okuru olarak, siz bu yazarlar arasında bir paralellik görebiliyor musunuz? Bu isimleri aynı düzlem içinde veren insanın edebiyattan ne anladığı konusunda bizi ikna eden olursa, kendisine minnettar kalacağız.

 

5. Nesillerin çıkmazı veya dinlenilmeye lâyık sesler

Eserdeki bu makalede yazar gençlerle yaptığı bir söyleşiye yer verir. "Ben size yakınım!" tiradıyla başlayan ve "Dalkavukluk olsun diye söylemiyorum…" şeklinde devam eden makalenin, Edebiyat Bilimi ile uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Yazar kendi düşüncelerini, dünya görüşünü ve gelecekle ilgili öngörülerini gençlere aktarmaya çalışır. İlginç, ilginç olduğu kadar da yüzde yüz ideoloji kokan görüşlerinden birkaçını kısa yorumlarla şöyle gösterebiliriz:

*İnsan, mesuliyeti ve çilesi yedi yaşında başlayan varlık (s.79) [7 sayısı sayın yazarda bir takıntı gibi hemen her fırsatta su yüzüne çıkar].

*Fert ve cemiyet planında dini ve bedii kabulleri buhranlaşan ve buhranlaştırılan insan… A……………………insan……………… Vee bu insanların içinde gençler (s. 80). [Yorumsuz].

*(Gençler) sizlerden bir kısmınız -Allah'a şükür çok küçük bir kısmınız- hakkı olmadığı halde hak davasına çıkmış slogan veya işporta malı cümleler -cümle demek caizse- ile gürültü edenlersiniz (s. 81) [İşporta cümleleri yalnızca proflar kullanacak diye bir yasak mı var?].

*Sanat mahiyeti icabı anarşi değil düzen ve kompozisyon fikrine dayanır (s. 83) [Sanatçı illâ düzeninin kölesi mi olmalıdır? Yaratılıcığın özünde kaos ve düzen (order) bulunmamalı mıdır?].

*Toplumun en mühim kesimi gençlik değildir. [Yorumsuz ve sorusuz].

*Zamana hapsolmadan, bir zaman aralığının duygu, düşünce ve hayal dünyasının mahkumu olmadan söyleyebildiğiniz şeyler kimsenin gözünden kaçmaz… (s. 83) [Yorumsuz ve sorusuz].

*Önce sizden önceki nesillerin yazdıklarını dikkatle okuyun, bir defa daha okuyun, o sırada yaşınız da başınız da müsait olacaktır (s. 84). [Gençler, yazmayın, çizmeyin, konuşmayın, düşünmeyin yalnızca bizi (beni-Sadık Kemal‘i) okuyun böylece Nirvana'ya ulaşın].

*Halik size kaderinizi zorlamadan çile çekmenizi söylüyor (s. 85) [Gençler, kaderinize boyun eğin, mücadeleci olmayın, ricacı olun ve uysal birer koyun gibi davranın].

1983 yılında Töre dergisinde yayımlanan bu makaleden gençler acaba gereken mesajları aldılar mı? Ben, bu makalenin yazıldığı yılların bir genci, şimdilerin ise orta yaşlısı olarak bu söylenenlerin birer aforizma kırıntıları olduğunu belirtebilirim. Hayatı, hele ki akıp giden zamanı durduramazsınız. Ünlü bir Çin atasözü şöyle der: "Bir ırmağın kenarında, yeterinden fazla durma cesaretini gösterirseniz, düşmanlarınızın cesedinin, ırmak üzerinden akarak geçtiğini göreceksiniz." Sanırım, aforizma ve analojilerden hoşlanan makale yazarı sayın S. Tural bu sözden neyi kastettiğimi anlayacaktır.

 

6. Sanat ve genç insan ilişkileri üzerine sohbet

Makale, 9 Nisan 1991 tarihinde yapılmış bir söyleşinin metnidir. Makalenin asıl tezi sanatın insana has bir ibda (yaratma) olduğunun vurgulanmasıdır. Bu nedenle, gençler sanatla uğraşmalı, fakat büyük sanatkâr olduklarını hiçbir zaman iddia etmemelidirler.

        Yazar, burada da beş duyu üzerinde durur ve sanatın taklit mi yoksa soyutlama mı olduğunu incelemeye çalışır. Çok sayıda hata ve eleştirilebilecek görüşle dolu yazıda sayın Tural'ın gençlere karşı tedirgin ve güvenilmez tavrı dikkat çekicidir. Gençlere yaptığı hitapta, sık sık "Sabredin, sabredin…" diye öğütler veren yazar, adeta kendi yaşlılığından nefret eder bir tutum içindedir.

        Yazarın makale boyunca bazı batı kökenli kelimeleri yanlış yazdığı görülür. Örneğin nasıl ki obje yerine oje denilmiyorsa, subje yerine de suje denilemez. Ancak ne hikmetse yazar bilinçli olarak bu yanlışa yer verir.

Kelime hataları gibi, makalede sık sık cümle yanlışları ile karşılaşmaktayız:

*Biz, bu ilişkiler sırasında sujeyiz, karşımızdakine de obje denir (s. 87).

*Nefis bir mensure… Barış Manço'ya ait değilmiş, söylüyor. (s. 88)

*Her mahluk bir hulk üzre, ama biz ibda edebiliriz (s. 89)

Bu maddi hatalar dışında, makaledeki düşünsel hatalar da yoğundur. Örneğin, Tural makalesinin bir yerinde objeleri anlatma konusunda toplumların ikiye ayrıldığını, bir başka yerde ise dünyadaki insanların ikiye ayrıldığını belirtir (ss. 88-89). Bir diğer paragrafta: "Bana göre sanat taklid değildir… Kaldı ki dünyada hiçbir yüz bir başkasına benzemez" (s. 90).

        Çocukların yaptıkları çizimleri ve resimleri soyutlama olarak gören yazar, bu uğraşıda bir zevk olmadığını iddia etmektedir. Bu çıkarım da pedagojik ve psikolojik olarak yanlıştır. Kaldı ki hiçbir çocuğa zevk almadığı bir işi zorla yaptıramazsınız. Resim yapmak veya çizgi çizmekten en fazla zevk alanlar çocuklardır.

        Makalenin bir başka yerinde, zevksiz bir analoji yapılır. Edebiyatçılar malzemesi dil olan bir sahanın rodeocu kralları olarak değerlendirilir. Oysa edebiyat yalnızca dile ve dili iyi kullanmaya dayanmaz, duygu, düşünce, hayal unsurlarının önemi inkâr edilemez. Yine söz konusu makalenin başka bir yerinde "(Hoca bu esnada duvarda asılı duran bir tabloyu gösteriyor)" cümlesi kullanılmıştır. Bu ifadenin, S. Tural'a değil de onun konuşmalarını deşifre edip metin haline dönüştürenlere ait olduğunu anlıyoruz. Bu da yazarın eserini oluştururken, kendisinin kaleme almadığını, konuşmalarını deşifre ettirerek kitap haline getirdiğini göstermektedir. Zaten yapılan cümle yanlışları, çelişkili fikirler, paragraflar arasındaki uyumsuzluk ve yanlış yazılışlar da buna işaret etmektedir. Oysa, titiz bir çalışmada eserin baştan sona kadar yazar tarafından bizzat kontrol edilmesi gerekirdi. Bu açıdan Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eser, ucube bir yaratığı andırmaktadır.

 

7. Yahya Kemal'in arayışlarının yol açtığı bir edebi topluluk: Nâyiler

Yazar, edebiyat tarihini ilgilendiren bu makalesinde, bilinen kaynaklardan yola çıkarak Nayilerin faaliyetlerine yer verir. Özellikle, Yahya Kemal'in toplulukla olan ilgisi üzerinde durulur. Makalenin baş kısmında Tural, ısrarla "Arayışlar Devri Türk Edebiyatı" ifadesini kullanmaktadır. Daha önce eleştirdiğimiz bu durumu bir yana bırakırsak, makale Nayiler hakkında derli toplu bilgiler içermesi bakımından yararlıdır. Ancak, fahiş cümle bozuklukları ve dizgi hataları daha ilk bakışta göze çarpmaktadır. Örneğin: naşriyat (s. 101); Tairihe (s. 102); Türçe (s. 113) şeklinde hatalı yazılışlar vardır. 109. sayfada ise yapılan alıntıların bir kısmının metne dahil edilmediğini göstermek için (.) işareti yanlış olarak kullanılmıştır. Bunun (…) şeklinde olması gerekirdi.

        Yazar, bu makalesinde de bibliyografik künye verirken sistemli davranmaz. Bir yerde yayınevini gösterirken, bir başka yerde bunu göstermez. Bu da yazarın künyeleme konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığına işaret eder. Daha lisans veya yüksek lisans döneminde öğrenilmesi gereken bu yöntem bilgisinin, üstad sayılan bir prof tarafından bilinmemesi şaşırtıcıdır.

 

8. Nekre ve Nükte kavramlarının kültür içindeki yeri ve fonksiyonları

Yazar bu konuda yazdığı makalesine önce tanımlamalarla başlar. Tanımlamanın ardından içerik olarak nükte ve nekre taşıyan tahkiyeli edebî ürünlere yönelip bunlara latife denilmesini önerir. Makalenin daha başında yapılan bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi, söz konusu yazının da edebiyat kuramları ile doğrudan ilintili bir yanı bulunmamaktadır. Olsa olsa mizah edebiyatını ilgilendiren ve hiç bir referansa dayanmayan kişisel görüşlerden ibaret bir metin olarak kabul edilebilir. Bu nedenle yazının eleştirilmeye değer bir tarafı bulunmamaktadır.

 

9. Benlik kavramı ve Yunus Emre'nin şiirinde benlik

Sayın Tural, ilginç cümlelerle makalesine başlar. Örneğin, Yunus'un hristiyan olduğunu iddia edenler varmış gibi şu hükmü verir: "Yunus Emre müslümandır?" (s. 123). Bu cümlenin hemen altında: "Kelime-i şehâdet [doğrusu şahadet olmalı] ile beraber, islâmın diğer dört, imanın altı şartına inanan ve bunları yaşayan insana müslüman denir" (s. 123) ifadesi yer almaktadır. Diğer bir söyleyişle, insanlar bu şartlara inanıp yaşantılarında yer vermiyorlarsa onlar müslüman değildir. Örneğin, ekonomik yetersizliği yüzünden bir insan hacca gidememişse, düzenli namaz kılamamışsa veya oruç tutamamışsa müslüman değildir.

        Bunlar yetmezmiş gibi, Sadık Kemal Tural cevherlere devam eder: "Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için iki yol var: Sofilik ve zahidlik…" Bir ilahiyat hocası bunları söylese belki normal karşılanabilir. Ancak bir edebiyat bilimcinin (?) bu tarz bir hükme varması oldukça yadırgatıcıdır. Sofi veya zahid olmayanlar Allah rızasını kazanamazlar mı? Allah rızasını kazanmak için illâ da bu iki sınıftan olmak mı gerekir? Kaldı ki, sofilik ve zahidlik birer yol değil, insan tipidir. Bu insanları birer model olarak gösterebilmek için ancak ve ancak Atatürk Yüksek Kurumu Eski Başkanı olmak gerekir!

        Yazar, bu makalesinde daha da ileri giderek "tarikat" a girmenin önemine değinir (s. 130). Bu davranış için Yunus'un bazı mısralarını delil olarak gösterir. Oysa Yunus'un o şiirlerinde söylediği hak yolun (tarikat) diye çevrilmesi yanlıştır. Hak yol, sirat-i müstakimdir ve bu da illâ tarikat anlamına gelmez. Ancak, sayın yüksek kurum eski başkanı bunu böyle gösterip satır aralarında sık sık Necip Fazıl’a ve İbda kelimesine göndermeler yaparak asıl meramının, hangi tarikat olduğunu hissettirir.

        Makalede bunların dışında birtakım tutarsızlıklar da göze çarpmaktadır. Bir yerde Yunus'tan Türk Sofisi diye bahsederken, bir başka yerde Türkmen filozofu diye söz etmektedir. Şimdi sayın Tural'a soruyorum her sofi bir filozof mudur? Türk ve Türkmen arasında hiçbir fark yok mudur? Yunus sofi midir, filozof mudur? Yoksa her ikisi veya hiç birisi midir?

        Değerlendirmelerden de anlaşılacağı gibi, makalenin edebiyat bilimi ile uzak yakın bir alakası yoktur. SKT, kafasında oluşturduğu çeşitli ön yargıları kamu oyuna iletmek için Yunus'un şiirlerini istismar eder. Yunus’u anlamak ve anlatmaktan ziyade, kendi görüşlerini ve yorumlarını sunmaya çalışır. Bu görüşlerin ne kadar sığ ve tutucu, yorumların ise aşırı olduğunu anlamak için edebiyatçı olmak gerekmez.

 

10. Türkiye'de şehirleşmenin doğurduğu meseleler

Yazar bu makalesinde Türkiye'de yaşanan göçler ve şehirleşmenin doğurduğu sorunlarla ilgilenir. Makalenin baş kısmının edebiyatla bir ilgisi yoktur. Yazının sonlarına doğru bu göçlerin edebiyata nasıl yansıdığını birkaç örnekle işler. Aslında güzel işlenebilseydi konu oldukça ilginç ve işlevsel olabilirdi. Ancak sayın Tural diğer makalelerde olduğu gibi konuyu bir sürü laf kalabalağı içine sürükler ve gerekli vurgulamaları yapamaz.

        Bir edebiyat bilimcisi olarak, makalede bu alanı ilgilendiren konulara göz atınca yine fahiş hatalarla karşılaşmaktayız. Örneğin edebiyat eserinin ne olması gerektiğine değinen yazar şöyle demektedir: "Edebiyat eseri toplumdaki düzenin korunmasını da değişmesini de üstlenir" (s. 143). Bu yargı tamamen yanlıştır ve totoliter bir görüşü yansıtmaktadır. Edebiyat eserinden ve yazarlardan topluma ders verme veya onu değiştirme gibi bir görev beklemek ancak kapalı rejimlerde söz konusudur. Bu yüzden yazarın edebiyat eserine ve dolayısıyla edebiyatçılara yüklemeye çalıştığı fonksiyon, aşağılayıcı ve eleştirilebilir bir içeriğe sahiptir. Hiçbir sanatkârın kabul etmeyeceği bu görevin vurgulanmasının başka bir niyete hizmet etmek olduğu açıktır.

        Sayın prof. akademisyenliği ve bilim adamlığını bir kenara iterek direktifler sıralamayı sürdürür: "Romanımız, hikâyemiz, senaryomuz, şiirimiz ve gazete haberimiz bu kültür çatışmalarının tahrik ve mübalağa etmeden takdim etmelidir…" (s. 144). Bu satırları okuduktan sonra insanın içinden "Emriniz olur monşer!" diyesi gelmektedir. Tıpkı bir sömürge valisi gibi yazarlara, sanatkârlara ve gazetecilere direktifler vermek, onları manüple etmektir. Zaten tarih boyunca manüple edilmiş aydınlardan bizar olan Türk insanına, neyin layık görüldüğünü iyi fark etmek gerekir.

        Muhtemelen sayın Tural kendini Nazi Almanyası’nda veya Stalin Rusyası’ndaki bir akedemisyenle karıştırmaktadır. Bu amaçla, edebiyatçıları özgürlükler konusunda değil de yasaklar konusunda ürün vermeye teşvik etmektedir. Oysa, iyi bir yazarın, sanatçının ve meslek erbabının temel endişesi özgürlükleri alabildiğine kullanmak ve insanlığa kendi çapında ürünler sunmaktır. Bu ürünlerin tahrik edici olması veya olmaması, mübalağa içerip içermemesi farklı bir konudur.

 

11. Okuyucu zümreleri açısından Safahat'ın gördüğü ilgi

Sekiz sayfadan ibaret olan makalenin ilk dört sayfası edebiyat sosyolojisine ve demagojiye, son dört sayfası ise Mehmet Akif'in Safahat'ına ayrılmıştır. Diğer bir söyleyişle asıl meram arada kaynayıp gitmiştir.

        Escarpit'in, artık bu sahanın en eski ve demode olan eserini, kaynak gösteren S. Tural, "edebiyat sosyoloğu" diye hüda-yı nabit bir tip yaratır. Hiçbir sosyoloji veya edebiyat eserinde yer almayan bu tipin yapacağı işleri sıralamaya başlar. Yazardan beni aydınlatması için rica ediyorum. Edebiyat sosyoloğu diye bir sınıf, zümre, grup var mıdır? Türk veya dünya üniversitelerinde böyle nitelenen bir akademisyen bulunmakta mıdır? Kimler kendini edebiyat sosyoloğu olarak nitelendirmektedirler? Türkiye'den veya Batı‘dan bu ünvana sahip üç örnek verebilir mi? Bu sorulara sayın yazar cevap verirse gerçekten bahtiyar olurum.

        Sayın yazar makalesinin bir başka yerinde verdiği şu yargı da oldukça ilginçtir. Cümle aynen şöyledir: "Bir edebî eseri sadece (edebiyat bilimciler) araştırıcılar bilgi edinmek üzere tahlil ederler" (s. 147). Edebiyat eserini kimin inceleyip inceleyemeyeceğine karar vermek hiç kimsenin tekelinde değildir. Velev ki bu bir akademisyen, bir profesör, bir kurum veya kurul başkanı olsun. Kitabın daha önceki bölümlerinde tarihçileri, sosyologları edebiyat eserlerini incelemeye davet eden yazarın bu hükmü anlaşılamaz bir çelişkidir. Örneğin, bir dilbilimci eseri dil yönünden inceleyemez mi? Bir felsefeci, bir hukukcu veya bir din bilimci edebiyat eserlerini inceleyemez mi? Edebiyat eserini incelemek işi yanlızca edebiyat bilimcilerine mi hastır? Bu mantığa göre hiç kimsenin tarih kitabı okuması veya tarihe dair iki satır yazı yazması mümkün değildir. Çünkü tarih tarihçilerin işidir ve başka kimseyi ilgilendirmez…

        Yazar, makalenin başlığındaki konuya nihayet ilerleyen sayfalarda yer verir. Burada Safahat'ın okunması ve Akif'in toplum içindeki önemi üzerinde durur. Gerçekten Mehmet Akif diğer şairleri, sanatkârları kıskandıracak ölçüde toplumun geniş bir kesimi tarafından tanınan ve bilinen bir Türk aydınıdır. Türk milletinin öz değerlerini güzel bir şekilde eserlerinde işlemesi, onun bu denli sevilmesine sebep olmuştur. Sayın Tural, Safahat'ın okunması konusuyla ilgili bilgiler verirken, raporlara, istatistiklere veya araştırmalara yer vermez, birtakım yuvarlak ifadeler kullanır.

*Safahat‘ı okuyan sade vatandaş kesimidir.

*Her vaiz camide Akif'in en az iki mısraını okur.

*Yapılan anketlerde M. Akif'in çok tanındığı anlaşılır (ss. 52-53).

Şimdi sayın S. Tural‘a soruyoruz: Sade vatandaşla kastettiği kesim kimdir? Vatandaş kahve midir ki sadesi, sütlüsü veya şekerlisi, şekersizi olsun? Varoşlarda oturan orta ve alt gelir düzeyine sahip insanlar mı sade vatandaştır? Gelir düzeyi yüksek aydın kesim Safahat'ı okumuyor mu? Yapılan anketler diyorsunuz bunlar hangi anketlerdir? Kim, nerde, ne zaman yapmıştır? Güvenilirlik ölçüleri nelerdir? Bu çıkarımlarınız hangi istatistiki bilgiye dayanmaktadır? Böyle istatistikler yapılmışsa bunları neden dipnot olarak göstermediniz? En kıytırık konuları dipnotla verirken, bu önemli hükümleri neden dipnotlarla desteklemediniz? Bütün bunlar Arafta asılı kalan sorulardır…

        Yine bu makalede verilen dipnotlar da hatalıdır ve bilimsel kriterlere uymamaktadır. Örneğin ilk dipnotta eserin künyesi şöyle gösterilir: "Robert Escarpit (Çev: Ali Türkay Yazıcı), Edebiyat Sosyolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1968." Bu künyeye göre sayın A. Türkay Yazıcı, Robert Escarpit'i Türkçe‘ye çevirmiştir. Oysa çevrilen Edebiyat Sosyolojisi adlı eserdir. Bu eser de siyah değil italik dizilmeliydi. 3. Dipnottaki künyede: "M. Kaya Bilgegil, "Edebiyat" maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt II, s. 428-436." şeklindedir. Burada da maddesi ifadesi yazılmamalıydı. Ayrıca, ansiklopedinin ismi italik dizilmeli, yayın yeri (İstanbul) ve tarihi belirtilmeli, s. yerine ss. kullanılmalıydı.

 

12. Edebiyat Bilimi'nin bir dalı: Edebiyat Sosyolojisi

Yukardaki makalenin teorik zemini gibi bu yazı da Edebiyat Sosyolojisi üzerine kurulmuştur. İlk bakışta güzel görünen konu, maalesef yine yetersiz ve eskimiş bilgilerden oluşmuştur. Makalenin başlarında S. Tural, edebiyat sosyolojisini tespite çalışır. Bu sahanın sosyologlar tarafından mı, yoksa edebiyatçılar tarafından mı araştırılması gerektiğine değinir. Ele aldığı sorulardan birkaçı şöyledir: Sosyoloji nedir? Edebiyat nedir? Edebiyat sosyolojisinden ne anlıyoruz? Edebiyat sosyolojisi lüzumlu mu, lüzumsuz mu? Makalenin ilerleyen sayfalarında bu sorulara cevaplar aranmaktadır.

        Yazar makaleyi kaleme alırken büyük bir endişe içinde olduğunu belirtir. Bu da, sosyologların edebiyat sosyolojisiyle daha yoğun ilgilendikleri ve bu sahanın edebiyatçıların elinden alınacağı endişesidir (?). Bu endişe ve korku ile yola çıkan S. Tural, zaman zaman sosyologları edebiyatı bilmemekle suçlar, hatta küçük görür. Makalenin bir başka yerinde, edebiyat sosyolojisini edebiyatçılar ve sosyologlar arasında paylaşılamayan bir pastaya benzetir (s. 168). Bu tarz ön yargılı bakış açısından yola çıkarak, sosyologların edebiyat sosyolojisi yapamayacağını iddia eder.

        İşin ilginç yanı yazarın bu görüşüne rağmen gösterdiği örneklerin ve açıklamaların tamamı sosyologlara aittir. Şayet yazar, Nurettin Şazi Kösemihal ve öğrencilerinin yaptığı çalışmaları yetersiz görüyorsa, onları örnek olarak vermemeliydi.

        Yazar makalesinde bir takım olmayan kavramlar ihdas eder. Örneğin "edebiyat sosyoloğu". Bu kavramın geçmişte ve günümüzde kim veya kimler tarafından kullanıldığı bilinmemektedir. Türkiye'de veya dünyada kendini "Ben edebiyat sosyoloğuyum" diye niteleyen kimse var mıdır? Varsa bunların ismi veya isimleri verebilir mi diye sayın S. Tural'a tekrar sormak isterim.

        Makalede ilginç yazılış hataları yine bir birini takip eder. 157. sayfada dört kez kullanılan Goerge (George) Gurwich'in ismi, aynı sayfa içinde üç farklı şekilde yazılmıştır. Bunları şöyle gösterebiliriz:

           1. Goerge Gurwich; 2. Gurwich; 3. Gurwiç.

Şimdi sayın Prof.'a soralım. Biri kalkıp da bilimsel olduğunu iddia eden bir eserin aynı sayfasında yazarın ismini üç farklı şekilde şöyle kullansaydı ne olurdu?

           1. Sadıki Kamal Tural; 2. Kumal Torul; 3. Kımal Türal

Acaba sayın yazar buna kızmaz mıydı? Bilimsel araştırma bu kadar basit ve kolay mı yapılmalıdır?

        Yazar sosyolojiye ve sosyologlara karşı da agresif ve militarist bir yaklaşım içindedir. Örneğin "Sosyoloji, bugün bizim hesaplaşmaya çalışacağım sosyoloji" (s. 158) ifadesi hem anlam olarak saldırgan, hem gramer olarak yanlıştır. Doğrusu "Sosyoloji, bugün bizim hesaplaşmaya çalışacağımız sosyoloji" olmalıydı. Bu noktada yel değirmenleriyle savaşan Donkişot gibi sayın S. Tural‘ı da atı üstünde sosoyoloji bilimiyle savaştığını hayal edebilirsiniz.

        Hemen arkasından gelen 160. sayfada edebiyatın tanımı yapılırken cümlenin yarısı buharlaşmıştır. Bu nedenle yazarın ne söylediği belli değildir. Aynı sayfada yine yazarın bir kararsızlık içinde olduğunu görüyoruz: "Edebi eserin dünyasındaki duygu, hayal, fikir ve durumlar hayatın gerçeğiyle alakalı olabilir, olur" (s. 160) denilmektedir. Olurla, olabilir arasında açık bir anlam farkı vardır. Biri kesinliği ifade eder, diğeri ise olasılık anlamı içerir. Yazarın gerçekte neyi kastettiği bu son kararsızlığı yüzünden anlaşılmamaktadır.

        Kitabın 161. sayfasında şöyle bir hüküm yer alır: "Edebiyat biliminin işi zor" Burada kastedilen bilim adamı olmalıydı. Bilim soyut bir kavramdır. İş yapamaz. Oysa işi yapan, yani fail konumda olan bilim adamı veya o işi meslek olarak yapandır. Dolayısıyla "Edebiyat bilimcisinin işi zor" denilmeydi. Bu yanlışlıktan yola çıkarak sayın Tural'a hangi bilim adamının işinin zor veya hangisinin kolay olduğunu sormak isteriz. Şayet sayın Prof. gibi bilim yapılacaksa o zaman hiçbir zorluğu yok, salla gitsin…

        Aynı sayfada: "Biz edebiyat bilimcisi…" diye bir ifade kullanılmıştır. Bunun doğrusu da "Biz, edebiyat bilimcileri…" olmalıdır. Hemen bunu takip eden paragrafta ise yazar sık sık "oturtma" ifadesini kullanmaktadır. "Edebi eseri tarihteki yerine oturtma-Edebi eseri yerine oturtma-Toplumu yerine oturtma" vs. Burada kulanılan oturtma tabiri oldukça avami ve akademik söyleme aykırıdır. Yazarın bunun yerine "belirleme", “tesbit etme" gibi ifadeleri tercih etmesi gerekirdi. Yoksa sık sık kullanılan oturtma sözcüğü, patates oturtması, patlıcan oturtması, birini vurup oturtmayı çağrıştırmaktadır.

        Sayın S. Tural‘ın kullandığı kavramlar ve verdiği hükümler kapalıdır. Örneğin "Biz [edebiyat bilimciler] esere gerektiği kadar bakarız" (s. 161). Buradaki gerektiği kadar ifadesiyle ne kastediliyor belli değildir. Yalnızca çözümleme mi, yorumlama mı, yoksa metin tamiri mi bellli değildir. Hemen arkasından gelen şu cümleye sanırım bütün okurlar itiraz edeceklerdir: "Edebiyat eseri bilim gibi maddi ve manevi hayatı tesbit, yorum ve değerlendirme yapıyor…" (s. 162). Edebiyatın e‘sinden, bilimin de b‘sinden anlamayan biri için bu cümle anlamlı gelebilir. Ancak bunlardan anlayanın hayretten ağzı açık kalır. Bir romanın veya öykünün, bilimsel normlara göre yazıldığı veya aynı sistemle oluşturulduğunu düşünmek, ancak sayın Prof. ve onun tilmizlerinin yapacağı bir iş olsa gerek.

        Yine 163. sayfada bir dizgi hatası göze çarpar ve benzer hatalar tekrar tekrar kullanılır: ".. gerçeğimsi ferdî, mahallî, millî benlik, gerçeğimsi bir ferdî, mahallî ve millî kimlik halinde karşımıza çıkarlar." Hemen arka sayfada yer alan "maklame zabıtları; bu tür anlaşıların" vs. gibi ifadeler de yanlış yazılmıştır. Bütün bu maddi hatalar, eserin maalesef titiz bir şekilde yayına hazırlanmadığını göstermektedir.

        Eserin ilerleyen sayfalarında öne sürülen bir görüş, bir önceki makaleyle çelişmektedir. Yazar şu artistik ifadeyi hiç eleştirmeden gönül rahatlığı ile kullanır: "Toplumun bütün kesimlerine hitap eden sanat eseri de daha gelmemiştir, yazılmamıştır ve yazılmayacaktır…" (s.165). Bravo sayın Tural, belagatinize hayran kalmamak elde değil. Cümle iyi de, içerik sizce yanlış değil mi? Çünkü eserinizin önceki sayfalarında Mehmet Akif için şunları siz söylemiyor muydunuz?:

*Safahat'ı satın alıp okuyan, basılmasına sebep olan sade vatandaş kesimidir. Her vâiz, her hatip son elli yıldır câmilerimizde Âkif’in Safahat’ından en az iki mısra okumaktadır. Âkif camie giren, camie gelenin evine yerleşen şâirdir (s. 152) [Hoca hoca, Türkçede diftong yoktur. Camie denilmez camiye denilir camiye…].

*1986 Türkiyesinde okur-yazar olsun olmasın, Mehmet Âkif'i tanımayan kimse kalmamaktadır.

*Mehmet Âkif'in okuyucusu her kesimden insandır (s. 153).

Bu hükümlerle son hüküm arasındaki çelişkiyi acaba neye borçluyuz? Acaba geçen beş yıl mı sizin görüşlerinizi değiştirdi? Şayet bu son düşüncenize sadıksanız Âkif'i herkesin anlamadığını mı söylüyorsunuz? Siz bir müneccim veya falcı mısınız ki gelecekten haber veriyorsunuz? Bu soruları cevaplandırırsanız okurlarınız bahtiyar olacaktır…

        Sayın yazar makalesinde Nurettin Şazi Kösemihal'in çalışmalarından bahsetmektedir. Bununla da yetinmeyip Kösemihal'in yaptırdığı beş lisans tezinin adını sıralamaktadır. Ayrıca Kemal Karpat, Alpay Kabacalı, İsmail Parlatır, İnci Enginün, Zeynep Kerman, Cavit Kavcar'ın çeşitli çalışmalarına işaret eder. İşin ilginç yanı bu zikredilen çalışmaların hiçbirinin künyesi dipnotta verilmez. Peki dipnotta ne verilir? Tahmin edeceğiniz gibi aspirin olarak nitelediğimiz Zamanın Elinden Tutmak adlı eser 171. sayfanın şerefli bir dipnotu olarak yerini alır. Bravo sayın Tural, binlerce, yüzbinlerce alkışlar sana….

        171. sayfada sayın Tural, değil milenyumun, adeta milenyumların akademik gafını yapmaktadır. Aynen kullanılan şu cümle, sayın bilim adamının akademik mutfağını ve alt yapısını gösterecek niteliktedir: "Biz teorimizi, sistemimizi bunun üzerine kurmaya çalıştık" (s. 171). Henüz akademik hayata yeni atılan bir insanın bile teori ile sistem arasındaki farkı bilmesi gerekir. Edebiyat sosyolojisi konusunda sayın Tural, ya teori geliştirmeliydi veya sistem kurmalıydı. Bunların ikisini de aynı düzlem içinde kullanması, onun ne teoriyi, ne de sistemi bilmediğini gösterir. Bu bilgisizlikle kuramsal bir eser yazmanın büyük bir cesaret olduğunu belirtmek isteriz. Herkesin yapamayacağı bir işi gerçekleştirdiği için ayrıca kendisini tebrik etmeliyiz.

        Söz konusu makalede bunların dışında yine ilginç bir ifade kullanılmaktadır: "ibtidaîmükekamil" (s. 173) sözcüğünün anlamını bilmiyoruz. Baktığımız sözlük ve ansiklopedilerde de rastlayamadık. Sayın yazarın bu sözcükle ne kastettiğini gerçekten merak etmekteyiz. Acaba kanguru türü bir hayvandan mı, yoksa hem gelişmiş, hem gelişmemiş kafalardan mı bahsediyor. Açıklanırsa seviniriz.

        Makalenin sonuç kısmı yine bir yorgan kavgasına dönüşmüş durumda. Sayın Tural edebiyat sosyolojisini, edebiyatçıların yapabileceğini iddia etmektedir. Bunu söylerken de ulufe dağıtır gibi sosyologlara parsadan pay dağıtmaktadır. Doğrusunu isterseniz makalenin bu haliyle edebiyat sosyolojisine ve edebiyat bilimine katkısının çok büyük olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü yazar, konuyla ilgili en kötü örneği vererek, bilimsel bir makalenin nasıl yazılmaması gerektiğini açıkca ortaya koymuştur.

 

13. "Hüsün ve Şiir" ile Genç Kalemler" Dergilerine Dair Notlar

Kitaptaki onüçüncü makale Hüsn ve Şiir ile Genç Kalemler Dergisi‘yle alakalıdır. Yazar makalesine daha adından itibaren yanlışlar yaparak başlar. Bilindiği gibi Hüsün değil Hüsn olmalıdır. 4.5 sayfadan ibaret olan bu makalenin yarısı alıntılar, diğer yarısı ise isimlerle doludur.

Makalenin başında 1908'de ilan edilen II. Meşrutiyet‘e kısaca değinen yazar, bu hadisenin Türkler arasında etkili olmadığını ileri sürer. Aynı görüşü ikinci paragrafta da yenileyerek: "Türkler uyanışı iki yıl daha bekleyecektir" (s. 177) der. Oysa bilinen tarihi gerçekler II. Meşrutiyet'in İttihat ve Terakki Partisi‘ni destekleyen subaylar ve onların sivil uzantıları tarafından gerçekleştirildiğidir. Hatta bu hareketin gerçekleşmesinden sonra "Türk" ve "Müslüman" kimliği daha yükselmiştir. 1908'de Türkçü dernekler kurulmuş ve yine çok sayıda Türkçü süreli yayın çıkarılmıştır. İttihat ve Terakki Partisi, bu amaçla Anadolu içlerinde matbaa kurup, gazete çıkararak ve okul açarak Türklük bilincini yaymaya çalışmıştır. Örneğin Erzurum'da çıkarılan ve Milli Mücadele'nin bayraktarlığını yapan Albayrak gazetesi de böyle bir süreli yayındır. Ancak, yazarın basın tarihini yeteri kadar bilmemesi, bu tür hatalara düşmesine neden olur. Zaten makalenin ilerleyen sayfalarında yazarın bu fikrinden vaz geçtiği ve 1908'de kurulan Türk Derneği‘ni referans gösterdiği fark edilir (s.189).

Yine 177. sayfada Hüsn ve Şiir Dergisi'nin "refah-ı vatan, terakki-i millet" cümlesini epigraf olarak kullandığı belirtilir. Bu ifade de yanlıştır. Bilindiği gibi epigraf, bir metnin içeriğini ana hatları ile gösteren ve baş tarafta yer alan kısa alıntıdır. Oysa, süreli yayınlarda, logonun hemen yanı başında kullanılan ifadelere motto adı verilir. Bu, o yayının ilkelerini öne çıkaran ifadedir. Örneğin, günümüzde yayımlanan Hürriyet gazetesinin mottosu "Türkiye Türklerindir" şeklindedir. Dolayısıyla bu tarz ifadeleri epigraf olarak nitelemek hatalıdır.

Sayın S. Tural’ın basınla fazla ilgilenmemesi, yaptığı araştırmaları kavramsal açıdan da yetersiz kılmıştır. Örnek olarak Genç Kalemler Dergisi’ni tanımlarken "kısa ve geniş eb’adda" (s. 179) ifadelerini kullanır. Burda kasdedilen kısalık veya genişlik ne kadardır? Derginin bir kalas gibi tanıtılması doğru mudur? Santimle veya rakamla belirtilebilecek bir derginin bu şekilde tanıtılması yanlıştır. İşin ilginç yanı, yazar ilerleyen sayfalarda bu hatasını sürdürür ve derginin "büyük boyda" çıkarıldığını belirtir. Herhalde yazar dergi ile Pepsi Kola veya rakıyı birbirine karıştırmıştır. Aile boyu, orta boy, küçük boy, kutu kola der gibi Genç Kalemler'i tanımlamıştır.

Bu makalede de çok sayıda yazım yanlışı vardır. Örneğin, "infialat-ı mecerredesi" (s.178), Ömer Seyfeddin, Anarşizma Dâir (s. 179) şeklindeki yanlışlar ilk bakışta göze çarpmaktadır. Dört buçuk sayfalık bir yazıda bu kadar yazım yanlışı yapılması düşündürücü, düşündürücü olduğu kadar da hayret vericidir. Görüldüğü gibi, bu makalenin de edebiyat bilimine fazla bir katkısı olduğu söylenemez. Sıradan edebiyat ansiklopedilerinde bile söz konusu dergiler hakkında daha doğru bilgiler bulmak mümkündür.

 

14. "Yeni Millî Edebiyat Akımı" Üzerine

Bu makale eserin en uzun ve kapsamlı yazılarından biridir. Yazar 1940-1980 yılları arasındaki milliyetçi edebiyat faaliyetlerini incelemeye çalışır. Ona göre 1941 yılında çıkarılan Çınaraltı dergisi ile birlikte milliyetçi bir edebiyat akımı doğar. Bu yoğunluk sonraki yıllarda Orkun, Büyük Doğu, Hareket, Töre, Türk Edebiyatı, Kubbealtı Akademi, Divan, Milli Eğitim ve Kültür, Yeni Düşünce, Yeni Sözcü, Bakış, Hamle dergileri ile sürdürülmüştür. İstanbul ve Ankara dışında, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde çıkarılan Pusat, Burak, Küçük Dergi, Doğuş, Erciyes, Konevi dergileri örnek olarak gösterilmiştir.

        Sayın Tural'ın bu makalede verdiği bilgiler birkaç açıdan eleştirilebilir. Her şeyden önce Tanzimat‘la başlayıp II. Meşrutilyet‘le yoğunlaşan milliyetçilik akımı Cumhuriyet‘in kuruluşu ile daha bir ivme kazanır. Bu nedenle 1940-1980 arasında yaşanan milliyetçi edebiyatı "Yeni" diye nitelemek yanlıştır. Çünkü fikirlerin veya edebî akımların başlaması ve sona ermesi için bir tarih vermek söz konusu olamaz. Fikirler, bazen görünür biçimde, bazen de altan alta varlıklarını sürdürür. Bu nedenle, söz konusu dönemdeki edebiyat yeni diye nitelenirse, daha önceki dönemdeki miliyetçi edebiyatın da eski sayılması gerekir.

        Bir diğer husus, makalede verilen örneklerin sıradan oluşudur. İstanbul'da veya Anadolu‘nun farklı şehirlerinde amatör zevkle çıkarılan dergilerle bir edebiyat akımının gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Yazarın örnek olarak zikrettiği Divan, Hamle, Pusat, Burak, Doğuş, Erciyes vs. gibi dergiler bu tür süreli yayınlardır. İstanbul da çıkarılan Hareket ise edebiyattan ziyade bir fikir dergisidir.

        Yazar bu dergilerde yazanların kaleme aldıkları şiir, roman, hikayelerin kitapçı vitirinlerine yerleştiğinden bahseder. Her vitrine yerleşen kitabın edebiyat tarihine giremeyeceği veya edebî akım yaratacak düzeyde olmadığını bir akademisyenin bilmesi gerekir. Ancak yazar konuya bilimsel ve akademik açıdan değil de ideolojik yaklaştığı için bu hataları görememiştir.

        Sayın Tural, politik bakış açısını ilerleyen satırlarda iyice ortaya koyar. Bilindiği gibi bilim farklı, politika farklıdır. Bilim doğruya giden en güvenilir ve sistematik yolu araştırır. Politika ise, adından da anlaşılacağı gibi çok yönlülüğü yansıtır. Yazar, milliyetçi şair ve yazarları ön plana çıkarabilmek için, Marksist, Hümanist ve Batıcı görüşe sahip insanları eleştirir. Oysa bu fikirlerin her biri dünyayı farklı açılardan yorumlayan düşüncelerdir. Yazarın bu yersiz eleştirileri, sahip olduğunu, modası geçmiş geleneksel milliyetçilik kalıplarından sıyrılamadığını gösterir. Oysa, 21. yy, her fikirde olduğu gibi milliyetçilikte de modern anlayışın yükselişe geçtiği bir dönemdir. Yazarın 1950-60 kafasıyla kaleme aldığı bu makalenin moderlikle ve bilimsellikle hiçbir alakası yoktur.

        Yazar makalesinde "Sanat millet içindir" görüşünü eleştirmeden ve üzerinde yeterince düşünmeden ileri sürer. Hiçbir felsefi temele dayanmayan bu düşünce hakkında şu soruları sorabiliriz: Hangi ünlü yazar eserini yalnızca kendi milleti için yazmıştır? Ünlü ressamlar, müzisyenler, edebiyatçılar eserlerini yazarken sadece kendi milletlerini mi düşünmüşlerdir? Mozart'ın Türk Marşı‘nı yazması onun atalarının Türk olduğunu mu gösterir? Böyle bir eser ortaya koyması Mozart'ı soysuzlaştırmış mıdır? Şüphesiz bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Ancak, milliyetçiliği dar bir açıdan değerlendiren insanların, bırakın edebiyatı, Türk kültürüne bile katkıları olamaz. İsimlerinin önünde Prof., Doç., Dr., gibi ünvanlar bulunsa bile…

        Yazar makalesinin sonunda "Yeni Millî Edebiyat"ın temsilcilerinin isimlerine yer verir. Sayın okurlarımızın konuyu daha iyi anlayabilmeleri için bu meşhur şair ve yazarların isimlerini aynen veriyorum. Lütfen dikkatlice okuyup, hangilerinin adını duyduğunuzu veya eserini gördüğünüzü kendinize sorunuz:

Şairler:Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Bahattin Karakoç, N. Yıldırım Gençosmanoğlu, Y. Bülent Bakiler, Abdurrahim Karakoç, Yetik Ozan, Muhsin İlyas Subaşı, Yahya Akengin, İ. Mehmet Uytun, Hüseyin Çelikcan, Ali Akbaş, Dilaver Cebeci, Nejat Sefercioğlu, A. Tevfik Ozan, Şahin Uçar, Cemal Kurnaz, Servet Kabaklı, Beşir Ayvazoğlu, Yağmur Tunalı, Şükrü Karaca, B. Bilge, Ertuğrul Karakoç, Mehmet Delibaş, Cemal Sayan ve Süleyman Ağa Baydili (s. 195).

Hikâye, roman ve tiyatro yazarları:Tarık Buğra, Muhtar Tevfikoğlu, M. Necati Sepetçioğlu, Bekir Büyükarkın, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Barbaros Baykara, Bahaddin Özkişi, M. Necati Öztemir, Yılmaz Gürbüz, Mustafa Miyasoğlu, Mustafa Kutlu, Şevket Bulut, Sabahattin Engin, Alper Aksoy, Hasan Kayıhan, Ali Yörük, Osman Çeviksoy, Remzi Özçelik, Hasan Kallimci, Reşat Gürel, Şevket Çalık, Nadir Ülker, Adnan Adıvar Ünal, Sabahat Emir, Durali Yılmaz, Musa Doğan, Abdülkadir Hayber, H. Avni Yüksel, Ethem Baran, Ü. Fehmi Sorgunlu, Hamdi Yılmaz, Ayşe İnce, Halime Toros, Yaşar Asım Oğuztöreli, Mehmet Erol (s. 196).

Görüldüğü gibi isimlerin büyük bir kısmı, bırakın edebiyat kitaplarını, sıradan edebiyat ansiklopedilerinde bile yer almamaktadır. Birkaç amatör dergide şiir yayımlayıp daha sonra bunları sıradan bir yayınevinde bir araya getirmek ciddi edebiyat faaliyeti değildir. Sayın yazarın, sıradanlığı büyük bir maharet olarak sayması düşündürücüdür. Kaldı ki bu isimlerin çoğunun gelecekte yazılacak edebiyat tarihlerine girme şansı da şüphelidir. Zira onların yazdıkları eserlerden büyük bir kısmı halis edebiyat eseri niteliğinde değildir.

        Makalede göze çarpan hatalardan biri de yazarın kullandığı kavramların ilginçliğidir. Örneğin bir yerde "şalvarlı edebiyat" (s.190) dan bahsedilmektedir. Buna göre edebiyat şalvarlı, donlu, donsuz, bikinili, çıplak, caketli, etekli vs. gibi sınıflara ayırmak mümkündür. Bir başka yerde ise Köy Enstitülerini, Sovyetler dönemindeki eğitime benzeterek "kolnozeğitim sistemi" diye bir ifade kullanır. Burda kastetiği muhtemelen kolhoz olmalıdır. Yazarın ikisi arasında benzerlik kurması ise hayret verici bir cehalet örneğidir. Çünkü ikisi birbirinden çok farklı eğitim düşüncesi ile kurulmuş ve yönetilmiştir. Bu nedenle yapılan benzerlik yanlıştır.

        Sayın Tural, bu mümtaz makalesini Ayvaz Gökdemir'in "Kulluk, Hürriyet ve Sanat" adlı yazısından yaptığı bir alıntı ile bitirir. Artistik ve ideolojik söylemin birleşiminden ibaret olan bu alıntının nerde, ne zaman yayımlandığı belli değildir. Ayrıca bilimsel olduğu iddia edilen bir makalenin, böyle hissi bir yazı ile bitirilmesi de ilginçtir. Makalede yine bir sürü yazım hatası vardır. Alışılmış ve kanıksanmış hatalar olarak saydığımız için bunlara yer vermiyoruz. Onun yerine, bu makalenin çağrıştırdığı mühim bir hususa değineceğiz.

        Bu makale, Türk edebiyatının ve akademik edebiyat incelemelerinin gelişimi konusunda önemli ipuçları vermektedir. Maalesef Türk edebiyatı, ön yargılı akademisyenler yüzünden birbirinden kopuk yollara ayrılmıştır. Bu uygulama günümüzde de devam etmektedir. Bir yandan muhafazakarlığı, milliyetçiliği ve devletçiliği savunan edebiyatçılar; diğer yanda aşırı çağdaşlığı, batıcılığı savunan edebiyatçılar. Bu ayrım doğal olarak edebiyat inceleme ve araştırmacılarını da etkilemiştir. Muhafazakar akademisyenler genellikle üniversitelerde yer bulurken, karşıtları medyada üstlenmişlerdir.

        Her iki grup da birbirine muhalif olmayı ve kanlı bıçaklı bulunmayı kutsal bir amaç olarak kabul etmişlerdir. Bir grubun ak dediğine diğeri kara, diğerinin kara dediğine öteki ak der. Uzlaşma kültüründen yoksun bu ayrılığın cezasını ise hem okurlar, hem genç akademisyenler, hem de en geniş anlamıyla Türk kültür ve edebiyatı çekmeye devam eder.

 

15. Yeni Osmanlılar ve "Osmanlıcılık Cereyanı" Meselesi

Eser içindeki en derli toplu makalele budur, ancak bunun da edebiyat bilimi ile bir alakası yoktur. Tural, bilinen kaynaklardan yararlanarak, 1865 yılında faaliyet başlayan Yeni Osmanlılar aydın grubunu tanıtmaktadır. Cemiyetin kuruluşu, gayeleri, Osmanlılık anlayışları konusunda bilgiler verir. Yazar bazı yerlerde konuya ilişkin kaynak eserleri referans olarak gösterir. Ne hikmetse bu konuda mutlaka görülmesi gereken A. Bedevi Kuran, gibi çalışmaları kaynaklar arasında zikretmez.

        Bilindiği gibi konu yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından geniş ölçüde incelenmiştir. Ancak yazar, çalışmasında hiçbir yabancı kaynağa gönderme yapmaz. Bu bağlamda Yeni Osmanlıların Londra'da çıkardıkları Hürriyet gazetesi, Adnan Akgün tarafından 1990 yılında bir doktora tezi olarak incelenmiştir. Oldukça önemli olan bu araştırmanın, yazar tarafından görülmemesi büyük bir talihsizliktir. Ancak, kendini otorite sayan insanların başkalarının gerçeğine ihtiyacı olmayacağı da açıktır. Bu nedenle yazarı kınama veya eleştirme durumunda değiliz.

        Yazım hatalarının doruğa çıktığı makalenin yazar tarafından yayın aşamasında hiç incelenmediği muhakkaktır. Yazar bunu yapsaydı mutlaka şu örnekleri farkederdi: aydınıda (aydınına), dirememeye (direnmemeye), tasibetse (takipetse) (197); Osmnlılık (Osmanlılık), belirtemiliyiz (belirtmeliyiz) (s.198); Tür Yılı (Türk Yılı) (s. 200); çevrilmisi (çevrilmesi), belleten (Belleten), berkes (Berkes), Tercüme eder (Çev:) (s. 202); kitaparından (kitaplarından), addolunmağa (add olunmağa) (s. 208), sınucu (sonucu) (s. 214).

Bu yazım hataları gibi, ifadelendirme hataları da vardır. Çeşni olsun diye bunlara bir kaç örnek verebiliriz:

*"Yeni Osmanlılar ise, geleneklerine –bazı noktalarda- bağlı, mevcudun ıslâh edilerek muhâfazası noktasında ileriye sapamazlar (s. 201) ifadesi yanlıştır. Doğrusu "ileriye gidemezler" olmalıdır.

*"Akçora, Üç Tarz-ı Siyaset adlı bu çarpıcı makalesinin şöyle girer" (s. 204) Yanlış söylenmiştir. "…makalesine şöyle başlar" şeklinde olmalıdır.

*Meseliyi kapatırken bir noktaya temas etmek…" (s. 213). Burada kapatma yanlış kullanılmıştır. Mesele musluk, kapı, perde veya pencere değildir ki kapatılsın. Bu nedenle "meseleyi sonuçlandırırken" denilmeliydi.

Sayın Tural bu yanlışlar dışında mühim değerlendirme hataları da yapar. İbrahim Şinasi'yi "Yeni Osmanlıların Ağabeyisi" (s. 205) olarak niteler. Bu bilgi tamamen yanlıştır. Şinasi, İstanbul'da bulunduğu yıllarda Namık Kemal‘le yakın ilişki içindedir. Ancak Şinasi yurt dışındayken birkaç yıl sonra da N. Kemal Fransa'ya kaçar. Kemal, arkadaşları ile birlikte Şinasi'yi ziyarete giderler. Sayın Prof.'un Yeni Osmanlıların Ağabeyisi dediği zat, onları oldukça soğuk karşılar, hatta yüzlerine bakmaz. Bundan dolayı Namık Kemal yıllar süren bir kırgınlık içine girer. O kadar ki Şinasi'nin öldüğünü bildiği halde cenazesine bile katılmaz. Bu yüzden Şinasi'nin Yeni Osmanlıların ağabeyisi olarak sayılması tamamen hayal ürünüdür.

        Bu ve benzer hatalar dışında makalede kullanılan dipnotların ve bibliyografik künyelerin de yanlış olduğu görülür. Örneğin, 3. dipnotta Ebuziya Tevfik'in Yeni Osmanlılar Tarihi adlı eserini yayıma hazırlayan Ziyad Ebuzziya "bugünkü dile uygulayan" şeklinde gösterilmiştir. Böyle bir ifade bilimsel künyede kullanılmamaktadır. Kaya Bilgegil'in Ziya Paşa Üzerine Bir Araştırma adlı eseri 2. dipnotta (a.g.e) şeklinde, 4. dipnotta (Ziya Paşa) şeklinde kısaltılarak kullanılmıştır. Bu önemli bir tutarsızlıktır. 20. dipnotta a.g.makale şeklinde bir ifade vardır. Bunun hangi makale olduğu belli değildir. 214. sayfanın sonunda TKAE Y:11-14, 1973-1975 ifadeleri kullanılmıştır. Bunların niçin buraya konulduğu ve ne anlama geldiği belli değildir. Şayet makale daha önce burada yayımlanmışsa yazarın bunu daha açık ve anlaşılır bir şekilde göstermesi gerekirdi.

        Görüldüğü gibi, bu makale de iyi niyetlerle hazırlanmasına rağmen, çok yanlışı içermektedir. Sayın Tural'ın bu baştan savma ve düzensiz tutumu ile bilimin uzak yakın bir ilgisi yoktur. Edebiyat teorisyenlerinden biri olmaya soyunan insanın en azından yazılarında daha dikkatli olması gerekirdi.

 

16. Millî destanlarımız üzerine

Bu makale 1970 yılında Türk Kültür Dergisi'nde (nr. 90) yayımlanmıştır. Destan kelimesinin sözlüklerdeki karşılıkları, Türk kültürü ve edebiyatındaki yeri konusunda yapılmış bir incelemedir. Yazar makalenin giriş kısmında milletlerin devlet kurma çabalarından bahseder. Hiçbir sosyolojik ve bilimsel temele dayanmadığı halde, devletleri maddi-manevi ve millî olmak üzere üç grubu ayırır. Tural'a göre maddi devletler insan cemiyeti olmaktan doğan siyasi ve iktisadi temellere dayanır. Manevi devletler de sanat ve kültür zenginliğine dayanır. Bu iki devletin birliği ve beraberliğinden millî devletler doğar.

        Yazar, bu tanımlamaları yaparken hiçbir kaynak kullanmaz, yine kendi görüş ve yorumlarını ileri sürer. Oysa verdiği tanımlar için en az birkaç kaynak göstermeli ve birer örnekle somutlaştırmalıydı. Bu tanımlamaları yaparken "insan cemiyeti", "sanat hadiseleri" (s. 215) gibi ifadelerin de yanlış kullanıldığı görülmektedir. Bunların dışında makalede çok sayıda yazım hatasıyla karşılaşmaktayız. Bunları sırasıyla şöyle gösterebiliriz:

*foklorik (folklorik) (s. 216)

*Alp-Arslan (Alparslan); edmiştir (etmiştir) (s. 217)

*narrafit (narrative); Divanü Lügat-it-Türk (Divan-ı Lügati't-Türk) (s. 218)

*Muallim Ömer Naci (Muallim Naci) (s. 219).

Makalede hatalar komedisine dönüşen bir uygulamaya ise dipnotlarda karşımıza çıkar. Örneğin, 1. dipnotta işaret edilen eser yanlış sayfaya konulmuştur. 2, 3, 4, 5. dipnotlarda kullanılan Kaşgarlı Mahmud'un aynı eseri, gereksiz yere her dipnotta açık künyesi ile yazılmıştır. 219. sayfada Şemseddin Sami, Muallim Naci, Mehmet Salahi'nin sözlükleri kullanılmışken bunların künyeleri dipnotlarda verilmemiştir. Oysa, Ferit Devellioğlu'nun eserinin tam künyesi verilmiştir. Her halde yazar kütüphanesinin en görünen kısmında bulunan eserlerin künyesini vermekle yetinmiştir. 10, 11, 12. dipnotlardaki eserlerin yazarlarının kim olduğu gösterilmemiştir. 14, 15, 17, 18. dipnotlar hiçbir bilimsel eserde karşılaşılmayacak şekilde metin içinde peş peşe sunulmuştur. Bunların ardından gelen 27. dipnotta ise bu uygulamanın tam tersi yapılmış, numaralar farklı metinlerde ardarda gösterilmiştir. Yazar bütün bibliyografik künyeleri verirken yine metodsuz davranmıştır. Bazı yerlerde yayınevini verirken, bazı yerlerde buna gerek duymamıştır.

        Sonucu bulunmayan ve lise düzeyinde bilgiler içeren makalenin edebiyat bilimiyle doğrudan bir ilgisi yoktur. Eski Türk Edebiyatı veya kültür tarihini ilgilendiren böyle bir konunun, kuramsal olduğu iddia edilen bir eserde yer alması şaşırtıcıdır.

        İncelediğim bu makaleden sonra gelen iki yazıda ise tiyatro eserleri tanıtılmaktadır. Sıradan, kitap tanıtım yazıları olarak değerlendirilebilecek bu makalelerin hissi nitelikte olduğu görülmektedir. Bu nedenle aşırı hissi ve önyargıyla hazırlanan makaleleri incelemiyor, genel bir değerlendirme yapmak için sonuca geçiyoruz.

 

Sonuç

Yeni Türk Edebiyatı profesörlerinden ve edebiyat teorisyenlerinden biri olan sayın Prof. Dr. Sadık Kemal Tural'ın hazırladığı Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eseri, hatalı ve eksik yönleri ile karşımıza çıkar. Okucuya daha net bilgi verebilmek için bu hataları on grup altında toplamak mümkündür.

1. Yazım hataları:Eserde sayılamayacak kadar çok yazım hatası vardır. Oysa 248 sayfadan ibaret olan eserde bu kadar yanlışın bulunmaması gerekirdi. Bunların bir kısmı dizgiden kaynaklansa bile geri kalanının yazardan kaynaklandığı açıktır. Yazarın, yayın aşamasında eserini kontrol etmesi ve baskı için olur vermeden önce bu hataları gidermesi gerekirdi. Bu dikkatsizlik, yazarın konusuna karşı titiz davranmadığını gösterir. Aynı zamanda, eseri para vererek satın alan okura karşı da duyarsız olduğuna işaret eder. Çünkü hiç bir okur yanlış şeyler okumak için para verip eser almaz. Dolayısıyla yazarın okurlarına karşı daha saygılı olması gerekirdi.

2. Anlatım bozuklukları:Yazar eserini konuşma dili ile kaleme almıştır. Bu da yukarıda örnekleri gösterilen anlatım bozukluklarının doğmasına sebep olmuştur. Oysa bu tür eserleri akedemik bir üslupla yazmak olmazsa olmaz bir şarttır. Yazar muhtemelen konuyu önce kasete okumuş, başkaları tarafından bu kasetler deşifre edilmiştir. Daha sonra da hiç kontrol edilmeden yayımlanmıştır. Bu nedenle akademik üslubun kendine has havasını eserde bulmak mümkün değildir.

3. Görüş-olgu çatışması:Her bilim adamının elbette çeşitli konular hakkında görüşleri vardır. Ancak bilimsel eserlerde görüşler değil olgular ön plana çıkarılmalıdır. Kuramsal olduğu iddia edilen bu tür çalışmalarda olgular ve deliller daha fazla önem kazanır. Oysa yazar bu eserinde sık sık kendi görüşlerinin mahkumu olmuştur. Bu yetmezmiş gibi, ideolojik görüşler ileri sürerek, sempati veya antipatisini bilim olarak yutturmaya çalışmıştır. Bütün bunlar onun çok bilmişliğinden kaynaklanmaktadır.

4. İdeolojik önyargılı bakış:Bir bilim adamının görüşlerine ağırlık vermesi onu idieolojinin kucağına iter. Benzer bir duruma sayın Tural'ın da düştüğü görülmektedir. Elbette bir ideolojiyi benimsemek ayıp değildir. Ancak, bunu sıksık vurgulamak, kuramsal bir eserde yansıtmak büyük bir ayıptır. Yazar, geleneksel milliyetçilik anlayışını sürdürdüğünü kitabının hemen her satırında öne çıkarır. Oysa, 21. yüzyılda, özellikle de Sovyetlerin dağılmasından sonra milliyetçilik anlayışı yeni bir şekil almıştır. Modern milliyetçilik anlayışında farklı milletlerin kültürlerine saygı göstermek temeldir. Daha çağdaş, akılcı, uzlaşmacı ve üretkenliği önemseyen modern milliyetçilik ne yazık ki bu işin teorisyenleri tarafından bile henüz algılanamamıştır. 1940'ların milliyetçiliğine saplanıp kalan bu tür insanların, millî kültüre vereceği zarardan başka bir şey yoktur.

5. Demagoji merakı:Görüşleri ve ideolojik yaklaşımı yanında yazarın severek yaptığı işlerin başında demagoji gelir. Hemen her makalede bu tarz bir yaklaşım göze çarpar. Yazar, özellikle birilerini karalamak veya kendi fikirlerini öne çıkarmak için demagojiye başvurur. Bilimin sistematiği içinde demagojiye yer olmadığı açıktır. Tezlerini somut şekilde delillendiremeyenlerin tercih edecekleri bu yaklaşım yazar açısından büyük bir olumsuzluktur.

6. Fütürist yaklaşım:Yazar demagoji ile süslediği ön görülerinde o denli aşırıya gider ki bu da ona fütürist bir nitelik kazandırır. Örneğin Türk Dünyası'nın geleceği konusunda veya Yeni Milliyetçilik yazısında bu tarz yaklaşım had safhaya çıkar. Elbette bilim adamların geçmişten yola çıkarak geleceğe ilişkin projeksiyon yapmaları doğaldır. Ancak, bunu falcılığa vardıracak kadar yapılması normal değildir. Sayın Tural'da ise bu her an karşılaşılan bir kusurdur.

7. Düzensizlik:İncelenen eser çok şeyi anlatmayı amaç edinen, ancak yazarının düzensizliği yüzünden fazla bir şey anlatmayan bir içeriğe sahiptir. Bilmek farklı, bildiğini bir düzen ve sistem dahilinde sunabilmek daha farklıdır. Bilimsel mutfağınız ne kadar zengin olursa olsun, bunu eserinize yansıtamıyorsanız o zaman zenginliğinizin bir kıymeti yoktur. Yazarın, bir Prof. olarak bu ince ayrıntıya dikkat etmemesi üzüntü vericidir. Daldan dala konan bir kuş gibi konudan konuya geçmektedir. O kadar ki 248 sayfalık eserde edebiyat bilimi, destan, şiir, tiyatro, şehirleşme, tarih vs. gibi birbirinden farklı işlenmesi gereken konuların bir arada olduğu görülür. Yazar bunu yapacağına, edebiyat bilimini doğrudan ilgilendiren kavramsal ve kuramsal konulara girseydi daha yerinde olurdu.

8. Kaynak yetersizliği:Yukarıdı temas edildiği gibi kaynaklar bir bilim adamının mutfağını oluşturur. Bu eserden yola çıkarak bir değerlendirme yaparsak, yazarın mutfağının tamtakır olduğunu söyleyebiliriz. Sayın Tural, edebiyat bilimi ile ilgili 18 makale yazdığını iddia ettiği halde, bu alanla ilgili beş tane bile kuramsal eser kullanmamıştır. Verilen kaynaklar ise her akademisyenin veya edebiyat meraklısının kullandığı eserlerdir. Dolayısıyla böyle zevksiz ve seviyesiz bir mutfaktan çıkan yemeğin de besleyici olmaktan uzak kalacağı açıktır.

9. İçerik zayıflığı:İncelenen eserdeki makalelerin büyük bir kısmının içeriği oldukça zayıftır. Bunun sebebi yazarın bunları ya bir konuşma için veya bilimsel kariyerinde bir ilerleme sağlayabilmek için yazmış olmasına dayanır. Diğer bir söyleyişle, yazar bilim yapmak için eser kaleme almış değildir. Bu yüzden yazıların büyük kısmı bir mastır öğrencisinin ödevi niteliğindedir. Yazıların içerikleri güçlü olsaydı, belki de yukarda sayılan hataların bir çoğu göze bile batmayacaktı. Ancak hem içeriği zayıf, hem anlatımı zayıf, hem yazım ve mizanpajı zayıf olunca bütün hatalar ister istemez göze çarpmaktadır.

10. Metodsuzluk:Bir bilim adamı için belki de en önemli sorunların başında metodsuzluk gelir. Yazar, hocalarından gerekli metodları öğrenemediği gibi kendi çabaları ile de bu eksiğini tamamlayamamıştır. O kadar ki, nerede, neyi, nasıl anlatacağını bilmemektedir. Metodun temel gayesi bunu sağlayabilmektir. Bu ise daha akademik hayatın başında elde edilmesi gereken bir bilgidir. Sayın S. Tural siyaset veya bürokrasi ile uğraştığı kadar metod bilgisi ile uğraşsaydı belki bu kadar hata yapmayacaktı. Ne yazık ki Tural, bu tavrı ile Prof. unvanını taşıyan akademisyen-yazar sıfatına yakışmayacak şekilde metodsuzluk üzerine bir methiye dizmiş, ucube bir abide inşa etmiştir.

        Bu on maddeyi daha da genişletmek veya çoğaltmak mümkündür. Bu kadar olumsuzluğun bir eserde bulunması, eserin nitelik açısından zayıf olduğa en önemli işarettir. Bundan dolayı söz konusu eserin, Edebiyat Bilimi'ne herhangi bir katkı sağlamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bütün bu olumsuzluklarına rağmen eserin her akedemisyenin ve her entellektüelin kütüphanesinde bulunması yararlı olacaktır. Şayet bir gün kötü yazılmış bir eser örneği ararlarsa uzağa bakmaları gerekmez. Bu eserin her hangi bir sayfası mutlaka onların işine yarayacaktır.

        Son olarak Edebiyat Bilimine Katkılar adlı eseriyle edebiyat teorisyenliğine soyunan Prof. Dr. Sadık Kemal Tural‘a, şahin olmak isteyip de olamayan serçe için Köroğlu’nun söylediği bir dörtlüğü armağan ediyorum. Her halde en iyi o anlar ve yorumlar, nede olsa "O Bir Edebiyat Teorisyeni":         

                        Köroğlu derki de kalmayın naçar,

                        Serçenin gönlünden şahinlik geçer,

                        Şahini görünce ormana kaçar,

                        Varır tenhalarda kahraman olur…

 

 

Comments Off

Filed under Araştırma

Öykü Eleştirileri

Comments Off

Filed under Öykü

Basın Eleştirileri

Basında çıkan eleştiri yazılarını buradan takip edebilirsiniz.

Leave a Comment

Filed under Basın

Aceleye Gelmiş Bir Kitap…

Üniversiteler İçin Türk Dili Kitabı

(Mehmet KAYA)

 

(Mehmet Sarı ve İnci Özgüven, Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili,Afyon:Anıl Matbaası, 1998,  239 s.)

Üniversitelerde YÖK'ün 1983 yılında belirlediği çerçeve programa göre Türk Dili dersi ortak ve zorunlu olarak okutulmaktadır. Bu amaca hizmet etmek için çok sayıda kitap hazırlanmıştır. Türk Dili dersleri için hazırlanan kitapların sayıca çok olması, gençlerin kaynaklara kolayca ulaşabilmelerini sağlarken söz konusu kitapların neredeyse birbirinin kopyası durumuna düşmesine ve niteliksiz hâle gelmesine yol açmıştır. (Konuyla ilgili nitelikli ve emek verilerek hazırlanmış, ticari amaçlar için değil, gerçekten gençlerimize yararlı olmak düşüncesiyle yayımlanmış kitapları tenzih ediyoruz.)

Son zamanlarda bu konuda yayımlanan kitaplardan biri de Mehmet Sarı ve İnci Özgüven’in birlikte hazırladıkları Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili adlı çalışmadır. Söz konusukitap, on dokuz bölüm hâlinde düzenlenmiş ve kimi bölümler kendi içinde alt başlıklara ayrılmıştır. Konu bütünlüğüne bakıldığında bunların sadece dört beş bölüm başlığı altında toplanabileceği görülür. Örneğin kitabın ilk dört bölümünü oluşturan Dil Kültür Münasebeti, Türk Dilinin Tarihi Dönemleri, Dünya Dillerinin Gruplandırılması ve Türk Dilinin yeri, Türkiye Türkçesi başlıkları tek bölüm çatısı altında ele alınabilir, adına da Dille İlgili Genel Bilgiler denebilirdi. On dokuz tane bölüm başlığından bazıları tuhaf gelmektedir. Mesela 11. Bölümü oluşturan Hatalı Metin Örnekleri ifadesi neyi anlatmaya çalışmaktadır? Yine 5, 6, 7 ve 8. bölümlerin başlıklarını oluşturan Ses Bilgisi, Hece Bilgisi, Kelime Bilgisi ve Cümle Bilgisi konuları tek bölüm başlığı altında toplanabilirdi.

On dördüncü bölümü oluşturan Türk Edebiyatından Örnek Metinler başlığı altında verilen metinlerin oldukça fazla olduğunu düşünmekteyiz. 239 sayfalık bu kitabın 165-239 sayfaları arasını teşkil eden ve bizde şişirme izlenimi oluşturan bu bölüm, ortalama olarak kitabın dörtte birini kapsamaktadır. Seçilen metinler arasında herhangi bir uyum göze çarpmaz. Türk edebiyatından belli başlı dönemlere ait metinler kronolojik sıraya uygun olarak verilebilirdi.

Kitabın dilinin son derece bozuk olduğunu düşünmekteyiz. Cümlelerde sıkça anlatım bozuklukları yapılmış, noktalama işaretlerine uyulmamış. Buna verilebilecek en çarpıcı örnek, kitabın önsöz kısmıdır. İlk cümleden itibaren asla kabul edilemez hatalar bizi karşılamaktadır: “Dil, insanoğlunun yer yüzüne çıktığı günden beri vazgeçilmez en önemli unsur olmuştur.“  “yeryüzü“ ifadesi bitişik yazılır. Ayrıca cümlede ciddi bir dolaylı tümleç eksikliği göze çarpmaktadır. Kim için? “-İnsan için“ elbette. Daha ilk cümleden böylesine basit hatalar yapılmamalıydı.

Kitabın birinci bölümü olan Dil-Kültür Münasebeti özgün bir metinden ibaret. Üzerinde kafa yoruldugu besbelli olan bu kısmın hakkını teslim etmek gerekmektedir.

İkinci bölümü oluşturan Türk Dilinin Tarihi Dönemleri adlı bölümde şive’nin tanımı yapılıp örnekler sıralanırken Kırgızca, Kazakça, Özbekçe, Azerice denilmiş. Bunlar müstakil birer dil adı olmadığına, Türkçe’nin birer şive adı olduğuna göre niye Kırgız Türkçesi, Kazak Türkçesi ifadeleri tercih edilmemiş, buna bir anlam veremedik. Acaba bu tercih bilinçli mi yapılmıştır, yoksa yazı ekibinin dalgınlığına mı vermek gerekir. Bu konu daha çok su kaldıracağından, şimdilik geçiyoruz.

Yine ikinci bölümde, Türkçe’nin Konuşulduğu Coğrafi Alanlar başlığı altında yer alan bilgilerde büyük eksiklikler görülmektedir. Türkçe sadece Türkiye, Kıbrıs ve diğer Türk Cumhuriyetleri‘nde konuşulan bir dil değil, Balkanlar’da, Kırım ve çevresinde, Irak ve İran’ın kuzeyinde, Doğu Türkistan’da ve Rusya içlerinde, Asya’nın kuzey batısındaki topraklara kadar uzanan bir coğrafyada konuşulan büyük bir dildir. Buradaki bilgi eksikliğini de en hafifinden yazarların acelesine bağışlayabiliriz.

Türkiye Türkçesibaşlığını taşıyan dördüncü bölümde yararlı bilgiler verilmiş, ancak Türkçemizin tarihi serüvenine değinilirken, meseleye en baştan yani Eski Türkçe döneminden başlanabilir, sırasıyla Orta Türkçe, Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi dönemlerinden de kısaca bahsedilebilir, bu dönemlerin genel özellikleri kısa örneklerle verilebilirdi. Oysa kitapta konuya direkt olarak Türkiye Türkçesi’nden başlanmıştır. Öğrencilerde bir bütünlük oluşabilmesi için konunun başlangıçtan günümüze bir zincir halinde ele alınmasında fayda bulunmaktadır.

On üçüncü bölümde yer alan Anlatım Bozuklukları konusu son derece önemli olmasına karşın oldukça kısa tutulmuş. Türk dili derslerinin hedef aldığı temel sorunlardan biri olan anlatım konusu birkaç sayfa ile geçiştirelemeyecek kadar önemlidir.

Türkçenin Ses Özelliklerikısmı (s.46) daha da açılabilirdi. Mesela Türkçe kelimelerde f ve j seslerinin bulunamayacağı, yine Türkçe kelimelerin c, h, l, m, n, r, v ve z konsonantları ile başlayamayacağı belirtilebilirdi.

Kaynakları Bakımından Dillerüst başlığının Hint-Avrupa Dilleri Ailesi içinde Slav dilleri verilirken Bulgarca dilinden bahsedilmiş. Oysa bu dil, Ural-Altay dillerindendir. Hami-sami dilleri verilirken bu ailenin belki de en meşhur dili olan Arapça’dan bahsedilmemiş. Ural-Altay Dilleri Ailesi içinde, Ural kolunda yer alan Bulgarca ve Ugurca ile Altay kolu içinde yer alan Tunguzca, Japonca ve Kore Dillerinden hiç bahsedilmemiş.

Sonuç olarak Fakülte ve Yüksekokullar İçin Türk Dili adlı kitabın, çok ciddi biçimde yeniden gözden geçirilerek öğrencilerin ve dersi okutacak hocaların önüne çıkabilecek seviyeye getirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde önsözde belirtilen amaçlara ulaşılamayacağı gibi, öğrencilerin mevcut dil şuuru da dumura uğrayacaktır. Yapmaya çalıştığımız eleştirilerle, kitabın daha seviyeli ve Türkçeye yakışır hâle getirilmesine katkıda bulunabilirsek mutlu olacağız.  

Comments Off

Filed under Araştırma

Pazarlanan Mevlana

"Mevlâna'yı Pazarlama Stratejisi ve Çok Dilde Kayıp (Bir) Gül'ün Hikâyesi"

(Ahmet GÖZLER)

(Serdar ÖZKAN, Kayıp Gül, 2010, İstanbul: TİMAŞ Yayınları, 205 s.)

İnsanlık için Mevlâna’nın gönül enginliğine ulaşabilmek belki de nihai bir hedeftir. Bu sebeple, Mevlâna’nın sevenleri Kayıp Gül; Serdar Özkanarasında dünyanın her yerinden, 72 milletten insan vardır. İnsan sevgisi ve hümanizm denilince büyük düşünürün “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel!” deyişi dillerde pelesenk oluverir. Gerçi bu sözün Mevlâna’ya değil de ondan önce bu yolun yolcusu olan büyüklerden birine ait olduğu söylenir. Ama kimin önce söylediği tartışması bir yana dursun, sözün büyüsü insanlığı yeterince sarmıştır. Keşke hepimiz doğrularıyla yanlışlarıyla insanı insan olarak kabul edip sevebilen bu ruh enginliğine ulaşabilsek.

Mevlâna Hazretlerinin Türk toplumu ve insanlık için ifade ettiği değer onun felsefesinde gizlidir. Onu tanımadan anlamak, onu yücelten misyonu kavramak mümkün değildir.

 “Büyük mutasavvıf ve düşünürümüz Mevlânâ Celâleddin Rûmî (1207-1273), XIII. yüzyılda, İslâm dünyasının çalkantılı bir döneminde, maddî olduğu kadar manevî yönden de sarsıntı geçiren insanlara ve özellikle Anadolu insanına yeni bir ruh kazandırmak için çırpınan, bu yolda onlara ümit ve cesaret telkin eden bir himmet ehli, bir gönül eridir.

Moğol istilalarının her tarafı kasıp kavurduğu bir dönemde, o; camilerdeki vaazlarıyla, medreselerdeki dersleriyle, söylediği şiirlerle, irşad faaliyetleriyle halkın dinî hayatını yeniden inşa etmeye, İslâm’la olan bağlarını güçlendirmeye çalışmış, asrının en başta gelen manevî dinamiklerinden biridir.

Mevlânâ, sadece kendi çağında ve yalnız Müslümanlar üzerinde etkili olmakla kalmamış, günümüze kadar çok geniş bir coğrafyada, farklı din ve inançlara mensup geniş kitleler üzerinde de etkili olmuştur ve hâlen de etkili olmaya devam eden müstesna bir şahsiyettir.[1]

Mevlâna’yı bir değer ve sembol olarak tüm dünyaya tanıtmak düşüncesi elbette ki önemli, önemli olduğu kadar da takdir edilecek bir düşüncedir. Ancak son dönemlerde bir grup sanatçı- yazar arasında Mevlâna ve felsefesinin pek bir rağbet görür olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Türk müziğinin önemli siması Ahmet Özhan’la başlayan furya ile bu felsefenin Mazhar Alanson’dan Deniz Arcak’a, Mercan Dede’ye kadar pek çok sanatçıda yansımasını görür olduk. Öyle ki artık bu durum televizyon programlarında, gazete sayfalarında verilen röportajların temel konusu olmaya kadar uzanyor, kamuoyunun ilgisini ve beğenisini topluyor.  Anlaşılan o ki bu ilgiyi ranta çevirmek isteyenler tarafından şöyle bir pazarlama mantığı ile yaklaşılıyor meseleye: “Mademki burada bir reyting var ve bu malzeme halkın değişik kesimlerinin hatta yurt dışından insanların da ilgisini çekiyor. Öyleyse tüketene kadar kullanalım.”

Yukarıda ifade edilen hususlar çerçevesinde Mevlâna ve felsefesi bir anda bir ticari meta hâline geliverdi. İşte bu tavır, hem Hazreti Mevlâna’nın şahsına ve yüce felsefesine hem de Türk okuruna karşı takınılmış son derece yanlış bir tutumdur. Bu yanlış tutumun bir yansıması olarak Türk okuru, önce Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ı ardından da aynı yayın evinden (Doğan Kitapçılık) neredeyse eş zamanlı denilebilecek bir zamanlamayla yayınlanan iki eserin rüzgârına kapıldı; önce Ahmet Ümit’in “Bab-ı Esrar”ından geçip ardından Elif Şafak’ın “Aşk”ına tanık oluverdi. Bir anda gencinden yaşlısına hemen hepimiz, aşkın tezahürü farklı renkli kapaklarla basılmış bu eserle “Aşk”landık. “Bab-ı Esrar”, polisiye bir maceranın içine yerleştirilmiş, “Aşk” ise biraz daha derin bir araştırmanın ürünü “Mevlâna – Şems-i Tebrizî” muhabbeti üzerine kurulu iki eser. Türk okuru, bunları okuyup sindirmeye, tasavvufun felsefesini anlamaya çalışırken bir de daha önce pişirilip önüne konulan ancak pek rağbet görmeyen bir yemeğin, kurulan bu ziyafet sofrasında şaşaalı bir törenle yeniden servis edilişine şahit oldu. Neydi bu yemeğin adı? “Kayıp Gül”…

“Kayıp Gül” hangi mağazada kitap reyonuna uğrasanız çok satanlar bölümünün en başköşesine kurulmuş bir eserin adıdır. Bu eser, edebiyat camiasında adı pek duyulmamış, Robert Kolej mezunu genç bir yazarın, Serdar Özkan’ın ilk romanı. Öylesine iddialı ifadelerle basılmış bir kapağa sahip ki doğrusu okurun kayıtsız kalması mümkün görünmüyor. “34 Dilde, 40’ı Aşkın Ülkede…”, “Simyacı, Küçük Prenses ve Martı’yı sevenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.”  ifadeleriyle Slovenya’dan Air Beletrina (her kim ya da ne ise) kapağı vasıtasıyla bu çok iddialı eserin çığırtkanlığını yapıyor. Yuvarlak bir çerçeve içinde daha da iddialı bir sayı kitapseverlerin gözünü alıyor, “İkinci 100.000”.  Kitabın arka tarafını çeviriyorsunuz, “Kayıp Gül” ön kapaktan daha cezb edici sloganlarla sizi kaybolduğu yerden kendisini bulmaya davet ediyor. Evet, “İşte bu! diyorsunuz. Bizim de bir romancımız sonunda bütün dünyada baskı yapıp satan bir romanla Türk edebiyatının gururu oluyor.Şu hususu samimiyetle ifade etmeliyiz ki bir yazarımızın adı, kimliği, mensubiyeti hiç önemli değil, gerçekten böylesi bir başarıya hakkıyla ulaşmış olması son derece gurur verici bir hadisedir. Artık bunca tezgâhtarlığa almamak olmaz diyorsunuz. Ödeyip ücretini alıyorsunuz. Sonra büyük bir şevkle okumaya başlıyorsunuz. Ancak pek çok okurun ortak İtirafı: “Birkaç saat içinde kesintisiz bir okumayla bitiriverdim kitabı. Anlayın işte birkaç saatte okunuverip tüketilen bir kitap.”  İşte bizde uyandırdığı intiba da bundan öte olmuyor. Peki, “Kayıp Gül” neyi anlatıyor? Kısaca özetleyelim;

Her nedense tıpkı yukarıda bahsedilen diğer romanlarda olduğu gibi bu romanda da yine yabancı bir roman kişisinin, San Fransisco’lu Diana’nın kaybettiği ikizini yani diğer yarısını bulma, başka bir deyişle kendini bulma, kendi olma macerası anlatılıyor. Kitabın başında William Blac’ten ve Yunus Emre’den alınmış iki şiir parçası yer alıyor. Kitap, ardından gelen Efes’ten, Artemis’ten, Hazreti Meryem’den ve zıtlıklardan bahsedilen “Öndeyiş” ile hikâyenin anlatıldığı 48 bölümlük tahkiye bölümünden oluşuyor.[2]

Annesinin vefatı sonrası bıraktığı vasiyet niteliğindeki mektupla bir ikiz kardeşinin olduğunu öğrenen roman kahramanı, kendini ikiz kardeşini arama macerası içerisinde bir şekilde İstanbul’da buluveriyor.

 Arama esnasında yolu İstanbul’a düşen Diana’nın Zeynep Hanım’la İstanbul’daki evin saklı bahçesinde geçirdiği birkaç gün ve orada güllerle aralarında geçtiği söylenen oldukça pedagojik nitelikli diyebiliceğimiz diyaloglar hayatını, düşünce tarzını ciddi olarak etkiliyor ve tekrar San Francisco’ya döndükten kısa bir süre sonra Mary’yi buluyor. Yani Diana, ikizini, kendini, asıl Diana’yı buluyor. Aslında bütün bunların annesinin planladığı bir “oyun”dan ibaret olduğu, bir ikiz kardeşin olmadığı, Diana’nın annesinin Mary’den kastının Diana’nın henüz bulamadığı ve eksikliğini hissettiği diğer yarısı olduğu ortaya çıkıyor. Diana işte bunu anlıyor, annesinin her fırsatta kendisine söylediği “Öykü yazarı olmalısın.” tavsiyesine uyarak bütün yaşadıklarını kaleme alıp bir roman yazmaya karar veriyor ve hayatının romanını yazıyor.

 Romanın başındaki “Öndeyiş” bölümünde Meryem ile Artemis (yani nam-ı diğer Diana’nın) hikâyesinin niçin verildiği böylece anlaşılıyor. İnsan ruhunun iki zıt tarafını temsil eden bu isimlerin birleşmesinden yani hırçın Diana’nın müşfik Mary ile karışıp katışmasından doğan yüce ve mükemmel varlık, kâmil insan ortaya çıkıyor. Zaten romanın temel tezi de bunun üzerine kurulu diyebiliriz. Bir anlamda modern zamanların en popüler konusu “Medeniyetler İttifakı”nı gerçekleştirmek, Antik Yunan’ın, Hıristiyanlık inancının ve İslam dininin bütün güzel değerlerini bir potada eritip geleceğin insanlık ideolojisini kurgulamak amaçlanmış denilebilir.

Romanda özetle bunlar anlatılıyor. Kitabın hikâyesinden ziyade ne söylemeye çalıştığına dair bir değerlendirme yapmalıyız ki bir şekilde pazarlamacılık harikası kapağının büyüsüne kapılıp okumak isteyen okurlara haksızlık etmiş olmayalım.

Öncelikle şu hususu belirtmekte yarar var; kitapta verilmek istenen mesaj son derece güzel, anlamlı ve takdire değer: “Her ne kadar zengin, güzel ve başarılı olsanız da hayatınızdan memnun değilseniz, sahip olduğunuz gerçek güzellik, zenginlik ve sizi mutlu edecek şeylerin aslında kendinizde saklı olduğunu unutmayın. Bir insan için ‘Kendi’ olmayı başarabilmek, hayattaki en büyük zenginlik ve mutluluk kaynağıdır.”

Romanda, bir yandan “Kendin olmalı, olduğun gibi davranmalısın!’” öğretisi yapılırken, diğer yandan “Ben bunu yaparsam başkaları benim hakkımda ne düşünür?” gibi aslında insanı hayattan, hedef ve isteklerinden koparan zararlı bir düşünceden uzaklaşılması gerektiği mesajı eğlenceli bir şekilde veriliyor.

Okuyucuya verilmek istenen mesajı önemsediğimiz gibi, bu mesajın uygulanabilir olmasını da önemsiyoruz. Zira kendi olmayı başaramamış insanların oluşturduğu toplumlar ve bu toplumlardan müteşekkil bir dünya aslında işte bugün içinde yaşadığımız sorunlar yumağı bir dünya oluveriyor. Yunus Emre’nin bu öğretinin bir anlamda şifresi sayılabilecek meşhur dizeleri hep başımızın tacı olmuştur; “İlim ilim bilmektir. / İlim kendin bilmektir. /Sen kendin bilmezsin,/ Ya nice okumaktır.”  Ama bilinmesi gereken odur ki bu yol zor ve zahmetli bir yolculuğu gerekli kılar.

Roman, oldukça sade bir dil ve üslupla kaleme alınmış. Okuduğum son iki romana kıyasla (“Bab-ı Esrar” – Ahmet Ümit ve “Aşk”- Elif Şafak) edebi sayılmayacak bir üsluba sahip denilebilir. Cümleler basit ve anlaşılır… Bu durum ilköğretim düzeyindeki okurlar için oldukça anlamlı olabilir, ancak dünyaca ünlü ve çok satan bir romanda daha edebi bir üslup arayanların hayal kırıklığına uğrayacakları da bir gerçek.

Romanda basit ve anlaşılır dil tercih edilmiş olması, eğitim ve kültür düzeyi yüksek okuyucular için okuma kolaylığından ziyade bir yavanlık hissi verdiği için bilakis zorluğa yol açıyor.  Zira kendinizi seviyenizin altında bir dil ve üslupla muhatap alınıyor hissediyorsunuz ve bu durum gerçekten bir rahatsızlığa yol açıyor. İlk yirmi bölümü sade, yavan dil ve üslubunun yanı sıra bir de olay bakımından durağanlıkla  birleşince gerçekten tahammül edilmesi güç bir okuma ameliyesi ile karşı karşıya bırakıyor okuru. Zira otuz dört dile tercüme edilmiş, kırktan fazla ülkede yayımlanmış ve uluslararası çok satanlar kategorisine girmiş bir kitabın her anlamda sıkıcı olmaması gerekir. Her bölümü “bir sonraki bölümde kitap açılacak” ümidiyle okuyan okurda derin bir gerilim meydana getiriyor. Bu bölümlerde anlatılanların büyük çoğunluğu çok gereksiz ve sanki kitabı hacim itibariyle kabartmak için kullanılmış izlenimi uyandırıyor. Bu ilk bölümlerde eğer yazarın amacı okuruna Diana’nın ruh hâli ve yaşadığı ortamı tanıtmaksa, böylesi ince hacimli bir kitapta bu kadar uzun tasvirlere  hiç gerek yoktu. Daha öz bir şekilde anlatılabilirdi.

Okurda uyanan “Roman, bir sonraki bölümde açılacak, iddiası nispetinde bir seviyeye ulaşacak.” düşüncesi ve beklentisi, eserin son bölümlerine doğru, özellikle Diana İstanbul’a geldikten sonra gerçekleşmeye başlıyor. Zeynep Hanım’la birlikte olaylar daha giriftleşmeye başlayor. Ama kitap kısa bir roman yahut uzun bir hikâye formatında olduğu için ilk yirmi bölümde oluşan olumsuz izlenimi giderecek ve okuru tatmin edecek bir düzeye ulaşamadan sona eriyor.

Roman okunurken varlık nedeni oldukca zayıf kalmış ve şeklî ve sunî bir biçimde kendine yer bulmuş izlenimi veren bir roman tipi ile karşılaşıyorsunuz. Diana’nın babasının da hayatta olduğu söyleniyor ama onunla ilgili pek bir ayrıntı göremiyorsunuz. Sadece, annesiyle görüştüğü ve kaybolan kızını bulması için yardım etmesini istediği belirtiliyor. Kitabın sonuna doğru babasıyla ilgili bir bağlantı yakalamayı umuyorsunuz ancak bu umudunuz boşa çıkıyor. Kanaatimce bu roman tipi kitaba konulma gerekçesini okurun zihninde haklı çıkarmıyor. Okuyucu, romana konan her karakter ve ayrıntı için bir bağlantı bekliyor ancak sonuç itibariyle bu bağlantıyı bulamayınca anlatılanlar boş bir ayrıntı gibi geliyor.

Kitabın eleştirilmesi gereken bir diğer  yanı ise iç tasarımı. Dış kapak çalışması ne kadar başarılı ise iç bölümdeki tasarım bir o kadar hayal kırıklığı kaynağı olacak şekilde karşınıza çıkıyor. Sanki sayfa sayısını artırmak için satır araları çok geniş tutulmuş, bölüm başlıkları neredeyse sayfanın ortalarına konmuş hissi uyandırıyor. Kitrap sadece birkaç bölümden oluşuyor olsa bu durum estetik bir kaygının neticesi olarak ortaya çıkmıştır düşüncesiyle kabul edilebilir. Ama kitap kırktan fazla bölümden oluştuğu için bu durum sanki kitabın hacmini kabartmak maksadıyla başvurulmuş bir hile izlenemi uyandırıyor.

Romanda anlatılanlar tam da bir Türk filmi kurgusuzluğunda başından sonu belli olacak şekilde olduğu hâlde, neden San Francisco yerine İzmir veya İstanbul’da geçmiyor diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Gerçi yukarıda da ifade edildiği gibi son birkaç kitaptır aynı ayrıntıyla karşılaşıyoruz ancak yine de gerekçesini algılamakta güçlük çekiyoruz. Niçin başkarakterler hep yabancı oluyor?  Anlaşılan o ki bu da pazarlama stratejisinin bir parçası. Galiba, Anadolu’dan bir genç bayanın hikâyesi olsaydı bu, banal ve klişe olacaktı.  Roman’ın neden özellikle yabancılar üzerine kurguladığından başlayarak eleştirimizin esas nedenine gelmek istiyoruz. Zira yukarıda ifade edilen teknik hususlardan da anlaşılacağı gibi roman, Türk edebiyatının roman türünde verilmiş tüm eserlerini aşıp yurt dışında “34 Dilde, 40’ı Aşkın Ülkede…” basılıp satılacak  “Simyacı, Küçük Prenses ve Martı’yı sevenlerin mutlaka okumaları gereken bir kitap.”  şeklinde iddialı laflarla tanıtılacak yazınsal değeri haiz değil.  Ama bütün bunlara rağmen yazarla yapılan röportajlardaki ifadelere bakılırsa hedefe henüz ulaşılabilmiş değil. Zira yazar Akşam gazetesinde Sibel Ateş Yengin’e verdiği röportajında konuya ilişkin yöneltilen,

 “Kitabın birçok dile çevrilmesi hikâyesini anlatır mısınız?”sorusuna;

 “Yayıncılık dünyası iyi bilir ki, yurtdışında yayınevleriyle temaslar ajanslar vasıtasıyla olur. Bir ajans 'Kayıp Gül'ü değerlendirip temsil etmek istedi ve kitap yavaş yavaş diğer ülkelerdeki yayınevlerinden de ilgi gördü. Daha sonra kitap bestseller listelerine girdi. Kitabın satış başarısı, öykünün okura hitap etmesi ve eleştirmenler tarafından büyük övgü alması diğer ülkeleri tetikledi. Şu anda 40 ülkeyi geçti ve süreç devam ediyor. Biz 50 dile ulaşmasını ümit ediyoruz.[3]

şeklinde iddiasını daha da öteye taşıyan bir cevap veriyor.

Yazar, yine aynı röportajda kitabın 2003 yılında piyasaya sürülmüş olmasına rağmen o dönemde yeterince ilgi görmemesini, romanın kapak tanıtımında kıyaslandığı Simyacı ile örnekleyerek anlatıyor;

- Timaş'tan çıkan 'Kayıp Gül' romanınız daha önce de yayınlanmıştı; o zaman bu kadar çok ses getirmemesinin nedeni neydi?

Türkiye'de bazı şeylerin keşfedilmesi zaman alabiliyor. Bunu doğal karşılıyorum, her sene 1,500'den fazla roman piyasaya sürülüyor. 'Kayıp Gül' diğer ülkelerde çok geniş bir coğrafyaya yayıldığı için Türkiye'den daha önce keşfedildi ama şimdi keşif sırası Türk okurunda. 'Simyacı'nın serüveni de aynı şekilde olmuştu; kitap Brezilya'da sadece 900 adet satılmış sonra da durmuştu. Seneler sonra Amerika'da bir yayınevi kitabı bastı ve bütün dünyaya yayıldı.”[4]  Böylece kendi romanının nasıl olup da daha önce keşfedilemediğinden dem vurup bir kez daha yüceleşiyor okurunun gözünde, “Değeri sonradan anlaşılan büyük yazar!

Serdar Özkan, romanının 40’ı aşkın ülkede basılıp satılmasına ilişkin olarak da yine aynı röportajında şunları söylüyor: 

Kitabın birçok dile çevrilmesi hikayesini anlatır mısınız?

Yayıncılık dünyası iyi bilir ki, yurtdışında yayınevleriyle temaslar ajanslar vasıtasıyla olur. Bir ajans 'Kayıp Gül'ü değerlendirip temsil etmek istedi ve kitap yavaş yavaş diğer ülkelerdeki yayınevlerinden de ilgi gördü. Daha sonra kitap bestseller listelerine girdi. Kitabın satış başarısı, öykünün okura hitap etmesi ve eleştirmenler tarafından büyük övgü alması diğer ülkeleri tetikledi. Şu anda 40 ülkeyi geçti ve süreç devam ediyor. Biz 50 dile ulaşmasını ümit ediyoruz. “[5]

Eğer bir eserin edebî kıymeti, Türk edebiyatındaki yeri ve başarısı sadece satış rakamları ve kaç dile çevirilip yayınlandığı ile ölçülür olursa işte bu ve benzeri pazarlama hileleri ile daha çok karşılaşacağız diyebiliriz. Zira biraz paraya kıyıp bir tercüme bürosu aracılığıyla farklı dillere çevirttiğiniz bir çalışmayı çeşitli ülkelerde temas ettiğiniz kişi ya da kuluşlar aracılığıyla satış endişesi olmaksızın yayınlatabilirsiniz. Sonra da siz toptan satın alırsınız ve böylece onlarca dile çevrilmiş ve onlarca ülkede satılmış bir kitabınız olur. Ardında da getirip bunu Türkiye’de en çok satanlar listesinde ve raflarında insanların popülarite hissiyatını suiistimal ederek satabilirsiniz.

Bütün bu anlatılanları ve daha fazlasını röportajın verildiği adresten ulaşıp okuyabilirsiniz ama bizim size okumanızı tavsiye edeceğimiz birkaç yazı daha var. Bu yazılarda ne mi anlatılıyor? Sedar Özkan’ın almış olduğu “İşletme ve Psikoloji“ eğitimini nasıl başarıyla kullanarak insan psikolojisinin sinir uçlarını işletmeciliğin pazarlama stratejilerinin hizmetine sunup bir pazarlama mucizesi meydana getirdiği anlatılıyor.  Ezgi Başaran’ın  8 Kasım 2009 tarihli Hürriyetgazetesindeki yazısı[6] ile bir internet sitesinde yer alan “Kayıp Gül” ve Tanıtım Mucizesi”[7] adlı yazı ve yine bir başka internet sitesinde yer alan Gizem Çiçek’in  “Kayıp Gül: Kendini Simyacı’nın Aynasında Gören Kitap”[8] adlı yazısında okuyacaklarınız sanırım bu kitapla ilgili düşüncelerimizin teyidi açısından oldukça önemli  yazılar olacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki “Kayıp Gül”, “Tam mevsimi, işte birileri sofrayı kurdu, biz de bu parsadan payımızı alalım diye” çok iddialı tanıtımlar ve süslü ifadelerle ortaya saçılmış “Mevlâna’yı Pazarlama Stratejisi ve Çok Dilde Kayıp (Bir) Gül’ün Hikâyesi” ve edebî nitelikten yoksun, iddiası nispetinde doyurucu bir üsluba sahip olmayan bir eserin,  koskocamanbir hayal kırıklığının adıdır.


[1]Dr. Mehmet Bulut ,  “Mevlânâ, Aydınlatmaya Devam Ediyor”, Diyanet Aylık Dergisi 2007 Aralık Sayısı, Mevlana özel ekinden alınmıştır.

 

[2]ÖZKAN, Serdar, “Kayıp Gül”, Timaş Yayınları, 2010, İstanbul

 

[3]http://aksam.medyator.com/2009/10/24/haber/pazar/408/29_dile_cevrilen_40_tan_fazla_ulkede_satilan_kitap__kayip_gul.html

 

[4]A.g.y.

 

[5]A.g.y.

 

[8]http://www.kitaphaber.net/kayip-gul-serdar-ozkan/

 

 

Comments Off

Filed under Roman